15. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı

Part-15

Elif Yyyl

Gecenin Sessizliği

Akşamın geç saatleri kasabanın üzerini ağır bir yorgan gibi örtmüştü. Gökyüzü yıldızlarla donatılmış ama ay puslu, gece ise kara bir sessizliğe bürünmüştü. Rüzgar yavaşça yükseliyor, yer yer ıslık çalarcasına evlerin çatılarında dolaşıyordu. Arabada ise bir sıcaklık vardı. Camların iç yüzeyi buğulanmıştı; dışarıdaki ayazla içerideki nefeslerin çatışması sessizce yaşanıyordu.

Thomas direksiyona yaslanmış, göz ucuyla Helen’i izliyordu. Genç kadının gözlerinde yumuşak ama kararlı bir ışıltı vardı. Kestane rengi saçları omuzlarına dökülmüş, birkaç tutam alnına yapışmıştı. İçini ısıtan şey sadece arabada esen sıcak hava değildi artık; Thomas, Helen’in bakışlarında bir şeyin değiştiğini sezmişti.

“Bugün… çok güzeldi,” dedi Helen yavaşça. Sesi sanki biraz uzaktan geliyordu, boğuk ama içten.

Thomas yanıt vermedi. Yalnızca başını hafifçe salladı. Onun da konuşası yoktu belki ama kalbi göğsünü yırtacak gibi atıyordu. Helen ellerini kucağında kenetledi, bir an başını çevirip Thomas’ın yüzüne baktı. Bu bakış, o anı başlatan kıvılcımdı.
Birbirine karışan nefeslerin arasında eğildi. Elini, nazikçe Thomas’ın yanağına koydu. Gözleri bir rahipten izin ister gibiydi sanki bir adım daha atsa tövbeye karışacaktı bedeni. Parmaklarının sıcaklığı, adamın yüzündeki sertliği yumuşattı. Sonra hiçbir şey söylemeden dudaklarını onun dudaklarına dokundurdu.
Kırılgan ama kararlıydı bu öpücük.
İlk temas, aralarında yıllardır söylenmemiş cümlelerin özeti gibiydi. Thomas nefes bile almadan, gözlerini kapattı. Öpmeye başladı onu Helen; öyle usulca, öyle hissederek ki…

Kendini kaybetmemek için koltuğun kenarını sıktı.

Ama sonra, birden geri çekildi Helen. Sanki yaptığı şeyin ağırlığı gecenin içinde yankılandı. Elini kapı koluna koydu, gözlerini kaçırarak:

“Bay Thomas… Çok özür dilerim,” dedi, sesi titriyordu.

Thomas, dudaklarını hafifçe yalarcasına dilini gezdirdi, Helen’in dudaklarının bıraktığı tadı silmemek istercesine. Bir yanıt vermedi önce. Zaman durmuştu sanki.
Sonra, onu durdurdu.
“Lütfen… gitme,” dedi boğuk bir sesle. O an, kelimeler bir duvar gibi yıkıldı aralarında.
Helen dönüp ona baktı. Kalbinde bir şey, biraz korku biraz merakla Thomas’a çekiliyordu. Arabanın içinde geçen o birkaç dakika, yılların yokluğunu örter gibiydi. Thomas, Helen’in elini tuttu. Sadece tuttu. Bir şey yapmadı. Bir şey söylemedi. Fakat o temas, o tutuş…Helen’i kalmaya ikna etti.

Sıcak Ten

Gece, kasabanın sokaklarında artık neredeyse tüm ışıklar sönmüş, evlerin içi loş bir huzurla dolmuştu. Thomas’ın evi ise hafif sarı bir ışıkla aydınlanmış, içinde taşınan duygulara tanıklık etmeye hazır gibiydi.

Kapıdan içeri girdiklerinde, Helen’in üzerindeki ince hırka ve palto rüzgarın serinliğini hâlâ taşıyordu. Thomas’ın parmak uçları, kadının eline dokunduğunda, bu soğukluk yavaşça yerini sıcağa bıraktı. Sessizlik konuşuyordu onlar yerine; gözleri, birbirine anlatamadıklarını fısıldıyordu.
Bir an durdular holün içinde. Thomas sırtını duvara yaslamıştı, gözleri Helen’in gözlerinde. Sonra ani ama nazik bir hareketle onu kendine çekti, dudaklarını usulca Helen’in dudaklarına dokundurdu.
Kokusunu içine çektiğinde, tanıdık bir çiçek bahçesi gibi yayıldı ciğerlerine: Yasemin… ve arkasından gül. Saçlarının arasına gizlenmiş bu tanıdık notalar, onu çocukluk hatıralarının derinlerine götürür gibi oldu. “Tanrım,” diye fısıldadı içinden, “bu kadın…”
Öpüşmelerin arasında Helen’in nefesi sıklaştı, gözleri buğulandı. Thomas ileri gidiyordu, yalnızca bedeniyle değil ruhuyla da konuşuyordu adeta. Elini Helen’in pantolon içine soktu, ardından gelen içten bir inleme. Nefesi kesik bir haldeydi artık, gözleri aldığı zevkten yarı baygın bakıyordu. “Bay Thomas… Lütfen,” dedi, sesi hem kararsız hem yumuşaktı.

Thomas hafifçe güldü. “Bana bay deme, Helen… Seni istiyorum,” dedi fısıltıyla, dudakları hâlâ onun boynuna yakınken.
Helen başını usulca adamın göğsüne yasladı. Birkaç saniyelik sessizlik, her şeyden daha çok şey söyledi o an. Kıyafetlerini o holde çıkarıp genç kadının göğüslerini öptü önce, kokladı ve durdu, teni pürüzsüzdü. Dayanılır gibi değildi, daha önce hiç kontrolünü kaybetmemişti.

Sonra Thomas, onu kucağına aldı. Adımları yavaş ve kontrollüydü. Her ikisi de artık çıplak..

Evin ikinci katına çıkan merdivenlerden çıkarken, Helen’in parmakları adamın boynunda geziniyor, başı yavaşça omzuna yaslanıyordu.
Oda, eski ama temizdi. Duvarlarda ahşap kaplamalar, köşede büyükçe bir kitaplık vardı. Yatak örtüsü lacivert ve sade; pencere önünde açık bırakılmış kitaplar, gecenin tenhalığında unutulmuştu. Yandaki lambadan yayılan sarı ışık, tavan boyunca bir daire gibi yayılıyor, gölgeler iç içe geçiyordu.

“Helen..” dedi fısıltıyla oysa kadın çoktan kendinden geçmiş zevkin doruklarında sarsılıyordu..

“Sen benim için yaratıldın, sen benimsin” diyebildi. Bu cümleleri kadını korkutsun istemiyordu.

Helen cevap vermedi; tırnaklarını Tom’un sırtında gezdiriyor ve en derine batırarak o içten inlemesini yayıyordu odaya..

Helen yatağın kenarına oturduğunda, elleri dizlerinde birleştirilmişti. Thomas pencereye yürüdü, dışarıya kısa bir bakış attı. Sonra geri döndü ve yanına oturdu.
“Biliyor musun…” dedi, sesi kısık ama sakindi, “Bu evde yıllardır kimse olmadı. Bu odada hiç kimse.”
Helen başını hafifçe çevirip ona baktı,

“Ve şimdi ben varım.”

Birlikte sessizce durdular. Her şey gözlerinde çözüldü; kelimelere gerek kalmadan. Gece, ikisinin arasında yalnızca bedensel bir yakınlık değil, geçmişe, kayıplara ve bir ihtimale açılan bir kapıydı.