10. bölüm · 🕊️ ZEYNEB-İ HARUN 🕊️
9. Bölüm: Gölyazı’nın Serin Sularında Uyanan Geçmiş
Ben kendi içimdeki hedefe doğru hışımla adımlarken, bizim evin bahçesinde hummalı bir kahvaltı telaşı hakimdi. Masanın üzeri Bursa’nın o eşsiz yöresel lezzetleriyle donatılmıştı: Buram buram kokan fırınlanmış zeytinler, halis köy peynirleri, sıcacık bazlamalar ve nar gibi kızarmış börekler...
Bahçedeki taş masanın başında oturan babam, mutfaktan çıkan anneme merakla sordu:
"Hatice, Zeynep nerede? O da yardım etseydi size."
Annem elindeki tepsiyi masaya bırakırken, "Odaya gitmişti, bir bakayım," diyerek eve yöneldi.
O sırada dedem Rahmi Efendi elindeki çay bardağını tabağına oturtup aksi bir sesle söylendi: "Kızdım ya ona, gelmez şimdi. Katır inadı vardır onda, bildiğini okur."
Harun ise masanın köşesinde huzursuzca kıpırdandı. Zihni benimle meşguldü; acaba dedemin söylediklerine, kırılan gururuma üzülmüş müydüm? Annem evin içinde adımlarını hızlandırarak odaları tek tek gezdi, üst kata kadar çıktı.
"Zeynep? Kızım, helada mısın? Ses ver bakayım..."
Tuvaletin kapısını tıklatıp boş olduğunu görünce gerçeğin soğukluğu yüzüne çarptı. Annem dertli dertli dizlerine vurdu: "Ah Zeynep... Kaçtın yine, değil mi? Bari iki lokma bir şey yeseydin... Kaçıracak bu kız oğlanı, valla kaçıracak!"
Bahçeye döndüğünde babam sabırsızca gözlerinin içine baktı: "Ne oldu Hatice, gelmiyor mu?"
Annem mahcup bir edayla başını öne eğdi: "Zeynep dışarı çıkmış Mustafa... Aç değil herhalde."
Babam kaşlarını çattı. Dedem ise iyice küplere binmişti; bu itaatsizliğin hesabını soracağı kesindi. "Burada damat oğlum dururken nereye gider bu kız Hatice?"
Annem ortamı yumuşatmaya çalışarak, "Baba, burada her zaman gittiği göl kenarı var ya, oralardadır büyük ihtimalle," dedi.
O an Harun daha fazla dayanamayarak ayağa kalktı. Sesindeki kararlılıkla, "Size afiyet olsun, ben Zeynep’i bulup getiririm," dedi.
Süleyman Amca oğlunun bu vakur duruşuna gururla baktı. "Çok iyi olur oğlum, git getir gelinimi."
Babam ise endişeliydi: "Harun evladım, Yusuf da gelsin seninle. Buraları tam olarak bilmiyorsun, kaybolma."
Harun nezaketle gülümsedi: "Gelirken arabayla göl kenarını gördüm efendim, yolu biliyorum. Kendim gidebilirim, Yusuf kalsın."
Babam onaylayarak başını salladı. Harun ayağına ayakkabılarını geçirip hızlı adımlarla patikaya koyuldu.
Harun göle doğru uzanan tozlu yolu takip ederken, ben çoktan Uluabat Gölü’nün o huzurlu kıyısına varmıştım. Yıllardır sığınağım olan asırlık dev çınar ağacına doğru adımlarken, kıyıda oltasını suya sallamış duran çocukluk arkadaşım Niko’yu gördüm. Niko bir Rum’du. Ailesi seneler önce buraya yerleşmiş, göl kenarındaki o tarihi Rum evlerinden birinde yaşamlarını sürdürüyorlardı. Mahalledeki herkes bir yana, çocukluğumdan beri içimi dökebildiğim tek gerçek arkadaşımdı.
