53. bölüm · 🕊️ ZEYNEB-İ HARUN 🕊️
52. Bölüm: Mavi Aşkın Flört Haritası
Zeynep derin bir nefes aldı; omuzlarındaki o yılların ağır yükü nihayet hafifçe gevşemişti. Odadaki o yoğun ve şifalı sessizliği bozan, psikoloğun yumuşacık sesi oldu. Özlem Hanım, seansın sonuna geldiklerini hissettirmek için ses tonunu daha da sakinleştirerek toparlayıcı bir geçiş yaptı.
"Bugün çok büyük ve cesur bir adım attın Zeynep. Yıllardır korunduğun o ağır zırhı sadece birkaç dakikalığına da olsa bir kenara bırakmak hiç kolay değildi. Kendinle gurur duymalısın."
Zeynep, sağ elinin tersiyle yanağındaki son gözyaşı izlerini sildi. Yüzüne yayılan hafif, içten bir tebessümle yanıt verdi: "Kendimi garip bir şekilde hem çok yorgun hem de inanılmaz hafiflemiş hissediyorum."
"Bu çok normal," dedi Özlem Hanım şefkatle gülümserken. "Yıllardır zihninde ve ruhunda sürdürdüğün o amansız savaşı bugün burada durdurdun. Zamanımız bugünlük bu kadar ama bu sadece bir başlangıç. Bir sonraki seansımızda bu yükleri tamamen nasıl hafifleteceğimizi konuşmaya devam edeceğiz."
Psikolog masasındaki saatine hafifçe göz attıktan sonra bakışlarını yeniden Zeynep’e çevirdi. "Çıkmadan önce Harun Bey’i içeri çağırmamı ister misin? Bugün buradan çıkarken yanında onun da durması sana iyi gelir mi?"
Zeynep hiç tereddüt etmeden başını salladı. "Evet... Lütfen."
Özlem Hanım kapıyı açıp bekleme salonunda sabırsızlıkla volta atan Harun’u içeri davet etti. Harun endişeli ama bir o kadar da derin bir şefkat taşıyan gözlerle odaya girdi. Zeynep’in gözlerindeki o büyük değişimi, ağlamaktan kızarmış ama ferahlamış bakışlarını görür görmez içindeki o ağır kaygı bulutu dağıldı.
Adımlarını Zeynep’e doğru atarken fısıldadı: "Zeynep... İyi misin?"
Özlem Hanım araya girerek, "Harun Bey, Zeynep bugün çok önemli ve güçlü paylaşımlarda bulundu. Çok yorucu ama bir o kadar da kıymetli bir seanstı. Şimdi ona biraz zaman tanımak, dinlenmesine izin vermek çok iyi gelecektir. Yanında olduğunuz için tekrar teşekkür ederim," dedi.
Harun hemen Zeynep’in sağ elini sımsıkı kavradı, gözlerinin içine büyük bir sadakatle baktı. "Ben teşekkür ederim doktor hanım. Her zaman yanındayım."
"Haftaya aynı gün ve saatte görüşmek üzere Zeynep Hanım," dedi psikolog kapıya doğru uğurlarken. "Kendinize ve içindeki o küçük kıza çok iyi bakın."
Zeynep ve Harun klinikten çıktıklarında seans resmi olarak tamamlanmıştı.
Odadan çıktığımda ruhumu saran o daralmanın yerini tatlı bir ferahlığa bıraktığını hissettim. Belki de hayattaki en zor şey, insanın kendi içindeki o karanlıkla yüzleşmeyi gerçekten istemesiydi ve ben bugün ilk adımı atmıştım.
Güneşli Kadıköy sokaklarında arabaya doğru yürürken bakışlarım ilerideki mavi sulara, Kadıköy sahiline takıldı. Harun benden taraf dönerek adımlarını yavaşlattı.
"Biraz sahilde oturalım ister misin?" diye sordu gözlerindeki okyanus tonuyla.
"Olur," dedim gülümsüyerek. Maviyi, denizi seyretmeyi öteden beri çok seviyordum. Denizi izlemek ruhuma iyi geliyordu; elbette bir Okyanus’umun gözlerine bakmak kadar derin olmasa da...
Sol kolum alçının içinde askıdaydı, sağ elim ise Harun’un avucundaydı. Birlikte sahil yolundan karşıya geçtik. Deniz kenarındaki ahşap banklardan birine yan yana oturduk. Martıların çığlıkları, vapur düdükleri ve dalga sesleri harika bir melodi gibi birbirine karışıyordu. Hiç konuşmadan, sessizce başımı onun geniş omzuna koydum. Belki de bu anı, bu katıksız huzuru yıllarca düşlemiştim. Gölyazı'daki o göl kenarını saymazsak, denizin kıyısında baş başa oturmak bizim için yepyeni bir ilkti.
