13. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı

Part-13

Elif Yyyl

O Gün Kütüphane

Sabah güneşi kasabanın gri taş binaları üzerine sarı altın bir örtü gibi serilmişti. Havanın serinliği hâlâ hissediliyordu, ama güneş, sanki insanın omzuna hafifçe dokunan bir el gibi iç ısıtıcıydı.
Thomas, onu evin önünden almak üzere dakikası dakikasına kapıya gelmişti. Giydiği kömür grisi, ince kumaştan dikilmiş uzun kabanı, belinde zarif bir deri kemerle tamamlanmıştı. İçine beyaz keten gömlek giymişti, kravat takmamıştı bu kez; yakasını biraz açık bırakmıştı belki de daha az resmi olmak istemişti. Çizmesinin burnu toz içindeydi, ama buna rağmen görünüşünde bir incelik, zarafet vardı.
Helen kapıyı açtığında Thomas, bir an nefesini tuttu. Genç kadın, toprak rengi, beli ince bir mantoyla dışarıya çıkmıştı. Saçlarını gevşekçe toplamıştı ama birkaç tutam isyankâr dalga yanağında dolaşıyordu. Ayakkabıları hafif topuklu ama yürümeye uygun, zarif koyu kahverengiydi. Boynunda küçük, zarif bir kolye vardı altın gibi parlamıyordu ama dikkat çekiyordu. Göz göze geldiklerinde Helen’ın dudaklarında ince bir tebessüm belirdi.

“Hazırsanız,”

dedi Thomas hafifçe başını eğerek.

“Kütüphane sessizdir ama orada sesini duymak isteyebilirim.”

Helen hafifçe gülümsedi. Arabaya doğru yürürlerken konuşmadılar. Ama sessizlik, rahatsız edici değil, güven doluydu.

KÜTÜPHANE

Rye Kasabası Kütüphanesi, yüksek tavanlı, Viktoryen tarzda inşa edilmiş eski bir binaydı. Kapısından içeri girdiklerinde, taş duvarlar arasından geçen sabah ışığı, ahşap rafların arasına huzurla düşüyordu. Binanın tam ortasında büyük, yuvarlak bir masa vardı. Masanın üstünde, üç ayaklı bir gaz lambası, şimdi elektrikle çalışsa da hâlâ geçmişi koruyordu. Kitap rafları, baştan sona cilalı kiraz ağacındandı. Bazı raflar eğilmişti, kitaplar yılların yükünü taşıyordu.

Loşluk, insanı konuşturmaktan çok düşündürüyordu. Toz kokusu ve eski sayfa sesi, mekâna nostaljik bir sessizlik veriyordu. Camdan dışarısı görünmüyordu; burada zaman durmuş gibiydi.
İçeriye girerken Helen gözlerini yukarı kaldırdı. Tavana dek uzanan kitapların arasında bir tarih gizleniyor gibiydi. Ghost bu kez dışarıda kalmıştı. Sessizlik kurallarına o pek uymazdı zaten.

Helen bir an omuzlarını silkeler gibi yaptı. Bugün garip bir tedirginlik vardı üstünde. Tom’un yanında kendini rahat hissetse de, ona dair bilmediği bir şeylerin sezgisel izini sürüyordu.
Thomas ise, birkaç kitap seçti. Eski kasaba belgelerinin olduğu bölmeye yöneldiler. Tozlu bir defteri açtı. El yazısıyla yazılmış eski notlar vardı. Helen bir sayfaya baktığında, Thomas ona sessizce yaklaştı.

“Sana bir şey söylemeliyim,” dedi.

“Belki de bilmen gereken bir şey.”

Helen başını kaldırdı, kaşlarını çatmadan ama dikkatle baktı.
“Bu kasaba…”
“Burada sadece rüzgâr eski değildir, geçmiş de kolayca ölmez.”
“Sana komşun olduğumu söyledim. Ama… seni ilk kez burada görmedim, Helen.”

Helen’ın nefesi duraksadı. Tom’un gözleri ciddileşti.

“Bir yıl önce, baban hastanedeyken… bir gece kasabanın sağlık ocağına gelen genç bir kadın vardı. O gece oradaydım. Senin olduğunu o zaman anlamamıştım. Ama gözlerin… o geceki gibi. Karanlıkta bile belli oluyordu.”

Helen ne diyeceğini bilemedi.Elindeki kitabı kapatmadan baktı ona.Tom devam etti:

“O zamanlar tanımadığımı sanıyordum. Ama gözler unutmaz, Helen. Bazı yüzler, bazı geceler… sadece yaşanmaz, içimize kazınır.”
Göz göze geldiler.