Arkasından sessizce yaklaşıp, "Niko! Sen yine balık avına mı çıktın?" diye seslendim.
Sarsıcı bir refleksle arkasını döndü, beni görünce yüzünde kocaman bir tebessüm açtı: "Zeyno! Hoş geldin. Bayramda yine gelmişsin buralara."
"Sorma Niko’m..." dedim iç çekerek. "Neler oldu neler... Anlatmak bile nefes israfı."
"Yine çok çetrefilli aile meseleleri galiba?"
"Boş ver şimdi beni... Tutabildin mi bir şeyler?"
"Bir tane sazan tuttum, devam ediyorum işte."
Derin bir nefes alıp yanındaki düz kayanın üzerine çöktüm. Karnımın gurultusu dışarıdan duyulacak gibiydi. "Niko ya... Evden bir şey yemeden kaçtım, kurt gibi açım."
Niko oltayı sabitleyip bana döndü, gözlerindeki merakla sordu: "Anlat bakalım Zeyno, ne geldi başına?"
Cevap vermek yerine sağ elimi kaldırıp parmağımdaki o yabancı alyansı gözünün önüne diktim: "Bak, bu geldi başıma Niko!"
Niko’nun gözleri şaşkınlıkla açıldı: "Bu ne Zeyno? Evlendin mi sen?" Eğilip parmağımdaki yüzüğü tuttu, incelemeye başladı.
"He, evlendim Niko! Delirdin mi sen, Allah korusun! Sadece söz kestiler dün gece zorla."
Niko durumun vahametine rağmen takılmadan edemedi, hafifçe güldü: "Tüh Zeyno... Seni ben isteyecektim, kaçırmışım desene!"
Işıl ışıl parlayan yüzüğe bakarken omzuna hafifçe vurdum: "Niko dalga geçme, hiç komik değil! Şunu da ver artık..."
Yüzüğü elinden çekip almaya çalışırken olanlar oldu. Islak parmaklarımın arasından kayan alyans, havada küçücük bir kavis çizerek *şıp* diye gölün bulanık sularına gömüldü.
Zaman o an durdu sanki.
"Ya Niko! Ne yaptın sen?" diye çığlığı bastım. "Annem öldürecek beni! Dedem de falakaya yatırır kesin! Offf!"
Ayağa fırladım, Niko da telaşla kalktı: "Ne yapıyorsun Zeyno?"
"Atlayıp şansımı deneyeceğim, o yüzüğü bulmam lazım!"
"Saçmalama Zeyno! Alt tarafı bir yüzük..."
"Hayır Niko!" dedim gözlerimin içine oturan o karanlıkla. "O sadece bir yüzük değil. O, benim boynuma geçirilen halat! Eğer onu bulamazsam, o halat benim boynumu sonuna kadar sıkacak!"
Niko kolumdan tutup beni durdurmaya çalışsa da onu dinlemedim. Kendimi gölün serin sularına bıraktım. Çocukluğumdan beri bu gölde büyümüştüm; su benim ikinci evimdi, iyi bir yüzücüydüm.
Niko arkamdan panikle bağırdı: "Ne yaptın sen Zeyno!"
Gölün içinde nefesimi tutarak dibe doğru süzülmeye başladım. Su bulanıktı ama derinlere indikçe sağından solumdan kaçışan küçük balıkların arasından dibe çöken metalik parıltıyı fark ettim. Çok şükür, yüzük çamurun hemen üzerindeydi! Ancak gölün dibi tehlikeli bir bataklıktı; suya bu hırsla atlamak hiç de akıl kârı değildi.
Yüzeye doğru Niko’nun boğuk bağırtıları geliyordu: "Zeyno! Ses ver! Bataklık gibidir orası, yutar seni! Ne yaptın sen?"
Yüzüğü avucumun içinde sıkıca kavradım ama o an acı bir gerçekle yüzleştim: Sağ ayağımdaki kara lastik, gölün dibindeki yoğun çamura saplanıp kalmıştı. Ayağımı çekmeye çalıştıkça dibe çekiliyordum.