Ancak bu romantik anın ömrü, yanımıza yaklaşan çingene bir ablanın sesiyle fazla uzun sürmedi.
"Abe alasın ablama bir çiçek be..." dedi neşeli, cıvıl cıvıl bir edayla.
"Yok, gerek yok abla, sağ ol," dedi Harun kibarca kestirip atmaya çalışarak.
Ama kadın pes edecek gibi değildi. Daha tedavimin ilk dakikalarında sabrımı sınayacak bir testle karşı karşıyaydım. Kadın elindeki kırmızı gülleri tam burnumun dibine kadar soktu.
"Abe çok güzel ablam, bendendir alasın bir çiçek... Bir de falına bakayım, nazar var valla sizde!"
Harun’da peygamber sabrı vardı belki ama benim tahammül seviyem şu an tam anlamıyla sıfırdı! Üstelik alerjim olan o baskın çiçek kokusunu tam burnuma sokması bardağı taşıran son damla oldu. İçimdeki hırçın Zeynep anında hortladı.
"Al gülünü, çek git abla!" diye çıkıştım birden. "Sen kimi kandırıyorsun ya? Parktan bahçeden topladığın çiçekleri gelip bize satmaya çalışıyorsun! Ayrıca madem o kadar marifetlisin, git önce kendi falına bak; 'Çiçekleri alacak enayi nasıl bulurum?' diye! Hadi naş şimdi, ikile!"
Kadın benim gözlerimden saçılan şimşekleri görünce neye uğradığını şaşırdı ve hızlı adımlarla yanımızdan uzaklaştı. Harun şaşkınlık ve biraz da ayıplayan bakışlarla bana döndü.
"Zeynep ne yapıyorsun? Niye bağırıyorsun kadına durup dururken?"
"İstemiyoruz dedik ya Harun!" diye parladım. "Niye uzatıyor o çiçeği burnuma burnuma sokarak? Ben burada erkek arkadaşımla huzur içinde manzara seyrediyorum, Haydarpaşa Garı'na bakıyorum! Ona ne oluyor da bizim anımızı bölüyor?!"
Harun kaşlarını hafifçe çatarak, "Kadın sadece çiçek vermek istedi Zeynep," dedi ve ardından takıldı: "'Erkek arkadaşım' derken nişanlım demek istedin herhalde?"
Öfkeyle kaşlarımı çattım, doğrudan gözlerinin içine baktım. "Erkek arkadaşımsın Harun! O evlilik kararı da nişan da ailelerin zoruyla, emrivakisiyle oldu. Ben her şeye sil baştan başlama kararı aldım. Sen ailemin kriterlerine uygunsun, tamam; ama bakalım benim kriterlerime uyuyor musun? Evlilik öyle aceleyle, aşamaları atlayarak kurulacak bir şey değil!"
Harun mavi gözlerini dumanlandırarak yüzüme baktı. "Az önce terapiden pamuk gibi çıktın Zeynep, şimdi yine ayarların bozuldu!"
"Ben gayet ciddiyim Harun!" dedim dikleşerek. "Eğer sana doğru sağlıklı bir adım atmak istiyorsam, her şeyden yüzde yüz emin olmam gerekiyor. İleride pişman olmamak için bu şart. Bu yüzden sürece en baştan başlayacağız; önce usulünce buluşacağız, flört edeceğiz!"
Harun tutamadığı kahkahasını bastırmaya çalışarak, "Zeynep, biz seninle aynı yatakta uyuduk, hastanelerde sabahladık. Her gün zaten buluşuyoruz!" dedi.
Derin bir nefes alarak sinirle kaşlarımı çattım. "İstersen önce doğrudan balayına gidelim, sonra resmi nikah yaparız? Ne dersin?!"
Harun bir anda ciddileşti, bakışları muzip bir renge büründü. "Olmaz öyle şey... Sana gelinlik giydirmeden gerdeğe girmem!"
Kulaklarıma kadar kızardığımı hissettim. "Yuh! Harun, odun Harun! Hatta öküz Harun!" diyerek sağ elimle omzuna hafifçe vurdum. Yüzüm utançtan alev alev yanıyordu.
Harun gülerek, "Ne? Sen balayı diyince daha mı edepli oluyor sanki?" dedi yüzüme doğru eğilerek.
