22. bölüm · Hiç Kimse Konuşmadı
Part-22
Birkaç gün sonra, Malcolm basın karşısına çıkarıldı. Yüzünde artık masumiyet yoktu; sadece pişmanlık. Thomas gazetecilere baktı, gözlerinde kararlılık vardı:
“Bu sadece suç değil,” dedi, “bu çocukların kurguya dönüştürüldüğü gözsüz bir oyun. Ama onları sahneden indiriyoruz artık.”
Daha Sonra
Haziran, Birleşik Krallık’a bu yıl beklenenden erken uğramıştı. Gökyüzü, gri bulutların arasından süzülen altın bir ışıkla boyanıyor, kuzey rüzgârları yerini batıdan gelen sıcak hava akımlarına bırakıyordu. Yumuşak bir sıcaklık, caddelerin taş zeminine yayılıyor, parkları dolduran insanlara gölgeli ağaç altlarında huzurlu bir gündoğumu sunuyordu. Yağmur günlerdir düşmemişti; havada hâlâ okyanus kokusu vardı ama bu kez serin değil, iç ısıtan bir tatla karışmıştı.
Thomas Whittekar, öğleden sonra saatlerinde evinin salonundaki açık camdan dışarı bakarken, aklındaki karmaşık dosyaları unutmaya çalışıyordu. Fakat unutmak ona göre bir sanat değil, ancak kısa süreli bir yanılgıydı. Koltuğun kenarına ilişmiş vatikanlı kadın, sessizce gözlerini masadaki dosyalardan kaldırıp onu izliyordu. Sarı saçları incecik, neredeyse tüy gibi, alnına düşmüş; mavi gözleri ise ürkek ama kararlıydı. Tenindeki solgunluk, yıllardır içine attığı bir yükün sonucu gibi duruyordu.
Kadın, düşük sesle konuşuyordu:
“Oğlum altı aydır kayıp… Londra’daki sokaklarda, gölgelerde… eroine bulaştı. Onu en son Brixton’da gören olmuş. Artık yaşıyor mu, ondan bile emin değilim.”
Thomas, başını hafifçe salladı. Gözlerinin altında derinleşmiş mor halkalar vardı. Kadının ellerindeki titremeyi izlerken empatiyle değil, alışkanlıkla tepki veriyordu. Her gün bir dram, her gün bir eksik insan… Ama bu kadın, diğerlerinden farklıydı. Yüzü öylesine donuktu ki, acısının gerçekliği tartışılmazdı.
Tam o anda…Kapı çaldı.
Thomas refleksle yerinden kalktı. Adımları ağırdı, bedeninde son günlerin yorgunluğu birikmiş gibiydi. Kapıya doğru ilerlerken kadın sessizce gözlerini ona dikti. Birkaç saniyelik sessizlik… Ve sonra kapı yavaşça açıldı.
Kapı aralandığı an…
Helen.
Güneş arkasından vuruyordu. İncecik bedeni ışıkla çevrelenmişti sanki. Gözleri buğulu, dudaklarında bir heyecan, bir özlem… Gömleği boldu, saçları gelişi güzel toplanmıştı. Valiz yoktu, plan yoktu. Sadece Thomas vardı. Gözlerini onun gözlerine dikti ve hiçbir şey demeden kollarını boynuna doladı. Sarıldı.
Ama… Thomas öylece kaldı.
Cevap veremedi. Kolları iki yana düşmüş halde kaldı birkaç saniye. Ardından refleksle bir elini sırtına koydu Helen’in ama o eski sıcaklık yoktu içinde. Çünkü arkasında, koltukta hâlâ oturan bir kadın vardı. Ve o kadın o an Helen’i görseydi… yanlış anlayabilirdi. Belki de sadece Thomas’ı yanlış anlardı.
Helen, omzuna yaslanmışken fısıltıyla konuştu:
“Dayanamadım… Erteleyemedim daha fazla. Sadece seni görmek istedim, Tom.”
Thomas bir şey diyemedi. Gözlerini kapadı, burnuna Helen’in saçlarından yayılan o tanıdık lavanta ve yasemin kokusu geldi. O an sadece onu hissetmek istese de, arkasındaki gerçeklik sırtını dürtüyordu.
Ve bazen bir kelime yerine, sadece iç geçirme yeterdi.
“Gel…” dedi sessizce. “İçeri gir.”
O an öylece dondu zaman. Thomas’ın sesi bir kere daha Helen’in kulağında yankılandı:
“Gel… İçeri gir.”
Kapı aralandı, Helen içeri bir adım attı. Önce salonun o tanıdık kokusu çarptı yüzüne eski kitaplar, sedirin kadife dokusu ve hafif bir vanilya. Ardından gözleri sağa kaydı.
Ve onu gördü.
Koltukta oturan sarı saçlı kadını. Başını hafif eğmişti kadın. Bakışlarında suçluluk yoktu, sadece vakarlı bir bekleyiş. Omzuna dökülmüş saçları, dizlerinin üstünde birleşmiş elleri… Göz göze gelmediler ama o an her şey anlaşıldı. İçgüdü dediğin şey, insanın en eski pusulasıydı.
Helen’in gözleri bir anda soldu. Adımları geriledi. Sanki çenesine görünmez bir yumruk yemişti. Thomas ona bir şey söylemeye çalıştı ama sesi çıkmadı. Kadın ağzını aralamadan, bir tek kelime etmeden… sadece döndü ve çıktı evden.
Kapı sessizce kapanırken Thomas öne bir adım attı, ardına kadar açık olan yüreği şimdi göğsünde taş gibi oturmuştu.
Ardından bir iç çekti. Başını yavaşça yana çevirdi ve derin bir mahcubiyetle kadına döndü.
