69. bölüm / 89
🕊️ ZEYNEB-İ HARUN 🕊️67. Bölüm
Bölümler 89Şu an: 67. Bölüm
- 1 🕊️ ZEYNEB-İ HARUN // KARAKTER REHBERİ 🕊️441 kelime
- 2 1. Bölüm: Çilek Kokulu İsyan1.758 kelime
- 3 2. Bölüm: Kusurun Örtüsü1.657 kelime
- 4 3. Bölüm: Bayram Telaşı ve Zoraki Kısmet1.827 kelime
- 5 4. Bölüm: Bir Bayram Sabahı ve Beklenmedik Dönüşüm2.061 kelime
- 6 5. Bölüm: Çilek Kokulu Kaos1.710 kelime
- 7 6. Bölüm: Yırtılan Hayallerin Gölgesinde1.494 kelime
- 8 7. Bölüm: İki Dünyanın Çatışması1.434 kelime
- 9 8. Bölüm: Gölyazı’da Bir Zümrüt Sığınağı1.547 kelime
- 10 9. Bölüm: Gölyazı’nın Serin Sularında Uyanan Geçmiş1.906 kelime
- 11 10. Bölüm: Çilek Kokulu Eskizler ve Mavi Bir Sır1.481 kelime
- 12 11. Bölüm: Ağaçtaki Yazı ve Çilek Kokulu Sis1.586 kelime
- 13 12. Bölüm: Çilek Kokulu Buhar ve Boşnak Böreği1.955 kelime
- 14 13. Bölüm: Çatlak Camlar ve Cevizli Lokum1.746 kelime
- 15 14. Bölüm: Çınar Ağacının Sırrı ve Mavi Kırgınlık1.907 kelime
- 16 15. Bölüm: Çelik Avuçlar ve Kırmızı Kamyon1.803 kelime
- 17 16. Bölüm: Cevizli Lokum ve Kahvaltıda Patlayan Fırtına1.823 kelime
- 18 17. Bölüm: Üç Yanıt, Bir Yemin ve Ahşap Salondaki Nikah1.772 kelime
- 19 18. Bölüm: Çilek Kokusu, İğne ve Kördüğüm1.517 kelime
- 20 19. Bölüm: Zümrüt Gözler, Taşlar ve Göğüsteki Fırtına1.354 kelime
- 21 20. Bölüm: Siyah Ateri, 24 Saatlik Ateşkes1.621 kelime
- 22 21. Bölüm: Sıçrayan Kıvılcımlar ve Aşırı Yüklü Bir Kalp1.761 kelime
- 23 22. Bölüm: Mavi Aynalar, Yaralı Bir Tuval ve Kırmızı Ayakkabılar2.145 kelime
- 24 23. Bölüm: Mavi Camın Arkasından Dünya ve Kızıl Gülün Dikenleri1.853 kelime
- 25 24. Bölüm: Kırmızı Babetler, Fırtına ve Yassı Bir Sükût1.567 kelime
- 26 25. Bölüm: Saklı Merhamet, Küçük Bir Borç1.371 kelime
- 27 26. Bölüm: Çilek Kokulu Sır, İpek Mesajlar ve Sokağın Başındaki Gölge1.439 kelime
- 28 27. Bölüm: Mavi Önlük, Yanık Sos ve Sokağın Başındaki Gölge1.391 kelime
- 29 28. Bölüm: Çalınan Yıllar ve İtirafın Fırtınası1.670 kelime
- 30 29. Bölüm: Çam Ağacının Sırrı, Yağmur Kokusunda Sarılış ve Yeni Bir Başlangıç1.669 kelime
- 31 30. Bölüm: Sıcak Su Vadi, Gözlüklerin Arkasındaki Sır ve Salondaki Fırtına1.652 kelime
- 32 31. Bölüm: Geceye Dökülen Hakikatler, Bohça Mesajları ve Kalbe Düşen Çilek Kokusu1.260 kelime
- 33 32. Bölüm: Mavi Bir Rüyadan Kırmızı Bir Rezalete,1.439 kelime
- 34 33. Bölüm:Sözler, Hırslar ve Kalbe Atılan Çentik1.793 kelime
- 35 34. Bölüm: Ahenkli bir Yüzük, Gizli Bir Yazı ve Kalbin Yalancı Sancısı1.798 kelime
- 36 35. Bölüm:Eski Bir Şarkı, Geceye Sızan İlkler1.345 kelime
- 37 36. Bölüm: Kırılan Büyü ve Zümrüt Zarafeti1.731 kelime
- 38 37. Bölüm:Gözlerin Mavisine Sığınmak1.728 kelime
- 39 38. Bölüm:Yara İzi ve Sığınak1.613 kelime
