34. bölüm · 🕊️ ZEYNEB-İ HARUN 🕊️
33. Bölüm:Sözler, Hırslar ve Kalbe Atılan Çentik
Kahvaltımızı neşeyle ve bolca takılmayla yaptıktan sonra Harun, cumaya yetişmek için eve gidip üzerini değiştirdi. Babası Süleyman amca ile ağabeyi Bilal abi de lokantayı erkenden kapatıp caminin yolunu tuttular. Bizim buralarda böyledir; erkekler ne kadar yoğun olursa olsun cuma namazını asla aksatmazlar.
Onlar gittikten sonra odama çıkarken yanaklarım hâlâ utançtan alev alev yanıyordu belki ama içten içe tatlı bir memnuniyet de sarmıştı dört bir yanımı. Sırf beni hasta zannetti diye, işi gücü bırakıp koşturarak gelmişti... "Bana gerçekten değer veriyor galiba," diye düşündüm. Kalbimin kuytu bir köşesinde bir kuş kanat çırptı sanki.
Akşam gidecek olan nişan bohçası için heyecanla odama gidip dolabımdaki elbiselere baktım. Ama ne mümkün! En yeni, en derli toplu elbisem daha birkaç gün önce sözümde giydiğim o krem rengi elbiseydi. Kendi kendime, "Yengemde bir sürü elbise vardır, gidip bir bakayım" diyerek soluğu Hilal yengemin yanında aldım.
"Yenge..."
"Neee..." dedi yengem, hastaneye gitmek için aceleyle hazırlanırken.
"Yenge ya..."
"Ne var Zeynep, söylesene kızım! Hastaneye yetişeceğim, nöbetim var!"
Sıkılgan bir tavırla mırıldandım: "Bugün akşam için bana bir elbise versene..."
Yengem elindeki çantayı masaya bırakıp şaşkınlıkla bana döndü: "Zeynep? Çok şaşırttın beni, sen benden elbise mi istiyorsun?"
Geri adım atmaya meyilli yapımla hemen: "Tamam yenge ya, istemiyorum vazgeçtim..." dedim.
"Yok yok, dur! Normalde hayatta istemezsin de ondan şaşırdım. Gel bakayım dolabıma, seçelim bir şeyler..."
Birlikte gardırobunu açtık. Yengem elbiseleri karıştırırken ben içimden "Ben ne yapıyorum ya, ne bu süslenme hırsı?" diye kendimi sorguluyordum. Tam o sırada gözüm sütlü kahve renkte, son derece şık bir elbiseye takıldı.
Yengem elbiseyi eline alıp bana baktı ve hayretle gözlerini açtı: "Valla kız Zeynep, nasıl başardın bu kadar zayıflamayı bilmiyorum ki! Benim bedenimden bile aşağı düşmüşsün, bak bu sana tam olur."
Ah yenge... İki senedir matbaada yakalanmamak için nasıl ecel terleri döktüm bir bilsen... Ağır kitap koliyle idman yaptım ben resmen, diye geçirdim içimden. Dışımdan ise sadece: "Az yedim yenge, ondandır..." deyip elbiseyi kaptığım gibi yukarı odama koştum.
Odaya girince dayanamayıp Gölyazı’da hırsla kenara fırlattığım o ayakkabı kutusunu açtım. İçinde o kıpkırmızı babetler duruyordu. Harun’dan aldığım ilk hediyeydi bu... İlk aldığında bana acıdığını düşünüp çok kızmış, dünyayı ona dar etmiştim. Ama sonra anlamıştım; o bana acımamıştı. O, ilk kez beni gerçekten düşünen, çocukken en çok istediğim ama sahip olamadığım şeyi bana vermeye çalışan tek kişiydi. Harun benim çocukluğuma, o kırgın küçük kıza el uzatmıştı.
Çocukken benimle dalga geçtiğini sanarak ona kin gütmüştüm ama doğruları öğrendiğimde içimde bembeyaz bir umut yeşermişti. O ağacın yanına sırf bu yüzden, yeniden başlamak için gitmiştim. Yıllar önce o gövdeye kazınan 'ZEYNEBİ-HARUN' yazısı, benim dünyamda artık 'ZEY-OKYA' olmuştu...
İçimden birden onun sesini duymak geldi. Dünden beri hediye ettiği telefon yüzünden paniklemiş, sabah da ateşlendim sanıp helak olmuştu. Abimlerin cumadan döndüğünü görünce Harun’un da gelmiş olabileceğini düşündüm.
