35. bölüm · 🕊️ ZEYNEB-İ HARUN 🕊️
34. Bölüm: Ahenkli bir Yüzük, Gizli Bir Yazı ve Kalbin Yalancı Sancısı
Mutfaktaki veya salondaki o gergin havayı dağıtmak istercesine omuzlarımı dikleştirdim. Madem lokantayı kıran yıkan bendim, toparlayacak olan da ben olacaktım. Görsün bakayım Bilal abi, 'ayaklı tehlike' dediği kız nasıl hırsla, nasıl fırtına gibi çalışıyordu orada...
Oturduğum sandalyeden ayağa kalktım. Bakışlarımı doğrudan Süleyman amcaya dikerek: "Tamam Süleyman Ba... Baba... Anlaştık mı şimdi?" dedim.
Süleyman amcanın gözlerinin içi parıldadı. Sevecen bir tebessümle: "Anlaştık kızım," diyerek elini uzattı. Ben de hürmeten öpüp alnıma koydum.
Onun gözünün içine baka baka 'Baba' demem Harun’un da aşırı hoşuna gitmişti; yüzündeki o bıyık altı gülüş derinleşti, gözlerinin mavisi iyice ışıltı kazandı.
Süleyman baba elini dizine vurup devam etti: "Kızım pazartesi sabah 8'de gel başla..."
Nee?! Saat 8 mi?!
Gözlerim yuvalarından fırlayacaktı az kalsın. Şok içinde içimden "Olamaz ya, ben saat 8'de uykunun en tatlı rüyasındayım!" diye çığlık attım.
Yutkunup toparlanmaya çalışarak: "Süleyman amca... Yani Baba... Şey, 12'de gelsem daha iyi olmaz mı? Akşam 5'e kadar dururdum," dedim pazarlık yapmaya çalışarak.
Bizimkiler bu halime bıyık altından gülerken Harun da karşımda bön bön sırıtıyordu.
Süleyman baba kıkırdadı: "Nerede görülmüş kızım bir çırağın patrondan sonra işe geldiği? Sabah 8, akşam 6... Ona göre! Sen ne dersin Mustafa, kızına iznin var mıdır?"
Babam son derece ciddi bir tavırla: "Eti senin, kemiği benim Süleyman! Biraz çalışsın da para kazanmak, ekmek aslanın ağzında nasılmış öğrensin..." dedi.
Harun’a oyun oynayacağım, aklınca intikam alacağım diye kendimi resmen bile bile ateşe attım! Ben kim, sabahın köründe kalkmak kim... Off Zeynep, off!
Babamlar kendi aralarında çaylarını yudumlarken Süleyman baba boğazını temizleyip masaya bir açıklama daha yaptı: "Harun, Zeynep... Biz Mustafa ve annenizle konuştuk, düşündük. Nişanı Pazar günü yapacağız. Biliyorsunuz cenazemiz oldu, öyle davullu zurnalı eğlence falan yapamayız. Yakın eş dostumuza haber verdik, bu Pazar lokantada nişanı kıyacağız. Bohçayı da yarın getiririz. Kendi aramızda tatlıya bağlarız, olur mu sizin için de? Yarın da gidin, takılacak yüzükleri alın."
Ben hiç vakit kaybetmeden yine hamlemi yaptım, Harun’u şaşırtmak için atıldım: "Çok güzel düşünmüşsünüz Süleyman baba! Bence de nişan hemen yapılmalı, hiç beklemeyelim."
Harun gözlerini dıkızlatarak bana bakıyordu; bu hevesli halime büsbütün şaşırmıştı. "Aynen baba, doğrusunu siz bilirsiniz," diye mırıldandı.
"O zaman Pazar’a nişanımız var, hadi hayırlısı!" dedi Süleyman baba.
İçimden, "Zaten resmiyette imam nikahıyla evlendik, nişan çabuk olsa ne olur olmasa ne olur..." diye geçirdim. Neyse, pazartesi işe başlayana kadar şu iki gün mışıl mışıl uyuyayım bari de uykumu alayım dedim.
Annemler sohbeti derinleştirirken Harun hafifçe yanıma yaklaştı, sesi fısıltı gibiydi: "Zeynep... Gelsene, bahçeye çıkalım mı biraz?"
Genişçe, sahte ve yapmacık bir gülümsemeyle yüzüne baktım: "Olur Harun’cum... Çıkalım!" dedim.
İçinden "Harun’cum mu?! Bu kız kesin havale geçirdi!" dediğini duyar gibiydim.
