29. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı

Part-29

Elif Yyyl

Kanıtlar Ve Deliller

Harold sadece bir klasöre bakmıyordu. Göçebe tanıklara dair raporları açtı:

Black Hollow’daki depo çevresinde çalışan bekçiler, harf harf rapor edilmişti.

Tiyatro sahnesinin sabahındaki temizlik görevlisi, kolları silinmiş fötr şapkayı unutmuştu.

Bir kadının sahte pasaportuyla yurt dışı çıkışı izlenmişti.

Ve polisin atladığı en büyük boşluk: Vatikan elçilik personeliyle yapılan gizli görüşmeler…

Harold bu verileri notlarına geçirdi. Her tanık, her kamera kaydı, her cep telefonu kaydı birer yama gibiydi bulmacada. Ama hâlâ eksik parçalar vardı. Thomas zaten bunları topluyordu; ama zayıf bir zihinle, gündelik düşüncelerle değil…

“Erkekti bir zamanlar… şimdi kadın gibi yaşadı. Oğlunun babası olmadığı gibi, oğlu da biyolojik evladı değildi. Sahte bir hayat örülmüştü…”

Bu cümleyi bir kenara fısıldadı. Not defterine çevirip, üzerine “KİMLİK YALANI” başlığını ekledi.

Sabah hazırlığı & Yeni Günün Planı

Saat 07:30 olmuştu. Masada kahve fincanı soğumaya başlamıştı. Harold kararına vardı.Görev dağılımını yazdı:

Thomas’la sabah 09:00’da tekrar buluşulacak.

Dışişleriyle gizli bir bağlantı kurularak Serafina hakkında resmi sorgulama istendi.

Black Hollow tiyatrosundaki kamera kayıtları ve depo çevresi sahası suç analizine tabi tutulacak.

Giovanni hakkında uluslararası vakit savcılığına acil dosya açılması önerilecek.

Hepsi kurumsal bir mozaikti. Ama en önemlisi: bu operasyon, hem bir annenin gerçek acısını hem de bir manipülasyonun anatomisini ortaya koymalıydı. Kutsal bir adalet duygusuyla. Ama tek bir kişinin yükünü hafifletmek için değil. Devletin, medeni toplumun güvencesi için.
Harold aniden odanın kapısını kapattı. Kristal bir duvar saati, geceyi sabaha taşıyan sesiyle işini yapıyordu.

Olacakları biliyordu… ancak görev insan zihnini kolay teslim almazdı. Bu soruşturma, Thomas’tan daha fazlasını isteyen bir hikâyeydi. Ve Harold, artık bu hikâyenin dibine kadar inmekle yükümlüydü.

Sabah saat 06.10 – Thomas Whittekar’ın Eve Dönüşü

Rye’ın taş kaldırımları, sabahın en erken saatinde bile serinliği saklıyordu üzerinde.

Havanın griye çalan tonlarında, denizden gelen hafif tuzlu bir rüzgâr, geceden kalma nemle karışıyor; şehrin sokaklarını usulca dolaşıyordu. Thomas, yavaşça arabasını evin önüne park etti. Farlar sönerken içini kaplayan yorgunluk, göz kapaklarına ağır bir perde gibi çöktü.
Ghost evin çitinin önünde hareketsiz yatıyor ama Thomas’ı görünce hemen ayağa kalkıyordu.
Havlamadı, sadece başını eğip kuyruğunu salladı. Thomas elini uzatıp onun başını okşadı. “Sen bile benden daha iyi uyuyorsun, ha dostum,” dedi fısıltıyla.
Cebinden anahtarı çıkardı. Kapıyı açtığında… karanlık ve ılık bir hava karşıladı onu. Ama içeriye attığı ilk adımda, burnuna tanıdık bir koku geldi.
Portakal ve vanilya tütsüsü.

Yukarıdan, yatak odasından sızan loş bir ışık vardı. Derin bir nefes aldı. Ayakkabılarını çıkardı, yavaşça merdivenleri tırmandı.
Kapının önüne geldiğinde, içeri hafifçe göz attı.
Helen, yatağın ucunda oturmuş, üzerinde Thomas’ın lacivert gömleğiyle, yatağın çarşaflarını düzlüyor, yastıkları kabartıyordu. Odadaki pencere açıktı; sabah serinliği içeri doluyor, taze hava portakal tütsüsüyle karışıp içeri huzurlu bir sabah kokusu yayıyordu.
Helen onu fark ettiğinde gülümsedi. “Uyanık kaldım. Biraz dinlenmek isteyebilirsin diye düşündüm.”
Thomas yaklaşarak, elini kadının beline doladı. “Yastıklar bile senden güzel kokuyor,” dedi yorgun ama içten bir gülümsemeyle. “Sen… bunları neden yapıyorsun?”
Helen gözlerini kaçırmadı. “Çünkü yorgunsun. Ve biraz iyiliği hak ediyorsun, Thomas.”
Thomas onu dudaklarından öpmeden önce, alnına yavaşça bir buse kondurdu. Ardından hızlıca duş almak üzere banyoya geçti.

Thomas banyodan çıktığında üzerini değiştirmişti. Siyah tişörtü ve gri eşofman altıyla yumuşak bir rahatlık içerisindeydi. Odadaki perdeleri kapattı. Helen çoktan yatağın içine kıvrılmış, gözlerini kapamıştı ama gülümsemesi hâlâ oradaydı.
Yatağa yavaşça uzandı. Kadının sırtına sarıldı. Saçları omuzlarına dökülmüştü. Thomas, “Sadece bir saatlik kestireceğim,” dedi fısıltıyla. “Saat 9’da merkezde olmam gerek.”
Helen arkasını dönmeden, gözleri kapalı halde, “Ben seni uyandırırım,” dedi. Ve ikisi de bir süre sessizce, sabahın ilk ışıklarının arasında kısa bir huzura gömüldü.