O sırada Harun, abisi Bilal ile birlikte lokantaya geçmişti. Süleyman amca eve istirahat etmeye gittiği için Harun bir süreliğine abisine yardım etmek istemişti. Ben onu aradığımda, Harun camide olduğu için telefonunu sessize almıştı. Mutfakta tezgahın kenarına hızla bırakırken yanlışlıkla ekrana dokunmuş olacak ki, aramam açıldı!
Açıldığından habersiz beklerken, ahizeden Bilal abinin sesi yükseldi. Harun’a bir şeyler söylüyordu:
"Harun kardeşim, akşam bohçan gelecekmiş..."
"Evet abi, öyle gelecek..." dedi Harun’un sesi.
Bilal abi derin bir iç çekti: "Ne diyeyim kardeşim... Babam işte, 'olmaz' dedik, oldu... Zeynep’e bak, bir de sana bak! Olacak iş mi? Kız geldi, dükkânı taraumar etti. Masraf üstüne masraf! Bu kız ben sana diyeyim, batırır seni kardeşim..."
Harun araya girmeye çalıştı: "Abi Allah aşkına ne diyorsun sen?.."
Kulaklarıma inanamıyordum. Sıkılmış dişlerimin arasından "Bilal abi sen ne diyorsun ya?" diye fısıldadım. Ama Bilal abi durmuyordu:
"Ne diyeceğim kardeşim... Valla kız ayaklı tehlike diyorum! İçki de içmiş, gitmiş anneme söylemiş Hatice teyze... Bir de gitmişsin, dünya kadar para verip pahalı telefon almışsın. Kardeşim, bu kız seni kullanıyor!"
Mahalleye bak arkadaş! İşleri güçleri yok, dedikodu peşindeler! Anneme de teessüf ederim yani, işi gücü yok, everdiği kızını elaleme kötülemekten başka bir uğraşı yok!
Harun abisine sertçe cevap verdi: "Abi! Zeynep benim Allah katında eşim. Ona ne alıp almayacağıma ben karar veririm. Elalem kendi işine baksın. Siz Zeynep’i tanımıyorsunuz..."
"Yeme beni kardeşim!" dedi Bilal abi kestirip atarak. "Sen değil miydin başta babama itiraz eden, 'Ben evlenmeyeceğim' diye? Babam son sözünü söyledi diye, 'Kusurunu örteceğim' falan diyerek kabul ettin! Sen de biliyorsun birbirinize denk olmadığınızı..."
O an kafamdan aşağı buz gibi sular döküldü. Yüreğim bir anda paramparça oldu. Hayal kırıklığı bütün bedenimi sardı. Devamını dinlemeye ne gücüm ne de dermanım kalmıştı; telefonu gözyaşları içinde pat diye kapattım.
Ben telefonu kapattığım an, Harun mutfakta abisinin karşısına dikilmiş, gözlerinden alev saçarak konuşuyordu:
"Abi, ben Zeynep’i tanımıyordum! Bir an anlatılanlara kanmıştım, doğru... Zeynep’e karşı önyargılı davranmıştım. Ama Zeynep bambaşka biri! Kulaktan dolma sözlere inanıp masum bir kızın günahını almayın abi! Hırçın da olsa, asi kalbini kimselere beğendirememiş de olsa, ben Zeynep’i seviyorum... Kimse beni yolumdan döndüremez!"
Bilal abi şaşkınlıkla Harun’a baktı. Kardeşinin gözlerindeki o kararlılığı görünce duraksadı: "Harun kardeşim... Sen ciddisin. İlk kez bana bir kızı savundun. Sen gerçekten seviyorsun bu kızı... Tamam kardeşim, bir daha Zeynep hakkında tek bir yorum dahi yapmayacağım. Madem sevdin, madem kendine zevce belledin..."
"Tamam abi, hadi işimize bakalım," dedi Harun. Yüzünde sevdiğini savunmuş olmanın huzuru ve içten bir mutlulukla tezgahın başına geçti.
O sırada ben odamda öfkeden ve utançtan deliye dönmüştüm! Kutudaki o kırmızı babetleri kapıp duvara fırlattım!
