83. bölüm / 89
🕊️ ZEYNEB-İ HARUN 🕊️81. Bölüm
Bölümler 89Şu an: 81. Bölüm
- 1 🕊️ ZEYNEB-İ HARUN // KARAKTER REHBERİ 🕊️441 kelime
- 2 1. Bölüm: Çilek Kokulu İsyan1.758 kelime
- 3 2. Bölüm: Kusurun Örtüsü1.657 kelime
- 4 3. Bölüm: Bayram Telaşı ve Zoraki Kısmet1.827 kelime
- 5 4. Bölüm: Bir Bayram Sabahı ve Beklenmedik Dönüşüm2.061 kelime
- 6 5. Bölüm: Çilek Kokulu Kaos1.710 kelime
- 7 6. Bölüm: Yırtılan Hayallerin Gölgesinde1.494 kelime
- 8 7. Bölüm: İki Dünyanın Çatışması1.434 kelime
- 9 8. Bölüm: Gölyazı’da Bir Zümrüt Sığınağı1.547 kelime
- 10 9. Bölüm: Gölyazı’nın Serin Sularında Uyanan Geçmiş1.906 kelime
- 11 10. Bölüm: Çilek Kokulu Eskizler ve Mavi Bir Sır1.481 kelime
- 12 11. Bölüm: Ağaçtaki Yazı ve Çilek Kokulu Sis1.586 kelime
- 13 12. Bölüm: Çilek Kokulu Buhar ve Boşnak Böreği1.955 kelime
- 14 13. Bölüm: Çatlak Camlar ve Cevizli Lokum1.746 kelime
- 15 14. Bölüm: Çınar Ağacının Sırrı ve Mavi Kırgınlık1.907 kelime
- 16 15. Bölüm: Çelik Avuçlar ve Kırmızı Kamyon1.803 kelime
- 17 16. Bölüm: Cevizli Lokum ve Kahvaltıda Patlayan Fırtına1.823 kelime
- 18 17. Bölüm: Üç Yanıt, Bir Yemin ve Ahşap Salondaki Nikah1.772 kelime
- 19 18. Bölüm: Çilek Kokusu, İğne ve Kördüğüm1.517 kelime
- 20 19. Bölüm: Zümrüt Gözler, Taşlar ve Göğüsteki Fırtına1.354 kelime
- 21 20. Bölüm: Siyah Ateri, 24 Saatlik Ateşkes1.621 kelime
- 22 21. Bölüm: Sıçrayan Kıvılcımlar ve Aşırı Yüklü Bir Kalp1.761 kelime
- 23 22. Bölüm: Mavi Aynalar, Yaralı Bir Tuval ve Kırmızı Ayakkabılar2.145 kelime
- 24 23. Bölüm: Mavi Camın Arkasından Dünya ve Kızıl Gülün Dikenleri1.853 kelime
- 25 24. Bölüm: Kırmızı Babetler, Fırtına ve Yassı Bir Sükût1.567 kelime
- 26 25. Bölüm: Saklı Merhamet, Küçük Bir Borç1.371 kelime
- 27 26. Bölüm: Çilek Kokulu Sır, İpek Mesajlar ve Sokağın Başındaki Gölge1.439 kelime
- 28 27. Bölüm: Mavi Önlük, Yanık Sos ve Sokağın Başındaki Gölge1.391 kelime
- 29 28. Bölüm: Çalınan Yıllar ve İtirafın Fırtınası1.670 kelime
- 30 29. Bölüm: Çam Ağacının Sırrı, Yağmur Kokusunda Sarılış ve Yeni Bir Başlangıç1.669 kelime
- 31 30. Bölüm: Sıcak Su Vadi, Gözlüklerin Arkasındaki Sır ve Salondaki Fırtına1.652 kelime
- 32 31. Bölüm: Geceye Dökülen Hakikatler, Bohça Mesajları ve Kalbe Düşen Çilek Kokusu1.260 kelime
- 33 32. Bölüm: Mavi Bir Rüyadan Kırmızı Bir Rezalete,1.439 kelime
- 34 33. Bölüm:Sözler, Hırslar ve Kalbe Atılan Çentik1.793 kelime
- 35 34. Bölüm: Ahenkli bir Yüzük, Gizli Bir Yazı ve Kalbin Yalancı Sancısı1.798 kelime
- 36 35. Bölüm:Eski Bir Şarkı, Geceye Sızan İlkler1.345 kelime
- 37 36. Bölüm: Kırılan Büyü ve Zümrüt Zarafeti1.731 kelime
- 38 37. Bölüm:Gözlerin Mavisine Sığınmak1.728 kelime
- 39 38. Bölüm:Yara İzi ve Sığınak1.613 kelime
