23. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı
Part-23
Ghost.
Thomas Whittekar’ın sadık kurdu, onun evinin önünde dikilmiş, gri tüyleri rüzgârda salınan gövdesiyle Helen’e dikkatle bakıyordu. Başını yana eğmişti, burnunun ucunda bir çeşit tanıma vardı. Bu köpek, onu her zaman ilk bakışta ayırt ederdi. Helen, gülümsedi. Hafifçe el salladı. Ghost, havlamayı kesti; sadece başını eğdi ve kuyruk sallamadan, sessizce Whittekar’ın evinin basamaklarına uzandı. Ona bir bakış daha attıktan sonra, anahtarını çevirdi Helen ve evine adım attı.
İçerisi serindi. Perdeler yarı açık, salonun içini yumuşak bir akşam ışığı dolduruyordu. Mutfağa yürüdü, eski İngiliz taş karolarının üzerinde çıplak ayaklarıyla ilerledi. İçeride bir yalnızlık vardı; ama Helen için bu yalnızlık boğucu değil, düşünebileceği bir sessizlikti. Salon masasının üzerindeki vazoda hâlâ birkaç gün önce Amerika’dan annesi için topladığı yaseminler solmadan duruyordu.
İçeri girer girmez, çantasını köşedeki sandalyeye bıraktı. Paltosunu askıya astı. Sonra mutfağın hemen yanındaki küçük bara yöneldi. Chiltern Valley Vineyards’tan aldığı kırmızı şarabı buldu, şişeyi açtı. Mantarı çıkardığında yayılan vanilya ve kiraz aroması, burnunu okşadı. Bir kadeh doldurdu, ağır adımlarla salondaki pencerenin yanındaki divana oturdu. Karşı duvardaki şöminenin üstünde annesinin gençlik fotoğrafı vardı; babasının dedesinden kalan av tüfeği ise hemen üstüne monte edilmişti. Her şey, yıllardır aynıydı. Ve aynı kalmaya devam ediyordu.
Bir yudum aldı. Şarap damağında kurudu, ama hoştu. Üçüncü yudumda midesine ulaşan sıcaklıkla bir rahatlama geldi.
Bugün Whittekar’ın kapısında gördüğü o kadın hâlâ aklındaydı. Saçları açık sarıydı, bakımlıydı, belli ki başka bir dünyanın kadınıydı. Helen onunla kıyaslamadı kendini. Ama karşılaşmanın zamanı, içeri girmeden önceki o an… Thomas’ın yüzündeki o donuk ifade… Bunlar canını sıkmıştı. Thomas onu görmek istemiş miydi gerçekten? Yoksa yanlış zamanda mı gelmişti?
Divanda uzandı. Şarap kadehi elinde, ayaklarını koltuğun kenarına uzattı. Ghost’un sesi artık uzaktan geliyordu. Belki de Thomas da şu anda kendi evinde onun gibi yalnızdı.
Küçük bir iç çekişle gözlerini kapattı. Pencereden gelen akşam serinliği, kollarını ürpertti. Üzerine ince bir battaniye çekti. Birazdan kalkacak, belki biraz müzik dinleyecek, sonra da e-postalarına bakacaktı. Amerika’dan gelen yanıtlar arasında okul takvimi vardı. Geri dönmesi gerekiyordu birkaç hafta içerisinde. Ama hâlâ söyleyememişti ona. Burada uzun bir süre kalacağını. O akşam, onun evinde, bir yabancı varken söyleyememişti.
Whittekar Evi
Thomas, başını hafifçe geriye yasladı. Boynunun arkasında sertleşen kaslar, uzun süredir uykusuzdu. Çay bardağını yarılamıştı; içindeki demlik çayın buruk tadı artık onu yatıştıramıyordu.
Chet Baker hâlâ arkada dönüyordu, neredeyse gözle görülemeyecek bir ritimle. “Alone Together” parçası çoktan “You Don’t Know What Love Is”e dönmüştü. O melodiler ki, bazen insanın tenine işliyor, bazen de göğsüne bıçak gibi saplanıyordu.
Salondaki dosyaya tekrar uzandı. Müfettişin Harold Greystone’ın sabahki ses tonu hâlâ kulaklarındaydı. Soğukkanlı, titiz ama yorgun bir adamdı Harold. Dosyayı ona teslim ederken yalnızca bir cümle söylemişti:
“Thomas, bu kadın hakkında dikkatli ol. Vatikan sessiz kalıyorsa, bir sebebi vardır.”
Greystone, her zaman sırları dışarıda tutarak konuşan adamlardandı. Söylemedikleri söylediklerinden daha çok yer ederdi insanda.
Thomas, Serafina’nın getirdiği zarflardan birini açtı. İçinde yalnızca bir kart vardı. Gümüş varaklı kenarları olan, Vatikan’a ait bir mühür ve altında tek bir Latince cümle:
“In tenebris veritas latet.”
(Gerçek, karanlıkta gizlidir.)
Bu zarif cümle bir uyarı mıydı, bir rehber mi? Thomas bilemiyordu. Giovanni’nin adı, üç farklı kriminal raporda yer alıyordu. İlki, Londra civarında bir otel odasında çıkan yangında… İkincisi Black Hollow’un eski tren istasyonuna yakın bir hanede… Üçüncüsü ise sadece “görüldü” ibaresiyle.
Tam o sırada bir çatı gıcırtısı duyuldu. Evin yaşlı tahtaları, yaz gecesinin serinliğinde esniyor gibiydi. Thomas bir an başını kaldırdı. Sonra eliyle şakaklarını ovuşturarak ayağa kalktı. İçerideki hava yoğunlaşmıştı, balmumu mumların kokusu, dosyadaki eski mürekkep kokularıyla karışıyordu. Salon, bir anlığına Vatikan’ın kasvetli mahzenlerini andırdı.
Mutfağa geçip dolaptan bir kadeh ve küçük bir şişe St. John Commandaria çıkardı. Bu eski Kıbrıs şarabı, birkaç yıldır dolapta bekliyordu. Ağır, kuru ve acılı bir içimi vardı tıpkı Thomas’ın şu anki ruh hâli gibi.
Şarabı bardağa dökerken camın önüne yürüdü. Cam buğulanmıştı. Parmaklarını silerek dışarıya baktı. Karşıda, ışığı sönmüş olan evde Helen’in silueti görünmüyordu. Ama Ghost, Whittekar’ın evinin önünde sessizce yatıyordu. Başını bir anda kaldırdı ve sokağın boşluğuna doğru havladı. Thomas’ın dudaklarına hafif bir tebessüm yerleşti.
“İyi bekçisin evlat,” diye mırıldandı. “Onu korumaya devam et.”