- 40 39. Bölüm: Zeynebin Okyanusu ve Çıraklık Sınavı1.561 kelime
- 41 40. Bölüm:Çamaşır Suyu, Kıskançlık ve Yarım Kalan İtiraf1.844 kelime
- 42 41. Bölüm:Sözlerin Ardındaki Okyanus1.450 kelime
- 43 42. Bölüm:Karanlık Sular ve Sözlerin Gücü1.518 kelime
- 44 43. Bölüm: Gölyazı’ya Kaçış ve Geceye Sınanan Yeminler1.694 kelime
- 45 44. Bölüm: Mum Işığı1.465 kelime
- 46 45. Bölüm: Ağlayan Çınarın Gölgesinde1.284 kelime
- 47 46. Bölüm: Okyanusun Yeşile Çaldığı An1.402 kelime
- 48 47. Bölüm: Kanlı Çınar ve Yarıda Kalan Okyanus1.527 kelime
- 49 48. Bölüm:Kanlı Çınar’ın Gölgesinde Yaşam Savaşı1.782 kelime
- 50 49. Bölüm: Beyaz Zindandan Yuvaya: Yeniden Doğuş1.551 kelime
- 51 50. Bölüm: Cam Kırıkları ve Kül Olan Pembe1.659 kelime
- 52 51. Bölüm: Kabukların Ardındaki Zeynep2.185 kelime
- 53 52. Bölüm: Mavi Aşkın Flört Haritası1.793 kelime
- 54 Mahalle Kadınları (WhatsApp Grubu):209 kelime
- 55 53. Bölüm: Mahallenin Dili ve Kalbin Fısıltısı1.862 kelime
- 56 54. Bölüm: Kırılan Seramikler ve Hakikatin Alevleri1.752 kelime
- 57 55. Bölüm: Gönlün Sığınağı ve Geceye Düşen Gölgeler1.721 kelime
- 58 56. Bölüm: Çizilen Gözler ve Masumiyet Haritası1.616 kelime
- 59 57. Bölüm: Batmış Bir Ada ve Sönen Okyanus1.752 kelime
- 60 58. Bölüm: Yaralı Bir Kanat, Kibritçi Kız1.633 kelime
- 61 59. Bölüm: Harun'un Öfkesi ve Bir Yeryüzü Sığınağı1.758 kelime
- 62 60. Bölüm: İki Yürek, Bir Kaçış1.718 kelime
- 63 61. Bölüm: Okyanusun Sığınağında1.716 kelime
- 64 62. Bölüm: Kırık Bir Umudun Sonbaharı1.639 kelime
- 65 63. Bölüm: Vuslatın Zeytin Kokulu Sabahı1.815 kelime
- 66 64. Bölüm: Okyanusun Öfkesi ve Boğanın Gazabı1.816 kelime
- 67 65. Bölüm1.958 kelime
- 68 66. Bölüm1.911 kelime
- 69 67. Bölüm1.921 kelime · Okuduğun bölüm
- 70 68. Bölüm2.072 kelime
- 71 69. Bölüm1.382 kelime
- 72 70. Bölüm1.348 kelime
- 73 71. Bölüm1.882 kelime
- 74 72. Bölüm1.811 kelime
- 75 73. Bölüm1.783 kelime
- 76 74. Bölüm: Kanlı Kaderin Sessiz Çığlığı1.858 kelime
- 77 75. Bölüm1.868 kelime
- 78 76. Bölüm1.759 kelime
- 79 77. Bölüm1.682 kelime
- 80 78. Bölüm:Okyanustaki Çırağan ve Kalbin Zirvesi1.587 kelime
- 81 79. Bölüm1.786 kelime
- 82 80. Bölüm1.939 kelime
- 83 81. Bölüm2.073 kelime
- 84 82. Bölüm1.867 kelime
- 85 83. Bölüm1.805 kelime
- 86 84. Bölüm2.110 kelime
- 87 85. Bölüm: Okyanusun Çileği1.859 kelime
- 88 86. Bölüm1.472 kelime
- 89 87. Bölüm2.189 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Mektubun üzerindeki resmi soğukluk elimi yakarken kapının önünde öylece taş kesildim. Zihnim, cezaevi damgası ile Cesur Korkmaz ismi arasında mekik dokuyor, bir mantık zinciri kurmaya çalışıyordu. O sırada annem kapı eşiğinde belirdi.
