31. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı

Part-31

Elif Yyyl

Helen fırını kapattı, döndü ve ona doğru yürüdü. Elindeki çay fincanını Thomas’a uzattı.

“Zaten uzun zamandır böyle bir sabah geçirmedin, değil mi?”

Thomas onun gözlerinin içine baktı. Helen’in gözlerinde güven vardı. Bunu biliyordu. Ama arka planda başka bir hikâye daha dönüyordu ve o hikâye, bu kahvaltı masasından çok uzaktaydı.
“Geçen gün, eve gelen kadın…”Helen kaşlarını kaldırdı ama suratında bir öfke yoktu, sadece bekleyen bir ifade. Thomas devam etti:

“Serafina Lucenti. Vatikan arşivlerinden gelmiş ama… hikâyesi açık değil. Oğlu Giovanni… kayıp. Ama asıl mesele… onun Giovanni’nin annesi olup olmadığını bile bilmiyoruz, bundan iki gün önce Black Hollow’daydım; bir ceset vardı fakat adli tıp sonuçlarını bekliyoruz, o çocuk Givanni mi değil mi emin olmamız gerekiyor”

Helen çatalını bıraktı.

“Nasıl yani?”

Thomas kaşlarını çattı, kafasını iki yana salladı.

“Bu sabah erken saatte merkezdeydim. Harold bana bazı bilgiler verdi. Serafina’nın geçmişi karanlık, Helen. Gerçekten çok karanlık. Kayıt dışı bir kimlik, usulsüz pasaportlar… Ve en önemlisi: Giovanni onun biyolojik çocuğu olmayabilir.”

Helen başını eğdi. Düşünceler içinde kayboldu.
Thomas ise çayını yudumladı. Portakal tütsüsünün kokusu hâlâ evin içinde dolanıyordu. İkisinin de önünde yarım bir kahvaltı, ama tam bir sessizlik vardı.

Thomas kahvesini bitirmişti. Helen son bruschetta parçasını ağzına atarken ayağa kalktı ve mutfak penceresinden dışarıya baktı.

“Yürüyelim mi biraz?” dedi usulca. Thomas’ın cevabı basitti:

“İyi gelir.”

Kapıyı açtıklarında yumuşak bir rüzgâr yüzlerine vurdu. Rye kıyısına inen küçük patikaya doğru adımladılar. Yolun iki yanını çevreleyen taş duvarların üzerinden sarkan lavanta dalları, havaya tatlı bir koku salıyor, yazın temmuz ortası serinliğini unutturuyordu. Ayaklarının altındaki çakıllar, zaman zaman Thomas’ın botunun altından fısıltıyla eziliyor, Helen’in sandaletlerinin içinden ayak parmakları serin toprağa değiyordu.
İlk başta konuşmadılar.

Bir süre sessizce yürüdüler. Sonra Thomas sordu:

“Burada büyüseydin sence nasıl biri olurdun?”

Helen gülümsedi.

“Sanırım daha sabırlı… belki de daha kırılgan.”

Bir an durdu.

“Amerika… her şeyi hızlandırıyor. Orada durduğun an, geride kalırsın. Buradaysa… burada zaman kendi kararını veriyor gibi.”

Thomas başını salladı.

“Ben hep burada kaldım. Babamın gölgesinde, annemin sessizliğinde. Biri seni ne kadar çok sevebilir, bazen susarak anlatır ya… annem öyleydi. İtalyan’dı. Çok güzel bir kadın. Ama ikinci çocuk sonrası burada kendini hiç ait hissetmedi. Babam hep disiplinliydi. Politik suçları araştırır, eve bazen gecenin üçünde dönerdi. Bodrumda dosyalar vardı, çoğuna dokunamazdım bile. Yalnızca bakmam bile yasaktı.”

Helen gözlerini Thomas’a çevirdi.

“Peki sen? Hiç buradan gitmek istedin mi?”

Thomas omuzlarını silkti.

“Sanırım… birini sevdikçe bir yere bağlanıyorsun. Önce bu evdi, babamın işi dolayısıyla Black Hollow ve sonra işler, sonra babamın mirası. Ama şimdi… Şimdi biraz daha farklı.”

Helen durdu. Gözleri ciddileşmişti.

“Şimdi nasıl?”

Thomas, onun ellerini tuttu.

“Şimdi sen varsın.”

Rüzgâr biraz daha sert esti. Helen’in saçlarını savurdu. Kadın Thomas’ın gözlerine baktı; o gözlerde sonsuz bir yorgunluk, ama aynı zamanda umulmadık bir teslimiyet vardı.

“Ben de gitmek istemiyorum artık,” dedi Helen.

“Burada seninle… nefes alabiliyorum. Ama korkuyorum da, Tom.”

Thomas parmaklarını Helen’in saçlarına götürdü.

“Neden?”

“Çünkü birini sevmeye başladığında, bir parça da onu kaybetmeye hazırlanırsın. Bu hep böyle olur. Ya zaman alır onu, ya bir yanlışlık, ya da hayatın kendisi.”

Thomas onun alnına yavaşça eğildi.

“Bu sefer hiçbirine izin vermeyiz.”

Bir süre öyle kaldılar.

Yoldan uzak bir taş duvarın kenarına oturdular. Helen başını Thomas’ın omzuna koydu. Uzakta kilise çanları çalıyordu. Her biri, yeni bir sayfanın habercisi gibiydi.

Rye’ın o eski taş kaldırımları üzerinde, kiliseye birkaç sokak uzaklıkta durmuşlardı. Hafif bir rüzgâr Helen’in saçlarını Thomas’ın yanağına savurdu. Adam başını eğdi, gözlerini kısarak uzak kilise kulesine baktı. Çan sesi o an yükseldi önce tok bir vuruşla, sonra ardı ardına akan melodik bir ritimle.

Helen nefesini tuttu. Sonra o eski, taş duvarlardan yankılanan ses duyuldu: Bir ilahi.

Latinceydi önce. Ardından başka bir dil daha… Kilisenin koro bölmesinden yükselip rüzgârla onlara kadar ulaşan, sanki zamanın dışından gelen bir ezgi gibiydi.

Ave, maris stella,
(Selam Sana Deniz Yıldızı)

Dei Mater alma,
(Merhametli Tanrının Annesi)

atque semper Virgo,
(Ve Daima Bakire Olan)

felix caeli porta
(Göğün Kutsal Kapısı)