42. bölüm · ABİMİN KANKASI (texting)
42
Deniz'den devam ediyoruzz
İyi kötü fikirlerinizi beklerim. Oy vermeyi unutmayınnn😘
İyi okumalar
Abimin Kankası 42. Bölüm
Sınavdan bir gün önce
Bisküvili pasta seviyordu.
Elimdeki poşeti pastanın bozulmaması için dikkatle taşırken derin bir nefes aldım. Kaç gündür görüşmüyorduk?
En son beni öpmüştü ve öylece unutmak zorunda kalmıştım. O zamandan beri görüşmemiş, konuşmamıştık. Abim Barlas’la çoktan barışmıştı. Eskisi gibi aralarından su sızmasa da onun evinde görüştükleri için Barlas’ı yüz yüze görme fırsatım olmamıştı.
Eskisi gibi köpeği veya ders çalışmak için evin çok rahat bahanelerini kullanabilirdim. Ama hem sınavıma bu kadar az gün kalmışken hem de ona karşı inceden bir hayal kırıklığı hissettiğimden biraz olsun uzak kalmak istemiştim.
Yine de şu an elimde onun en sevdiği tatlıyla neden evine gittiğimi bilmiyordum.
Bir üst sokağa saptıktan sonra iç çekerek adeta göle bastığım converselerimle bakıştım. Altıma az önce ıslandığı için rengi koyu kırmızıya dönen converselerimi giymiş, üstüme de siyah dizlerime kadar inen gündelik bir elbise geçirmiştim. Sırt kısmındaki ipleri düzgün ve estetik bağlamaya çalışsam da ne kadar becerebildiğimden emin değildim.
Saçlarımı banyodan çıktıktan sonra düzleştirmiştim, göğüs hizzama kadar uzanıyordu. Bugün ders çalışmak yerine kendime zaman ayırmıştım. Seren’le sabahtan buluşup bir kahve içmiştik. Yarından sonra hayatımızın ne kadar değişeceğinden, artık özgür olacağımızdan ve iyi bir gelecek için ne kadar çabaladığımızdan bahsetmiştik. Eve geldiğimde ise şu an poşette taşıdığım bisküvitli pastayı hazırlamış sonrasında elbisemi hiç değiştirmeden yola koyulmuştum.
Ama hangi ara ona bu pastayı yapıp evine gitmeye karar vermiştim hatırlamıyordum. Sadece saatler ilerlediğinde Barlas’ı görmek istiyordum. Bu sadece bir ihtiyaçtı.
Çünkü sınavım vardı.
Aylarımı hatta senelerimi koparmıştı bu sınav benden. Ne tuhatır ki tahmin ettiğim kadar stresli değildim. Diken üstündeydim sadece, bedenim tetikteydi. Ama bir o kadar da rahattım. Sanki o sınavı başarabilecekmişim ve bütün emeklerimin karşılığını alabilecekmişim gibi.
Gözlerimi kapatıp derin bir soluk aldım. Bugün Barlas’ı görmeye ihtiyacım vardı. O benim kendime olan güvenimi arttırıyordu. Sanki o başarabileceğimi söylediğimde gerçekten başarabilecekmişim gibi hissediyordum. Eğer bana güveniyorsa demek ki gerçekten doğru yoldaydım. O bana böyle bir güven verirken bugün onu görmem gerekiyordu.
Her ne kadar uzun zamandır onun beni görmek için uğraşmasa da veya sarhoşken öpüştüğümüzü hatırlamasa da, ne zaman konuyu aramızdaki ilişkiye getirsem geriye çekilse de bugün onu görmek istiyordum. Çünkü Barlas, onların dışında etrafımda en çok görmeyi istediğim ve görüştüğümde de bana iyi gelen bir insandı. Nereye savrulacaktık bilmiyorum, tek istediğim şey sınavdan sonra bazı riskleri alabilmekti. Hayatımda bazı şeylerin değişmesini istiyordum.
Gerçek ve iyi hissettiğim bir ilişki yaşamak istiyordum. Bu hayatım için güzel bir değişiklik olacaktı.