Birlikte verandadan geçip bahçedeki ahşap masaya oturduk. Gece serindi ama içimdeki hırs alev alev yanıyordu. Harun dirseklerini masaya dayayıp bana doğru eğildi:
"Hayırdır Zeynep? Neden birdenbire çalışmak için bu kadar ısrarcı oldun?"
O Mavi gözlerine baktım; karanlıkta bile ay ışığını toplayan bir ayna gibi parıldıyordu. Bakışlarımı kaçırmadan yanıtladım: "Şimdiden koca parası yemek istemiyorum... Kendimi kötü hissettim, çalışmak istedim. Hem benim için de değişik bir deneyim olacak."
O da benim zümrüt yeşili gözlerime kilitlendi, bakışları yumuşadı: "Zeynep... Ben sana ne dedim? Benim param senin hakkın, sonuna kadar. Sen benim helalimsin..."
İçimden bir ses bağırdı: Helalinim öyle mi?! Görürsün sen Harun, dibinde olup sana ne hayat krizleri yaşatacağım!
Tiz ve neşeli bir ses tonu takınarak: "Ya bir düşünsene Harun’cum... Seninle beraberiz akşama kadar, seni özlemek zorunda da kalmam!" dedim.
Bir anda adamın gözleri şaşkınlıkla açıldı! "Sen... Beni görmeyince özlüyor musun?"
İçimden "Ne demek, hasretinden ölüyorum sanki!" diye dalga geçiyordum kendimle.
Dışımdan ise: "Evet, özlüyorum Harun’cum... Aklımın sende kalacağına, yanında dururum daha iyi!" dedim.
Harun’un kaşları bir anda çatıldı, şüpheci bakışlarla yüzümü inceledi: "Zeynep... Sen iyi misin? Yine ateşin falan mı çıktı senin? 'Harun’cum' ne demek, sen böyle şeyler söylemezsin ki? Beni özlediğini mi söylüyorsun gerçekten?"
Adam zeki tabii... Beni ciyak ciyak bağırmamdan, hırçınlığımdan tanıyor. Böyle davranınca iğrenip soğuyor sanırım. Olsun, yavaş yavaş soğusun da kurtulalım ikimiz de!
"Aa! Ne alakası var Harun’cum? Bak telefonuma, seni 'Harun’cum' diye kaydettim bile," dedim pişkin pişkin.
Harun bu halimden hiç ama hiç hoşlanmamıştı. Kaşları iyice çatıldı, gözlerindeki o yumuşak ifade kayboldu: "Zeynep, sen bir şey mi içtin? Hem sen beni..." dedi ve duraksadı, devamını getirmedi.
"Hayır Harun, ne içeceğim? Alkolik miyim ben?! Arada bir duble, o kadar..." dedim gayet rahat bir tavırla.
Harun gözlerini devirerek içinden "Zeynep, yine ne işler çeviriyorsun sen?" diye geçirdi, yüzünden okuyordum.
"Ne var yani?!" dedim sesimi yapmacık bir incelikle yumuşatarak. "Değişmemi istemiyor muydunuz? Ben de kibar olmaya çalışıyorum artık. Saygılı, hoşgörülü, hanım hanımcık biriyim Harun’cum..."
"Zeynep, ben sana 'değiş' demedim ki!" dedi sesi hafifçe yükselerek. "Hem böyle kibar haller hiç yakışmıyor sana! Gerçekten... Beni özledin mi sen?"
Bir anda onun mavi gözlerinin derinliğinde saplanıp kaldım. Ses tonundaki o gizli kırgınlık mıydı beni vuran, yoksa gözlerindeki o sorgulayan bakış mı?
Kalbim kırılmıştı... Onu tamir etmeye başlamışken, telefonda Bilal abiye dediklerini duyunca yeniden darmadağın olmuştu. Beni sevmediğini, babasının zorlamasıyla 'kusurumu örtmek' için kabul ettiğini biliyordum. Şimdi söylesem ona... 'Sen benim en büyük hayal kırıklığımsın' desem? Yıllarca çizip defterde sakladığım, sonra yırtıp attığım o yüzünün yarısı olan resmi gürültüyle suratına çarpsam... Oysa ben bugün o resmi tamamlamayı düşünmüştüm...
Daldığımı görünce Harun bana doğru fısıldadı: "Zeynep... Dondun kaldın. Cevap versene?"
O sırada annemlerin içeriden helalleşme sesleri yükseldi. Ayaklanmış, çıkıyorlardı.
Hemen toparlanıp masadan fırladım: "Neyse Harun’cum, annemler gidiyor galiba. Yarın görüşürüz, bay bay!"
