1. bölüm / 16
Dilsiz ÇığlıkKELİMELERİN BOĞULDUĞU YER
Bölümler 16Şu an: KELİMELERİN BOĞULDUĞU YER
- 1 KELİMELERİN BOĞULDUĞU YER1.010 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 GÖRÜNMEZ ÇİZGİLER772 kelime
- 3 ÇATLAK SESLER VE İLK TENEFFÜS565 kelime
- 4 KANTİNDEKİ FIRTINA703 kelime
- 5 ÇİFT KİŞİLİK DÜNYA412 kelime
- 6 KAPALI KAPILAR ARDINDA638 kelime
- 7 GECENİN İTİRAFI700 kelime
- 8 ARKA BAHÇENİN GÖLGESİ834 kelime
- 9 AĞIR YEMİN658 kelime
- 10 PUSU467 kelime
- 11 GEÇMİŞİN GÖLGESİ606 kelime
- 12 EŞİKTEKİ NÖBET282 kelime
- 13 PARMAKLARIN DİLİ372 kelime
- 14 KORİDORDAKİ KIVILCIM522 kelime
- 15 KORİDORDA DEVRİM389 kelime
- 16 FIRTINANIN ARDINDAN477 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Alarm çalmadan tam üç dakika önce, 06.27’de gözlerimi açtım.
Tavandaki beyaz sıvanın kıvrımlarını ezbere biliyordum. Yatağın içinde tek bir gereksiz hareket yapmadan doğruldum; saten çarşafı iki ucundan tutup gerdirdim, yorganın kenarlarını yatağın altına kusursuz bir açıyla sıkıştırdım. Masamın üzerindeki kalemler boy sırasına ve renk tonlarına göre diziliydi. Defterimin köşeleri tek bir milim bile kıvrılmamıştı. Hayatımda kontrol edebildiğim tek şey bu düzenimdi; çünkü boğazımın ardında kontrolünü sonsuza dek kaybettiğim bir enkaz yatıyordu.
Kalkıp banyoya geçtim. Aynadaki solgun yüzüme, birbirine sımsıkı kenetlenmiş dudaklarıma baktım. İki yıl olmuştu. İki koca yıldır bu dudakların arasından tek bir hece, bir harf, hatta bir inilti bile çıkmamıştı. Derin bir nefes alıp ciğerlerimi doldurdum ama ses tellerim sanki kireç bağlamış taşlar gibi hareketsizdi. Zorlamadım. Zorlamanın getirdiği boğulma hissini çok iyi biliyordum.
Yeni lise üniformamı giydim. Lacivert pilili etek tam dizimin hizasındaydı, beyaz gömleğimin yakası düzgündü. Sırt çantamı alıp merdivenlerden aşağı indim.
Mutfaktan gelen kızarmış ekmek ve taze demlenmiş çay kokusu karşıladı beni. Masada annem ve babam oturuyordu. Beni görünce annemin yüzündeki endişeli ifade hemen sıcak bir tebessüme dönüştü. Elindeki çaydanlığı bırakıp ellerini kaldırdı:
(İşaret diliyle) "Günaydın birtanem. Nasıl uyudun? Heyecanlı mısın?"
Babam gazetesini masaya bırakıp gülümseyerek ellerini devreye soktu. Parmakları anneminkiler kadar seri değildi; kelimeleri oluştururken hala hafifçe duraklıyor, kaşlarını çatıp hatırlamaya çalışıyordu ama pes etmiyordu. O olayın yaşandığı geceden sonra, hastane koridorlarında doktorların "psikolojik kökenli travmatik afoni" teşhisini koyduğu ilk gün ikisi de birer işaret dili sözlüğü almıştı. Benim sessizliğime bir ses olabilmek için aylarca çalışmışlardı.
Parmaklarımı hafifçe hareket ettirdim:
"İyiyim. Biraz heyecan var ama hazırım."
Babam göz kırptı:
"Yeni okul, yeni başlangıçlar. Akıllı kızıma lise vız gelir."
O sırada merdivenlerden gelen sert ve umursamaz adım sesleri mutfaktaki sıcak havayı bir anda dondurdu. Arda içeri girdi. Saçları özenle dağınık bırakılmıştı, kravatı gevşekti ve ceketi tek omzuna asılıydı. Okulun son sınıf öğrencisi, popüler ve "ulaşılmaz" Arda Kaya.
Gözleri masayı taradı. Annemle babamın bana bakan şefkatli gözlerine, havada asılı kalan parmak hareketlerine birkaç saniye tiksinir gibi, yabancı bir şeye bakar gibi baktı. Bu dili öğrenmeyi reddeden tek kişi oydu. "Evde ucube gibi el kol hareketi yapmayı bırakın artık," demişti bir keresinde bağırarak. O günden sonra kimse onun yanında işaret dilini kullanmamaya çalışırdı.
Arda, benim varlığımı tamamen yok sayarak masadan bir parça kızarmış ekmek kaptı. Sandalyeyi bile çekmedi.
"Ben çıkıyorum," dedi kapıya doğru yönelerek. Sesi her zamanki gibi pürüzsüz, özgüvenli ve alaycıydı.
Babam sertçe araya girdi: "Arda, otur bir şeyler ye. Hem kardeşinle beraber gidersiniz, bugün onun ilk günü."
Arda kapı eşiğinde durdu, arkasını dönmeden başını hafifçe omzuna eğdi. Dudaklarında sinir bozucu, soğuk bir sırıtış vardı. "Arabada arkadaşlarım bekliyor baba. Hem o çocuk değil, yolu biliyor. Okulda da etrafımda dolanmazsa iyi olur, işim başımdan aşkın."