- 40 39. Bölüm: Zeynebin Okyanusu ve Çıraklık Sınavı1.561 kelime
- 41 40. Bölüm:Çamaşır Suyu, Kıskançlık ve Yarım Kalan İtiraf1.844 kelime
- 42 41. Bölüm:Sözlerin Ardındaki Okyanus1.450 kelime
- 43 42. Bölüm:Karanlık Sular ve Sözlerin Gücü1.518 kelime
- 44 43. Bölüm: Gölyazı’ya Kaçış ve Geceye Sınanan Yeminler1.694 kelime
- 45 44. Bölüm: Mum Işığı1.465 kelime
- 46 45. Bölüm: Ağlayan Çınarın Gölgesinde1.284 kelime
- 47 46. Bölüm: Okyanusun Yeşile Çaldığı An1.402 kelime
- 48 47. Bölüm: Kanlı Çınar ve Yarıda Kalan Okyanus1.527 kelime
- 49 48. Bölüm:Kanlı Çınar’ın Gölgesinde Yaşam Savaşı1.782 kelime
- 50 49. Bölüm: Beyaz Zindandan Yuvaya: Yeniden Doğuş1.551 kelime
- 51 50. Bölüm: Cam Kırıkları ve Kül Olan Pembe1.659 kelime
- 52 51. Bölüm: Kabukların Ardındaki Zeynep2.185 kelime
- 53 52. Bölüm: Mavi Aşkın Flört Haritası1.793 kelime
- 54 Mahalle Kadınları (WhatsApp Grubu):209 kelime
- 55 53. Bölüm: Mahallenin Dili ve Kalbin Fısıltısı1.862 kelime
- 56 54. Bölüm: Kırılan Seramikler ve Hakikatin Alevleri1.752 kelime
- 57 55. Bölüm: Gönlün Sığınağı ve Geceye Düşen Gölgeler1.721 kelime
- 58 56. Bölüm: Çizilen Gözler ve Masumiyet Haritası1.616 kelime
- 59 57. Bölüm: Batmış Bir Ada ve Sönen Okyanus1.752 kelime
- 60 58. Bölüm: Yaralı Bir Kanat, Kibritçi Kız1.633 kelime
- 61 59. Bölüm: Harun'un Öfkesi ve Bir Yeryüzü Sığınağı1.758 kelime
- 62 60. Bölüm: İki Yürek, Bir Kaçış1.718 kelime
- 63 61. Bölüm: Okyanusun Sığınağında1.716 kelime
- 64 62. Bölüm: Kırık Bir Umudun Sonbaharı1.639 kelime
- 65 63. Bölüm: Vuslatın Zeytin Kokulu Sabahı1.815 kelime
- 66 64. Bölüm: Okyanusun Öfkesi ve Boğanın Gazabı1.816 kelime
- 67 65. Bölüm1.958 kelime
- 68 66. Bölüm1.911 kelime
- 69 67. Bölüm1.921 kelime
- 70 68. Bölüm2.072 kelime
- 71 69. Bölüm1.382 kelime
- 72 70. Bölüm1.348 kelime
- 73 71. Bölüm1.882 kelime
- 74 72. Bölüm1.811 kelime
- 75 73. Bölüm1.783 kelime
- 76 74. Bölüm: Kanlı Kaderin Sessiz Çığlığı1.858 kelime
- 77 75. Bölüm1.868 kelime
- 78 76. Bölüm1.759 kelime
- 79 77. Bölüm1.682 kelime
- 80 78. Bölüm:Okyanustaki Çırağan ve Kalbin Zirvesi1.587 kelime
- 81 79. Bölüm1.786 kelime
- 82 80. Bölüm1.939 kelime
- 83 81. Bölüm2.073 kelime · Okuduğun bölüm
- 84 82. Bölüm1.867 kelime
- 85 83. Bölüm1.805 kelime
- 86 84. Bölüm2.110 kelime
- 87 85. Bölüm: Okyanusun Çileği1.859 kelime
- 88 86. Bölüm1.472 kelime
- 89 87. Bölüm2.189 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Havalimanının çıkışında bizi bekleyen o heybetli siyah minibüse bindiğimizde, kalbimde koca bir belirsizlikle Adana Seyhan’a doğru yola çıktık. İstanbul’un yağmurlu, gri havasından sonra Adana’nın gecesi bile ılık ve farklı kokuyordu. Yabancısı olduğum bu caddeleri, ışıkları merakla camdan izlerken avucumdaki telefon titredi.