"Anne, sana bir zarf..." deyişime fırsat kalmadan, sanki elinde tuttuğu şey pim çekilmiş bir bombaymış gibi hışımla üzerime atılıp kağıdı elimden söküp aldı.
"Anne! Cezaevinden gelmiş... Neler oluyor Allah aşkına?" dedim şaşkınlığımı gizleyemeyerek.
Annemin gözlerinde anlık bir panik, ardından katı bir duvar yükseldi. Zarfı göğsüne bastırırken, "Hadi sen git bir an önce nikah tarihini alın," dedi pürüzlü, sert bir sesle. "Büyüklerin işine karışma!"
Gözlerimin içine bile bakmadan kapıyı yüzüme çarptı. Bir açıklama, tek bir kelime dahi etmemişti. Kapının soğuk ahşabına bakakalırken içimde kapkara, devasa bir sıkıntı çöreklendi. Zihnimde dönüp duran sorularla bahçe kapısına doğru adımladım. Tam o sırada Harun’un arabası sokağın başında göründü ve önümde durdu. Hiç bekletmeden yolcu koltuğuna kuruldum.
Harun hemen bana dönüp endişeli gözlerle yüzümü süzdü. "Zeynep, sabahtan beri arıyorum, neden telefonuma cevap vermiyorsun?"
Çantamın dibini kurcalayıp telefonu çıkardım. "Aa... Uyku sersemi açık unutmuşum, sessizde kalmış."
Harun bir süre yüzümdeki o gölgeli ifadeyi inceledi. Rahatsızlığımı bir bakışta hissetmişti. "Tamam çileğim, sorun değil de... Senin canın bir şeye mi sıkkın? Ne oldu?" dedi nazikçe. Bir elini direksiyondan çekip benim kucağımdaki elimi kavradı, parmaklarını parmaklarıma kenetledi.
"Canım sıkkın değil de..." dedim derin bir iç çekerek. "Annem bir tuhaf Harun. Az önce postacı onun adına cezaevinden bir mektup getirdi. Mektubu elinden almaya çalışmadım bile ama öyle bir kaptı ki elimden, sonra da 'büyüklerin işine karışma' deyip kapıyı yüzüme kapattı. Hiçbir şey anlamadım."
Harun yola bakarken elimi hafifçe sıktı. "Senlik bir şey yoktur gülüm, belki uzaktan bir akrabadan falan gelmiştir. Gerçekten önemli, hayati bir şey olsa bilirdin zaten."
"Annem de öyle dedi ama..." dedim huzursuzca kıpırdanarak. "Gönderenin adı Cesur Korkmaz’dı. Bizde öyle bir soyadı yok ki! Kim bu adam, annemin cezaevindeki bir adamla ne işi olabilir?"
"Eve gidince annene tatlı dille tekrar sorarsın," dedi Harun sesine teselli veren bir ton katarak. "Hadi şimdi bunları bırakalım arka plana. Bugün bizim mutlu günümüz, ona odaklanalım, olur mu?"
İçimdeki kuşkuları bastırmaya çalışıp zoraki gülümsedim. "Tamam... Peki, ilk durağımız neresi?"
