27. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı
Part-27
Gece evin üst katına ağır ağır çökmüştü. Helen, şömine önündeki kanepede, rüyaların kıyısında, derin bir uykunun içinde kıpırdanıyordu bile. Thomas ise onu uyandırmaya cesaret edemedi; O sessizliği, o huzuru bozmaya hiç niyeti yoktu. Usulca kapıyı kapattı, ayakkabılarını çıkardı ve çalışma odasına doğru ilerledi.
Oda, evin en eski, en nostaljik köşesiydi. Duvarlarda yılların ağırlığıyla sararmış fotoğraflar, tozlu kitaplar ve el yazmaları vardı. Kütüphanesinden alınan eski meşe masanın üzerinde, hafifçe ışıldayan kahve fincanı duruyordu. İçinde, gecenin sonunda açılmış, koyu ve sert bir kahve vardı İngiltere’nin nemli, sisli havasına inat, tam içini ısıtan ve uyanık tutan cinsten.
Masadaki şarap şişesi ise geceye dair ayrı bir anıydı. Kırmızı şarap koyu, neredeyse mürekkep siyahına yakın, derin bir bordo rengindeydi. Şişenin üzerindeki etiket hafifçe yıpranmıştı, yıllardır aynı odaya, aynı masa üzerine yerleştirilmişti. O şarap, Thomas’ın en yalnız anlarının, en karanlık düşüncelerinin sessiz tanığıydı.
Thomas kahvesinden bir yudum aldı; acı ve yoğun tadı dilinde dans ederken, gözleri masanın üzerindeki eski evraklara takıldı. Bir yandan Serafina Lucenti’yi düşünüyordu.
Kadının üzerindeki gizem, oğlu Giovanni’nin kayboluşu ve Black Hollow’daki karanlık sırlar…
Ama sadece o değil. Kendi geçmişi de peşini bırakmıyordu.
Yirmili yaşlarında, otobanlarda çalışmıştı; Ağır kamyonların, gürültülü lastiklerin, gece vardiyasının tekinsiz ritminde hayatta kalmaya çalışmıştı.
O yıllar, hayatının en zorlu, en çetin dönemleriydi. Bir genç adamın kendini var etmeye çalıştığı, soluk soluğa koştuğu bir hayal koşusu.
Sonra usulsüz vakalara sızdı; polis teşkilatının karanlık köşelerine adım attı. Buralarda öğrendiği her bilgi, hayatına bir yara daha ekledi ama onu güçlendirdi. O günlerden kalan izler vardı hâlâ teninde. Ve Helen… Onunla tanıştığında, o karmaşık geçmişin yükünü biraz hafifletmişti..
Gece usul usul ilerliyordu, günün ışığı adeta saklanmıştı dünyadan. Thomas, yorgun gözlerini ovaladı; gözlüklerini çıkarmış, iki parmağıyla nazikçe bastırıyordu. Soğumuş kahvesine baktığında uykusuzluğunun sebeplerini daha iyi kavrıyordu. Akıllarını kurcalayan düşünceler arasında, babasından ona miras kalan eski suç kayıtları, tanık dosyaları, suçlu ifadeleri, fail ailelerinin solmuş fotoğrafları vardı. O an, yılların ağırlığı omuzlarında yeniden hissediliyordu.
Alt kata indiğinde, Helen umarsızca, huzur içinde uyuyordu. Ufak bir mırıltı yükseldi, tıpkı yavru bir kedinin mırıltısı gibi, Thomas’ın gözünde Helen en narin ve korunması gereken varlık olmuştu. Bodrum ise bambaşka bir dünya gibiydi. Soğuk, karanlık ve hafif dumanlı hava her köşede dolaşıyordu. Örümcek ağları, zamana meydan okuyan sessiz muhafızlar gibi duvarlara asılmıştı. Tavanın ahşap kirişleri hafifçe çatırdarken, bodrumun köşelerinde yılların tozu tabakalar halinde birikmişti.
Fakat odanın derinliklerinde, gözden uzak, gizli bir kapı daha vardı. Bu kapı, Thomas’ın annesi bile bilmiyordu. Onu sadece babası ve kendisi arasındaki meslek sırrı, bir çeşit yemin gibi saklı tutardı. Burası güvenlik içindi; aileye, geçmişe ve tehlikelere karşı örülen gizli bir kaleydi.
Thomas’ın babasının adı Arthur Whittekar’dı; siyasi bir dedektif olarak İngiltere’nin karmaşık karanlık yüzüne ışık tutmuştu. Annesi ise Maria Lucenti, İtalyan kökenli, güçlü ve zarif bir kadındı; Roma’nın tarihi atmosferinden izler taşıyan bir yüreği vardı. Bu ikisinin birleşimi, Thomas’ın içinde hem soğukkanlı bir İngiliz disiplinini hem de tutkulu bir Akdeniz ruhunu taşımıştı. Fakat yüreğinde oluşan burukluğu unutamazdı, sanki suçlu gibiydi annesinin gözünde, Eleneor’dan sonra Maria Thomas’ı tamamen unutmuş gibiydi..
Babası Arthur, yalnızca adaletin değil, aynı zamanda aile sırlarının da bekçisiydi. Bu gizli kapı, hem geçmişin gölgelerinden koruyan hem de geleceğe açılan kapıydı.
Thomas, derin bir nefes aldı; bodrumun soğuk havası ciğerlerine işlerken, bu gizemli alanın içinde saklı sırlar, hayatının dönüm noktalarını oluşturuyordu.
Thomas ağır adımlarla bodrumun karanlık zeminine bastığında, ayaklarının altındaki eski taşların soğukluğu tüm vücuduna yayıldı. Toz zerrecikleri, havasızlığın etkisiyle havada süzülüyor, ufak bir ışık huzmesi bile kütleye dolmuş zamanı yavaşça parlatıyordu. Etrafındaki örümcek ağları, sanki yıllar boyu gelenleri durdurmaya çalışan görünmez duvarlar gibiydi.
Duvarlarda eskimiş, siyah-beyaz aile fotoğrafları asılıydı. Hepsi babasının, Arthur Whittekar’ın hayatının bir kesiti… Siyasi olayların, çözülmemiş davaların ortasında çekilmiş kareler; yüzlerinde kararlılık ve gölgeler vardı. -Babasının emekliliğinden sonra Black Hallow’a taşınmışlardı.- Bir fotoğrafta genç Arthur, yıllar önce, dönemin karanlık sokaklarında bir cinayet mahallinde duruyordu. Yanında ise henüz çocuk Thomas, merakla ona bakıyordu. Annesi Maria’nın zarif silueti ise kapıdan ışığın vurduğu köşede seçiliyordu.
Thomas, bodrumun en arka köşesine yöneldi. Duvarı hafifçe itince gizli kapı açıldı; menteşelerin hafif gıcırtısıyla birlikte soğuk hava karanlık koridora yayıldı. Bu oda, babasının da en gizli çalışmalarını yürüttüğü yerdi. Duvarlarda haritalar, ipuçları, fotoğraflar ve üstünde notlar olan dosyalar asılıydı. Burada sadece suçlar değil, aynı zamanda aile sırları ve tehlikeler de korunuyordu.