"Demek zoraki kabul ettin Harun?! Demek ben sana göre bir eş değilim, ha?! İyilik meleği Harun benim kusurlarımı örtecekmiş! Ben de nasıl bir anda bana pahalı telefon aldı diye tav oldum hemen! Ah Zeynep, salak Zeynep! Az daha yelkenleri suya indiriyordun! Harun'un okyanusunda batacakmışım meğer! Mahalleye de maşallah, herkesin dilindeyim! Bu kadar ünlü olacağımı bilseydim, zamanında hepsinin poposuna tekmeyle imzayı basardım!"
Hırsımdan odada bir aşağı bir yukarı voltalıyordum: "Bende diyorum benim için endişeleniyor, beni düşünüyor... Ama nerdee! Kendisi iyilik meleği ya! Süleyman amca masaya yumruğunu vurmasa benimle evlenmek istemiyormuş bile! Sen kimsin be? Sanki ben çok meraklıydım seninle evlenmeye! Gelip salonda 'Zeynep’le anlaştık' demesini biliyordun. Meğer babasını memnun etmek içinmiş! Demek ben 'ayaklı tehlike'yim Bilal abi, öyle mi?.."
Gözlerimdeki yaşları silip aynaya baktım. Sert bir ifade oturmuştu yüzüme. "Tamam..." dedim kendi kendime. "Bundan sonra yataklara düşüp kendimi mahvedemem. Madem öyle, ben de farklı biri olacağım bundan sonra! Harun benim kusurumu örtmek için uğraşıyormuş ya... Ben de onda öyle bir kusur yaratacağım ki! Seni kendime aşık edeceğim Harun... Bana öyle bir tav olacaksın ki, sonra seni istemediğimi söyleyip sana istenmemenin en kötü işkencesini çektireceğim!"
Hızla yengemin o sütlü kahve elbisesini kaptığım gibi odasına götürüp dolabına geri koydum. Duvara fırlattığım kırmızı babetleri de toplayıp kutusuna teptim, dolabın en alt köşesine sakladım.
Bir saat sonra Süleyman amca dükkâna gelince, Harun üzerindeki önlüğü çıkarıp telefonunu eline aldı. Ekrana bakınca şaşırdı:
"Allah Allah... Zeynep aramış. Telefonu da açmışım demek, ses alamayınca kapatmış. Merak etmiş midir acaba, bir arayayım..."
Harun beni aradığında ben banyodaydım. Telefonu küçük kardeşim Elif açıp banyoda olduğumu söyleyince Harun ısrar etmeyip evine geçti. Meryem teyze evde temizlik yapmış, akşamki bohça merasimi için hazırlıkları tamamlamıştı. Evde bir yanıyla yas havası olsa da hayat bir şekilde akıp gidiyordu.
Akşam olmuştu. Üzerime süslü elbiseleri değil, her zaman giydiğim sıradan turuncu elbisemi geçirdim. Saçlarımı da alelade arkadan bağladım. Ne uğraşacağım onun için süslenmekle? Ben kim, süslenmek kim!
Aşağı indiğimde Yusuf abim nakışlı nişan bohçasını özenle kucağında tutuyordu. Aile fertleri için de hediyeler hazırlanmıştı. İçimden hâlâ söyleniyordum: Ne uğraşıyorsak anlamadım! Nişan günü getirilsin işte bohçalar, ne diye taşıttırıyorsunuz durduk yere...
Karşı eve geçip kapıya geldik. Bizi güler yüzle karşıladılar. Züleyha abla hâlâ biraz üzgündü, ona hafifçe sarıldım. Meryem teyze ve Süleyman amcanın hürmetle ellerini öptüm.
Harun ise kapıda durmuş, üzerindeki keten haki gömleği ve bej rengi pantolonuyla pişmiş kelle gibi sırıtıp duruyordu. Hakinin yeşili bana bir gönderme miydi bilmiyordum ama heyecanlı olduğu her halinden belliydi. Benim için mi heyecanlıydı, yoksa bohçada göreceği donlar için mi, orasını Allah bilirdi!
Tamam anladık, çok yakışıklısın ama sinir oluyorum sana artık! Gülme şöyle yüzüme! diye geçirdim içimden.
Bohça açılıp bakılmadan önce Meryem teyze, Züleyha abla ve Bilal abinin eşi çayları servis ettiler. Masada çayın yanında nefis tatlılar, börekler, çörekler vardı. Balkan yöresi de bizim adetlere hiç yabancı değildi zaten.
Harun gözlerini benden ayırmıyordu. Ben ise ona dönüp bakmıyor, bakışlarımı bilhassa Bilal abiye dikmiş, adamı gözlerimle delip geçiyordum.