Gözleri bir an olsun bana değmedi. Sanki aynı masada oturan onun kardeşi değil, mutfaktaki sıradan bir sehpaydı. Kapıyı sertçe çekip çıktı.
Gidişinin ardından mutfakta yankılanan motor sesi, kulaklarımdan çok göğsümün ortasına çarptı. Annem uzanıp masanın üzerindeki elimi sıktı, gözlerinde derin bir suçluluk vardı. Onların bile bilmediği, Arda'nın asla hayal edemeyeceği o gerçeği bir kez daha içime gömdüm: O gece Arda sokakta o adamların elinden kurtulsun, başı belaya girmesin diye kendimi öne atmasaydım; o korku bıçak gibi boğazımı kesip sesimi benden almasaydı, bugün benimle aynı arabada okula gider miydi?
Cevabı bilmiyordum. Belki de daha çok nefret ederdi.
Tabağımdaki zeytini bitirip çantamı taktım. Anneme ve babama sarılıp gülümsedim, ardından hızla evden çıktım.
Atatürk Anadolu Lisesi’nin demir kapısından içeri adım attığımda etraf bir arı kovanını andırıyordu. Herkes birbiriyle bağırarak konuşuyor, sarılıyor, kahkahalar atıyordu. Sesler dalga dalga üzerime geliyordu. Her bir kahkaha, benim söyleyemediğim kelimelerin mezar taşı gibiydi. Arda'yı uzakta, spor salonunun önündeki kalabalık grupta gördüm. Etrafında üç-dört erkek ve iki kız vardı. Arda bir şeyler anlatıyor, hepsi birden gülüyordu. Yanından geçen biri omzuna vurup selam verdi. Popülerdi, parlaktı, kusursuzdu. Ve ben, onun varlığını sildiği görünmez bir hayalettim.
Gözlerimi ondan kaçırıp 9-B sınıfını bulmak için ana binaya girdim.
Sınıfın kapısını araladığımda içerisi de bahçeden farksızdı. Sıraların çoğu dolmuştu. Başımı öne eğip pencere kenarındaki, duvar dibinde kalan en arka sıraya doğru yürüdüm. Tam oturacakken, arka sıralarda toplanmış üç kızın bakışlarını üzerimde hissettim. Biri beni baştan aşağı süzdü:
"Gömleğinin düğmelerini boğazına kadar kapatmış, şuna bak... Şimdiden ineklemeye gelmiş."
Cevap vermedim. Çantamdan küçük spiral not defterimi ve siyah tükenmez kalemimi çıkarıp masanın sağ üst köşesine kusursuz bir hizayla yerleştirdim. Kızlardan biri kıkırdadı: "Hey, sana söylüyoruz? Sağırsın galiba?"
Gözlerimi deftere kilitledim, ellerim masanın altında hafifçe titredi. Tam o sırada sınıfın kapısı öyle bir gürültüyle açıldı ki içerideki tüm uğultu bir anlığına kesildi.
İçeri koyu kıvırcık saçları dağınık bir topuz yapılmış, kravatını tamamen boynundan çıkarıp cebine tıkmış, sırt çantasını tek kolunda sallayan bir kız girdi. Üniforması okul kurallarına meydan okur gibiydi ama duruşunda acayip, dik başlı bir özgüven vardı.
Sınıfa şöyle bir göz gezdirdi. Gözleri doğrudan az önce bana laf atan kızların üzerinde durdu, sonra da başını eğmiş oturan beni gördü. Kızların alaycı bakışlarını hemen fark etmiş gibi kaşlarını çattı.
Uzun adımlarla doğrudan benim sırama doğru yürüdü. Çantasını yanımdaki boş sandalyeye "küt" diye bıraktı. Bana laf atan kıza dönüp gözlerini kıstı:
"Ne o, kapı eşiğinde kıkırdayacak kadar boş vaktiniz mi var? Yoksa beyninizin eksik kısımlarını dedikoduyla mı dolduruyorsunuz?"
Kızın yüzü asıldı: "Sana ne be? Kimsin sen?"
"Ben Masal," dedi kız tek kaşını kaldırarak. "Ve bence daha ilk günden ayağımın altında dolaşmasanız iyi edersiniz. Hadi, naş."
Kızlar homurdanarak ön sıralara çekilirken Masal derin bir nefes verip yanımdaki sandalyeyi çekti ve oturdu. Bana döndü. Yüzündeki o sert ifade bir anda yerini samimi, sıcacık bir gülümsemeye bıraktı. Elini uzattı:
"Selam! Ben Masal. Boşver o tipleri, her okulda bunlardan bir avuç numunelik oluyor. Senin adın ne?"
Elim havada kaldı. Boğazım düğümlendi. Masal merakla yüzüme bakıyordu, cevap bekliyordu. Derin bir nefes alıp masadaki defteri kendime doğru çektim. Kalemi elime aldım ve düzgün el yazımla sayfaya yazdım:
«Ben Seren. Konuşamıyorum. Tanıştığıma memnun oldum.»
Defteri yavaşça ona doğru çevirdim. İçimden bir ses arkasını dönüp gideceğini, "garip" bulup uzaklaşacağını söyledi. Ama öyle olmadı.
Masal yazıyı okudu. Yüzündeki ifade acımaya ya da şaşkınlığa dönmedi; sadece yumuşadı. Başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı, elini çekmek yerine daha da ileri uzattı:
"Ben de çok memnun oldum Seren," dedi pürüzsüz, sakin bir sesle. "Bence çok iyi anlaşıcaz. Hem ben zaten iki kişilik konuşurum, merak etme."
Bölüm etkileşimi
