68. bölüm / 89
🕊️ ZEYNEB-İ HARUN 🕊️66. Bölüm
Bölümler 89Şu an: 66. Bölüm
- 1 🕊️ ZEYNEB-İ HARUN // KARAKTER REHBERİ 🕊️441 kelime
- 2 1. Bölüm: Çilek Kokulu İsyan1.758 kelime
- 3 2. Bölüm: Kusurun Örtüsü1.657 kelime
- 4 3. Bölüm: Bayram Telaşı ve Zoraki Kısmet1.827 kelime
- 5 4. Bölüm: Bir Bayram Sabahı ve Beklenmedik Dönüşüm2.061 kelime
- 6 5. Bölüm: Çilek Kokulu Kaos1.710 kelime
- 7 6. Bölüm: Yırtılan Hayallerin Gölgesinde1.494 kelime
- 8 7. Bölüm: İki Dünyanın Çatışması1.434 kelime
- 9 8. Bölüm: Gölyazı’da Bir Zümrüt Sığınağı1.547 kelime
- 10 9. Bölüm: Gölyazı’nın Serin Sularında Uyanan Geçmiş1.906 kelime
- 11 10. Bölüm: Çilek Kokulu Eskizler ve Mavi Bir Sır1.481 kelime
- 12 11. Bölüm: Ağaçtaki Yazı ve Çilek Kokulu Sis1.586 kelime
- 13 12. Bölüm: Çilek Kokulu Buhar ve Boşnak Böreği1.955 kelime
- 14 13. Bölüm: Çatlak Camlar ve Cevizli Lokum1.746 kelime
- 15 14. Bölüm: Çınar Ağacının Sırrı ve Mavi Kırgınlık1.907 kelime
- 16 15. Bölüm: Çelik Avuçlar ve Kırmızı Kamyon1.803 kelime
- 17 16. Bölüm: Cevizli Lokum ve Kahvaltıda Patlayan Fırtına1.823 kelime
- 18 17. Bölüm: Üç Yanıt, Bir Yemin ve Ahşap Salondaki Nikah1.772 kelime
- 19 18. Bölüm: Çilek Kokusu, İğne ve Kördüğüm1.517 kelime
- 20 19. Bölüm: Zümrüt Gözler, Taşlar ve Göğüsteki Fırtına1.354 kelime
- 21 20. Bölüm: Siyah Ateri, 24 Saatlik Ateşkes1.621 kelime
- 22 21. Bölüm: Sıçrayan Kıvılcımlar ve Aşırı Yüklü Bir Kalp1.761 kelime
- 23 22. Bölüm: Mavi Aynalar, Yaralı Bir Tuval ve Kırmızı Ayakkabılar2.145 kelime
- 24 23. Bölüm: Mavi Camın Arkasından Dünya ve Kızıl Gülün Dikenleri1.853 kelime
- 25 24. Bölüm: Kırmızı Babetler, Fırtına ve Yassı Bir Sükût1.567 kelime
- 26 25. Bölüm: Saklı Merhamet, Küçük Bir Borç1.371 kelime
- 27 26. Bölüm: Çilek Kokulu Sır, İpek Mesajlar ve Sokağın Başındaki Gölge1.439 kelime
- 28 27. Bölüm: Mavi Önlük, Yanık Sos ve Sokağın Başındaki Gölge1.391 kelime
- 29 28. Bölüm: Çalınan Yıllar ve İtirafın Fırtınası1.670 kelime
- 30 29. Bölüm: Çam Ağacının Sırrı, Yağmur Kokusunda Sarılış ve Yeni Bir Başlangıç1.669 kelime
- 31 30. Bölüm: Sıcak Su Vadi, Gözlüklerin Arkasındaki Sır ve Salondaki Fırtına1.652 kelime
- 32 31. Bölüm: Geceye Dökülen Hakikatler, Bohça Mesajları ve Kalbe Düşen Çilek Kokusu1.260 kelime
- 33 32. Bölüm: Mavi Bir Rüyadan Kırmızı Bir Rezalete,1.439 kelime
- 34 33. Bölüm:Sözler, Hırslar ve Kalbe Atılan Çentik1.793 kelime
- 35 34. Bölüm: Ahenkli bir Yüzük, Gizli Bir Yazı ve Kalbin Yalancı Sancısı1.798 kelime
- 36 35. Bölüm:Eski Bir Şarkı, Geceye Sızan İlkler1.345 kelime
- 37 36. Bölüm: Kırılan Büyü ve Zümrüt Zarafeti1.731 kelime
- 38 37. Bölüm:Gözlerin Mavisine Sığınmak1.728 kelime
- 39 38. Bölüm:Yara İzi ve Sığınak1.613 kelime
- 40 39. Bölüm: Zeynebin Okyanusu ve Çıraklık Sınavı1.561 kelime
- 41 40. Bölüm:Çamaşır Suyu, Kıskançlık ve Yarım Kalan İtiraf1.844 kelime
- 42 41. Bölüm:Sözlerin Ardındaki Okyanus1.450 kelime
- 43 42. Bölüm:Karanlık Sular ve Sözlerin Gücü1.518 kelime
- 44 43. Bölüm: Gölyazı’ya Kaçış ve Geceye Sınanan Yeminler1.694 kelime
- 45 44. Bölüm: Mum Işığı1.465 kelime
- 46 45. Bölüm: Ağlayan Çınarın Gölgesinde1.284 kelime
- 47 46. Bölüm: Okyanusun Yeşile Çaldığı An1.402 kelime
- 48 47. Bölüm: Kanlı Çınar ve Yarıda Kalan Okyanus1.527 kelime
