36. bölüm · ABİMİN KANKASI (texting)
36
Abimin Kankası 36. Bölüm
Yazılan mesajlardan birçoğunu anlamamış olsam da Barlas‘ın hâlâ evin önünde oturup beni beklediğini düşünmek istiyordum.
Daha önce abimin onun sarhoşluğu hakkında söylediği şeyleri hatırlamaya çalıştım.
Bildiğim kadarıyla genelde içen biri değildi. Bugün onu etkileyen bir şey olmuş olmalıydı. Öteki türlü düzgün yazamayacak kadar kendini kaybetmezdi.
Bir yandan da onu görmeyeli birkaç gün olduğundan yüzünü göreceğim için çok mutlu hissediyordum. Sınavıma az bir zaman kaldığı için sadece kütüphane ve ev arasında mekik dokuyordum.
Barlas’ı görmek için herhangi bir nedenim de olmadığından bu döngüde kısılı kalmıştım.
Aynı zamanda sınava kadar aklımı karıştıracak sorulardan uzak durmaya karar vermiştim. Önümde koca bir yaz vardı. Bu da her şeyin netleşmesi için yeterli bir zamandı.
Aramızda basit bir bağ olmadığını hissettirmeye ya da benim hakkında ne düşündüğünü ölçüp durmaya çalışmayacaktım.
Ama bu kuralı yarın uygulamaya başlayabilirdim.
Çünkü şu an, bugün konuştuğunu yarın unutacak kadar sarhoş bir Barlas vardı. Bu fırsatı kaçıramazdım.
Hızlı adımlarla sokağın sonundan ilerideki sokağa saptım. Saat sekiz buçuğu geçiyordu, hava yavaştan kararmaya başlamıştı. Bugün toplam dokuz saat çalışmıştım ama döndüğümde rekorumu kırmak için çalışmaya devam edecektim.
Kitap gördüğümde kusacak gibi hissetsem de bitmesine çok az kalmıştı. Bittiğinde beni geçen yazımdan çok daha güzel bir yaz bekliyor olacaktı.
Doğum günümü bile hevesle kutlayacaktım. Geçen seneki gibi mezuna kaldığım için aileme karşı mahcup hissetmeyecektim.
Belki abim, bu sefer başaracağım için bana karşı mahçup hissederdi. Yüzünü görmüyor, bana bir şey söylemeye yeltense onu görmezden gelmeye devam ediyordum.
Kahvaltıda sevdiğim şeyleri çıkartıp önüme koyuyor, anneme bana vermesi için para bırakıyor, dolaba koyduğum pastayı yemiyor, bir şey isteyeyim diye ağzımın içine bakıyordu.
Bense onu daha az görmek için her gün kütüphaneye gitmek zorunda kalıyordum.
Özür dileyebilecek kadar insan olamasa da kendince özür yollarını arıyordu. Abim için problemleri konuşarak halledebilmek, özür dileyebilmek veya seni seviyorum diyebilmek oluru olan şeyler değildi.
Sonunda Barlas’ın sokağına giriş yaptığımda gözlerimi etrafta gezdiriyordum.
Bir yandan da elimle, havalandığından şüphelendiğim aykırı saç tellerimi yatıştırmaya çalıştım.
Siyah converselerimi ayağıma geçirmiş, altımda siyah yırtık bir şort, lacivert bir atlet ile beraberinde hırka ise üstümdeydi.
Çıkmadan önce sürdüğüm glossu dudaklarıma yedirmeye çalışırken Barlas’ın dairesine ulaşmıştım.
Üç katlı binanın ikinci katındaydı.
Ama şu an kaldırımda iki kolunu bacaklarının üstüne atmış, kafası öne düşmüş vaziyette kaldırımın üstünde oturuyordu.
Gelen geçen kimse yoktu. Sırtı binanın duvarına yaslıydı. Dirseğine kadar sıyırdığı siyah gömleğinin yakasını açık bırakmıştı.
Usulca yanına oturduğumda kafasını sanki tuğla kaldırıyormuş gibi güç şekilde kaldırdı. Başını duvara koyup bana doğru döndüğünde akı kıpkırmızı olmuş gözleriyle bakıştım.
Sakallarını onu görmediğim birkaç gün içinde kesmişti. Yüzündeki bitkinlik beni gördüğünde yerini gülümseye bıraktı.
Mimiklerini bile yavaş yaptığı için sarhoş olduğunu anlamak zor değildi.
“Kaç gün oldu?” dedi ağzında kelimeleri yuvarlayarak. Eh biraz yavaş konuşuyordu ama en azından ne söylediğini anlayabiliyordum.
Yutkunup, “Dört gün,” dedim.
“Neden bana gelmedin? Burada da çalışabilirsin. Sirius’u özlemedin mi?”
Sırıtmaya başladım, “Gelmemden şikayetçi değil miydin?” diye sorarken.
Hafifçe dişlerini gösterecek şekilde güldü, “Değildim. Hoşuma gidiyordu.”
Birden nabzım hızlanmaya başladı. O ise başını çevirip yukarı doğru baktı. Gerginlikle dudaklarımı içeri kıvırıp dişimle kıstırdım.
Aynı onun gibi bacaklarımı kendime doğru çektim.
Evine gelmem hoşuna mı gidiyordu?
“Niye öyle söylendin ki o zaman?” diyerek sessizce hayıflandım. Ondan bir cevap gelmeyince gözlerimi kıstım, “Neden bu kadar içtin? Kontrolünü kaybedeceğin kadar niye içiyorsun?”
Kafasını çevirmeden dudaklarını araladı, “Abinle küsüz.”