"Ben o şeyden mi bahsediyorum?!" diye çıkıştım patlamaya hazır bir bombaya dönerek. "Benimle çıkar mısın diyorum! Liseli aşıklar gibi adım adım gidelim diyorum!"
Tam o sırada, tam bizim bankın iki metre ötesinde 20'li yaşlarda bir genç belirdi. Yanında getirdiği plastik tabureyi yere koydu, üzerine orgunu yerleştirdi, ayaklarını kurdu, mikrofonu taktı ve tam ses ayarı yapmadan bağıra bağıra şarkıya başladı:
"Ah, ada sahillerinde bekliyorum...
Her zaman yollarını gözlüyorum...
Seni senden güzelim istiyorum...
Beni şad et Şadiye başın için..."
Şarkının o detone melodisini ve adamın kulak tırmalayan sesini duyduğum an zihnimdeki şalterler tek tek atmaya başladı. İçimden "Sabır Zeynep, sabır..." diye mırıldandım ama nafileydi.
Harun’a dönüp sakin kalmaya çalışarak nefeslendim. Harun ise halime bakıp hafifçe gülümsüyordu. "Zeynep, farkındaysan lisede değiliz. İkimiz de kazık kadar birer yetişkiniz."
"Sen yetişkinsin!" diye karşılık verdim hemen. "Ben daha 19 yaşında bir ergen sayılırım!"
Harun kahkahasını tutamayarak, "Bak onu doğru dedin Zeynep," dedi.
Öfkem yine mantığımın önüne geçmeye başlamıştı. "Tamam o zaman! Sen git kendine yetişkin birini bul! Hiç nişanla, süreçle uğraşma; direkt nikahı kıyın olsun bitsin!"
Ayağa kalktım, hışımla org çalan adamın yanına yürüdüm.
"Yeter abi, yeter be ya!" diye bağırdım adamın tepesinde biterek. "Şarkıyı söyleyemiyorsan insanlara böyle işkence etmeye hakkın yok! Git kendine başka bir iş bul! Üç beş kuruş kazanacaksın diye milletin kulağını sağır edemezsin! Pavyon değil burası, sahil kenarı! İnsanda ne romantizm bıraktın ne huzur!"
Harun arkamdan fırlayıp sağ kolumdan beni hafifçe çekmeye, sakinleştirmeye çalıştı. O sırada yan bankta oturan orta yaşlı bir kadın aniden ayağa kalktı.
"Helal olsun sana bacım!" diye bağırdı bana destek vererek. "Doğru söyledin, sesi borazan gibi çıkıyor, kafamız şişti sabahtan beri!"
Çevredeki birkaç kişi de alkışlamaya başlayınca kadınlara ve alkışlayanlara doğru kaşlarımı çattım. "Pardon da siz neyi alkışlıyorsunuz acaba?!" diye onlara da çıkıştım. "Kuzu kuzu oturdunuz sabahtan beri! Ben sesimi çıkarınca mı aklınıza geldi rahatsız olduğunuz?! Fırsatçılar sizi!"
Millet neye uğradığını şaşırıp susarken Harun kolumu tutup beni yürütmeye çalıştı. "Zeynep ne yapıyorsun, sakin olur musun? Gelene geçene atar yapıyorsun, terapiyi düşün biraz!"
Harun’a dönüp hırçın hırçın baktım. "Zaten terapi yüzünden bu öfke patlamasını yaşıyorum! İçimdekileri tutmamak için ne varsa dışarı haykırıyorum işte!"
Zavallı müzisyen genç eşyalarını toparlarken bana korkuyla baktı. "Abla senden korkulur valla... Ben gidip başka yere kurulayım en iyisi," diyerek taburesini yüklenip kaçtı.
Arkasından mırıldandım: "Salak adam... Gidip başka yerde insanların kafasını ütüleyecek şimdi."
Harun derin bir iç çekerek omuzlarımdan tuttu. "Tamam, sakin ol Zeynep. Ne istersen onu yapalım. Söyle bakalım, bu lise flörtünün ilk aşaması nedir?"
Gözlerimi devirdim. "İlk aşama: Kıvılcım ve bakışmalar."
Harun güldü. "Zeynep, seni istemeye geldiğimiz ilk günden beri bakışıyoruz zaten biz."
"İyi tamam, burayı geçelim o zaman... İkinci aşama: Benden numaramı isteyeceksin."
"Zeynep, numaran var ya zaten bende?" dedi Harun saf saf.
