14. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı

Part 14

Elif Yyyl

Tom konuşmaya devam etti, yorgundu alnındaki çizgiler, ama birine birilerine anlatmak istiyordu artık..

Black Hollow…
Buradan kilometrelerce uzakta, haritalarda puslu bir nokta, sadece yerlilerin adını bildiği, şehirli göçmenlerin ise kulaktan dahi duymadığı eski bir kasaba.
Sessiz.
Sakin.
Candan. En azından ben öyle bilirdim. Ama yanılmışım Helen. Çok yanılmışım.
O akşam, kız kardeşim Elenaor, papatya çayı demlemek için bahçeye çıkmıştı. “Çiçek toplayacağım, hemen dönerim,” demişti. Güneş batmak üzereydi, gökyüzü kan kırmızısıydı. Saat dokuzu vurduğunda içimde bir diken batmaya başladı. Önce geçer sandım, sonra dayanamadım. Aramaya karar verdim.
Havanın keskinliği, toprağın soğuyan nefesiyle birleşmişti. Ay yükselmişti ama bir ışık değil, bir gölge gibi… Elenaor’un hâlâ dönmemiş olması beni içten içe kemiriyordu.
Anneme gittim. Yaşlı elleriyle kek karıştırıyordu mutfakta, gözlerinde ışıltı yoktu artık, ama kız kardeşimin adı geçtiğinde, yüzüne bir güneş düşerdi sanki. Masada kek kalıbı duruyordu içine karıştırdığı “rum-soaked fruit”, İngiltere’nin geleneksel Noel tatlısıydı. Sanki kutlanacak bir şey varmış gibi…
Ama ben kutlanmadım Helen. Ben bu evde hiçbir zaman merkez olmadım. Ben, eksik yandım. Anneme Elenaor’un dönmediğini söylediğimde, yüzü bile değişmedi.

“O papatyalarla evlenmeyecek ya, bulur gelir yolunu,” dedi gülerek.

Ama içimde bir ses bağırıyordu. O yüzden ceketimi aldım, hiçbir şey demeden çıktım. Sokaklar tanıdık ama mesafeli gibiydi. Adımlarım beni kırların içinden kasabanın tek kilisesine götürdü. Elenaor’un sevdiği küçük taş kilise… Bembeyaz perdeleri olan, bahçesinde lavanta ve kekik büyüyen bir yer. Fakat ben kulübeye yöneldim. Kilisenin hemen arkasında, ahşap çatısı yosun tutmuş, her yanı örümcek ağıyla bezeli bir eski kulübe vardı.
Orası Elenaor’un huzur yeriydi. El işi yapar, şiir okur, sessizliğe sığınırdı orada.

“Helen…” dedi Thomas, gözleri fincanın buğusunda, sesi yavaşça kırılıyordu.

“O an düşündüm… Orada olabilir… beni anlayabiliyor musun?”

Helen cevap vermedi. Sadece başını hafifçe salladı. Gözlerinde, Thomas’ın o geceki korkusunu duyumsuyordu.

“Kapıyı ittim. İçerisi soğuktu.
Pencereler buğulanmıştı. Ama içeriden bir nefes sesi duyuldu.

Elenaor… yerdeydi. Yüzü solgundu ama yaşıyordu Helen. Onu kucağıma aldım, çıplak ayakları donmuştu, saçlarına yapraklar karışmıştı. Gözleri açıktı ama görmüyordu beni.”

Kısa bir sessizlik daha.

“Birkaç kilometre uzaklıktaki hastaneye kadar koştum onunla. Ağzından köpükler geliyordu. Burnu kanıyordu. Elbiseleri yırtılmıştı, ama darbe izi yoktu… Bu, tesadüf olamazdı.”

Helen çayını kucağında tutuyordu, içmeyi unutmuştu. Sadece dinliyordu.
“O gece hayatım ikiye bölündü Helen.

Ve o kulübeden beri…
Hangi ipi çeksem daha çok düğüm atıldı.”

Helen onun gözlerine baktı. Şimdi, yalnızca bir adam değildi karşısında; bir abi, bir suç ortağı, bir yaralı hayaldi.

“Kardeşimi o gece biri susturmaya çalıştı.” “Ama nedenini… henüz bilmiyorum.”