Harun muzipçe yola bakıp, "Önce kan vereceğiz çileğim," dedi.
İçimden anında söylenmeye başladım. Alt tarafı bir imza atıp evleneceğiz arkadaş, bu ne böyle? Kanımı alıp nikah masasına süs yapacaklar sanki!
Harun sanki zihnimin içini okuyormuş gibi hafifçe kıkırdadı. "Zeynep, hiç boşuna içinden bana saydırma. O kan bugün paşa paşa verilecek."
Dudaklarımı büküp, "Tamam ya, sırf senin için mecbur vereceğim," diye mırıldandım.
Sağlık ocağı tahlil sonuçlarını geç çıkardığı için rotayı Maltepe Devlet Hastanesi’ne çevirdik. Arabayı park edip hastane bahçesinden içeri yürürken adımlarımı yavaşlattım. Harun’un ceketinin kolundan tutup kendime doğru çektim.
"Harun... Ben girmek istemiyorum ya! Boş ver resmi nikahı, biz zaten evliyiz. Gül gibi yaşar gideriz işte, ne gerek var bürokrasiye, resmiyete?" dedim çocuksu bir ısrarla.
Harun durup bana döndü. Üzerine giydiği o yaprak yeşili gömlek, altına tercih ettiği siyah keten pantolonuyla yine göz alıcıydı. Okyanus mavisi gözleri yüzümde gezindi.
"Bak çileğim," dedi sesindeki derin ve şefkatli tınıyla. "Korkularını anlıyorum... Evet evliyiz, sen benim helalimsin, karımsın. Ama yarın bir gün çocuklarımız olduğunda hangimizin soyadını taşıyacak? O nüfus cüzdanının arkasındaki bekar yazısı nasıl kalkacak? O güzel adının yanına Aslan soyadını nasıl gururla ekleyeceğiz?"
Sözlerinin sıcaklığı içimi eritse de muziplik yapmadan duramadım. Dudaklarımın kıvrılmasına engel olamayarak, "Ya ben kendi soyadımın kalmasını istersem?" dedim kaşlarımı kaldırarak.
Hiç istifini bozmadı, olgun bir tebessümle, "Saygı duyarım..." dedi sadece.
Sol elimde hâlâ atel olduğu için sağ elini bana doğru uzattı. O büyük, koruyucu eliyle benim küçücük elimi tamamen kavrayıp avucunun içine hapsetti. Teninin sıcaklığı tenime geçtiği an göğsümün ortasında koca bir kelebek sürüsü kanat çırpmaya başladı. İçim kıpır kıpır, heyecandan deliren bir çocuk gibiydi.
Onun güven veren adımlarına uyup hastaneden içeri girdik. Kan verme ünitesinin önüne gelip sıramızı bekledik, numaramız yanınca içeri geçtik. Yana yana konulmuş iki koltuğa kurulduk. Harun gayet rahat, ben ise adeta idam sehpasındaymışım gibi gergindim. Mavi gözleriyle bana bakıp "Korkma" der gibi gülümsüyordu.
Hemşire elinde tüplerle bana doğru yaklaştı. Sağ koluma plastik turnikeyi sıkıca bağladı. Alkol kokulu pamuk koluma değer değmez, henüz iğnenin ucu bile yaklaşmamışken bir anda, "Aaaa!" diye feryadı bastım.
Hemşire elinde iğneyle kalakaldı. "Zeynep Hanım, daha iğneyi değdirmedim bile!" dedi hayretle.
Harun oturduğu yerden elini ağzına kapamış, bıyık altından halime gülüyordu.
Hemşireye çıkıştım: "Ne yapıyorsun bir saattir o zaman? Koluma masaj mı yapıyordun?!"
Hemşire kaşlarını çatıp sert bir nefes verdi. "Damar bulmak o kadar kolay değil efendim, biraz sakin olursanız..."
Hastane kokusu ve stresi zaten tepeme tırmanmıştı. "Acemilere iş yaptırırlarsa böyle olur işte! Bir damar bulmak ne kadar zor olabilir? İstemiyorum, vermeyeceğim kanımı!" diyerek koltuktan kalkmaya yeltendim.
