15. bölüm · 🕊️ ZEYNEB-İ HARUN 🕊️

14. Bölüm: Çınar Ağacının Sırrı ve Mavi Kırgınlık

Hanife *****

Bölümler
1 🕊️ ZEYNEB-İ HARUN // KARAKTER REHBERİ 🕊️ 2 1. Bölüm: Çilek Kokulu İsyan 3 2. Bölüm: Kusurun Örtüsü 4 3. Bölüm: Bayram Telaşı ve Zoraki Kısmet 5 4. Bölüm: Bir Bayram Sabahı ve Beklenmedik Dönüşüm 6 5. Bölüm: Çilek Kokulu Kaos 7 6. Bölüm: Yırtılan Hayallerin Gölgesinde 8 7. Bölüm: İki Dünyanın Çatışması 9 8. Bölüm: Gölyazı’da Bir Zümrüt Sığınağı 10 9. Bölüm: Gölyazı’nın Serin Sularında Uyanan Geçmiş 11 10. Bölüm: Çilek Kokulu Eskizler ve Mavi Bir Sır 12 11. Bölüm: Ağaçtaki Yazı ve Çilek Kokulu Sis 13 12. Bölüm: Çilek Kokulu Buhar ve Boşnak Böreği 14 13. Bölüm: Çatlak Camlar ve Cevizli Lokum 15 14. Bölüm: Çınar Ağacının Sırrı ve Mavi Kırgınlık 16 15. Bölüm: Çelik Avuçlar ve Kırmızı Kamyon 17 16. Bölüm: Cevizli Lokum ve Kahvaltıda Patlayan Fırtına 18 17. Bölüm: Üç Yanıt, Bir Yemin ve Ahşap Salondaki Nikah 19 18. Bölüm: Çilek Kokusu, İğne ve Kördüğüm 20 19. Bölüm: Zümrüt Gözler, Taşlar ve Göğsteki Fırtına 21 20. Bölüm: Siyah Ateri, 24 Saatlik Ateşkes 22 21. Bölüm: Sıçrayan Kıvılcımlar ve Aşırı Yüklü Bir Kalp 23 22. Bölüm: Mavi Aynalar, Yaralı Bir Tuval ve Kırmızı Ayakkabılar 24 23. Bölüm: Mavi Camın Arkasından Dünya ve Kızıl Gülün Dikenleri 25 24. Bölüm: Kırmızı Babetler, Fırtına ve Yassı Bir Sükût 26 25. Bölüm: Saklı Merhamet, Küçük Bir Borç 27 26. Bölüm: Çilek Kokulu Sır, İpek Mesajlar ve Sokağın Başındaki Gölge 28 27. Bölüm: Mavi Önlük, Yanık Sos ve Sokağın Başındaki Gölge 29 28. Bölüm: Çalınan Yıllar ve İtirafın Fırtınası 30 29. Bölüm: Çam Ağacının Sırrı, Yağmur Kokusunda Sarılış ve Yeni Bir Başlangıç 31 30. Bölüm: Sıcak Su Vadi, Gözlüklerin Arkasındaki Sır ve Salondaki Fırtına 32 31. Bölüm: Geceye Dökülen Hakikatler, Bohça Mesajları ve Kalbe Düşen Çilek Kokusu 33 32. Bölüm: Mavi Bir Rüyadan Kırmızı Bir Rezalete, 34 33. Bölüm:Sözler, Hırslar ve Kalbe Atılan Çentik 35 34. Bölüm: Ahenkli bir Yüzük, Gizli Bir Yazı ve Kalbin Yalancı Sancısı 36 35. Bölüm:Eski Bir Şarkı, Geceye Sızan İlkler 37 36. Bölüm: Kırılan Büyü ve Zümrüt Zarafeti 38 37. Bölüm:Gözlerin Mavisine Sığınmak 39 38. Bölüm:Yara İzi ve Sığınak 40 39. Bölüm: Zeynebin Okyanusu ve Çıraklık Sınavı 41 40. Bölüm:Çamaşır Suyu, Kıskançlık ve Yarım Kalan İtiraf 42 41. Bölüm:Sözlerin Ardındaki Okyanus 43 42. Bölüm:Karanlık Sular ve Sözlerin Gücü 44 43. Bölüm: Gölyazı’ya Kaçış ve Geceye Sınanan Yeminler 45 44. Bölüm: Mum Işığı 46 45. Bölüm: Ağlayan Çınarın Gölgesinde 47 46. Bölüm: Okyanusun Yeşile Çaldığı An 48 47. Bölüm: