38. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı
Part- 38
Rye Kasabası- Thomas’ın Evi / Gece Yarısına Yakın Saatler
Helen, şöminenin ışığında hafifçe kızarmış yüzünü Thomas’ın omzuna yaslamıştı. Birkaç dakika önceki kahkahaları, yağmurun cama vuran ince ritmiyle karışmış, evin içinde garip bir huzur bırakmıştı. Fakat Thomas’ın cebinde titreyen telefon o büyüyü parçalarcasına çaldı.
Thomas telefonu açmadan önce Helen’in gözlerine baktı.
“Bir saniye, tatlım.”
Karşıdan Harold Greystone’un tok, aceleci sesi geldi:
“Thomas, hemen merkeze gelmen gerekiyor. Çok acil. Şüphelileri elimizde tuttuk. Serafina Lucenti ve Magnus Whitlock… ikisi de şu an gözaltında. Fakat bu sorguya sen olmadan giremeyiz.”
Thomas’ın boğazı düğümlendi, sesi sertleşti:
“Onları birlikte mi yakaladınız?”
“Evet. Fakat mesele sadece bu değil. İfadeler… sana söylüyorum, insanın kanını donduracak şeyler var. Daha fazla telefonda konuşamam. Çabuk ol.”
Telefonu kapattığında Helen’in gözlerinde bir endişe belirdi.“
Yine mi iş, Thomas?”
Thomas yanına oturup onun ellerini tuttu. Sesinde ciddi bir kararlılık vardı:
“Bunu çözmek zorundayım. Ama seni burada yalnız bırakamam. Seni eve bırakacağım, kapıya iki adam koyacağım. Ailen hiçbir şeyden şüphelenmeyecek.”
Helen’in dudakları titredi.
“Beni böyle yarım bırakıp gitmeni istemiyorum.”
Thomas alnını onun alnına yasladı.
“Biliyorum. Ama bazı savaşlar var, Helen… onları kazanmak zorundayız ki seninle birlikte geleceğimiz olsun.”
Bir saat sonra, Helen ailesinin habersizce uyuduğu evin kapısından içeri girdiğinde, bahçenin girişinde duran iki iri yarı koruma sessizce başını eğdi. Thomas uzaktan bir kez daha Helen’e baktı, gözleriyle “söz” verdi. Sonra arkasını dönüp Londra merkezine doğru hızla sürdü.
Londra Polis Merkezi- Özel sorgu odası :
Kalın duvarlarla çevrili, demir kapısı içeriden kilitlenmiş sorgu odasında ağır bir sessizlik vardı. Oda küçük görünmesine rağmen havası boğucuydu; floresan lambaların beyaz ışığı, içerideki iki figürü daha da gölgeli kılıyordu.
Bir köşede kelepçelenmiş Serafina Lucenti oturuyordu. İnce kırmızı elbisesi dağılmış, sarı saçları alnına yapışmıştı. Dudaklarının kenarında bir yarım gülümseme vardı, ama gözlerinde fırtına gizleniyordu.
Karşı tarafta ise Magnus Whitlock. Siyah deri paltosu çıkarılmış, gömleği boynuna kadar çözülmüş, iri gövdesiyle sandalyeyi sanki küçülten bir heybetle oturuyordu. Zincirlerle masaya bağlanmıştı ama gözlerindeki kendinden emin bakış hiçbir prangaya boyun eğmediğini haykırıyordu. Müfettiş evden ayrılmadan önce adama da kelepçe takmıştı.
Thomas odaya girdiğinde burnuna yoğun alkol ve parfüm karışımı bir koku çarptı. Harold Greystone ise çoktan köşedeki sandalyeye yerleşmiş, elindeki dosyaları sert bir şekilde masaya bırakmıştı.
“Bu gece uzun olacak,” dedi Harold, gözlerini Thomas’a dikerek. Thomas sadece başını salladı ve sandalyeye oturdu.