Hemşire de iyice sinirlendi. İğneyi masaya bıraktı. "Almıyorum kanınızı! Alacak başka birisini bulun. Acemi değilim hanımefendi, siz sabit durmuyorsunuz ki!"
"Bak bak! Suçu da bana atıyor!" diyerek Harun’a döndüm. "Harun ben gidiyorum!"
Harun’un kanı çoktan alınmıştı bile. Önce sinirle soluyan hemşireye döndü, sesine o büyüleyici nezaketini takındı. "Siz nişanlımın kusuruna bakmayın lütfen... Biraz stresli de. Ben sağlık çalışanıyım, izniniz olursa kanı ben alabilir miyim? Fobisi var, o yüzden çok korkuyor."
İçimden Harun’a söyleniyordum: Aferin Harun, bütün zayıf noktalarımı elin kadınına sağaya dök zaten! Bir de hemşireye baktım; kadın az önceki barut halinden eser kalmamış gibi sırıtmaya başlamıştı. Sanki Angelina Jolie mübarek! Benim kocaya bakışa bak... Harun’um da maşallah Brad Pitt gibi duruyor zaten. İkisi de renkli gözlü sonuçta, benimkinin gözleri bir tık daha koyu ve derin ama... Off, ben bu adamı fazla mı yakışıklı bulup kıskanıyorum acaba?
"Zeynepp..."
Harun’un yumuşak sesiyle irkilip daldığım hülyalardan uyandım.
"Hadi Zeynep, gidelim... Daha fotoğrafçıya gideceğiz," dedi elindeki tüpleri masaya bırakırken.
Şaşkınlıkla koluma baktım. Üzerinde pamuk bastırılmıştı. "Nasıl ya? Aldın mı kanı benden?"
Harun gülerek başını salladı. "Zeynep iyi misin? Şimdi aldım ya senden."
Bu adamın ellerinde kesinlikle sihir vardı. Ne bir acı hissetmiştim ne de o iğnenin girişini... Brad Pitt hülyalarına dalmışken ruhum bile duymamıştı. Hemşireye sinsi, gıcık bir bakış atıp Harun’un elinden tuttuğum gibi onu dışarı sürükledim. Arkamızdan hemşirenin, "Allah adama sabır versin..." diye mırıldandığını duyar gibiydim ama hiç oralı olmadım.
Arabaya bindiğimizde Harun motoru çalıştırırken hemen tembihte bulundum: "Harun, sakın bana 'Foto Cemil’e gidiyoruz' deme!"
Gülerek yola koyuldu. "Yok hayır, meydanda çok güzel vesikalık çeken bir stüdyo var, oraya gidiyoruz."
Karnımdan gurultular yükselmeye başlamıştı bile ama çaktırmamaya çalıştım. Meydana vardığımızda arabayı park edip stüdyoya geçtik. Işıklarla donatılmış küçük stüdyoda ilk olarak beni oturttular. Harun kenarda durmuş, gözlerinin içi parlayarak beni izliyordu.
Fotoğrafçı merceğin arkasına geçti. "Hanımefendi, biraz dik durun lütfen. Duruşunuzu bozmayın."
"Ya abi, yarım saattir flaş patlatıp duruyorsun!" dedim gözlerimi kırpıştırarak. "Dik duracağım diye uzaya kat çıkacağım şimdi!"
Harun kenardan "Sakin ol çileğim" diye fısıldıyordu.
"Ne sakin olacağım Harun ya! Alt tarafı vesikalık çekeceksin adam, senden Eyfel Kulesi önünde artistik poz istemedik ki!"
Fotoğrafçı vizörden kafasını kaldırıp kaşlarını çattı. "Hanımefendi, burada profesyonel çekim yapıyoruz. En iyi açıyı yakalamaya çalışıyorum, sizin yararınıza uğraşıyorum yani. Neyse, bitti çekim. Harun Bey gelsin lütfen."
Harun’un içinden 'sabır' çektiğine adı gibi emindim. Nereye gitsem bir tartışma çıkarmayı başarıyordum. Sustum, kenara çekilip oturdum.