Kanlı Çınar ve Yarıda Kalan Okyanus 49 48. Bölüm:Kanlı Çınar’ın Gölgesinde Yaşam Savaşı 50 49. Bölüm: Beyaz Zindandan Yuvaya: Yeniden Doğuş 51 50. Bölüm: Cam Kırıkları ve Kül Olan Pembe 52 51. Bölüm:Kabukların Ardındaki Zeynep 53 52. Bölüm: Mavi Aşkın Flört Haritası 54 Mahalle Kadınları (WhatsApp Grubu): 55 53. Bölüm: Mahallenin Dili ve Kalbin Fısıltısı 56 54. Bölüm: Kırılan Seramikler ve Hakikatin Alevleri 57 55. Bölüm: Gönlün Sığınağı ve Geceye Düşen Gölgeler

Harika bir bayram geçiyordu gerçekten! Sözlümle tezek kokulu bir bahçede kavga ediyor, üzerine bir de köyün delisiyle pazarlık yapıyordum. Muhtemelen biz bu dünyada bir ilktik; bayramın birinci günü alelacele söz takıp, ertesi gün köyün ortasında birbirimize giren ilk çifttik.
Harun, yanımızda bıyık altından gülen Deli Burhan’a doğru adımını attı. Bakışlarını sertleştirdi ama ses tonundaki o beyefendi, kimseyi kırmayan ayarı koruyarak, "Hadi kardeşim, sen git yoluna..." dedi.
Deli Burhan, Harun’un o dik ve tavizsiz duruşundan çekinmiş olacak ki söylene söylene geri çekilip uzaklaştı.
Yerdeki hortum tazyikle akmaya, çimlerin arasındaki toprağı çamura çevirmeye devam ediyordu. Harun eğilip hortumu eline aldı. "Su israf oluyor, çeşmeyi kapatıyorum."
"Kapat kapat," dedim alayla arkamı dönerek. "Çevreye de pek duyarlısın maşallah!"
Ben aksayan adımlarımla, topallaya topallaya eve doğru yürümeye başladığımda çeşmeye yöneldi. Arkamdan seslendi: "Hiç bekleme zaten zahmet edip!"
Tabi ki duymamazlıktan geldim. Şu an tek derdim banyoya gidip derimi yüzercesine keselemek ve üstüme sinen şu berbat tezek kokusundan bir an önce kurtulmaktı. Yaralı ayağımı sürüyerek hızlanmaya çalıştım ama Harun arkamdan yetişip yine benimle konuşmaya çabalıyordu.
"Zeynep, şaka bir yana... Buralar gerçekten çok güzelmiş," dedi etrafa bakarak.
"Ağaç, börtü böcek işte!" dedim ters bir sesle. "Neresi güzelmiş? Burnumu kaşındırmaktan, alerjimi azdırmaktan başka bir işe yaradığı yok!"
Yine o sinir bozucu hafif gülüşü belirdi yüzünde. "Küçük hanım, acaba siz bu hayatta neyi seviyorsunuz? Çok merak ediyorum gerçekten."
Aniden durdum. Yaralı ayağımın acısını yok sayarak ona doğru döndüm, ellerimi belime koydum: "Hiçbir şeyi sevmiyorum! Boşuna uğraşma Harun, benimle ilgili hiçbir şey öğrenemezsin, izin vermem!"
"Sadece sohbet etmeye çalışıyordum..." dedi, sesindeki neşeli ton biraz düşmüştü. "Ama sende ciddi bir iletişim sorunu var."
Bu sefer alayla gülen taraf ben oldum. "Evet, doğru! Çünkü karşımdaki kişi öküz olunca ne yazık ki iletişim kuramıyorum!"
