40. bölüm · ABİMİN KANKASI (texting)
40
Seren 25. Bölümde geçiyordu.
Sınav bölümüne aşırı az kaldıı
Umarım seversiniz, iyi okumalarr
Abimin Kankası 40. Bölüm
Seren’den
“Stresten çalışamıyorum Deniz! Sadece beş gün kaldı!”
Elimdeki kalemi döndürmeye devam ederken telaşla arkadaşıma bakıyordum. O da benim gibi stresli olduğu için gerginlikle sandalyesinde arkasına doğru yaslandı.
“Beş gün sonra her şey bitecek. Çok garip değil mi? Zaman geçmiyor diye yakınıp duruyorduk. Şimdi sadece beş gün kaldı.” diye mırıldandı düşünceli bir sesle. Masanın üzerinde açık duran denemeyi kapattıktan sonra sandalyemde ona doğru dönerek bağdaş kurdum. Sabahtan Deniz’e gelmiş sonra da beraber saatlerdir ders çalışmıştık.
Beynimin sulanmaya başladığını hissettiğimden biraz olsun sohbet etmek istiyordum. “Demek seni öptü ha?”
Bu sabah geldiğimde bu bilgiyi öğrenip şoklardan şoklara girmiştim. Hala daha her kafamı kaldırdığımda tekrarlamaya devam ediyordum. O yüzden olsa gerek ağzını aralayıp, “Yeter.” diye yükseldi.
Kafamı sırıtarak sağa sola salladım, “Yetmez.” dedim harfleri uzatarak pişkin pişkin.
“İnan bana ben senin kadar mutlu olamıyorum. İstiyorum, gerçekten mutlu olmak istiyorum. Ama o hatırlamadıktan sonra öpüşmenin hiçbir anlamı yok.” dedi moral bozukluğundan omuzları öne doğru çökerken.
“Hatırlamasa da seni öptü mü öptü. Anlat bakayım bir daha, nasıldı?” dedim heyecanla. Hafifçe güldükten sonra utangaç bir şekilde gözlerini yüzümde gezdirdi. “Güzeldi işte ya!”
Bu sefer gülme sırası bendeydi. Kahkaha atmaya devam ederken birden şak diye odanın kapısı aralandı. Gelen de kızların bulunduğu odaya şak diye girecek hödüklüğe sahip Barış’tan, yani Deniz’in abisinden başkası değildi.
“Sen hala burada mısın cimcime?”
Yüzümü anında buruştururken kapıya yasladığı gövdesiyle bakıştım. Siyah tişört giymişti, altında düz, siyah bir şort vardı. Kaslı kolunu kapı eşiğine yaslarken bana bakmaya devam ediyordu. Bilerek, sırf beni kızdırmak için bu kelimeyi söylediğinden ona ters ters bakmaya devam ettim.
“Şu kelimeyi kullanma dedik ya!” diyerek ona isyan ettiğim sıra dişlerini göstererek sırıttı.
“Hadi ben gece vardiyasına gitmeden bırakayım seni. Çabuk hazırlan.” dedi sonra sırıtmayı bırakıp. Omzumu kaldırdım istemem dercesine, “Ben giderim eve, gerek yok.”
“Kızım kafayı mı yedin sen? Bu saatte seni tek gönderecek halim yok. Başına bir iş gelse ne diyeceğiz ailene?” diyerek bana nutuk çekmeye başladı. Deniz’le bakışırken kaderimi yavaşça kabullenmeye başlamıştım. Biliyordum ki o arabaya binmek zorundaydım.
Ellerini kısacık saçlarında gezdirdikten sonra, “İki dakikada in hadi bekliyorum.” demişti. Barış odanın kapısını açık bırakıp koridorda ilerlerken Deniz’e bakıp ofladım. “Bazen abin yüzünden bu eve gelmek istemiyorum.”
Beni anlayışla karşıladığını gözlerinin kırpmasından anlıyordum. “Sen bu haline bile zor katlanıyorsun. Bir de benim neler çektiğimi düşün.”
Haklıydı, Barış’la ne zaman aynı ortamda bulunsam bir abim olmadığı için bu durumdan memnun oluyordum.
İki dakika içinde bütün denemeleri ve kitapları çantama tıkıp Deniz’le vedalaştım. Hızlı adımlarla binadan çıktığımda Barış arabaya yaslanmış şekilde sigara içiyordu.
Bakışları üstümde gezinirken dumanı yukarı doğru üfledi. Göz göze geldiğimizde, “Bu yaşta niye yazık ediyorsun kendine?” diye mırıldandım.
Sigarayı bitirip yere atarken, “Sanane kızım Allah Allah.” diye söylendi. Bu söylediği şey üzerine arabanın kapısını açmadan üstten ters ters ona baktım.
“Salak,” diye homurdanıp kapıyı açtım.
Koltuğa yerleşirken, “Düzgün konuş benimle.” dedi gözlerini kısarak. Aynı şekilde baktım ona.
