28. bölüm · 🕊️ ZEYNEB-İ HARUN 🕊️
27. Bölüm: Mavi Önlük, Yanık Sos ve Sokağın Başındaki Gölge
Sokağın başındaki o köşeyi döndüğüm an adımlarım pat diye yere çakıldı. Karşımda dikilmiş, o derin deniz mavisi gözleriyle doğrudan bana bakıyordu. Neden gelmişti ki şimdi bu adam buraya? Lokantaya geleceğimi zaten mesajda söylemiştim. Kalbim ne diye böyle durduk yere, sanki yerinden fırlayacakmış gibi güm güm atmaya başlamıştı ki?!
İçimden derin, sakinleştirici bir nefes çektim. Kendime çeki düzen vermem gerekiyordu. İki haftadır onu görmüyordum... Özlemiş olamazdım değil mi? Yok canım, daha neler! "İçinden kendine gel Zeynep," dedim hırsla. "Gardını sakın düşürme bu adama karşı!"
O bana doğru, ben de ona doğru adımlayarak aramızdaki mesafeyi kapattık. Yüzünde o bildik, içimi altüst eden hafif tebessüm belirdi.
"Selamünaleyküm Zeynep."
Allah’ın selamıydı sonuçta; almamak, cevapsız bırakmak olmazdı.
Kaşlarımı çatarak, "Aleykümselam..." dedim dik bir sesle. "Siz müşterilerinizi böyle yol ortasında mı karşılarsınız Garson Bey?"
O dipsiz mavilikleriyle gözlerimin içine baktı. "Yalnızca özel müşterilerimiz için..."
"Gerek yoktu, iki sokak aşağısı zaten. Ne gerek vardı buraya kadar gelmene?"
Harun dudaklarının kenarını hafifçe kıvırdı. "Gelmeseydim keşke, öyle mi?"
"Evet! Gelmeseydin. Mahalle yeri burası, bir gören olabilir."
"Zeynep... Sözlümsün sen benim. Aynı zamanda dini nikahlı eşimsin. Kim, ne diyebilir ki bize?"
Yine başlamıştı şu 'eş' meselesine!
"Neden geldin buraya Harun?"
"Ne bu sorgu sual Zeynep? Lokantamıza ilk defa geleceksin diye seni yoldan alayım dedim sadece."
Kaşlarımı daha da çattım. "Bak Harun, ben böyle şeylerden hiç hoşlanmıyorum. Böyle aşırı korumacı tavırları, 'Sözlümsün, yalnız dolaşamazsın' gibi demode, klişe şeyleri hiç sevmem ben."
Harun bir an kaşlarını çattı. Bakışları sertleşir gibi oldu ama kendini tuttu. İçinden "Ya o pislik herif sana kafayı takıp seni takip ediyorsa... Nasıl yalnız dışarıda olmana gönlüm razı gelsin Zeynep?" diye geçirdiğini duyar gibiydim.
"Zeynep, ben sana öyle bir şey demedim..." dedi sesi hafifçe kırılarak. "Geldiğime pişman ettin beni yine."
"İyi be! Hadi gidelim, çok açım zaten..."
"Belli oluyor," dedi beni şöyle bir süzerek. "Bayağı zayıflamışsın şu iki haftada."
İçimdeki hırçın ses hemen fırladı: "Senin yüzünden!"
Eyvah! Yine ağzımdan kaçırmıştım işte!
Harun şaşkınlıkla adımlarını kesti. "Nasıl benim yüzümden?"
"Yani... şey..." diye bocaladım, panikle hızla yürümeye başladım. "Annemle uğraşıyorum sabahtan beri! Baskı yapıp duruyor 'Harun’u ara, Harun’u sor' diye. Ondan yani! Yoksa ben ooo..."
"Yoksa unuttun mu diyecektin?" dedi, gözlerinde muzır bir parıltıyla peşime takılarak.
"Evet! Unuttum tabii. Ben daha dün yediğim yemeği bile hatırlamam, seni mi hatırlayacağım?"
Harun yanımda yürürken içinden acı bir tebessümle geçirdi: "Demek unuttun beni Zeynep... O yüzden mi böyle eriyip süzüldün? Unuttuğun için mi?"
Nihayet lokantaya vardık. Bizim mahallede böyle nezih bir mekân vardı ve ben ilk defa adım atacaktım içeriye... Üstelik Harun’un sözlüsü olarak!
İçeri girdiğimde epey müşteri olduğunu fark ettim. Mutfak tezgahının arkasındaki Bilal abi, Harun’a "Beni tek başıma bıraktın" der gibi sitemkar bir bakış attı. Ama beni görünce hemen yüzü aydınlandı.
"Selamünaleyküm baldız! Hoş geldin!"