Bu sene benim için hiç unutamayacağım bir sene olmuştu. Bazen gidip kendi ayaklarımın üzerinde durmak istediğim ama yine de aileme muhtaç kaldığım gerçeğini fark ettiğim dönemler, yetişkinliğe geçerken beni en çok zorlayan şeylerdi. Bu hayatta bana denk düşen ailemi sevsem de büyüdükçe üstüme binen bu yükten dolayı kendimi kötü hissediyordum.
Bazen Barlas’ın benimle gerçekten bir ilişki yaşayıp yaşamak istemediğini sorguluyordum. Çünkü o çoktan yetişkin hayatına adapte olmuştu. Ben ise hala daha yetişkinliğe geçiş aşamasında gidip geliyordum. Çocukken ona bu sebepten hayranlık duyardım. Zamanla bu hayranlığım hoşlantıya dönmüştü.
Ona hayran olmakta haklı olduğumu şimdi anlıyordum. Çünkü ben gerçekten zorlanıyordum.
Ama hiç kimse bu aşamaya onun kadar kolayca adapte olmak zorunda değildi. Benim yolum onunkinden daha zorlu olacaktı sadece.
Omuzlarımı yukarı dorğu kaldırdım. Bunun için yarın elimden gelen her şeyi yapacaktım.
Onun evinin önüne doğru gelirken gözlerim kısıldı. Çünkü takım elbiseli biri, elleri cebinde bu tarafa doğru yürüyordu. Başını kaldırdığında şaşırmıştım çünkü bu adam, Barlas’tan başkası değildi.
Benim kadar onun da şaşırdığını gözlerinden anlayabiliyordum. Dudakları hafif aralıkken gözleri üzerimde gezindi.
Ben de ona baktım.
İçim içime sığmıyordu. O kadar özlemiştim ki onu içten içe sinir oluyordum kendime.
Takım elbisesinin ceketini hava sıcak diye çıkarıp eliyle sırtına atmış, ucundan tutuyordu.
Beyaz, gövdesini saran gömleğinin yakalarını açıp; kol kısımlarını dirseğine kadar çekmişti.
Saçları dağınık bir şekilde alnına dökülmüştü. Ama gözlerini kapatacak kadar uzun değildi.
O ise beni uzun zamandır ilk defa elbise giyerken görüyor olsa dikkati bendeydi. Gözleri bacaklarımda gezindikten sonra yüzüme ulaştı.
Birden çekinerek gözlerimi kaldırıma indirdim. Resmen burada dikilip sadece birbirmizi süzüyorduk. O da beni bu kadar dikkatle izlediğine göre tek özleyen ben değildim.
“Elbise... Çok yakışmış sana,” dedi. Sesinde gizleyemediği hayranlığı o kadar iyi hissetmiştim ki yerimde duramadım.
“Ne sandın ya?” dedim lakayıt bir şekilde. Sonra onun takım elbisesini kast ederek sordum.
“Ya sen? Neden takım elbise giydin?”
Üstüne şöyle bir göz atarken, “Sempozyuma katılmıştım. Nasıl durmuş üstümde?” dedi gözlerime bakıp.
Dudaklarımı büzerken biraz düşünür gibi yaptım. “İdare eder.”
Kaşlarını kaldırdı, “Demek öyle.”
Sırıttım sonra, “İyi, iyi.”
Bu cevabımla gülümseyip ellerini cebine tıktı.
Boy farkından dolayı kafamı kaldırırken hafifçe dudakları kıvrıldı. O böyle gülümseyince ben de kendimi tutamadım.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordum sonra gülümsemeyi kesmeden.
Dudaklarını birbirine bastırdı. Birkaç saniye bekledikten sonra, “Sana geliyordum.” dedi.
Sırıttım.
“Nasıl yani? Cidden mi?”
Kafasını salladı aşağı yukarı, “Evet. Bugün seni görmem gerekiyordu.”
Tabi ya, yarın sınavım olduğunu biliyordu.
“Ben de seni görmek istemiştim bugün. İkimiz de aynı şeyi düşünmüşüz,” diye mırıldandım düşünceli bir sesle.
“Kaç gün oldu?” diye sordu elini ensesine atıp ovalarken. Benimle karşı karşıya kaldığı andan beri üzerindeki o tuhaf mahcupluğu hissedebiliyordum.
Bunun sebebi son görüşmemizde yaşananlardı.