Zey-Okya’m💬:
"Çileğim... Yine birbirimize kavuşmak için biraz sabredeceğiz. Nasıl olduğunu merak ediyorum. Seni koruyamadığım için affet beni... İki saat sonra arabayla yola çıkacağız, sabaha varırız. Seni oraya gelip alacağım..."
Harun çok korkmuştu; satırların arasından sızan o çaresiz telaşını hissetmek hiç zor değildi. Yine de kendi fırtınasını bir kenara bırakıp benim halimi dert etmişti. Parrmaklarım hızla tuşlara bastı.
Çileğim💬:
"Ben iyiyim Okyanusum... Biliyorum, sana inanıyorum. Beni gelip kurtaracağını biliyorum... Seni çok seviyorum. Şarjım az, birazdan eve vardığımızda telefonu şarja takacağım. Hızlı sürme arabayı, sakın..."
Harun’un bu mesajla bir nebze olsun nefes aldığını tahmin edebiliyordum. İstanbul’da kalan Süleyman baba, Meryem teyze, Züleyha abla, Elif ve Yusuf abimde Adana’ya doğru yola çıkacaklardı. Bilal abi lokantanın başında kalmıştı. Mustafa babam ile Hatice annem ise bu yolculuğa dahil olmanın doğru olmayacağını düşünerek İstanbul’da kalmayı tercih etmişlerdi.
Saat akşam dokuza geldiğinde, azametli taş duvarlarıyla heybetli bir konağın önünde durduk. Arabadan inip avluya adım attığımda şaşkınlıktan gözlerim fal taşı gibi açıldı. Cesur Bey, hiç tereddüt etmeden elimden tuttu. Yıllardır varlığından habersiz olduğum öz babamın elini tutmak, yan yana yürümek öylesine tuhaf ve yabancı bir duyguydu ki...
Konağın geniş ahşap kapısından içeri girdiğimizde bizi üç adam ve onların yanında duran genç bir erkek karşıladı. İçlerinden biri kollarını açarak öne atıldı.
"Vay gardaşım! Hoş geldin evine..." diyerek Cesur Bey’e sarıldı. Ardından geri çekilip meraklı gözlerle bana baktı. Diğerlerinin de bakışları üzerimde kilitlenmişti.
"Vışş! Yoksam bu senin kızındır? Benziyor da ha!"
İçimden, Bunlar nece konuşuyor böyle? diye geçiriyordum. Adana şivesi kulağıma bir yabancı film dublajı gibi geliyordu. Derken o adam yanıma gelip bana sarıldı.
"Ben Onur, Cesur’un gardaşıyım. Yeğenim, ne kadar büyümüşsün..."
Sanki küçüklüğüme şahit olmuş gibi kurduğu bu cümle içimi sızlatsa da ses etmedim. Konağın diğer fertleri de sırayla hoş geldin dediler. Bir anda etrafımı saran bu devasa akraba kalabalığı beni büsbütün şaşırtmıştı.
O sırada üst kattan, başı tülbentli, tıpkı benim gibi kızıl saçlı bir kadın indi. Cesur Bey’in annesi, yani öz babaannemdi bu. Elini öpmem için bana doğru uzattı. Yaşına hürmeten elini alıp çeneme koydum, alnıma değdirdim. Etraftakilerin hepsi bir anda bana bakıp ellerini uzatmaya başlayınca, aklıma gelen ilk cinliği devreye soktum. İki kere üst üste sahte bir hapşırık krizine girip elime doğru hapşırdım. Kimse elini uzatmaya cesaret edemedi, hepsi ellerini geri çekti.