— “Özür dilerim,” dedi nazikçe. “Bu… böyle olsun istemezdim.”
Vatikanlı kadın, başını hafifçe salladı.
“O sizi seviyor. Kırılmış bir kadının bakışını ezbere bilirim. Anlatmaya değer bir şeyiniz varsa… anlatın. Yoksa, bana dosyaları gösterin, çünkü oğlum hâlâ kayıp.”
Thomas gözlerini yere indirdi. Sırtı bir anlığına kamburlaştı, nefesini tuttu ve sonra kütüphaneye yöneldi. Helen’in ardından gitmek istiyordu. Sokağa fırlayıp adını bağırmak, ona dokunmak, yüzünü iki avucunun arasına alıp “açıklayabilirim” demek istiyordu. Ama… gerçek her zaman duygunun önünde dururdu. Kadının oğlu, Londra’nın en karanlık arka sokaklarında bir yerlerdeydi ve belki de hâlâ yaşıyordu.
Ve bu saatlerde vicdanını değil, görevini seçmek zorundaydı. Çünkü Thomas Whittekar böyle bir adamdı.
Arka fonda yağmur başlamıştı…İngiltere’nin klasik, bardaktan boşanırcasına değil de, ince ince, yorgun bir şekilde yağan o gri yağmuru.
Ve Thomas, bir kez daha sevdiği kadını arkasında bırakarak, dosyaların başına oturdu.
Rye- Haziran Ayının Ortası
14:42
Helen, Rye’ın o tarih fısıldayan sokaklarında ağır adımlarla yürürken karşısına çıkan “The George”a yöneldiğinde, bu kararı kendisinin değil, içindeki başka bir sesin verdiğini hissetti. Burası kasabanın en eski hanlarından biriydi. Dışarıdan bakıldığında zarif beyaz sıvalar ve kurşun camlı pencereler, Viktoryen dönemden kalma demir saksılarda asılı begonvillerin gölgesinde titriyordu. Çiçeklerin kokusu bile rafineydi sanki yabanî değil, hatırlıydı.
Kapı, içeri girerken içe çekilmiş gibi bir gıcırtıyla açıldı. İçeride zaman durmuştu. Duvarlar, koyu meşe panellerle kaplıydı; üzerlerinde altın varaklı, sisli manzaraları betimleyen yağlı boya tablolar asılıydı. Şöminenin içinden yanmamış kömürlerin kokusu, eski kitaplarla karışarak ortalığı sarıyordu. Helen adımlarını incelikle attı. Tahta zeminin gıcırtısı bile ona karşı saygılıydı.
Bir köşe masasına oturdu. Masa örtüsü sade, ketenden. Peçeteler katlanmış, gümüş çatallar ise öylece yan yana dizilmişti. Tavana asılı küçük avizeler, gün ışığını kırıyor; odanın içinde pastel bir sarı döngü yaratıyordu.
O sırada Helen kendine doğru gelen Garsonu fark etti
Yanına yaklaşan genç garson, ince yapılı, teni porselen gibi beyaz ve yanaklarında dağ çileği gibi hafif bir pembelik taşıyordu. Simsiyah saçları geriye toplanmış, alnı tamamen açıktaydı. Duru bir güzelliği vardı; konuşmadan önce bile centilmence eğildi. “Hoş geldiniz,” dedi. Sesi, çay saatindeki bir keman kadar nazikti.
“Bir kadeh kırmızı şarap rica edeceğim. Meşe fıçılarda yıllanmış olsun mümkünse.”
“Memnuniyetle. Bugün elimizde 2014 yılına ait bir Stopham Pinot Noir var. Yumuşak tanenli, hafif dumanlı, nar ve böğürtlen notalarıyla… etkileyicidir.”
“Onu denemek isterim.”
Yarım dakika sonra şarap geldi. Helen bardağı dudağına götürmeden önce burun deliklerinden içine çekti. Gerçekten de ince bir dumansılık vardı. Hafif odunsu. Tadına vardığında, dudaklarının kenarında hafif bir mayhoşluk belirirken boğazında böğürtlen çekirdeğinin burukluğu kaldı. Zihni gevşedi.
Menüden yavaşça “Wild Mushroom Tart with Sussex goat cheese and thyme” seçti .
Kenarları çıtır çıtır, ortası kremamsı, hafif ekşi keçi peynirinin ağızda bıraktığı o tezat his…Mantarın toprağı andıran dokusu ve kekik aromasıyla birleşince Helen’in yalnızlığı bile biraz yumuşadı.
Çatalını tabağın kenarına bıraktı. Gözleri dışarıya çevrildi. Sokağın diğer ucunda iki çocuk top oynuyordu. Bir adam, gazeteyi kolunun altına sıkıştırmış, ağır ağır yürüyordu.
İnsanlar kendi ritimlerinde, telaşsızca yaşıyordu bu kasabada.
16.58
Havanın içindeki sıcaklık, akşama yaklaşmanın verdiği loşlukla yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Helen omuzlarına ince bir hırka almışti. Ayakkabılarının taş sokakta çıkardığı ses, kendi yalnız adımlarına eşlik ediyordu.
Evine yaklaşırken gölgeler biraz daha uzamıştı. Ağaçlar, sokak lambalarının ışığını kırıyor, asfaltın üzerinde dantel gibi bir oyun oynuyordu.
Cebine elini attı. Anahtar, metalin soğuk ve tanıdık hissiyle parmaklarının arasında kayarken, zihni Thomas’a, onun elinde tuttuğu dosyalara, sarı saçlı o kadının gözlerine gidip geliyordu.
Anahtarı yavaşça kilide oturttu. Bir ‘klik’ sesiyle kapı açıldı.
Tam o sırada arkasından bir havlama duydu.