Bu esnada zihnimden keşke o öpücüğü hatırlasaydı diye geçirdim. Çünkü öyle olsaydı şu an tek yaptığım yüzüne özlemle bakmak olmayacaktı.
“Bilmem. On günden fazla oldu heralde.” diye geveledim ağzımın içinde.
Elini ensesinden çekerken yutkundu ve benimle göz göze geldi, “Son yaşananlardan dolayı özür dilemek istiyorum.”
“O gün seni hiç çağırmamalıydım. O mesajları hiç atmamalıydım.”
Az önceki durgun hâlinden eser yoktu. Şimdi sadece kendini açıklamak için hunharca bir çabaya girişmişti.
“Boşver,” dedim omzumu silkerek. “Herhangi bir önemi yok artık.”
Yarından sonra bir önemi olacaktı. Ama şu an yoktu.
Kafasını sağa sola, olumsuz anlamda salladı.
“Birkaç gündür buna kafa yordum. Kendimi kötü hissediyordum çünkü. O yüzden seninle görüşmekten çekindim.”
“Bugün?” dedim sorar bir tonda.
“Bugün... Seni görmem gerekiyordu.”
Sustum ama suskunluğum ona katıldığım içindi. Bugün benim de onu görmem gerekiyordu.
Gözleri elimdeki poşete kaydığında kaşları havalandı, “Elindekini bana getirmediysen şimdi söyle, yoksa umutlanacağım.”
İşaret parmağıyla iki nokta arasında sallandırdığım poşeti gösterdiğinde gülümsedim.
“Umutlanabilirsin çünkü sana getirdim.”
Muzip bir ifadeyle sırıttıktan sonra, “Madem bana geliyordun. Beraber eve girelim. Hem de Sirius’a kavuşursun,” dedi ağzı kulaklarına varırken.
“Sen de bisküvitli pastana.” dedim gülümseyerek.
Daha çok şaşırdığında onu izlemekten keyif alıyordum.
“Sen mi yaptın?” diye sordu. Başımı salladım heves içinde. “Evet, çocukken de çok severdin. Annemin altın gününde en sevdiğin şey bu pastaydı.” diye ekledim.
Sırıttı, “Unutmamışsın.”
Onun yanında binaya doğru yürürken hâlâ daha gülümseye devam ediyordum. En son bu merdivenleri çıktığımızda yaşadığım şeyi hatırlamıştım.
Hafifçe yan profilini izledim. Cebindeki anahtarı çıkarırken biraz zorlanıyordu.
Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyor muydu?
Sonunda elini cebinden çıkardığında kapısının önüne gelmiştik.
Kapıyı açıp beni eliyle içeri buyur ettiğinde önüme düşen saç tutamını kulağımın arkasına attım. Sırıtarak içeriye adım attıktan sonra mutlulukla etrafa bakındım.
Koridordan Sirius, ayaklarımın dibine doğru koştuğunda sevinçle yere eğilip onu kucakladım. Siyah tüyleri iyi bakılmaktan olsa gerek parıl parıl parlıyordu.
Kömür gözleriyle bana melül melül bakarken elimle patilerini seviyordum.
“Aa tasma almışsın!”
Kahverengi, dikişli ve deri bir tasmaydı. Derinin kalitesini parmağımla dokunduğum zaman hissedebilmiştim.
Üstünde italik bir fontla küçücük Sirius yazıyordu.
Barlas’tan bir cevap gelmediğinde kafamı çevirdim.
Yoktu. Hangi ara koridordan tüydüğünü sorgularken mutfaktan duyduğum şıngırtıyla kaşlarım çatıldı.
Gittiğimde çoktan saklama kabını açmış büyük bir iştahla pastaya yumulmuştu.
Köpeği yere bırakırken kahkaha attım. Çünkü bir ayağını öteki bacağının diz kısmına koymuş, flamingo duruşuyla tezgaha yaslanmıştı.
Sırtı dönük ve eğikken kahkahamla bana döndü.
Hemen öteki bacağını düzeltirken utandığından olsa gerek elini ensesine attı.
Çikolatalı dudağını eliyle temizlemeye çalışırken hâlâ daha gülümsüyordum.
Bu esnada bana hayranlıkla baktığının farkında olarak.