Tam o sırada iri yarı, esmer, 1.80 boylarında bir genç bana doğru adım attı.
"Cesur amcam bana böyle güzel, afet bir kızı olduğunu söylemedi... Amca! Ben bu kızı isterim senden, ona göre..."
Dünyam bir anlığına durdu. Bu adam ne diyordu böyle? Amcamın oğluysa öz kuzenim sayılırdı, gözümün içine baka baka bana göz mü koyuyordu? Kaşlarımı çatıp hırsla üzerine yürüdüm.
"Senin var ya o gözlerini oyarım, oyar! Ben evliyim... Bekar olsam bile kuzenimle evlenecek kadar küçülmedim!"
Genç adam verdiğim sert tepkiyle irkilip bir adım geri çekildi. "Ne bileyim senin evli olduğunu... Bizde kız içeriye verilir, öyle öğrendik. Herkes burada akraba evliliği yapmıştır, Cesur amcam hariç."
Cesur Bey yeğenine doğru buz gibi bir bakış fırlattı. "Mert... Sen bayağı büyümüşsün ama kızıma bulaşma. Tersimi biliyorsun."
Mert mahcup bir edayla geri çekildi. "Ayıp ettin amca... Bu kız benim gardaşımdır bundan sonra. Adı nedir?"
Gövdemi dikleştirip gururla yanıtladım: "Zeynep Aslan..."
İçimden, Harbi ya, dedim. Ben Zeynep Aslan olmuştum ama şu Adana sıcağında hâlâ kocama kavuşamamıştım.
Babaannem bana doğru yaklaştı. "Maşallah, maşallah... Kızım da tesettürlü, edepli duruyor. Demek evlisin kızım, kocan nerededir?"
Cesur Bey araya girdi. "Anne, kapıda diktiniz bizi. Salona geçelim de orada konuşalım."
"Haklısın oğul. Sen geliyorsun diye Adana’nın bütün lezzetlerini masaya koydurttum."
Geniş salona doğru yürürken konağın her detayını süzüyordum. Tarihi eser müzesi gibiydi; antika mobilyalar, ağır halılar, oymalı çerçeveler... Salona geçip oturduğumda, amcamların karıları olduğunu düşündüğüm dört kadın gözlerini dikmiş beni inceliyordu. Kuzenler de bir köşede toplanmıştı.
Cesur Bey babaanneme döndü. "Anne, hazırlıklarını yap. Yarına misafirlerimiz var, kızımı istemeye gelecekler."
Babaannem şaşkınlıkla ellerini dizine vurdu. "Oğlum sen ne dersin? Bu kız 'Evliyim' demedi mi az önce?"
"Evli anne ama düğün olmadı daha. Bütün adetler yerine gelecek, kızımı öyle alacaklar! Yıllardır yapamadığım ne varsa hepsini yapacağım."
Babaannemin yüzü yumuşadı. "Sen ne dersen o olsun oğul... Torunumu en güzel şekilde evlendireceğim." Sonra bana döndü. "Senin adın neydi kızım?"
İçimden: "Bunaklık var mı acaba?" dedim.
"Zeynep... Sizin adınız nedir?"
"Zeyşan benim adım kızım."
"Memnun oldum Zeyşan babaanne..."
"Babaannen sana kurban olsun kızım! Sana bir gelin hamamı yaparız ki, öyle güzel olur..."
"Gelin hamamı mı? O ne oluyor ki?" dedim merakla.
"İşte kızım, kınadan önce hamama girip bir güzel temizlenip parlarız."
Sıcağa zaten hiç gelemezdim. "Niye, ben çok mu kirliyim?" deyiverdim pat diye.
Zeyşan babaannem şaşkınlıkla yüzüme baktı. "Kız sen adet nedir bilmez misin? Tövbe tövbe..."
İçimden, bir de hamam olayı çıktı başıma, diye söylendim.
Nihayet yemek masasına geçtik. Masada yok yoktu; adeta bir lezzet şöleni serilmişti. Şalgamlar, kebaplar, çeşit çeşit yeşillikler, turşular... Onur amcam tabağıma doğru ciğer şişi uzattı.