Greystone kalın dosyanın kapağını açtı, masaya birkaç fotoğraf attı. Kanlı bir depo, yanmış bir pasaport, üstü çizilmiş isimler… Her biri başka bir hikâye anlatıyordu.
Harold’un sesi sertti: “Başlayalım mı? Serafina, Magnus… ya da Lucenti artık saklayacak hiçbir şeyiniz yok.”
Serafina ilk önce başını eğdi, sonra ince gülümsemesiyle konuştu. Sesi iğne gibi odaya saplandı:
“Benim sakladığım hiçbir şey yok. Ama siz gerçeğe hazır mısınız?”
Thomas gözlerini kadına dikti.
“Giovanni nerede?”
Kadının gözleri kısıldı. Dudaklarından buz gibi bir kahkaha döküldü:
“Giovanni… Zavallı çocuk. Onu annesinden ben kurtardım. Siz olsaydınız, o sefil kadının ellerine bırakır mıydınız? Benim yanımda büyüdü, benim kurallarımla… Ama siz ne bilirsiniz ki anne olmaktan?”
Thomas’ın yumruğu masaya indi. “Sen anne değilsin. Sen sadece kimliğini saklayan bir sahtekârsın.”
Bu kez Magnus güldü, boğuk ve alaycı bir kahkahayla.
“Bunu sen mi söylüyorsun, Thomas? Babanın dosyalarını gördüğünde kaç yaşındaydın? Onların da yarısı yalandı. Ama farkı bilmek için adam olmak gerekir.”
Harold ayağa kalktı, Magnus’un üzerine eğildi.
“Bana bak Whitlock. Yeterince sabırlı davrandık. O kamyonlar, o evrak kaçakçılığı, Vatikan bağlantıları… hepsi masamda. Konuşmazsan, seni öyle bir çukura atarım ki oradan sesini Tanrı bile duymaz.”
Magnus’un yüzünde küçümseyici bir ifade belirdi.“Ben ateistim ayrıca beni çukura atabilirsiniz. Ama Serafina olmadan bu puzzle’ın tek bir parçasını bile birleştiremezsiniz.”
Thomas Serafina’ya döndü. Gözlerinde buz gibi bir öfke vardı.
“O zaman konuş, Serafina. Giovanni’nin kayboluşunu, pasaportlardaki sahte isimleri, Vatikan’dan getirdiğin evrakları… hepsini. Yoksa…”
Sözünü bitirmeden önce sessizlik çöktü. Serafina gözlerini Thomas’a dikti, sesi alçaldı ama her kelimesi zehir gibiydi:
“Giovanni benim çocuğum değil. O hiçbir zaman olmadı. Bir mal, bir eşya gibi satın alındı. Norveçli bir köylü ailesinden. Ve ben ona sadece… yeni bir kader verdim.”
Thomas’ın yüzü kasıldı. Harold dosyadan başka bir belge çıkardı: sahte bir doğum belgesi. Odaya çivi gibi çakılan bir kanıt.
Serafina’nın sesi titremeden devam etti:
“Bunu yapmasaydım, o çocuk çoktan toprağın altında olurdu. Şimdi bana ihanet ediyor, size sığınıyor. Ama siz… siz onun bu ihanetiyle yaşamayı göze alabilecek misiniz?”
Magnus birden öne atıldı, zincirler gürültüyle gerildi.
“Yeter! Onu karıştırma. Giovanni benim oğlum gibiydi!”
Serafina kahkaha attı.
“Sen de biliyorsun Magnus. O çocuk asla senin olmadı. Sen sadece beni istedin. Benim bedenimi, benim yalanlarımı. Ve şimdi her şey elinde patlıyor.”
Thomas sandalyeden kalktı, sesi titriyordu ama kontrol altındaydı:
“Bu gece tüm maskeler düşecek. Sizi parça parça sökeceğiz. Ve Giovanni… en sonunda gerçeği görecek.”
Oda bir an sessizleşti. Sadece zincirlerin tınısı, floresanın uğultusu ve herkesin hızlanmış nefesleri kalmıştı.