Giderken bir de uzaktan, sosyete tikileri gibi dudaklarımı uzatıp abartılı bir öpücük salladım ona. Harun arkamdan adeta bir uzaylı görmüş gibi şaşkınlıkla bakakaldı.
Kendi hareketimden kendim bile tiksinmiştim! O derece garip, o derece eğreti durmuştu üzerimde.
Kapıda el öpüşüldü, vedalaşıldı. Onlar bizim getirdiğimiz bohçayı çoktan açıp bakmışlardı bile. Harun’un yüzünün şeklini merak etmeden duramadım. Annemin gidip babama aldığı gibi bol, çizgili dede donlarından almıştı. Ne gülerdim ama Harun onları görünce!
Biz bizim evin kapısına doğru yürürken Harun arkamdan bıyık altından gülerek seslendi: "Zeynep ya... Gerçekten tiyatro yeteneğine hayranım! Hem çizim kabiliyetin var hem de harika rol yapıyorsun, harcanıyorsun valla!"
Sonra da kendi kendine düşündü: "Bunları sırf beni kendinden soğutmak için mi yapıyor acaba?"
Eve gittiğimizde ben hışımla odama çıktım. O sırada Bilal abi, Süleyman babaya benim hakkımdaki şüphelerini döküyordu:
"Baba, neden izin verdin Zeynep’in çalışmasına? O kız sakar, dükkânı yıkar valla başımıza!"
Süleyman baba sevecen ama kararlı bir sesle cevap verdi: "Yetişecek oğlum, yetiştireceğim ben gelinimi... Çalışınca düzelir, merak etme. Hem kız pişman olmuş, hatalarını telafi etmek istiyor. Gitsin başka yerde elin adamının yanında mı çalışsın? Gözümüzün önünde olur, fena mı?"
Bilal abi çaresizce başını salladı: "Tamam baba, sen ne dersen haklısın..."
Cumartesi sabahına uyandığımda saat 10’du. Annem aşağıdan cır cır seslenip duruyordu. Kahvaltıyı alelacele yaptıktan sonra annem, Elif ve ben nişan alışverişi için kapının önüne çıktık.
Harun ve Meryem Teyze arabayla gelip kapıda durdular. Araba Süleyman babamın emektar otomobiliydi. Biz kızlar arkaya doluştuk, Harun direksiyona geçti.
Annem arabaya biner binmez "Selamünaleyküm," dedi. Meryem Teyze ve Harun içtenlikle "Aleykümselam," diye karşılık verdiler.
Üzerimde bu sefer pembe bir tişört, kot ceket ve altında bileklerime kadar inen uzun bir kot etek vardı. Annem kollarımın açık gezmesine hayatta izin vermezdi zaten.
Nişan elbisesi seçmek için büyük bir abiye mağazasına geldik. Harun "Ben dışarıda bekliyorum," diyerek kapıda kaldı. Meryem teyze,annem, Elif ve ben içeri daldık.
Şu hayatta en nefret ettiğim şeylerden biri, üst üste rüküş abiyeler denemekti. Hani Harun bir ara sormuştu ya, "Senin sevdiğin bir şey var mı bu hayatta?" diye... Kesinlikle abiye denemek değildi!
Mağazada dolanırken gözüme kapalı, uzun kollu, dantelli, parlak balık modeli koyu mavi bir elbise takıldı. Annem "Yok kızım, bu çok koyu, şu var bak!" diye söylenip durdu ama benim inadımı bildiğinden üsteleyemedi.
Annemin bana seçtiği elbise ise neydi biliyor musunuz? Düz, fıstık yeşili bir elbiseydi! O ne ya öyle?! Duvar boyası gibi! Annemin zevki beni bir gün öldürecekti gerçekten.
Neyse, benim seçtiğim koyu mavi abiyeyi kiraladık. Ama kasada 3500 TL lafını duyunca içim cız etti! Valla o parayı bana nakit verseler, ben nişanda Miki Mouse’lu pijamalarımla arz-ı endam etmeye razıydım!
Elbiseyi halledip hep beraber kuyumcu dükkânına geçtik. Harun da bu sefer yanımızdaydı. Yüzünde tatlı, heyecanlı bir hal vardı; sürekli gülümsüyordu. Eğer arkamdan çevirdiği o lafları duymamış olsaydım, belki ben de onun bu gülüşüne karşılık verir, heyecanlanırdım...
Meryem teyze kuyumcuya doğru eğilip: "Hadi oğlum, seçin yüzüklerinizi bakayım," dedi.