"Al kızım, ye biraz, yüzüne kan gelsin."
"Yok amca, ben ciğer sevmiyorum."
"Ciğer sevilmez mi yeğenim? Saracaksın dürüme, içine de bol soğan... Afiyetle yiyeceksin!"
Konuşurken kullandıkları o tatlı Adana şivesi içimdeki yabancılık hissini biraz olsun kırıyordu. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
Cesur Bey yanımda oturuyordu. Elini şefkatle sırtıma koydu. "Kızım, söyle neyi seviyorsan onu yaptırayım sana."
Önümdeki Adana kebabı ile kuzu şiş son derece iştah açıcı görünüyordu. "Bunlardan yerim," diyerek tabağıma aldım. "Ama ben soğansız salata istiyorum, olabilir mi?"
Mert köşeden lafa atıldı: "Kuzencim kusura bakma ama sen hiç Adanalı falan değilsin. Adanalı olsan soğan yersin. Allah bilir acı da yiyemiyorsundur sen."
"Yoo, acıyı severim!" diyerek meydan okudum. Adana kebabımı lavaşın arasına yerleştirdim, üzerine de közlenmiş kırmızı biberlerden dizip ince bir dürüm yaptım.
Cesur Bey endişeyle bana baktı. "Kızım emin misin? Bunlar senin bildiğin acılara benzemez."
"Ya Cesur Bey, ayıp ettin! Yarı Adanalıyız, Allah’ın adamıyız!" dedim meşhur dizi repliğini patlatarak. İnşallah fazla özgüvenli davranmıyorumdur, diye geçirdim içimden.
Bir Besmele çekip dürümden koca bir ısırık aldım. "Ay, bu çok lezzetliymiş! Yerinde yemek bir başka oluyormuş..."
Tabii bu lafı dürümün ucundan aldığım ilk lokmayla söylemiştim. Masadaki herkes merakla beni izliyordu. Lezzetine kapılıp ikinci ve daha büyük bir ısırık aldım.
İşte ne olduysa o an oldu!
Gözlerimden bir anda sicim gibi yaşlar boşaldı. Kulaklarımdan alevler çıktığını hissettim. İçimden yükselen amansız bir hıçkırık tuttu beni.
"Allah! Yandım! Ulan... Sizin acınıza da... Offf!" diye feryat ettim!
Cesur Bey panikle ayağa fırlayıp önümdeki gümüş ayran bardağını bana uzattı. "İç kızım, iyi gelir!"
Ayranı kafama diktim ama acı boğazımı yakmaya devam ediyordu. Sinirle fırlayıp Cesur Bey’in ceketinin yakasına yapıştım.
"Yaktın beni Cesur Bey! Harun... Neredesin Harun?!" diye bağırdım. "Ne vardı da beni kaçırıyorsun buralara? Ben acıların insanı değilim!"
"Kızım, ben sana dedim ama..."
"Ben doydum! Nerede uyuyacağım ben, çok uykum var!" dedim gözyaşlarımı silerek.
Babaannem hemen yardımcısına seslendi: "Makbule! Zeynep torunum çok yorulmuş, ona misafir odasını göster kızım."
"İyi geceler herkese..." diyerek masadan ayrıldım. Mert arkamdan gülüyordu: "Bu kız nasıl Adanalı, acıya dayanamıyor daha..."
Makbule Hanım’ı takip ederek üst kattaki misafir odasına girdim. Oda son derece geniş, şık ve güzel bir manzaraya sahipti. Makbule Hanım bana giymem için temiz kıyafetler bırakıp çıktı.
Hemen telefonumu çıkarıp şarja taktım. Harun’la tanışmadan önce en büyük hayalim böyle zenginlik içinde yaşamaktı. Ama şimdi anlıyordum ki, insan sevdiği adam yanında olmadıkça Sarayda bile olsa mutlu olamıyordu. Eşya, konfor, zenginlik... Hiçbiri bir canın yerini tutmuyordu.
Kıyafetlerimi çıkarıp banyoya geçtim. Kocaman bir küvet, çeşit çeşit şampuanlar ve bakım ürünleri diziliydi. Küveti sıcak suyla doldururken telefonum çaldı. Üzerime bir havlu sarıp odaya geçtim, şarjı biraz dolmuştu. Telefonu alıp köpüklü küvetin içine uzandım ve ekrana baktım. Harun arıyordu.
