26. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı

Part-26

Elif Yyyl

Black Hollow/ Terk edilmiş depo

Helen- Tom’un evinde:

Haziran sonu…

İngiltere’nin o bildik havası, yaz aylarında bile kendine sadık kalmayı beceriyordu. Havanın griliği, gökyüzüne asılı yırtık bir perde gibiydi. Hava pusluydu, incecik bir yağmur yağıyor, ama toprağı sırılsıklam etmeye yetmiyordu. Sadece nemi artırıyor, ağaçların dallarını ağırlaştırıyor, sesleri boğuyordu.
Thomas’ın arabası, Black Hollow’un kıyısındaki o terk edilmiş sanayi bölgesinde yavaşladı. Karşısında devasa, neredeyse çökmüş, taş duvarlı bir depo duruyordu. Kapıları paslıydı, üst katın camları kırıktı ve içeriden gelen sessizlik, insana tarifsiz bir ağırlık veriyordu.
Yanında Greystone yoktu ama bölgedeki bir polis memuru genç, terlemiş, belli ki tecrübesiz onu bekliyordu. Thomas bu tiplerden haz etmiyordu artık, çok bilmiş tavırları ucuz egoları midesini bulandırıyordu. Verdikleri bilgiler ya eksik ya da abartılmış olarak dosyasına düşüyordu.

“Dedektif Whittekâr, içeride garip bir şey bulduk. İnsan kemiklerine benziyor… ama henüz emin değiliz,” dedi, sesi çatallı.

Thomas başıyla onayladı, ceketinin cebinden eldivenlerini çıkardı. İçeri girdiğinde koku ilk vurandı: pas, toprak, rutubet ve zamanın çürüttüğü her şeyin bir karışımı.
Sol duvarın dibinde, yıkılmış bir rafın ardına sıkışmış çürümüş tahta sandığın içinde eski bir sırt çantası buldular. İçinde birkaç kişisel eşya: kırık bir gözlük, İtalyanca yazılmış bir ajanda, lekeli bir tişört ve bir not:

“Mamma, affet beni.”
(Anne, beni affet.)

Thomas notu eline alırken, yanında sessizce yaklaşan bir siluet belirdi. Serafina Lucenti.
O parlak teni bu karanlıkta daha da solgundu. Gözleri kan çanağına dönmüş gibiydi. Çantayı gördüğünde bir şey demedi. Elini uzatmadı. Sadece çömeldi, Thomas’a baktı ve “Giovanni…” diye fısıldadı. Sanki o an, oğlunun artık hayatta olmadığını bir annenin kalbi söylemişti ona.

Helen

Ev sessizdi. Rye’nin sokakları, akşamın gri sessizliğiyle sarılmıştı. Pencereden dışarı bakıldığında, lambaların sarı ışıkları caddelere düşüyor, yağmur damlaları cama tek tek çarpıyordu.

Helen, mutfaktaki sandalyede oturmuş, Thomas’ın sabah bıraktığı kahve kupasına dokunuyordu. Üstünde hâlâ onun gömleği vardı. Ama içini bir sızı kaplamıştı. Kadını düşünüyordu. “Serafina Lucenti.” Thomas bir şey hissetmese bile, o kadının geçmişi Helen’in içini huzursuz etmişti.

O sırada Ghost, camın kenarına yaklaştı ve havlamaya başladı. Bir şey hissetmiş gibiydi.
Helen ayağa kalktı. Pencereden baktı. Karşıda kimse yoktu. Ama Ghost’un hisleri nadiren yanılırdı.

Black Hallow- Gecenin Sonu

Thomas, depodan çıktığında yağmur artmıştı. Arabasına yürürken, aklına Helen geldi.

“Onu aramam gerek,”
diye geçirdi içinden. Ama eli, cebine gidip telefona dokunamadı. Serafina hâlâ oradaydı.

Ve cevaplar daha yeni yeni şekilleniyordu.

Thomas eve geldiğinde, karanlıkta yalnızca mutfak penceresinden içeri süzülen sokak lambasının ışığı vardı. Kapıyı usulca kapatıp ayakkabılarının topuğunu halıya değdirmemeye çalışarak salona yöneldi. Şömine sönmek üzereydi ama yine de odada hâlâ portakal ve amber kokulu bir sıcaklık kalmıştı. Alevler neredeyse yoktu, sadece kıvılcım kıyısında titreyen közler… Ve onun hemen yanında, kanepeye kıvrılmış Helen.

Şömineyle yüz yüze yatmıştı. Pikesi, uykunun dağınıklığıyla belinin altına kadar kaymıştı. Açıkta kalan kalçaları, dizlerinin hafifçe bükülüşü, omzundan kayan gömleğin kenarından görünen teni… Thomas bir an durdu. Derin bir nefes aldı.
Onu burada, evinde görmek bırakıp gitmemiş olmasını bilmek içini öyle bir sevinçle doldurdu ki göğsünde kısa bir baskı hissetti.

“İyi ki gitmedin, Helen…” Dedi alçak sesle. Kendi kendine konuşur gibi.

Kadın uykusunda kıpırdandı. Thomas üstüne yavaşça pikesini çekti, ardından sessizce yukarı kata çıktı.

Banyo, evin en sessiz yeriydi. Duvarlardaki eski mermer fayanslar, İngiltere taş evlerinin klasik soğukluğunu taşıyordu. Thomas musluğu çevirdiğinde borulardan gelen ilk gürültülü inilti, sonra ılık suyun cama çarpan sesi, bedenindeki gerilimi bir anda çözmeye başladı. Gömleğini çıkarırken boynundaki kaslar çekildi, bir an için aynadaki yorgun siluetine baktı.

Giovanni’nin annesi…
Serafina Lucenti.

Gözlerinde o gün, Black Hollow’daki depoda gördüğü panik… O, gerçek bir korku muydu?Yoksa bir rolün parçası mı?

Kafasındaki bu sorular, suyun altına girdiğinde bir süreliğine dağıldı. Duş başlığından dökülen sıcak su omuzlarına vurdukça, sırt kaslarının çözülüşü, boynundaki damarların rahatlayışı, zihninin arınışı gibi geldi. Saçlarını geriye itti, başını öne eğdi. Su, yüzünden boynuna ve göğsüne doğru aktı. Sabun kokusu, Helen’in önceki gece söylediği cümleyi hatırlattı:

“Çok güzel kokuyorsun…”

Kadının sesi kulaklarında inledi. Omzuna hafifçe dokunmuştu o sırada, nefesini hissettirmişti. Thomas’ın dudakları kıpırdadı, kendi kendine gülümsedi. Sonra musluğu kapattı, havluyla saçlarını silerken aynaya bir daha baktı. Daha genç görünüyordu. Daha hafiflemiş. Aşağı indiğinde saçları dalga dalgaydı. Yüzündeki kırçıl sakalları kısalmış, kemikli çenesini daha belirgin hale getirmişti. Bir an için aynada Giovanni’ye benzetti kendini yorgun ama ayakta.

Mutfağa geçti. Kahve makinesini çalıştırırken gözü salona kaydı. Helen hâlâ uyuyordu. Uyandığında ona anlatması gereken çok şey vardı.