Harun kaşlarını çattı. Mavi gözlerinde şimşekler çaktı sanki. "Tam bir Kızıl Şeytan’sın, biliyorsun değil mi?"
"Bak işte, sonunda doğru bir şey söyledin 'İyilik Meleği' Harun!"
Eve yaklaştıkça bahçeden yükselen sert sesleri duymaya başladım. Adımlarımı yavaşlattım.
"Kulağım mı çınlıyor benim?" diye fısıldadım.
Harun da duraksadı, kaşları çatılmıştı. "Hayır Zeynep, ben de duyuyorum."
Dedemin gür sesi avluyu inletiyordu: **"ZEYNEPPP!..."**
Yüreğim ağzıma geldi. "Eyvah..." dedim dehşetle. "Dedem kesin öğrendi!"
Harun şaşkınlıkla sordu: "Neyi öğrendi?"
"Niko’yla beni tabii ki!"
Harun’un adımları durdu, bakışları aniden keskinleşti. "Zeynep... Niko’yla sen derken?"
"Off Harun ya! Bugün göldeki halimizi diyorum! Dedem beni kesin dövecek, yandım ben!"
Ayağımın sızısını falan unutup bahçeye doğru koşmaya başladım. Dedem elinde ahşap bastonuyla, yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmiş bir halde avluda dönüp duruyordu. Harun da hemen arkamdan bahçeye girdi.
"Buradayım dede," dedim sesimin titremesini engellemeye çalışarak. "Ne oldu?"
"Bir de soruyor musun utanmadan!" diye bağırdı dedem. Bastonunu yere vurarak üzerime yürüdü. "Köy ayağa kalktı! Geldiğin ilk dakikada vukuat işlemişsin yine! Sana o çocuktan uzak dur demedim mi ben? Nasıl elin adamıyla göle atlarsın sen?"
Tabii ki susup sinmeyecektim. "Dede, Niko benim arkadaşım! Hem ben göle keyfimden atlamadım, olaylar bildiğin gibi değil!"
"Bana masal anlatma Zeynep!" dedi dedem, öfkeden köpürüyordu. "O Rum’un annesi geldi, kapıda saydırdı gitti! Oğlan az daha ölüyormuş! Sen bizim başımıza dert mi olacaksın? Senin artık başın bağlı! Elalemin ağzına sakız mı edeceksin bizi?"
Anlamıştım; Niko’nun annesi oğlunun sudan çıktığını görünce ortalığı birbirine katmış, faturayı da bana kesmişti. Niko da hemen anasına ötmüştü demek.
"Ne yapmışım ben dede?" diye bağırdım ben de kendimi tutamayarak. "Evlenmek isteyen ben miyim sanki? Bana ne elalemden, ne düşünürlerse düşünsünler!"
Dedem kontrolden çıktı. "Bir de utanmadan cevap veriyor saygısız!" diyerek elindeki kalın bastonu hırsla havaya kaldırdı ve sırtıma doğru savurdu.
Gözlerimi refleksle kapattım, gelecek darbeyi bekledim. Ama o ses gelmedi.
Bastonun eti yaran sert "pat" sesi patladı ama benim sırtımda değil...
Gözlerimi açtığımda, Harun’un gövdesiyle önümde bir duvar gibi durduğunu gördüm. Dedemin bastonu tam Harun’un sırtına, kürek kemiğinin üzerine inmişti. Harun benim yerime o dayağı yemişti.
Dedem bir anlık şokla elindeki bastonu geri çekti. Yüzündeki öfke yerini büyük bir mahcubiyete bıraktı. "Harun... Evladım, ne yapıyorsun sen?"
Harun, sırtına saplanan acıyı yüzünün tek bir kasını bile oynatmadan gizledi. Yavaşça dedeme doğru döndü.
"Rahmi Dede..." dedi, sesi o kadar sakin ama bir o kadar da sarsılmazdı ki... "Zeynep gölde yalnız değildi, ben de vardım. O sadece Niko’nun hayatını kurtarmaya çalışıyordu. Ben Zeynep’in sözlüsüyüm; onun gözümün önünde bu şekilde incitilmesine müsaade edemem."