"Efendim boncuğum?"
"Zeynep... Seni deli gibi merak ediyorum. Biz de birazdan yola çıkacağız. Aklımdan hiç çıkmıyorsun."
Küvetin içindeki köpüklerle oynarken kıkırdadım. "Ben de küvetteyim Harun... Seni yanımda düşünüyordum."
Harun hattın diğer ucunda afalladı. "Anlamadım Zeynep? Küvetin içinde beni mi hayal ediyorsun?"
"Hayır yani... Odada küvet vardı, banyo yapmak için girdim. Sen arayınca, küvetin içinde seni düşünmüş bulundum işte."
Harun hafifçe güldü. "Keyfin yerinde anlaşılan... Zenginlik nasılmış?"
"Çok güzel Harun! Görsen konak kocaman, akraba desen sürü gibi... Şimdi de küvette köpük banyosu yapıyorum."
"Beni unutup sefaya mı daldın çileğim?"
"Evet! Hem de görsen odada yığınla altın var. Ne istersem ayağıma geliyor. Valla çok güzelmiş zengin olmak..."
"Sesin nedense başka bir şey söylüyor ama..."
Duraksadım. "Nasıl geliyormuş sesim?"
"Seni özledim... der gibi."
Gözümden bir damla yaş süzülüp küvetteki köpüklere karıştı. "Ben sana dedim ama... Düğün yapalım dedin, bak yine en başa döndük."
"Olsun Zeynep’im... En başa dönsek de telinle duvağınla bana geleceksin."
"Biliyorum Harun... Ama içimde tuhaf bir sıkıntı var. Sanki bu düğün bizim kâbusumuz olacak gibi..."
"Hayır çileğim, yüreğini ferah tut. Allah’ın izniyle her şey çok güzel olacak. Şimdi yola çıkmamız gerekiyor. Seni çok seviyorum..."
"Tamam... Allah’a emanet gel. Ben de seni çok seviyorum Zey-Ko’m..."
Harun yüzünde bir tebessümle telefonu kapattı. İçinden, 'Kocam' dese dili kopar sanki... diye geçirdi.
Ben de yatsı namazını daha fazla geciktirmemek için durulanıp küvetten çıktım. Kendi kıyafetlerimi giyip saçlarımı kuruttum. Seccademi serip namazımı kıldım. Tam selam verirken kapı hafifçe çalındı ve Cesur Bey içeri girdi. Elinde torbalar vardı.
"Allah kabul etsin kızım."
"Amin," dedim seccadeyi toplarken.
Arkasından Makbule Hanım girdi içeri; elinde nefis kokular yayan bir tepsi vardı. Tepsiyi sehpanın üzerine bıraktı.
Cesur Bey mahcup bir edayla konuştu: "Kızım, yemek yemeden kalktın, açsındır diye bir şeyler hazırlattım."
"Teşekkür ederim."
"Bu dürüm acı mı?" diye sordum çekinerek.
"Hayır, acısız yaptırdım. Kuzu et şiş var içinde."
Tepside ayran ve şalgam duruyordu. Ben acıdan ve açlıktan bitkin bir halde hemen oturup dürümü yemeye başladım.
Cesur Bey elindeki torbayı gösterdi. "Kızım... Bu torbadakiler, yıllarca sana doğum gününde aldığım hediyeler."
Ağzım dolu bir şekilde ona baktım. "Benim doğum günüm ne zaman ki?"
"10 Nisan’da doğdun kızım."
"Yani ben beş ay büyüğüm, öyle mi?"
Elimi, ağzımı silip yatağın kenarına oturan Cesur Bey’in yanına gittim. Torbadaki paketleri titreyen ellerimle tek tek açmaya başladım. İçinden minik bebek kıyafetleri, prenses elbiseleri, hapisteyken kendi elleriyle yaptığı boncuk bileklikler çıktı... Ve sonra, 8 yaş için alınmış bir çift kırmızı ayakkabı gördüm.
O kırmızı ayakkabıları görünce gözyaşlarımı tutamadım.