Harun tabureye oturduğunda, hiçbir çaba sarf etmeden adeta bir tablo gibi poz verdi. Okyanus’um benim... Fotoğrafçıya doğru hafifçe gülümsediği an, zihnimde aniden bir şimşek çaktı. Küçükken defterlerimin kenarına çizdiğim o ilk gülüş geldi gözümün önüne... Yıllar geçse de tebessümü hiç değişmemişti; dudağının sağ kenarında oluşan o hafif, derin çizgi bile tıpatıp aynıydı. Ah... Ben bu adamı ölecek gibi seviyordum. O gülüşü gördükçe içimdeki bütün buzlar eriyip gidiyordu.
Çekim bitip fotoğrafları bastırdıktan sonra sıra diğer evraklara geldi. Kimlik fotokopilerini çıkarttık, ikametgah belgelerini hazırladık. İki saat sonra da hastaneden alacağımız sağlık raporuyla başvuruyu tamamlayabilecektik.
Stüdyodan çıktığımızda Harun en başından beri beklediğim o muazzam teklifi yaptı: "Çileğim, gel bir yere geçip güzel bir kahvaltı yapalım."
"Ay! Bir an sormayacaksın sanıp korktum Harun!" dedim iç çekerek.
"Çok mu acıktın gülüm? Gel hemen yiyelim bir şeyler. Meydanın ilerisinde çok güzel bir kahvaltıcı var."
Arabadan inip yaya yolundan yürümeye başladık. Sokağın köşesinden içeri doğru geçerken kulağıma gürültülü bir arabesk müzik sesi çalındı. Kafamı kaldırdığımda binanın üzerindeki ışıklı tabelayı gördüm: Kral Gazinosu.
Yürümeye devam edecekken gazinonun girişindeki büyük cam panoya asılmış vesikalık ve sahne afişleri gözüme takıldı. Adımlarım birden mühürlendi, olduğum yerde çakılı kaldım.
Harun durduğumu fark edip yanıma geldi. "Zeynep, ne oldu? Pavyonun önünde niye durdun?"
Bakışlarımı panodan ayıramıyordum. Afişlerin en başında, siyah-beyaz renklendirilmiş bir büst fotoğrafının altında büyük harflerle "NAZENİN" yazıyordu.
"Harun..." dedim sesim titreyerek. "Bu kadın... Sizin evde, Meryem teyzenin gardırobunda gördüğüm fotoğraftaki kadın! Bu o, eminim!"
Harun kaşlarını çatarak afişe baktı. "Bizde ne fotoğrafı gördün Zeynep? Bu kadın kim ki..." Cümlesi yarım kaldı. Afişe daha dikkatli bakınca gözleri büyüdü. İçinden geçirdiği o yakıcı düşünceyi seslendirmedi ama bakışlarındaki donukluktan anladım: Bu kadın sana çok benziyor Zeynep...
Ben onun sorusunu tamamladım: "Zehra, Meryem teyzenin dolabını karıştırırken siyah-beyaz eski bir fotoğraf bulmuştu. Meryem teyze ortadaydı, bir yanında bu kadın, diğer yanında ise annem vardı!"
Harun derin bir nefes alarak panoya doğru bir adım attı. "Zeynep... Fotoğraf eskiymiş, siyah-beyazmış. Belki de sadece benzetiyorsundur. Pavyondaki bir kadınla annenin ne işi olabilir ki?"
"O da doğru..." diye mırıldandım ama içimdeki o huzursuz kurt bedenimi kemirmeye başlamıştı bile. "Ama bana o kadar tanıdık geliyor ki... Çok da güzel bir kadınmış. Bu gibi yerlere hangi tuzaklarla düştüler kim bilir..."
Zihnimdeki parçalar birleşmeye çalışıyordu. Gölyazı’daki o kasetteki ses, pavyon afişindeki Nazenin, annemin eline geçen cezaevi mektubu... Bütün bu ipler aynı gize mi çıkıyordu?