Dedem şaşkınlıkla Harun’a bakakaldı. Ben ise ondan daha şaşkındım. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu.
Dedem yutkundu, bastonuna yaslandı. "Tamam evlat... Sen kefilsen bir şey demeyeceğim. Ama bir daha böyle bir şey olursa, arada sen de olsan torunumu terbiye etmekten sakınmam! Ama aferin sana... Mertmişsin, yiğitmişsin. Süleyman seni çok güzel yetiştirmiş."
Dedem söylene söylene eve girdi.
Avluda sadece ikimiz kalmıştık. Harun yavaşça bana doğru döndü. Gözlerinde derin bir endişe vardı. "İyi misin Zeynep?"
İçimde bir şeyler patladı. Sinirlendim... Hem de hiç olmadığım kadar çok sinirlendim!
"Sen... Sen ne yaptığını sanıyorsun ya?" dedim. Sesim öfkeden ve şaşkınlıktan titriyordu.
Harun o durgun mavi gözleriyle yüzüme baktı. "Anlamadım?"
Burnumun üzerindeki çatlak gözlüğü hışımla çıkarıp yere fırlattım. "Senden beni korumanı isteyen oldu mu ha? Sen ne sanıyorsun kendini? Kahramanlık yapıp gözüme girmeyi falan mı planlıyorsun? Sen ne yapmaya çalışıyorsun aptal!"
Harun’un yüzündeki o korumacı ifade bir anda buz kesti. "Ben sadece bir haksızlığın önüne geçmeye çalıştım Zeynep. Canının yanmasını istemedim. Kahramanlık peşinde falan değildim. İzin verseydim de o baston senin sırtına mı gelseydi?"
"Sana ne Harun, sana ne!" diye bağırdım, gözlerimden öfke yaşları süzülüyordu. "Dedemin karşısına dikilmek sana mı kaldı? Senden iyilik falan istemiyorum ben! Ben senden nefret ediyorum, anlamıyor musun? Nefret ediyorum!"
Harun öyle bir baktı ki yüzüme... O mavi gözlerdeki ışık sanki bir anda söndü.
"Neden Zeynep?" dedi, sesi fısıltı gibi çıktı. "Neden? Ben sana ne yaptım da benden bu kadar nefret ediyorsun? Madem benden bu kadar nefret ediyorsun..."
Sağ elini kaldırdı. Parmağındaki alyansı yavaşça, adeta canı acıyarak çıkardı. Yanıma yaklaştı ve elimin arasını zorla açıp gümüş yüzüğü avucumun içine bıraktı.
"Sana iki gün veriyorum," dedi, gözlerimin içine dondurucu bir soğuklukla bakarak. "Benden adam gibi özür dileyene kadar bu yüzüğü bir daha parmağıma takmayacağım."
Tam o sırada avlu kapısı açıldı. Annem, babam, Meryem Teyze ve Süleyman Amca içeri girdi. Hepsi son cümlelere ve Harun’un yüzüğü avucuma bırakışına şahit olmuştu.
Ben avucumdaki o soğuk metal parçasıyla öylece kalakaldım.
Harun annesiyle babasını görünce tek bir kelime daha etmedi. "Hadi anne, baba... İstanbul’da bizi bekleyen işler var, dönelim," dedi dümdüz bir sesle.
Annemle babam bana sanki hayatlarının en büyük hayal kırıklığıymışım gibi bakıyorlardı. Harun sonunda pes etmişti işte. Gitmek istiyordu. İstediğim olmuştu... Kurtuluyordum ondan.
Meryem Teyzeler telaşla içeri girip Harun’un peşinden yürümeye başladılar. Annem yanıma koşup kolumu sarstı. "Zeynep! Ne yaptın kızım sen? Harun sözü bozdu, ne yaptın?"
Annemin dudakları kıpırdıyordu, bir şeyler bağırıyordu ama ben artık duymuyordum. Kulaklarımın içinde dayanılmaz bir çınlama başladı. Dünya etrafımda dönüyor, gökyüzü ile yer birbirine karışıyordu. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaydı...
Gözlerim karardı. Dizlerimin bağı çözüldü ve kendimi simsiyah bir boşluğa bıraktım.