"Biliyor musun?" dedim, gözlerimden sicim gibi yaşlar dökülürken. "Ben küçükken bu ayakkabıları çok istedim... Meğer sen almışsın..."
Paketlerin içinde boyama kitapları ve renkli kalemler de vardı. Cesur Bey’in de gözleri dolmuştu.
"Neyi sevdiğini bilmiyordum kızım... Her sene farklı bir renk, farklı bir hediye aldım. Ama seni bulamadım... Hapiste o kadar çaresizdim ki... Sana yemin ederim hep bugünlerin hayaliyle yaşadım. En büyük duam senin iyi olmandı."
Kollarını iki yana açtı.
Bu hayata bir kez geliniyordu. Belki de geriye dönüp baktığımızda elimizde kalacak tek şey pişmanlıklarımız olacaktı. Daha fazla dayanamadım, kendimi onun güvenli kucağına bıraktım, boynuna sarıldım.
"Ba... ba... Baba..."
Cesur Bey beni bağrına bastı, saçlarımı, boynumu kokladı. "Kızım... Nazmiye’m..." dedi hıçkırarak. Annemi ne kadar derin bir aşkla sevdiğini o an bir kez daha anladım.
"Baba..." dedim gözyaşları içinde.
"Kızım..." dedi tekrar. Yüzümü ellerinin arasına alıp alnımdan derin bir öpücük kondurdu. "Sen benim melek kızımsın... Gözlerine kurban olurum senin. Kızıl goncam benim..."
İlk kez gerçek bir baba sevgisinin sıcaklığını hissettim ruhumda. Mustafa babama saygı duyar, ondan çekinirdim; ama hiçbir zaman oturup böyle göz göze ağlaşmamış, bana hiç "Kızıl Goncam" dememişti.
"Sen bana 'baba' dedin ya kızım, ölsem de gam yemem artık... Söyle, dünyaları önüne sereyim!"
"Hayır baba... Ben servet değil, sevgi istiyorum. Bana sevgini ver, yeter."
"Seninle ne kadar gurur duysam az kızım. Mutluluğun için elimden gelen her şeyi yapacağım. Harun evladıma seni kavuşturacağım, merak etme."
"Teşekkür ederim baba... Bu hafta her şey olsun bitsin. Daha fazla beklemek istemiyorum."
"Merak etme kızım, ben Cumartesi gününe talimatları verdim. Düğünün olacak."
Bana tekrar sımsıkı sarıldı. "Hadi dinlen biraz. İyi geceler, Allah rahatlık versin kızım."
"Sana da baba..."
O odadan çıkınca üzerimden devasa bir yük kalkmış gibi hafifledim. Yatağa uzandım ama aklım Harun’daydı. Bütün gece o uzun yolu nasıl gelecekti? Keşke uçakla gelseydi... İnşallah sağ salim ulaşırlardı.
Harun’u düşünürken uyuya kalmışım.
Sabah gözlerimi açtığımda, tam yanımda bana sevgiyle bakan bir çift okyanus mavisi göz gördüm.
"Harun!.. Sensin... Gelmişsin!"
"Geldim çileğim... Öyle güzel uyuyordun ki kıyamadım uyandırmaya."
Hemen boynuna sarıldım. "Çok özledim seni! Sanki yıllardır ayrı kalmışız gibi hissettim."
"Ben de öyle Zeynep’im... Aklım çıktı seni kaybedeceğim diye."
"Peki ya Meryem teyzeler nerede?"
"Onlar da salonda babaannenle konuşuyorlar. Cesur Bey senin yanına gönderdi beni. 'Kızım sensiz çok üzgün, git de neşesi yerine gelsin' dedi."
Gülümsedim. "Bu hareketiyle babam gözüme girdi bak! Kocişim benim..."
Harun takılarak baktı. "Sen her geçen gün daha mı tatlı oluyorsun?"
"Sen bana öyle bir aroma veriyorsun ki, tatlı olmamam mümkün mü Okyanusum?"
Harun burnunu burnuma değdirdi. Dudaklarıma derin, hasret dolu bir öpücük kondurdu.
Mevlana’nında dediği gibi: Sevgiyle acılar tatlılaşır, sevgiyle dertler şifa bulur...
Bölüm etkileşimi
