26. bölüm · ABİMİN KANKASI (texting)
26
Abimin Kankası 26. Bölüm
“Ön yargı,” diye mırıldandım. Sonra ekledim, “Kötü bir şeymiş değil mi?”
Saat gece yarısına doğru yaklaştığı için arkadaşlarımla vedalaşmış ve Barlas’la beraber kafeden çıkmıştık. Hava iyice soğuduğu için titrerken birden Barlas’la göz göze geldim.
Bakışları dikkatliyken yutkunma ihtiyacı hissettim. Eğilip şöyle bir üstüme bakma ihtiyacı duyarken üzerindeki deri ceketi çıkardı ve omuzlarıma bıraktı.
İki elimle ceketi omuzlarımda tutmaya çalışırken zıplamamak için zor duruyordum. Ceketten yoğun erkek parfümü kokusu geliyordu burnuma.
Ceketi sahiplenmeye devam ederken Barlas’tan ses çıktı. “Ceketimi de sweatshirtim gibi araklamayacaksın, değil mi?”
Dudaklarımın arasından söylediklerine inanamazmışım gibi, “hah,” fırladı. Sonra suratımı asıp ceketi omuzlarımdan çektim.
Madem korkuyordu araklamamdan, o zaman hiç vermesine gerek yoktu. Ceketi tuttuğum gibi göğsüne yapıştırdığımda yüzü şaşkınlıkla kaplandı.
Bir iki adım gerilirken tripli sesimle, “Al pis ceketini,” dedim. Sonra da kollarımı göğsümde birleştirip hızla, onu geride bırakacak şekilde yürümeye başladım.
Barlas’ın hemen koşar adım sesleri kulağıma gelirken eliyle hafifçe omzuma dokunup beni kendine çevirdi.
Yüzüme keyifli bir sırıtırak baktığı için yine içim bir tuhaf olmuştu. Mesela birine aşık olmadan ya da hoşlanmadan bakabilmek bir yetenek olmalıydı.
Birine bu gözlerle bakarsanız tabi ki baktığınız kişi size aşık olurdu. Sadece bakışı bile yeterken nasıl hislerimi kontrol altına alabilirdim ki?
Gün geçtikçe ona daha fazla kapılıyordum ama ona dokunamıyordum. Ben sevgimi göstermeyi ve hissettirmeyi seven biriydim. Abim benim gibi olmayı bırakın dayanıklı bir duvardan farksızdı; yine de ona olan sevgimi göstermekten geri durmazdım.
Böyle bir karakterim olduğu için onu geride kalarak sevmek benim için çok zordu. Mesela şimdi hâlâ sırıtarak bana bakmaya devam ederken eliyle ceketi tekrardan omuzlarıma bırakıyordu.
Sonra esen ilkbahar rüzgârı siyah ve dümdüz saçlarımı öne doğru savuruyordu. Kafeden çıkıp arabaya kadar yürüyeceğimiz bu yol, yokuş aşağıydı.
Yolun iki tarafı renkli çiçekleri olan ağaçlarla kaplıydı. Bir yandan yaz geliyor diye seviniyor bir yandan da üniversite sınavı yaklaşıyor diye üzülüyordum.
Ama Barlas’la aynı üniversitede olma fikri beni tekrardan mutlu ediyordu. Ona daha çok yakın olabilecektim ve bunun için sadece 39 günüm kalmıştı.
Bir ılık mayıs gecesi yanımda o varken çok huzurlu hissediyordum. Ama bu huzurumu taçlandıracak bir hareket yapamıyordum.
Ona uzanan elim hep tereddüt edecekti. Onu öpmek isterken aklıma bir daha benimle konuşmama ihtimali gelecekti.
Derin bir nefes alıp kafamı hafifçe kaldırdım ve gökyüzüne göz attım.
Barlas, iki elini siyah kotunun cebine tıkıştırırken yandan bana baktı. Bende kafamı çevirip karşılık verdim bakışlarına.
“Hayırdır, çok içten ofladın? Neler düşünüyorsun?”
Hafifçe gülümsedim. Bu sorusuna seni dersem yüzü nasıl bir ifadeye bürünürdü, işte bunu çok merak ediyordum.
Ama sadece, “Hiç, sadece bundan sınavdan sonra hayatımın değişeceği aklıma geldi,” diye mırıldandım.
Başını salladı kısaca, “Hayatında yepyeni bir sayfa açacaksın, heyecanlanman çok normal,”
Durup düşündüm, “Aslında heyecanlı değilim sadece beni neyin beklediğini bilmiyorum, tuhaf hissettiriyor.”
Gülümsedi, “Eh kaderini kendin yazacaksın, umarım kendin gibi tatlı tatlı geçirirsin üniversite hayatını.”
Dudaklarım isyankar bir şekilde aralandı. Tatlı?