Kütüphanenin içinde bir şey daha değişti sanki. Sayfalar arasında artık sadece tarih değil, sessizce başlayan bir bağ da vardı.

Kütüphanenin hemen yanında, taş kemerli küçük bir geçitten ulaşılan, neredeyse gizli kalmış gibi duran bir kafe vardı. Adı “The Owl’s Nest”ti Baykuş Yuvası. İçeri girer girmez eski zamanlarda bir han odası olarak kullanılan mekânın, duvarlarındaki ağır taşların yüzyıllık sırlar fısıldadığı hissediliyordu.
Helen pencere kenarındaki küçük bir masaya oturdu. Camın buğusu, dışarıdaki rüzgârlı havayı içeriden yalnızca sessiz bir resim gibi gösteriyordu. Kafenin içi lavanta ve tarçın kokuyordu. Sessiz bir klasik müzik çalıyordu içeride sanki notalar, bu iki insanın konuşmaya cesaret edemediği şeylere zemin hazırlıyordu.
Thomas ise garsona göz ucuyla işaret edip iki fincan “Earl Grey” söyledi. Karışık portakal ve bergamot aromalı o asil koku masaya yerleşince, Helen’ın gözleri bir an uzaklara kaydı. Ama sonra fark etti:

Tom’un gözleri değişmişti.

Normalde yüzüne hep bir denge hâkimdi; disiplinli, soğukkanlı, ölçülü… Ama şimdi… çatlamıştı o denge. Çay henüz dudaklarına değmeden, ellerini fincanın çevresine sardı. Parmakları ince porselenin çevresini sanki donmuş bir hafızadan ısı çekermiş gibi sıvazlıyordu.
Helen, sesi çıkmadan onu izledi.

“Bir yıl önce…” dedi Thomas.
Sesi ilk kez bu kadar yavaş, bu kadar durgundu.

“O gece hastanedeydim. Çünkü kardeşim… Elenaor… oradaydı.”

Helen gözlerini kaldırdı.

“Daha doğrusu, olmasına gerek yoktu. Sadece başı ağrıyordu.

Ama o gece… eve hiç dönmedi.”

Thomas’ın sesi boğuklaştı. Kafasındaki gölgeler yavaş yavaş sözlere dönüşüyordu.

“Saat gece on ikiye geliyordu. Telefonum çaldı.
Hemşire, kardeşimin kriz geçirdiğini söyledi.
Kalbinde hiçbir sorun yoktu Helen.
Ama birkaç dakika içinde… öldü.”

Helen’ın eli hafifçe titredi. Thomas, gözlerini çayın üzerine dikmişti bakmıyordu, içine çekiliyordu sanki.

“Önce kalp krizi sandılar. Ama otopsi sonucu…Elenaor’un vücudunda bir şey vardı. Küçük bir doz kimyasal bir madde. Zar zor fark edilen bir toksin.”

Yutkundu. Sırtı sandalyeye yaslandı ama omuzları gevşemedi. Tom, ilk kez bu kadar insan gibiydi Helen’ın gözünde ilk kez, bir yara gibiydi.

“O zamandan beri biliyorum: Elenaor’u biri öldürdü.
Ama kim olduğunu bilmiyorum.
Nedenini… hiç öğrenemedim.”

Sessizlik çok uzun sürdü. Sanki bütün kafe durmuştu. Camın arkasındaki kuşlar bile uçmaktan vazgeçmişti.
Helen usulca çayını aldı ama içmedi. Sadece baktı Thomas’a. Onun kederine, onun sustuğu yıllara.
Tom ise ilk kez başını eğdi.

“O gün seni yine, sağlık ocağında gördüm.
Ama seni izleyen başkaları da vardı.
Kim olduklarını bilmiyorum.
Ama gözlerin… o geceki kızın gözleriyle aynıydı.
Ve bilmeni isterim ki, seni tanıdığım o an içimde bir şey değişti.”

Helen, boğazında düğümlenen sessizlikle onu dinledi. Küçük bir yudum aldı çaydan. Gözleri Tom’un ellerine kaydı elinde hâlâ kız kardeşinin yasını tutuyordu sanki. Kafedeki saat çalmaya başladı. Sessizliği bir an böldü. Ama konuşmaların bıraktığı yankı, binanın taş duvarlarına işledi.
Artık Helen da bu hikâyenin bir parçasıydı.