"Zeyno! Ses ver, atlayacağım!"
Benden yanıt alamayan Niko, üzerindeki ağırlığı düşünmeden gümbedek suya atladı.
Ayağımı son bir hamleyle lastikten kurtardım; ayakkabım dipte kaldı ama kendimi yukarı fırlatmayı başardım. Nefesimi tutmakta uzmandım. Yüzeye çıkıp derin bir nefes alacakken, hemen yanımda Niko’nun çırpındığını gördüm. Panik yapmıştı ve suyu kontrol edemiyordu.
"Niko! Sen niye atladın, batıracaksın ikimizi de!"
"Zeynep... Yardım et..." dedi Niko, su yutarak.
"Ah Niko! Sen yüzmeyi çok iyi bilirsin, ne oluyoruz?"
Niko ne kadar zayıf olsa da bir erkek bedeniydi. Su yuttukça bilinci bulanıklaşıyor, panikledikçe beni de dibe çekiyordu. Gücüm tükenmeye başlamıştı.
"Allah'ım! Niko sen niye atladın ya? Öleceğiz burada, kimse de yok!" diye çırpındım. Niko gözlerimin önünde dibe doğru kayıyordu. *İnanamıyorum,* dedim içimden, *ölmek için çok gencim Allah'ım...*
O esnada çalılıkların arasından kıyıya çıkan Harun, sahipsiz oltayı ve balık kovasını gördü. Bakışları göle kaydığında dehşetle sarsıldı. Su yüzeyinde tek elini kaldırıp yardım isteyen beni ve suyun altında çırpınan bir karaltıyı fark etti.
"Zeynep!" diye bağırdı gür bir sesle.
Onun sesini duyduğumda, *Kurtulduk galiba...* diye geçirdim zihnimden. *İnşallah yüzme biliyordur, yoksa direnecek gücüm kalmadı.*
Harun bir saniye bile tereddüt etmeden göle atladı. *Eyvah, battık hepimiz!* diye düşünürken, onun bir dalgıç edasıyla, suyun içinde ne kadar pürüzsüz ve hızlı süzüldüğünü gördüm. Birkaç kulaçta yanımızda bitti.
"Hadi Zeynep, gel!" diyerek güçlü koluyla beni yakalamaya çalıştı.
"Ben yüzebilirim Harun!" diye bağırdım su yutarak. "Ne olur Niko’yu kurtar!"
"Niko mu?" Harun şaşkınlıkla duraksadı ama hemen ardından suyun dibine daldı. Niko elimden çoktan kayıp gitmişti. Ben son gücümle yüzüp kıyıdaki çimlerin üzerine çıktım, ciğerlerim patlayacak gibi öksürmeye başladım.
Birkaç saniye sonra Harun, baygın haldeki Niko’yu sudan çıkarıp karaya sürükledi.
Yerden sürünerek Niko’nun yanına yaklaştım. Yüzü bembeyazdı. "Niko’m... Niko’m, kendine gel lütfen!" diye feryat ettim.
Harun ıslak saçlarını geriye atarak şaşkın ve huzursuz bir bakış fırlattı: "Niko’m mu?"
"Ne diyorsun sen Harun, öldü mü adam?" diye bağırdım sırılsıklam halde. Hiç düşünmeden Niko’nun göğsüne diz çöküp kalp masajı yapmaya başladım. Tam suni teneffüs için ağzına yaklaşmıştım ki Harun kolumdan tutup beni sertçe geriye çekti.
"Ne yapıyorsun sen Zeynep?"
"Ya sen manyak mısın? Adam ölüyor, suni teneffüs yapacağım!"
"Ben yaparım, sen çekil! İlk yardım biliyor musun sen?"
"Bilmiyorum! O zaman ne heykel gibi duruyorsun, çalıştır şu adamı hadi!"