"Zeynep! Kızım kendine gel! Zeynep!"
Babamın panik dolu sesini duyuyordum ama gözlerimi açamıyor, tek bir kasımı bile hareket ettiremiyordum
"Harun!" diye bağırdı babam avlunun çıkışına doğru. "Harun koş!"
Harun, babamın o feryadını duyar duymaz ana-babasını arkasında bırakıp geri koştu.
Annem ağlayarak Harun’un ellerine sarıldı: "Oğlum, Zeynep bayıldı! Bir baksanıza, sen uzmansın, anlarsın nesi var?"
Babam kafamı dizinin üstüne koymuştu, tozlu toprağın üzerinde yatıyordum. Harun dizlerinin üzerine çöktü. Parmakları hemen bileğime gitti, nabzımı aradı. Tenime dokunduğu an ateş gibi yandığımı fark etti. Eli hızla alnıma kaydı.
"Hatice Teyze, ateşi çok yüksek!" dedi endişeyle. "Termometre var mı evde?"
Annem ağlayarak içeri koştu. Harun gözlerini yüzümden ayırmıyordu. Ben bilincimi kaybetmiş bir halde yatsam da, sağ elim sımsıkı kapalıydı; onun alyansını avucumun içinde bir külçe gibi kilitlenmişçesine tutuyordum.
Meryem Teyze eğilip Harun’un kulağına fısıldadı: "Bak... Üzdün kızı, bayıldı işte."
Annem termometreyle geri koştu. Dedem kapının eşiğinde, pişmanlık ve korku dolu gözlerle olan biteni izliyordu. Harun, gözlerini yüzümden kaçırarak hassas bir dikkatle termometreyi koltuğumun altına yerleştirdi.
Birkaç saniye süren o ölüm sessizliğinin ardından aleti çıkarıp baktı. Yüzü iyice beyazladı.
"Ateşi 39.5..." dedi sesi titreyerek. "Hemen hastaneye götürmemiz gerekiyor, yoksa havale geçirecek! Sirkeli suyla bez getirin, yola çıkana kadar ateşini biraz düşürelim."
Babam ellerini başının arasına aldı. "Biz arabayı İstanbul’da bıraktık! Taksi çağıralım hemen..."
Dedem öne atıldı: "Gerek yok, ben şimdi Sıtkı’yı ararım, iki dakikada arabayla gelir götürür sizi!"
Harun vicdan azabıyla kıvranıyordu, bakışlarındaki öfke yerini derin bir pişmanlığa bırakmıştı. Kapalı olan sağ elimi yavaşça açmaya çalıştı; ama ben o yüzüğü kelepçelemiş gibi parmaklarımın arasında kilitli tutuyordum. Açamadı.
Annemin getirdiği sirkeli bezi alnıma koydu. O sırada Komşu Sıtkı Abi arabayı kapıya yanaştırdı. Harun bir an bile tereddüt etmeden beni kucağına aldı. Göğsüne bastırarak arabanın arka koltuğuna bindirdi. Başımı kendi dizinin üzerine yerleştirdi. Ayak ucuma annem bindi, ön koltuğa ise babam oturdu. Meryem Teyzeler köyde kalmıştı.
Ben o baygınlığın, o karanlığın ve yüksek ateşin kasıp kavurduğu zihnimin içinde... Yıllar öncesine, dokuz yaşındaki o küçük ilkokul kızına gidiyordum.
Harun’u o gün sınıfta saatlerce izleyip, yüzünün her bir hattını ezberleyerek resim defterime çizdikten sonra içimde ona karşı tarif edilemez bir hayranlık doğmuştu. Sürekli hayali gözlerimin önündeydi; kafamı nereye çevirsem o mavi gözleri görüyordum. Çocukluk işte... Buna aşk denmezdi belki. Sadece zihnimde yarattığım, kendime seçtiğim canlı bir çizgi roman kahramanı gibiydi o benim için.
Hani resim yarışmasında birinci olmuştu ya... O portreyi her hatırladığımda kendi kendime istemsizce gülümsüyordum. Yarışmada birinci olacağını bilerek çizmemiştim ki ben onu. Aklımla değil, kalbimle çizmiştim çünkü.