"Off Harun! Odun Harun!" diye sitem ettim. "Flörtleşmek için önce sanki yeni tanışmışız gibi mesajlaşmamız gerekiyor ya!"
"Zeynep, bana 'odun' deyip durma; sensin kıvılcım saçan!" dedi Harun hafifçe kaşlarını çatarak. "Biz zaten her gün mesajlaşıyoruz, niye en başa dönüyoruz, gerçekten anlamıyorum."
"Öküzsün çünkü!" dedim hırsla. "Mesajlaşmak flörtün en tatlı parçasıdır! Ben seninle daha önce etkilemek istediğim bir erkekmişsin gibi mesajlaşmadım ki!"
Harun pes edercesine başını salladı. "Ben öküzsem sen de... Neyse."
Aniden durdum, ona döndüm. "Harun, sen ne dedin az önce? 'Ben öküzsem sen de...' ne?!"
"Sen 'öküz' kelimesinin gerçekte ne anlama geldiğini biliyor musun Zeynep?" dedi bana imalı ve muzip bir bakış atarak.
"Evet, bildiğimiz öküz işte! İnatçı, anlayışsız!"
"Zeynep, beni burada konuşturacaksın..." dedi Harun sesi kısalarak. "Kısır mıyım ben? İki de bir beni öküze benzetiyorsun! Sabır da bir yere kadar yani."
Sözlerinin ne anlama geldiği zihnime sonradan dank edince kulaklarıma kadar kıpkırmızı oldum. "Öküz... o anlama mı geliyordu?" diye kekeledim tutularak. "Bilmeyerek söyledim... Ne bileyim, ben canlısını görmedim ki!"
Ne diyordum ben Allah aşkına?!
Harun’un okyanus gözleri muzip bir ışıkla çakmak çakmak oldu. "Bir de görseydin Zeynep..." dedi alçak bir sesle.
Girdiğim bu utanç çukurundan kaçmak ve içimdeki o sıkışmışlığı örtmek için sağ elimi aniden karnıma, ameliyat yarama doğru götürdüm. Harun’un yüzündeki o muzip ifade bir anda silindi, yerini derin bir endişe kapladı.
"Zeynep! Çok yordun kendini bugün, bu kadar stres yeter. Hadi eve gidiyoruz, dinlenmen gerekiyor. Yürüyebilecek misin, kucağıma alayım mı seni?"
"Hayır, yürürüm... İyiyim ben, hafifçe sızladı sadece," dedim mahcubiyetle.
Sağ elimle onun güçlü koluna girdim. Yavaş adımlarla arabaya yürüdük. Koltuğa oturduğumda emniyet kemerimi takmama yardım etti, sonra kendi tarafına geçip gaza bastı. Kadıköy’ün kalabalığından sıyrılıp Maltepe’ye, bizim mahalleye doğru ilerledik.
Harun arabayı bizim evin önüne yanaştırdı. Durduğumuzda bana dönüp, "Zeynep, yarın görüşürüz. Dikkat et kendine," dedi şefkatle.
Arabanın kapısını açarken ona dönüp sırıttım. "Görüşürüz Harun arkadaşım! Sen de dikkat et kendine!"
Harun gülümseyerek başını salladı. "Sen de dikkat et çilek kız..."
Aşk gerçekten çok güzel bir şeydi. Her şeyi unutup en başa sarmak, o ilk heyecanları sil baştan yaşamak ruhuma ilaç gibi gelmişti. İçimdeki tatlı bir neşeyle eve girdim.
Odama çıkıp çantamı yatağın üzerine bıraktığım an cebimdeki telefonum titreşti. Ekranı açtığımda gizli bir numaradan gelen uzun bir mesaj gördüm:
> "Merhaba, ben bugün sizi sahilde bankta gördüm. Işıldayan kızıl saçlarınız ve zümrüt yeşili gözleriniz beni derinden etkiledi. Numaranızı verdiğiniz için teşekkür ederim, yoksa sizin gibi güzel bir hanımefendiyle tanışmaktan mahrum kalacaktım. O güzel isminizi bana bahşeder misiniz?"
>
Harun’un gönderdiği bu mesajı okuduğum an odada tek başıma kocaman bir kahkaha attım. 90’ların yeşilçam filmlerinde miydik acaba?! Adama "flört edelim" dedik, adam resmiyetin dozunu kaçırıp edebiyat paralıyordu!
Telefonumu göğsüme bastırıp yüzümde kocaman bir tebessümle yatağa uzandım.
Bölüm hakkında yorumlarınızı bekliyorum.
Oy vermeyi unutmayınız...
♥️♥️♥️♥️