Güzel değilsin ama tatlısın... Neden güzel güzel yaşarsın demiyordu? Ben tatlıydım ama güzel değil miydim?
Barlas beni çirkin mi buluyordu?
Ne yapacağımı ve ne düşüneceğimi şaşırdığımdan dolayı bir adım daha atmak yerine olduğum yerde kaldım.
Ben geride kalırken Barlas dönüp bana baktı. Elleri hâlâ cebindeyken neden durduğumu anlamaya çalıştığı için gözlerini kısmıştı.
“N’oldu niye durdun?” diye sordu gerisin geri yanıma gelirken.
“Tat-lı,” diye mırıldandım üstüne basa basa.
Hafifçe gülümsedi, “Evet, bazen cadaloz olsan da genel de tatlısın,”
“Hah,” dedim sinirle gülerken. Üstüne üstlük her zaman tatlı değildim. Bazen cadaloz oluyordum.
Ama Barlas sinirden güldüğümü anlayamadığı için bana tatlı tatlı bakmaya devam ediyordu.
Neye uğradığımı şaşırmış bir vaziyette onun yanına gelip yürümeye devam ettim. Bu yaşadığım ufak çaplı şoku atlatmaya çalışıyordum hâlâ.
Beni güzel bulup bulmadığını nereden bilecektim ki? Üstelik şöyle bir sıkıntı vardı. Beni direkt küçük kız olarak görüyorsa güzelden ziyade tatlı olduğumu düşünebilirdi.
Boş boş bakışlarla yürümeye devam ederken oflamamak için kendimi zor tuttum.
Ben her seferinde yol kat ettiğimi sansam da sadece sanmakla yetiniyordum anlaşılan. Ne yaparsam yapayım her seferinde başladığım noktaya dönüyor gibi hissediyordum.
Tekrardan yan yana geldiğimizde suratımı asmamaya çalışmak beni zorluyordu. Ben bu çocuğun gözünde daha tatlı, minnak kız çocuğuydum.
“Başka kimleri tatlı buluyorsun?” diye sordum ne diyeceğimi bilemediğimden. Ona ayar olduğum için mevzuyu dibine kadar kurcalamak istiyordum.
“Ne?” diye sordu bana anlamsızca bakarak. Ben de kelimelerin üstüne basa basa konuştum.
“Başka hangi kadınları tatlı buluyorsun mesela?”
Suratını buruşturduktan sonra omzunu silkti, “Emma Stone, Emma Watson...”
Ona kaşlarımı çatarak baktım, “Tüm Emma’ları seviyorsun herâlde.”
Barlas hafifçe sırıtıp eliyle ensesini kaşıdı. Benim de o sırada aklımdan, aileme isim değiştirme talebinde bulunsam ne tepki verecekleri geçiyordu.
Bundan sonra Deniz yerine Emma olabilirdim.
Arabaya geldiğimizde Barlas’ın anahtarı bulmasını bekledim. Kapıyı açıp koltuğuma yerleştikten sonra ceketi üzerimden alıp arka tarafa koydum.
Barlas da o sırada arabayı çalıştırıp park yerinden ayrılmaya çalışıyordu.
Yola çıktığımızda arabada sessizlik oluşmasın diye şarkı açmak için elimi uzattım.
You will never know vardı ekranda. Ona bastıktan sonra hafifçe gülümsedim. Listesinde genelde dinlediğim şarkılar vardı. O yüzdendi bu gülümsemem.
Hafifçe şarkıya eşlik etmeye baslarken dönüp Barlas’a baktım. Ama beklediğim şey onun da bana bakıyor olmasıydı.
Benim ona baktığımı görünce bir an için bocalayıp kafasını salladı sağa sola.
Beni izliyor olduğunu fark ettiğim için utanıp şarkıya eşlik etmeye son vermiştim. Parmaklarımla tuhaf tuhaf hareketler yapıp camdan dışarı bakarken utancımı hâlâ daha yok edemiyordum.
Ama hiç beklemediğim bir soru geldi Barlas’tan.
“Neden sustun? Güzel söylüyorsun,”
Kahve hareleri suratımda gezinirken kendimi tutamayıp yutkundum. Kalbim gümbür gümbür atarken Barlas gözlerini kaçırdı.
Sesimi hafifçe düzeltip şarkının sözlerini mırıldandım. Biraz cızırtılıydı, bazı yerlerde nefesim yetmiyordu; Barlas bile zor duruyordu sesimi ama istemesi yeterliydi.
İstediği şeyde çok kötü olsam bile o istiyorsa denerdim.
Gözlerimi usulca kapatırken kendimi tamamen şarkının sözlerine kaptırdım. Öyle güzel bir akışı vardı ki şarkının kendimi kaptırmamam mümkün değildi.