Harun, o zorlu okul yıllarımda benim sığınağımdı. Onu kendime güvenli bir liman olarak görüyordum. Öyle güzel gülüyordu ki, sadece onu izlemek bile beni mutlu etmeye yetiyordu. Onu takip etmeme bile gerek yoktu; yüzünü öyle bir ezberlemiştim ki, nereye baksam o güzel deniz gözlerini görüyordum.
Teneffüslerde bahçeye çıktığımda diğer çocuklar gibi oyun oynayamazdım. Çünkü aklımda hep o vardı, onu düşünmeden duramıyordum. Benden başka kimsenin gitmediği o arka bahçeyi keşfetmiştim bu yüzden. Oradaki ulu çınar ağacına sığınmış, sırrımı ona vermiştim.
Ağacın gövdesine adlarımızı kazımak istemiştim ama yanımda ne bir bıçak vardı ne de çivi. Yerden sert bir gazoz kapağı ve kalın bir dal parçası bulmuştum. Çınar ağacının dışındaki sert kabuğu dikkatle ayırıp, altındaki o pürüzsüz, yumuşak gövdeye kazımıştım sırrımı.
Sadece iki kelimeydi benim dünyam: **"ZEYNEBİ-HARUN"**
Çünkü o benimdi... Benim sığınağımdı. Harun benim yeşil harelerime denizi getirmiş, oraya fırtınalardan kaçabileceğim bir liman kurmuştu. Kimse anlamasın, kimse görmesin diye çıkardığım ağaç kabuğunu yeniden pürüzsüzce üzerine kapatmış, sırrımı çınara emanet etmiştim. Her gün gidip o ağaca sarılır, dertlerimi ona anlatırdım.
...Ta ki o meşum teneffüs gününe kadar.
Yine sınıfta resim defterime bir şeyler çiziyordum. Sayfalarca Harun vardı defterde. Yan profilinden gülüşüne, gözlerinden ellerine kadar... Sıranın kenarında duran Melda yanıma yaklaştı. Defterdeki resimleri görünce yüzü birden düştü. Bakışlarında tuhaf, acıyan bir ifade vardı.
"Zeynep..." dedi fısıltıyla. "Sana bunu söyleyeceğimi hiç düşünmezdim ama bilmen lazım."
Bana öyle bir acıyarak bakıyordu ki içim kıpır kıpır oldu. "Ne oldu Melda?"
"Abim sınıftayken Harun arkadaşlarıyla konuşuyordu... Abim senin adını sorup 'Zeynep seni çok izliyor' deyince Harun ne dedi biliyor musun?"
Melda yutkundu, devam etti: "Harun gülerek, *'Aman, mahallede oturan çilli, çirkin bir çocuk işte... Yüzü çilek gibi benek benek, adını bile zor hatırlıyorum. Yüzüme baksa ne olur, bakmasa ne olur!'* dedi. Arkadaşlarıyla seninle dalga geçtiler Zeynep..."
O an... Göğsümün ortasında bir şeylerin tuzla buz olduğunu hissettim. Bütün dünyam başıma yıkılmıştı.
O gün eve koşarak gittim. İçinde Harun’un olduğu bütün resim defterlerini, çizimleri, kağıt parçalarını gözyaşları içinde çöpe attım. Bir daha asla o çınar ağacının yanına gitmedim. O sırrı orada ölüme terk ettim.
Sadece mezuniyetinde uzaktan son bir kez bakmıştım yüzüne. O günden sonra Harun’un adını bir daha asla ağzıma almadım.
O güvenli liman, benim için cayır cayır yanmıştı. "ZEYNEBİ-HARUN" diye bir şey kalmamıştı artık.
Yine de resim yapmayı bırakamadım. On iki yaşıma kadar çizmeye devam ettim ama bir daha asla bir insanın yüzünü çizmedim. Defterlerim sadece cansız objelerle, soğuk manzaralarla ve kimsesiz sokaklarla doldu.
Çünkü kalbimdeki o küçük kız çocuk, Harun’un gülüşünde boğulmuştu.