Harun hastalıklı bir öfkeyle yüzüme baktı: "Zeynep robot mu bu adam, çalıştırayım?"
Yine de vakit kaybetmeden Niko’nun nabzını kontrol etti. Göğsüne ritmik kalp masajı uyguladı, ardından dudaklarına tam temas etmeden teknik bir şekilde nefes üfledi. Bir kez daha masaj yapıp nefes verdiğinde, Niko aniden kasıldı; öksürerek ağzından suları püskürtmeye başladı. Harun hemen onu yan çevirip ciğerlerindeki suyu tahliye etmesini sağladı.
Niko nefes alıyordu. Hayata dönmüştü.
İçimdeki o korku dalgası yerini büyük bir sevince bıraktı. Eğilip boynuna sarıldım: "Niko’m! Yaşıyorsun çok şükür... Öldün sandım, çok korktum!"
Niko bitkin bir sesle gülümsedi: "Tamam korkma Zeyno... Bana bir şey olmaz."
Harun ise az ötede durmuş, bozulan bir ifadeyle ikimize bakıyordu. Beden dili, aramızdaki bu yakınlığı çözmeye çalışan kafa karışıklığıyla doluydu. Fakat ben o an onu tamamen unutmuştum.
Niko rahat nefes alsın diye geriye çekilip kollarımı serbest bıraktım. Niko ıslak elime baktı: "Yüzüğü bulmuşsun Zeynep..."
Harun "yüzük" kelimesini duyar duymaz kaşlarını çattı: "Ne yüzüğü?"
Niko başını kaldırıp Harun’a baktı, yabancı birini yeni fark ediyordu: "Bu adam kim Zeyno?"
Harun’a baktım, içimdeki kırgınlıkla derin bir nefes aldım: "O yüzüğün parmağıma takılmasına sebep olan kişi... Ve senin hayatını kurtaran kahramanın."
Bu tanım Harun’un hiç hoşuna gitmemişti. Yüzündeki gölgeler derinleşti. *Sadece 'bir kişi' miyim senin için Zeynep?* der gibi bakan mavi gözlerini üzerimden ayırmıyordu.
Niko minnetle gülümseyerek elini Harun’a uzattı: "Çok teşekkür ederim... Ben Niko. Zeynep yüzüğü göle düşürmeseydi buraya atlamayacaktı, seni de zora soktuk, bağışla bizi."
Harun duyduklarına inanamayarak bana döndü: "Zeynep yüzük için mi atladı göle?"
"Evet," dedi Niko safça.
Omzuna hafifçe vurdum: "Niye söylüyorsun Niko ya?"
Harun, Niko’nun elini soğuk ama nezaketen sıktı: "Memnun oldum Niko, ben Harun. Bir dahakine bu kadar şanslı olmayabilirsiniz. Göletin dibi bataklık, ikinizi de çekerdi."
Niko ortamdaki yoğun gerilimi hissederek ayağa kalktı: "Neyse... Ben eve gideyim en iyisi. Size iyi günler."
Niko uzaklaşırken ben kaşlarımı çatarak Harun’a döndüm: "Sana ne Harun? Ne yapacağımızı sana mı soracağız? Sen niye geldin buraya?"
O da soruma soruyla karşılık verdi, sesi kırgındı: "Sen niye bir yüzük için atladın bu tehlikeli suya?"
Niko’nun patavatsızlığı yüzünden Harun’un bu hareketime anlam yükleyeceğini biliyordum. "Önce ben sordum!" dedim sinirle.
"Tahmin etmek zor değil herhalde Zeynep," dedi üzerimden akan sulara bakarak. "Evden gizlice kaçmışsın. Seni kahvaltıya getirmemi istediler. Şimdi sıra sende... Cevap ver."
"Bak! O yüzük benim için kıymetli falan değil, anlıyor musun?" diye bağırdım. "Ben sadece eve döndüğümde yiyeceğim o muazzam azarı düşündüm!"