İki sokak ilerideki şirin kahvaltıcıya geçtik. Masaya serpme kahvaltı donatıldı ama benim iştahım bıçak gibi kesilmişti. Lokmaları ağzımda büyütüyordum.
Harun çayından bir yudum alıp endişeyle gözlerime baktı. "Zeynep, 'açım' diyordun ama lokmaları zor yutuyorsun. Ne düşünüyorsun bu kadar?"
Elimdeki çatalı tabağın kenarına bıraktım. "Kafam çok karışık Harun... Bayramda Gölyazı’da o kasette dinlediğim ses, şimdi bu gazino afişindeki kadın... Cezaevinden gelen mektup ve annemin o paniği... Bir şeyler dönüyor ama ne?"
Harun uzanıp masadaki elimi tuttu. "Zeynep, takma kafanı bunlara. Ben eve gidince anneme sorarım. Fotoğraftaki kadını gösterip kim olduğunu öğrenirim, tamammı?"
"Evet... Doğru ya, Meryem teyze bilir!" dedim gözlerim parlayarak. Bir anlık rahatlamayla Harun’a bakıp, "Seni çok seviyorum boncuk gözlüm," diye fısıldadım.
"Ben de seni çok seviyorum çileğim... Hadi şimdi kahvaltını güzelce ye, o kadar kan verdin."
Gülümseyerek çatalı yeniden elime aldım. İki saatlik bekleme süresi dolunca hastaneden onaylı sağlık raporlarımızı aldık. Doğruca Maltepe Belediyesi Nikah Sarayı’na geçtik. Evraklarımızı memura teslim ettiğimizde bize verilebilecek en yakın tarihi söylediler: 24 Eylül Cumartesi.
Yani sadece birkaç gün sonra, bu hafta sonu resmi olarak karı koca oluyorduk!
İkimiz de nikah sarayından sanki bulutların üzerinde yürüyormuş gibi el ele çıktık. Arabaya bindiğimizde Harun motoru çalıştırmadı. Bana doğru dönüp gözlerimin içine baktı.
"Çok mutlu bir adamım ben çileğim..." dedi sesindeki o tarifsiz hürmetle. "Yavaş yavaş sana kavuşuyorum. İki ay sonraki düğünümüz bittiğinde tamamen benim dünyamda olacaksın. Sıcacık yuvamızda, evimizi cennete dönüştüreceksin. Her sabah uyandığımda gördüğüm ilk yüz seninki olacak... Sen benim tatlı meyvemsin Zeynep. Her gün seninle ağzım tatlansın istiyorum."
Sözleri o kadar zarif, o kadar derindi ki heyecandan kalbim göğüs kafesimi kırıp dışarı fırlayacak sandım.
"Ben de çok mutluyum Okyanus’um..." dedim başımı hafifçe eğerek. "O masmavi okyanusuna anlam katan yemyeşil bir ada olmaya varım ben. Ben de her sabah gözlerimi açtığımda şenzlongumu kıyıya çekip senin o güzel manzaranı seyretmek istiyorum... Arada bir o mavi sularında yüzüp huzurunda serinlemek... Seninle televizyon karşısına geçip çerezlerimi paylaşmak istiyorum. 'Benim yerime niye oturdun!' diye kavga etmek yerine, kucağına oturup başımı göğsüne yaslamak... Demlediğimiz çayı elimize alıp o güzel vaazlarını, sohbetlerini dinlemek istiyorum..."
Yavaşça yaklaşıp başımı onun geniş omzuna yasladım. Harun çenesini başımın üzerine koydu. Zaman durdu, arabanın içini sadece ikimizin ritmik nefes sesleri doldurdu.
Öğleden sonra resim atölyesindeki ilk dersime yetişmem gerekiyordu. Hayatımın bu yeni sayfasında, fırçayı elime alıp başarabilecek miydim bilmiyordum ama yanımda duran bu adam varken, dünyayla savaşmaya hazırdım.
Yeni bölümü nasıl buldunuz?
Okurlarım, sizden küçük bir ricam var. Kitabımı desteklemek için fikirlerinizi paylaşırsanız çok sevinirim.
Bölüm etkileşimi