Tezgâhtar adam kadife kutularda parıl parıl parlayan yüzükleri çıkardı. Tektaşları gördüm... Pek tarzım değildi öyle gösterişli, taşlı şeyler. Ama insan şöyle romantik, güzel bir evlilik teklifi almak istemez miydi yani?
Bir an hayal kurdum... Harun’un önümde diz çöküp: "Zeynep, benimle evlenir misin? Beni yıllarca, hiç bıkmadan yeniden çizebilir misin?" dediğini düşündüm...
Tövbe tövbe! Neyi hayal ediyorum ki ben?! Yanımdaki dalyan gibi çocuk işte, bir tek duyguları ve dürüstlüğü eksik! dedim kendi kendime.
Adam taşlı, pırlantalı yüzükleri uzatınca başımı salladım: "Zeynep, hangisini beğendin?" diye sordu Harun.
"Bunlar çok parlak, fazla taşlı... Bakın, 'Ben evlendim!' diye insanların gözüne sokulacak derecede havalı. Ben klasik, sade bir alyans istiyorum," dedim.
Tezgâhtar adam hemen sade altın alyansları çıkardı. İçlerinden ince, zarif bir modeli gösterdim: "A bak, bu çok güzel ve kibar..."
Harun o an gözlerimin içine bakıp içinden "İşte sırf bu sadeliğin, bu doğallığın yüzünden sevilmeye değersin Zeynep..." diye geçirdi.
Harun seçtiğim yüzüğü alıp parmağıma takmak istedi. Elimi yavaşça uzattım. Parmaklarımız birbirine değdiği an sanki elektrik çarptı! Gözlerimiz kenetlendi. Yüzük parmağıma tam oturmuştu.
Harun kuyumcuya dönerek: "Abi, bu yüzüğün gümüş olanı var mı? Bende de aynısından olsun," dedi. Dinimize göre erkeklerin altın takması uygun değildi çünkü.
Adam kutuları karıştırıp aynı modelin gümüşünü buldu: "İçine ne yazalım bakalım çifte kumrular?" diye sordu sevecenlikle.
Harun hiç tereddüt etmeden cevap verdi: "ZEYNEBİ-HARUN yazın ikisine de..."
Gözlerim şokla açıldı! Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. "ZEYNEBİ-HARUN mu?! Nasıl yani?!" dedim şaşkınlıkla.
Harun bana dönüp gülümsedi: "Güzel değil mi Zeynep? Kafiyeli oldu adlarımız... Sen seversin böyle ahenkli isimleri."
Kafam bir anda çorba oldu! Şimşekler çaktı zihnimde... Şimdi bu adam bunu öylesine, kafasından mı uydurdu... Yoksa Okulda ki o ağaçtaki yazıyı gördü mü?!
"Ne oldu Zeynep? Beğenmedin mi?" dedi bana doğru bakarak.
Paniğimi gizlemek için hemen maskemi taktım: "Aman, ne yazdırıyorsan yazdır! Sonuçta yüzük dediğin sadece bir simge..."
Harun hafifçe kulağıma doğru eğildi, sıcak nefesi tenimi yaktı: "Evet... Senin bana ait olduğunun simgesi."
"HIÇK!"
Al işte! Bu adam beni öldürecekti valla! Yine hıçkırık tuttu beni! Oyun oynayayım, adama intikam çektireyim derken ben bu adama çok fena tutulmasam bari diye dualar etmeye başladım.
Adam 15 dakika sonra içleri kazınmış yüzükleri getirdi. Meryem teyze de bana gösterişli bir gerdanlık seti aldı.
Kuyumcudan çıktık ama ben hâlâ "HIÇK... HIÇK..." diye hıçkırıyordum! Kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Vücudum bu kadar heyecanı ve karmaşayı kaldırmayacaktı yakında!
Aklım hâlâ o yazıda takılı kalmıştı. Bu imkânsızdı... ZEYNEBİ-HARUN birleşimi öyle bir anda akla gelecek bir şey değildi. Ben o ismi türetmek için günlerce, gecelerce düşünmüştüm zamanında!
Nişan için tüm eksikler tamamlanmıştı. Mahallenin Necla ablası olan kuaför de ayarlanmıştı. Artık resmen, belgeli ve yüzüklü şekilde nişanlı olacaktık... Fotoğraf işi de mahallenin emektarı Foto Cemil abideydi.
Yarın benim için çok yorucu, çok çalkantılı olacaktı, bu kesindi. İçimden söylenmeden edemedim: Evlenmek neden bu kadar meşakkatli iş ya?! Git nikah masasına, at imzayı, bitsin gitsin işte!..