"Yani sırf azarlanmaktan korktuğun için mi hayatını tehlikeye atıp suya atladın?"
"Hayır! Hem ne bu sorgu sual ya? Rahat bırak beni anlıyor musun, peşimden gelme! İstemiyorum seni!"
"Sen teşekkür etmeyi hiç bilmez misin Zeynep?" dedi bana doğru bir adım atarak. "Ben gelmeseydim ikiniz de boğuluyordunuz!"
Acı bir kahkaha attım: "Niko atlamasaydı ben çoktan çıkmış olurdum! İyi yüzerim ben bir kere!"
"Zeynep sen akıllı mısın?" dedi sesini yükselterek. "Suyun dibi balçık diyorum! İyi yüzücü de olsan battın mı çıkamazsın!"
"Bak buradayım işte, yaşıyorum!" diye gürledim. "Ölseydim de kurtulsaydım senden işte, ne güzel olurdu!"
Harun bir anda öfkeyle öne atılıp iki eliyle omuzlarımdan tuttu. Mavi gözlerini doğrudan gözlerime dikti:
"Neden benden bu kadar nefret ediyorsun Zeynep?"
Onu göğsünden hırsla ittirip ayağa kalktım. Ayağımın birinde kara lastik olmadığı için tek ayağım çıplak, çamurun içindeydi. O da benimle birlikte ayağa kalktı.
"Senden neden mi nefret ediyorum? Bir de soruyorsun ya!" dedim avazım çıktığı kadar bağırarak. "Sen dün herkesin gözünün içine baka baka yalan söyledin! Benimle anlaştığını, bu evliliğe rızam olduğunu söyledin! Sen benim gözümde yalancının tekisin! Seni sevmiyorum, seni istemiyorum, bu kadar basit!"
Söylediklerim bir bıçak gibi havada kesildi. Kırıcıydım, farkındaydım. Belki de bana sabretmek şu dünyadaki en zor imtihandı.
İkimiz de sırılsıklamdık; elbiselerimizden, saçlarımızdan toprağa şıpır şıpır sular damlıyordu.
Harun bana uzun uzun baktı. O mavi gözlerindeki öfke yerini derin bir kedere bıraktı:
"İkimiz de dün ailemize 'Hayır' diyebilseydik, bugün bu noktada olmazdık Zeynep. Eğer gerçekten sevdiğin biri varsa... O Niko denen adamı seviyorsan, söyle... Ben aradan çekilmesini bilirim. Bana böyle nefret kusmana gerek yok."
Islak kızıl saçlarımı hışımla geriye savurup gözlerimi kıstım:
"Ne diyorsun sen be! O benim çocukluk arkadaşım! Bak... Şu gözlerime iyi bak! Bende bir başkasını sevecek kalp mi kalmış sanıyorsun?"
Harun bana doğru bir adım attı. O derin mavi gözleri, benim öfkeyle yanan yeşil harelerime iyice yaklaştı.
Dudaklarından dökülen fısıltı, gölün üzerindeki rüzgârı bile susturdu:
"Ben senin gözlerinde ne görüyorum biliyor musun Zeynep? İlkokulda, o mavi önlüğüyle benim sınıfta portremi çizip, panodaki resim yarışmasında birinci seçilen... Ve resmi duvara asılan o küçük kızı görüyorum."
Zaman durdu.
Gözlerim şaşkınlıkla, dehşetle açıldı. Kalbim göğüs kafesimi delercesine çarpmaya başladı. Söylediği her bir kelime, yıllardır kilitlediğim o karanlık odanın kapısını kırip içeri sızmıştı. İlk kez gözlerimin dolduğunu, o sıcak damlaların yanağıma süzülmek üzere olduğunu hissettim. İçimdeki o yırtılan resimlerin altında ezilen küçük kız, ilk kez sesini duymuş gibi çırpınıyordu.
"Sen..." dedim sesim titreyerek. "Sen bunu nereden biliyorsun?"