“Bana abilik taslayabileceğini kim söyledi sana?” diyerek kaşlarımı çattım. O ise bir elini arkasındaki koltuğa koyup bana doğru döndü. “Birinin söylemesine gerek yok.”
Gözlerimi devirerek koltuğa yaslandıktan sonra kollarımı göğsümde birleştirdim. Zaten uzun süredir ders çalışmaktan iyice bunalmıştım. Bir de onunla atışmak gibi bir isteğim yoktu. “Sür arabayı beni evime bırak, valla başka bir şey istemiyorum.”
Sabır dilenir gibi elleriyle hareket yaptıktan sonra arabayı çalıştırdı. “Dilin de pabuç gibi. İnsanda biraz saygı olur lan, büyüğüm ben senden.”
O, sokağın köşesinden dönerken sabır dileme sırası bendeydi. “Ay tavırlara bak sanki elli yaşındasın. Alt tarafı üç yaş büyüksün, utanmasan el öptüreceksin.”
Yan profiline alayla bakmaya devam ediyordum. Gözlerini yoldan çekmeden bir şey söylemeye niyetlenmişti. Merakla cevabını beklerken birden arkadan büyük bir sarsıntı hissettik.
“Allah!”
Barış iki eli direksiyonda sarsıntısının etkisiyle bağırmıştı. Ben çığlık atarak koltuğuma sinerken iki elimi kenara yerleştirdim. Her an sarsılamaya devam edeceğim diye korkarken kalbim boğazımda atmaya başlamıştı. Ani frenle tekrar öne doğru eğilirken Barış’ın gözleri bana değdi.
“Bir şey oldu mu!?” diye sordu.
Ama öyle bir bağırarak sormuştu ki uvuzlarım sağlam olmasına rağmen artık kulak zarımdan olmuş olabilirdim.
Dehşetle beb ona bakarken onun da gözleri yüzümü, kollarımı, bacaklarımı inceliyordu. Göz bebekleri az önceki haline göre bir miktar daha kısıldıktan sonra, “Orospu çocukları!” diye bağırdı.
Kasılan yüzüne bakakalırken hala daha kaza yapmış olduğumuz gerçeğini sindirmeye çalışıyordum. Ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide dolanmıştık bir sefer daha.
Göğsüm hızla inip kalkmaya devam ederken Barış öfkeden kıpkırmızı kesilmiş suratıyla bağırıp küfür etmeye devam ediyordu. Gözlerimi kapatıp yutkunurken, “Ben şimdi onlara bunun hesabını sormazsam!” dediğini duydum.
Gözlerimi aniden aralayıp tam ona engel olacaktım ki çoktan arabanın kapısını açmıştı.
“Ay ben ne yapacağım?” diyerek telaşla soluk almaya çalıştığım sıra, gözlerim arabanın arkasını gösteren aynalara kaydı.
Barış hararetli adımlarla arkadaki, bize çarpan siyah; markasından bihaber olduğum arabaya doğru ilerliyordu. Aynadaki buğulu görüntü yüzünden hiçbir şey net değildi.
Dişlerimi sertçe dudaklarıma batırırken burada kalıp kalmamak arasındaydım. Çıkıp da ne yapabileceğimi düşünürken karşı arabadan birinin indiğini görmüştüm.
Trafik olduğu gibi akmaya devam etmeğinden etrafta çalan korna sesleri ve ufak tefek toplanan kalabalık beni iyice geriyordu.
“Allah’ım ne yapacağım?!”
Korkudan başımı iki ellerimin arasına alırken içimden bir sürü dua etmeye başlamıştım.
Bu salak çocuk tehlikeye koşarak gitmişti gitmesine ama ya başına bir şey gelirse, ben o zaman ne yapacaktım?
Etraftan yükselen bağrış çağrışlar en sonunda elimin kapıya gitmesine neden oldu. Burada durdukça ne yapacağımı hiç bilemiyor, doğru şeyin de ne olduğuna karar veremiyordum.
Ama suçluluk hissetmemek için ani bir kararla arabadan indim.
Bariyerlerin kenarında toplanan insanlardan bazıları sadece heyecanla önüne bakıyor, iki kişi de telefonu yatay tutarak çekim yapmaya çalışıyordu.
Yolun diğer tarafında trafik kesintisiz devam ediyor, arabaların sesleri kulağıma geliyordu.
Rüzgar saçlarımı arkaya doğru savururken, “Barış!” diye bağırdım telaşla.
Sonrasında gördüğüm manzarayla ağzımdan, “Sıçtık!” fırladı.
Kocaman bir adamdı bize arkadan çarpan adam. Neredeyse yumurtayı andıran kafası oldukça şekilsizdi. Saçsız olduğu için kafası lambalardan vuran ışıkların altında parıl parıl parlıyordu.
O anda maalesef gerçek gözlerimin önüne serildi.
Heybetli gövdesi, dövme kaplı kollarıyla bu adam Barış’ı hayli hayli aşardı.