Sonra elini kaldırıp alnını ovaladı.
Sessiz kaldım. Abimle aralarının bozulmasını en başından beri istememiştim.
“Bir gün barışırsınız. Bana karşı bazen çok kötü biri olsa bile sana değer verdiğini biliyorum. Hem aranızın kötü olduğu dönemler yok muydu? Olabilir böyle şeyler.”
İç çekti. Sonra kollarını diz kapaklarının üstüne uzattı.
“Ne zaman kavga etsek ben adım atardım. Barış hata yapsa bile gelip konuşmaya çekinirdi çünkü.”
Sustu bir anlığına sonra devam etti, “Bazen aramız bozulurdu ama hiçbir zaman ondan nefret etmezdim. Onun dostluğundan vazgeçebileceğimi düşünmezdim. Ama o gün sana öyle konuştuğunda...”
Başını bana doğru çevirdi hafifçe. Gözleri kıpkırmızıydı, eminim yanında olmasam ağlardı.
“Barış’tan ilk kez nefret ettim. İlk defa dostluğundan şüphe ettim.”
Hafiften gözlerim dolmuştu. Burnumun direği sızlarken kendime engel olmaya çalıştım.
Eliyle yüzünü sıvazladı, “Hâlâ daha konduramıyorum. O sözleri ağzından çıkardığı an onu gebertmek istedim.”
Başımı omzuna doğru yatırdım. Dostluklarını hafife almam baştan yanlıştı. İçten içe bu uzaklığı kaldırıyor sanarken aslında her şeyi içinde biriktirdiğini anlamıştım.
“Beni o sözlerden korumaya çalıştığın için teşekkür ederim,” diye mırıldandım.
“Sen evden koşarak gittiğinde ben de peşinden koşmak istedim. Abin beni durdurup suratıma yumruk attı.”
Başımı omzundan kaldırıp gözlerimi kapattım. Bu sözleri duymak abime olan nefretimi körüklemekten başka bir işe yaramamıştı.
“Dedi ki...”
Benimle göz göze geldi. Gözleri hafifçe kısılırken abimin ne demiş olabileceğini düşündüm.
“Sen onu neden bu kadar önemsiyorsun? Böyle dedi.”
Göğsüm hızla inip kalkarken hiç beklemeden sordum, “Ne dedin?”
Tekrardan önüne döndü, “Hiçbir şey.”
Sonra ekledi, “Diyemedim.”
“Şimdi sorsa o soruyu peki, şimdi ne derdin?”
Dilim damağım kurumuştu. Adrenalinin verdiği o tuhaf his bütün vücudumu esir almıştı.
Piç sırıtışı yaptıktan sonra bana işaret parmağını salladı ağır hareketlerle, “Sen benden faydalanmaya çalışıyorsun.” dedi.
O kadar aklı çalışıyordu demek ki.
Ne diyeceğimi bilemezken hâlâ daha kaşlarım şaşkınlıktan kalkıktı.
Sonra bana sırıtmaya devam ederken söylendi, “Kendimi yalan makinesine bağlanmış gibi hissediyorum.”
Gözlerimi kırpıştırdım.
“Hayır, ben sadece senin neler düşündüğünü anlamaya çalışıyorum.”
Gülümsedi kafasını düzgün tutamıyordu.
“Kafam çok ağrıyor.” dedi ellerini başının iki yanına götürüp tutmaya çalışarak.
Ona acımaya başladığımdan, “Gel, evine girelim. Sana kahve yapayım. Biraz da olsa kendine gelirsin,” dedim.
Her ne kadar gerçekten ondan faydalanmak istesem de can çekişmesini izlemek hoşuma gitmiyordu.
Ona doğru dönecekken birden kafasını omzuma doğru yatırdı. Ben kalkmaktan vazgeçerken iç çekti.
Bir iki saniye sonra koklama sesi kulağıma gelirken birden neye uğradığımı şaşırdım.
“Barlas?”
Soru soran sesimi duyarken memnuniyetle, “Hmmm,” diye mırıldandı.
“Napıyorsun?”
Bir yandan da ne yaptığını anlayabilsem de soru sormam gerekiyormuş gibi hissettim.
Art arda nefes almaya çalışırken birden yüzüme kan nüfuz etmeye başladı. Dudaklarımı birbirine bastırırken bir yandan da boynumun dibindeki dudakları ve her seferinde tenime yayılan nefesi beni cayır cayır yakıyordu.
Utançtan un ufak olmak isterken aklıma çok kötü şeyler gelmeye başlamıştı. Gerçekten ayıp şeyler!
Derin derin nefes alırken Barlas’ın mayışmış sesi kulağıma ulaştı.
“Deniz...”
“N’oldu?” dedim sesimi güç bela çıkartırken.
“Çok güzel kokuyorsun.”
Kanım çok pis kaynamaya başlamıştı. Elim saçlarını hafifçe okşarken hâlâ daha boynumdan çok azıcık mesafe uzaklıkta duran dudaklarındaydı aklım.
Yanlış bir şeyler yapmadan buradan gitmek istiyordum.
“Bazen seni...”
Kulak kabarttım. Bu cümlenin devamını getirmesi lazımdı!
“Ne?” dedim heyecandan konuşmayı unuturken.
“Olmaz, böyle düşünmemem lazım. Kendime çok kızıyorum.” dedi kelimeleri ağzında uzata uzata.
Sesimi yükselterek, “Barlas düzgün açıkla şunu. Neden kızıyorsun kendine?” dedim.
Ama aldığım cevap uzun bir hırıltı olunca bedenimi kasmayı bıraktım.
Resmen koynumda uyuyakalmıştı!