Baldız mı?! İçimden gözlerimi devirdim. Yalandan pürüzsüz bir tebessüm yerleştirdim yüzüme. "Aleykümselam, hoş bulduk Bilal abi..."
"Eee Harun, Zeynep’i almaya gittiğini söyleseydin ya baştan! Yardıma mı geldin baldız?"
Harun benden önce atılıp lafı kesti: "Hayır abi, Zeynep benim özel müşterim."
Bilal abi kıkırdadı. "Heıı, anladım Harun... Tamam, ben şimdi tek başıma yetişirim masalara, siz geçin."
Hemen öndeki masaları gösterdim: "Şurası boş, ben şurada oturacağım."
Harun masaya baktı. "Tamam, orası iyi. Klima doğrudan üzerine vurmaz, rahatsız olmazsın. Ne yiyeceksiniz Zeynep Hanım?"
(İçimden "Seni!" diye geçirmek gelse de kendimi topladım.)
"Sarımsaksız, bol yoğurtlu olsun. Ama o çıtır çıtır olanından... Gölyazı’da yediğim mantı gibi"
Harun gözlerini süzdü. "Sarımsak olsa ne olacak ki? Bana kokar diye mi çekiniyorsun yoksa?"
"Ne sana kokmasından şikayet edeceğim be! Ben sarımsak sevmiyorum, kokusu ağır geliyor bana."
"Tamam küçük hanım, hemen getireceğim."
Mutfak kapısından Bilal abinin sesi yükseldi: "Harun, oyalanma kardeşim! Müşterilerden sipariş mi alsan acaba? Çırağın da izin alacağı tuttu tam bugün!"
Harun başıyla onayladı. Ben de gidip ahşap masaya kuruldum. İkisi de bu kadar yoğunken benim prenses gibi oturmam pek hoş durmuyordu belki ama umurumda mıydı? Hayır. Hem ben yardım etmeye kalksam daha çok zarara girerlerdi; dükkanda kırılmadık tabak, dökülmedik çorba kalmazdı!
Öylece masada beklemeye başladım. Harun masaları gezip kibarca sipariş topluyordu. Yoldan geçenlerin, müşterilerin elinde hep o son model dokunmatik, büyük ekranlı telefonlar vardı. Benim çantamda ise hâlâ o eski, tuşlu telefon duruyordu. Çantamdan çıkarıp masaya koymaya bile utanıyordum. Hep merak etmişimdir şu WhatsApp denen illet üzerindeki sohbetleri... Eskiden bilgisayarda MSN vardı, arkadaşlarımla oradan yazışırdım. O kapanınca Facebook’a geçmiştim. Ama benim o hesabımı bile Ömer abim "Erkekler mesaj atıyor" diye zorla kapattırmıştı. Sanırsın mesaj atanlara cevap veriyordum; engelliyordum işte!
Gelen müşterilerin bazıları 20’li yaşlarında gencecik kadınlardı. Harun da 24 yaşında, boylu poslu bir adam olduğu için gözlerini ondan alamıyorlardı. Bana ne canım! Bakıyorlarsa bakıyorlar, sanki kıskanacak halim var! Ama üzerine giydiği o lacivert-mavi tondaki garson önlüğü de adama ayrı bir hava katmıyor değildi yani...
Harun siparişleri alıp mutfağa girdi. Az sonra Bilal abiyle birlikte ellerinde tepsilerle çıktılar. Harun doğrudan benim masama yöneldi. Tepsideki sıcacık Boşnak mantısının yanında ince kıyılmış kuru et, turşu ve taptaze bir çoban salatası vardı.
"Buyurun hanımefendi," dedi Harun hafifçe sırıtarak.
"Ben salata istemedim ki?" dedim kaşlarımı kaldırarak.
"Ben yaptım..." dedi gözlerimin içine bakarak. "Sen seversin."
Baktım; içinde tek bir zerre bile soğan yoktu!
"Sen nereden biliyorsun benim salatayı sevdiğimi? Ayrıca soğansız yediğimi?"
"Gölyazı’dayken fark ettim. Hatice annem salata tabağını sürekli senin önüne özel olarak koyuyordu. Sen de suyuna ekmek banıp yiyordun. Çok sevdiğini oradan anladım. Az önce 'Sarımsak sevmiyorum' deyince, soğandan da hoşlanmayacağını düşündüm."
İçimden "Ne kadar çok takip etmiş beni, en ufak ayrıntıma kadar dikkat etmiş..." diye geçirmeden edemedim.
"Tamam Garson Bey, sağ ol," dedim.
Güldü. "Afiyet olsun efendim," dedi nazikçe.