Bittiğinde gözlerimi aralayıp Barlas’a döndüm. Nasıl baktığını anlamaya çalışıyordum. Etkilenmiş miydi? Yoksa şarkıyı söylerken sesimdeki bütün kusurlara odaklanmış mıydı?
Eğer öyleyse benim uğraşmama değmezdi.
“Nasıldı?” diye sordum sessizce. Çünkü herhangi bir tepki vermemişti, bakışlarının kitlenmesi harici.
“Çok iyiydi.” dedi sadece. Kafasını yine öne çevirdiğinde kendimi tutamadan sırıttım.
“Abin senin dışarı çıktığını biliyor. Bir şey demedi mi?” diye sordu sonra gözlerini yoldan çekmeden.
Alaylı bir ifadeyle baktım, “O kadar da uzun boylu değil. Arada dışarı çıkmam gerek, ben de insanım sonuçta.”
Hafifçe kıstı gözlerini, “Peki ya masadaki erkekler? Sadece kızlar olduğunu mu sanıyordu?”
Duraksadım, “Erkek olduğunu bilse kıyameti koparır. Ertan’la Serdar’ı fotoshopla kıza çeviriyoruz. Masanın fotoğrafını atıyorum.”
Barlas, “Ciddi misin?” diye sorduktan sonra kafasını geriye doğru attı. O gülmeye başlarken ben de ifadesiz bir suratla ona bakıyordum.
Hey!
Madem bu kadar eğleniyordu o zaman aynısını ona da yapabilirdim. Bakalım kendi kadın versiyonunu görünce de böyle gülebilecek miydi?
Barlas kollarıyla direksiyona yaslanıp gülmeye devam ederken sessiz sedasız çantamdaki telefonu çıkardım. Şimdi fotoğrafını çeksem belki ne yaptığımı anlardı. Bende daha önce çektiğim bir fotoğrafı kullanacaktım, o anlamasın diye.
Koltuğa iyice gömülüp telefonu adeta burnuma dayayacak şekilde yaklaştırdıktan sonra Barlas’ın kahkahası kesildi. Ne yapmaya çalıştığımı anlamış mıydı acaba?
Dikkatle beni izlediğinde yüzümdeki hain sırıtışı gizleyemedim. O da bunu fark ettiğinden ağzını kocaman araladı.
Arabayı kenara yaklaştırdığında telefonu direkt ona doğrulttum. Kaşları alnına kadar kalkarken direkt üzerime atıldı, telefonu elimden almak için.
Kıkırdayarak telefonu kendime çektim ve konuştum, “Hahaha noldu?”
“Ver şu telefonu Deniz! Sil onu!”
“Ya neden? Ne güzel çıkmışsın işte, niye sileyim?” dedim gülmeye devam ederken.
Telefonu iyice kendime yapıştırırken hâlâ eliyle almaya çalışıyordu. Ben gülüp onun çabasını izlemeye devam ederken birden gözleri yüzüme değdi.
Şey...
Ama bana çok yakındı.
Nutkum tutulurken telefonu kaptırmamak için daha sıkı sarıldım.
Barlas ise gözlerini benden çektikten sonra üst dudağını yaladı hafifçe. Ne yapacağını anlamaya çalışırken gözlerimi kıstım.
Pes mi ediyordu?
“Pes mi ettin?” diye sorduktan sonra pişkin pişkin sırıttım. Telefonu yem gibi sağa sola salladığımda Barlas dudaklarını birbirine bastırdı.
Ne yapacak diye beklerken birden bana doğru yaklaştırdı yüzünü.
Niye böyle yapıyorsun?
Aynı numarayı bir kez daha yerken birden koltuğum geriye doğru yattı. Ağzımdan bir çığlık koparken saçlarım koltuğa yayıldı. Resmen yatak olana kadar yatırmıştı koltuğu.
Barlas uyuyan güzeli uyandıran öpücüğü verecekmiş gibi yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Neye uğradığımı şaşırırken sarkan kolyesiyle bakıştım.
Elimdeki telefonu kendi eline alırken, “Teşekkür ederim,” dedi ve gülerek kendini geri çekti. Koltuğumda hâlâ yatmaya devam ederken elimi kalbime koydum.
Barlas telefonu elinde tutup fotoğrafı silerken ben de koltuğumu düzelttim.
Az önce ne yapmıştı öyle?
Şimdi ise fotoğrafı sildiği için aşırı mutlu gözüküyordu. Az önce bana ne yaptığını, ne hissettirdiğini bilmiyordu.
Yutkunup camdan bakarken gözlerim kısıldı. Kolum Barlas’ın omzunu bulduğunda sertçe dürtükledim.
Barlas sırıtmayı keserken, “N’oldu?” dedi gergin bir sesle.
Bense hâlâ onu dürtüklerken stres dolu bir sesle konuştum.
“Orada bir şey var!”