Büyükler koyu bir sohbete dalmışken Süleyman amca sevecen gözlerle bana baktı: "Eee Zeynep kızım, nasılsın? Bugün hastalanmışsın diye duydum, iyi misin?"
Ah Süleyman amca ah... Yanlış mesaj kurbanı olduk işte, diye geçirdim içimden. Dışından ise gayet sakin bir sesle: "İyiyim Süleyman amca. Hafif ateşim çıkmış da... Harun da ne yapsın, telaşlanmış işte," dedim.
Harun yan tarafta bıyık altından gülerek: "Öyle oldu baba... Ama telaş edilecek bir şey yokmuş," diye ekledi.
Sen dur daha Harun... Asıl yangın neymiş göreceksin! dedim içimden. Sonra derin bir nefes alıp doğrudan Süleyman amcaya döndüm:
"Süleyman amca... Size söylemek istediğim bir şey var."
Süleyman amca gözlüklerinin üstünden bana baktı: "Buyur kızım, söyle tabii..."
Masa bir anda sessizleşti. Annem, babam, Bilal abi, Ömer abim, Züleyha abla... Hatta Harun bile ne diyeceğimi merak ederek ciddileşti, bakışlarını üzerime dikti.
"Ben sizden affınızı isteyeceğim..." diye başladım söze. "Dün dükkâna geldim, biliyorsunuz tabakları kırdım, kazaydı. Sonra lokantanın ortasında müşteri olarak gelen çocukluk arkadaşımın saçını başını yoldum..."
Harun’un suratı iyice gerilmişti. Laflarımın nereye varacağını kestirmeye çalışıyordu.
Ben devam ettim: "Süleyman amca, valla o kız Harun hakkında bir sürü şey söyledi, o yüzden dayanamadım. Bir de Harun bana akşam son model bir telefon aldı, iyice borçlandım size... Bu yüzden çalışmaya karar verdim ben."
Masada buz gibi bir hava esti! Herkes şaşkınlıkla bana bakıyordu. Babam kaşlarını çatarak söze girdi: "Olur mu öyle şey kızım?! Ne çalışması?"
Harun şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyerek ayağa kalkar gibi oldu: "Olur mu öyle şey Zeynep?! Ben onu sana hediye olarak aldım. Bana borçlanasın diye değil!"
Süleyman amca ise son derece babacan ve sevecen bir ifadeyle gülümsedi bana: "Bunları gelip bana dürüstçe söylemen ne büyük bir incelik kızım... Yaptığın hata ne olursa olsun kabul etmek büyük bir erdemliktir."
"Evet Süleyman amca... İzin verin hatalarımı telafi edeyim. Beni dükkâna işe almanızı istiyorum."
Annemin gözleri yuvalarından fırlamıştı, benim gibi bir kızın çalışmak istemesi hepsinin aklını durdurmuştu. Bilal abi ise köşede "Eyvah, bela geliyor!" der gibi dehşetle bakıyordu. Harun ise hem şaşkındı hem de lokantada dizinin dibinde olacağım fikriyle içten içe sevinmiş gibiydi.
Süleyman amca hafifçe arkasına yaslandı: "Kızım, sen şimdi bizim lokantada mı çalışmak istiyorsun, doğru mu anladım?"
"Evet Süleyman amca! Ama gelininiz olarak değil, bir çırak olarak kabul edin beni."
Süleyman amca bıyık altından gülümsedi: "Tamam gel kızım... Ama tek bir şartım var."
İçimden "Ah Zeynep ah... Ne bu hırs yine? Kendi ayağına sıktın işte!" diye söyleniyordum. Babamlar şaşkın, ben kendime onlardan daha şaşkın... Harun ise gözlerinin içi parlayarak Süleyman amcanın dudaklarından çıkacak kelimeleri bekliyordu.
Harun’a çaktırmadan bir bakış fırlatıp Süleyman amcaya sordum:
"Şartın nedir Süleyman amca?"
Süleyman amca gözlerimin içine bakarak iç ısıtan bir sesle cevap verdi:
"Bana 'Baba' dersen işe alırım seni kızım."
Bilal abinin içinden "Hayır de kızım, sakın deme!" diye çığlık attığını hisseder gibiydim.
Şimdi bütün gözler üzerimdeydi ve ben bir karar vermek zorundaydım...