Tam o sırada yan masadaki bir kız hafif işveli bir sesle seslendi: "Garson bey! Buraya da bakar mısınız acaba?"
(İçimdeki hırçın kız anında şaha kalktı: "Sana ne oluyor acaba süslü? Sözlüm o benim!" demek geçiyordu aman bana neyse!)
Dişlerimin arasından sahte bir tebessümle Harun’a baktım. "Sen git git, müşterini bekletme sakın!"
Harun eğilip fısıldadı: "Daha bir şey istersen söyle getiririm. Ama o tabak tamamen bitecek, ona göre!"
Sanki ben beş yaşında çocuktum! Hayırdır, ne oluyordu ya?! Beş yaş küçüğüm diye beni sübyan mı görüyordu bu adam?! Elime çatalı alıp hırsla mantıya batırdım, kocaman bir ısırık aldım. Bir yandan da gözüm Harun’daydı. Kadın müşteri mini etek giymiş, bacaklarını göstermek için elini eteğinin üzerinde gezdirip duruyordu.
Şeytan diyor git mutfaktan koca yoğurt kovasını kap, getir kızın kafasından aşağı boca et! Yoğurda acırım, buna değil!
Neyse ki Harun hiç oralı olmadı, sadece soğuk bir profesyonellikle siparişi aldı. Hanımefendi içecek istiyormuş... Zıkkım iç!
Kendi kendime gerilip duruyordum. Sol arkamda oturan sarışın kız grubu ise ayrı bir dertti.
"Kanka baksana ya!" dedi biri fısıltıyla. "Adam filinta gibi! Gözlere bak hele, resmen ateş ediyor! Sırf bu çocuğu görmek için bile gelinir buraya valla."
Karşısındaki esmer kız cevap verdi: "Görmüyor musun kızım, parmağında yüzük var. Evlidir belki?"
"Ya yüzüğü sonradan fark ettim ama çok yakışıklı! Böyle adamı kaparlar tabii hemen, takmışlar yüzüğü. Ah bir çapkın olacaktı ki, bak nasıl tavlıyordum..."
Masanın altında yumruklarımı öyle bir sıktım ki tırnaklarım avunuma battı. Gidip "Lan durun! O adam benim sözlüm!" diyemiyordum da...
Kumral olanı söze girdi: "Belki evli değildir kızım, nişanlıdır. Ben bir adımlasam hemen ayrılır. Bir gece bile yaşamaya değer böyle adamlarla..."
Tövbe yarabbim! Nasıl bir zihniyetti bu böyle?! Annem olsa "Ahlak kalmamış bunlarda" diye terlik fırlatırdı! Ha evli, ha nişanlı; ne fark eder ki?! Adamı resmen canlı canlı yiyecek gibi izliyorlardı.
Harun’a baktım gizlice. Çocuk kafasını yerden kaldırmıyordu. Harama bakacak, göz kaydıracak bir tipi yoktu zaten. Aramızda nikah kıyılmadan önce bile hep başını öne eğerek konuşurdu benimle.
Sinirle tabağımdaki bütün mantıları birer birer yuttum. Sırf Süleyman amcaya ve Harun’a rezillik çıkarmamak için kendimi tutuyordum. Her gün mü böyleydi acaba burası? Sürekli böyle tipler gelip gözleriyle Harun’u taciz mi ediyordu?
Ben tabağımı bitirip salatanın suyuna ekmeğimi banarken çaprazımdaki masaya bir adam oturdu. Bana bakıp sırıtmaya başladı. Sanki çok yakışıklıymış gibi alnına düşen iki tutam yağlı saçı geriye doğru savurup duruyordu.
Nezih mekanda yaptığı harekete bak hıyarın! Neyin şovunu yapıyorsun hayırdır gardaş?!
Bir de utanmadan otuz iki dişiyle birden sırıtıyordu. Mide bulantısı! Harun gibi misvak ya da kaliteli fırça kullanan yoktu herhalde; adamın dişleri sigaradan sapsarı olmuştu. Harun görmese bari, yoksa yine olay çıkacaktı.
Önüme dönmeye çalışırken adam serçe parmağıyla kulağını karıştırmaya başladı! İğrenç yaratık! Neyse ki benden umudu kesip arkamdaki kızların bacaklarına doğru kaydırdı gözlerini. Sapık herif! Git bir aynaya bak, burun kılların ağzının içine girecek neredeyse!
Gözüm hırsla dükkanın giriş kapısına kaydı. O sırada içeriye üç kişilik bir kız grubu girdi. Hepsi kapalıydı.
Ama aralarından bir tanesi... O yürüyüşü, o duruşu...
Gözlerim kısıldı. Kalbim bir anda duracak gibi oldu. O muydu gerçekten?! Yoksa ben mi benzetiyordum?