Sabah 08.15 – Harold Greystone’un Ofisi / Sussex Polis Merkezi

Kahverengi meşe kapı sessizce kapandı. Harold Greystone, gözlüğünü masanın köşesine bırakırken sandalyesine gömüldü. Odanın içinde sabah güneşinin ürkek ışığı vardı; büyük pencereden süzülen solgun ışık, kitaplıkla dosyalar arasındaki yığınların arasına çekingence dokunuyordu.
Elinde tuttuğu klasörlerden birini yavaşça açtı. Sararmış kağıtlar, lekeli notlar, resmi belgeler… İçlerinden bazıları eski daktilo yazısıyla yazılmış, bazılarıysa hâlâ kırmızı mühürlüydü. Sayfaların köşelerindeki tarih damgaları…

1991. 1997. 2004.

Her biri bir gölge gibiydi.

Arthur Whittekar’ın ismi, kağıtların üzerinde saygı ve korkuyla yan yana geçiyordu. Thomas’ın babası, uzun yıllar boyunca özellikle siyasi cinayetler, devlet içi istihbarat sızıntıları ve tarikat kaynaklı dosyaları toplamış, çoğu kez tehlikenin önüne tek başına dikilmişti. Harold onunla yıllarını geçirmiş, sırt sırta çatışmış, aynı masada sayısız içki içmişti. Arthur’un dosyaları hiçbir zaman kolay sindirilen şeyler değildi. İçinde isimler vardı; dokunulmaz sanılan adamlar, karanlık odalarda yazılmış kararlar ve üzerine kan bulaşmış belgeler.
Harold başını iki eliyle ovuşturdu.
“Eğer bu belgeler yanlış ellerin eline geçerse…” diye düşündü içinden. Birileri geçmişi susturmak, gömmek ve unutturmak için çok daha fazlasını yapabilirdi. Hele ki işin ucunda Vatikan gibi küresel düzeyde hassasiyet taşıyan bir konu, kimlik hilesi ve uluslararası işbirlikleri varsa…

İlk işi belgeleri kopyalamak oldu.
Gizli bölmeye geçtiği ofis arkasındaki duvarda küçük bir ahşap dolap vardı, dışarıdan sıradan bir kitaplık gibi görünse de kapağını açtığında içinden minyatür bir tarayıcı, USB yedekleme cihazı ve metal kasetler çıktı.
Sayfaları birer birer tararken içinden bir takvim geçti. Thomas’a bu belgeleri göstermek kolay olmayacaktı. Onun yaşamadığı geçmişi, sırtında hâlâ taşıyordu Harold. Ve Arthur’un

“Her delil bir mezarı açar” sözleri kulağında çınlıyordu.

Telefonuna uzandı.

Thomas o sırada evde olmalıydı. Helen ile yaşadığı bütün o gerginliğin ardından kısa bir uykuyu hak etmişti. Onun bu işin içine tekrar yavaşça çekilmesi gerekiyordu. Çünkü Serafina Lucenti meselesi sıradan bir kayıp vakası olmaktan çoktan çıkmıştı.
Harold telefona kısa ama nokta atışı yapan bir mesaj yazdı:

“Bugün merkezde görünmene gerek yok. Belgeleri topluyorum. Aylardır yorgunsun, bir gün izinlisin. Arthur’un klasörlerinden birkaçına ulaştım, seni ilgilendiriyor. Bu iş başka bir şeye dönüşüyor.”

Bir saniye durdu.Eklemeden edemedi:

“Lütfen bu kez gerçekten dinlen.”

Telefonu masaya koyduğunda gözleri saate takıldı. 08.32.Bugün de uzun bir gün olacaktı. Ama en azından Thomas için birkaç saatlik huzur belki de bir şeyleri değiştirebilirdi.

Helen, Thomas’ın telefonuna düşen bildirimle irkildi. Gece boyunca bölünmeden sürüp giden uykusunun ardından, adamın güçlü göğsünde derinleşen huzur, bir anlığına yerini meraka bıraktı. Hafifçe doğrulup telefonu eline aldı. Gözlerinde hâlâ uykunun tatlı pusunu taşıyordu, dudaklarında ise beliren bir tebessümle ekrana baktı.
Thomas’a sabahın erken saatlerinde gelen kısa ama samimi bir mesaj…

“Bugün için izinlisin. Dinlen. Aylardır yorgunsun.” Gönderen: Müfettiş Harold Greystone.

Helen, mesajı okuduktan sonra bir iç çekti. Thomas bu izni gerçekten hak ediyordu. Telefonu usulca komodinin üzerine bıraktı; koyu ceviz ağacından yapılmış, sade ama sağlam bir İngiliz işçiliği ürünüydü bu mobilya. Ardından döndü, adamın yüzüne bakarak başını onun yanağına doğru eğdi. Hafif, zarif bir öpücük kondurdu yanağına.

Gözleri hâlâ kapalıydı Thomas’ın, ama o dokunuşla kaşlarının arasında beliren yumuşak çizgi, her şeyin farkında olduğunu gösteriyordu. Helen tekrar onun göğsüne uzandı, ince kolunu bedenine doladı. İçinde bulunduğu anın kıymetini bilerek, kalbinin sesini dinledi.

“Günün en güzel saatleri bunlar,” dedi neredeyse fısıltıyla.“Yanımda kal.”

(Dokuza Kadar On
Özdemir Asaf)