- 49 48. Bölüm:Kanlı Çınar’ın Gölgesinde Yaşam Savaşı1.782 kelime
- 50 49. Bölüm: Beyaz Zindandan Yuvaya: Yeniden Doğuş1.551 kelime
- 51 50. Bölüm: Cam Kırıkları ve Kül Olan Pembe1.659 kelime
- 52 51. Bölüm: Kabukların Ardındaki Zeynep2.185 kelime
- 53 52. Bölüm: Mavi Aşkın Flört Haritası1.793 kelime
- 54 Mahalle Kadınları (WhatsApp Grubu):209 kelime
- 55 53. Bölüm: Mahallenin Dili ve Kalbin Fısıltısı1.862 kelime
- 56 54. Bölüm: Kırılan Seramikler ve Hakikatin Alevleri1.752 kelime
- 57 55. Bölüm: Gönlün Sığınağı ve Geceye Düşen Gölgeler1.721 kelime
- 58 56. Bölüm: Çizilen Gözler ve Masumiyet Haritası1.616 kelime
- 59 57. Bölüm: Batmış Bir Ada ve Sönen Okyanus1.752 kelime
- 60 58. Bölüm: Yaralı Bir Kanat, Kibritçi Kız1.633 kelime
- 61 59. Bölüm: Harun'un Öfkesi ve Bir Yeryüzü Sığınağı1.758 kelime
- 62 60. Bölüm: İki Yürek, Bir Kaçış1.718 kelime
- 63 61. Bölüm: Okyanusun Sığınağında1.716 kelime
- 64 62. Bölüm: Kırık Bir Umudun Sonbaharı1.639 kelime
- 65 63. Bölüm: Vuslatın Zeytin Kokulu Sabahı1.815 kelime
- 66 64. Bölüm: Okyanusun Öfkesi ve Boğanın Gazabı1.816 kelime
- 67 65. Bölüm1.958 kelime
- 68 66. Bölüm1.911 kelime · Okuduğun bölüm
- 69 67. Bölüm1.921 kelime
- 70 68. Bölüm2.072 kelime
- 71 69. Bölüm1.382 kelime
- 72 70. Bölüm1.348 kelime
- 73 71. Bölüm1.882 kelime
- 74 72. Bölüm1.811 kelime
- 75 73. Bölüm1.783 kelime
- 76 74. Bölüm: Kanlı Kaderin Sessiz Çığlığı1.858 kelime
- 77 75. Bölüm1.868 kelime
- 78 76. Bölüm1.759 kelime
- 79 77. Bölüm1.682 kelime
- 80 78. Bölüm:Okyanustaki Çırağan ve Kalbin Zirvesi1.587 kelime
- 81 79. Bölüm1.786 kelime
- 82 80. Bölüm1.939 kelime
- 83 81. Bölüm2.073 kelime
- 84 82. Bölüm1.867 kelime
- 85 83. Bölüm1.805 kelime
- 86 84. Bölüm2.110 kelime
- 87 85. Bölüm: Okyanusun Çileği1.859 kelime
- 88 86. Bölüm1.472 kelime
- 89 87. Bölüm2.189 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Harun’la bir gün evleneceğimi hayal etmek, bir zamanlar benim için ulaşılamaz bir hülyaydı. İçim içime sığmıyordu; çünkü ona duyduğum sevgi göğüs kafesimi zorlayacak kadar büyüktü. Tek can sıkıcı nokta, biz iki yetişkin olmamıza rağmen aile büyüklerinin hayatımızla ilgili kararları bize danışmadan alıp biçmesiydi. Ama yine de mutluydum.
Akşam namazı eda edildikten sonra herkes büyük salona kuruldu. Harun; abimler ve Bilal abiyle koyu bir muhabbete dalmıştı. Akşamın ilk saatlerinde Ömer abimin, Harun’un daha önce kendisine attığı o dayağı mesele edip ortamı germesinden adeta aklım çıkıyordu. Ama çok şükür ki araları gayet iyiydi, erkeklerin o garip, bir an hırgür edip hemen ardından hiçbir şey olmamış gibi devam edebilen dünyası tıkır tıkır işliyordu.
Belki de hayatımdaki her şey nihayet bir düzene, ait olduğu için rayına giriyordu. Tek pürüz annemdi... Çok durgundu. Gözleri sürekli uzaklara, o kasetin sobada eriyip gittiği yöne doğru dalıyordu. Neden böyle bir hüzün denizinde yüzdüğüne hiçbir anlam veremiyordum.
Diğer küçük odada Meryem teyze, annem ve yengem oturuyordu. Yengem hamile olduğu için etrafında adeta görünmez bir koruma kalkanı vardı; fazla hareket etmesine bile izin verilmiyordu. Daha bebek nokta kadardı ama evdekilerin bu aşırı korumacı tavırlarını anlamakta güçlük çekiyordum.
Bilal abinin eşi, yani eltim Neriman yenge ise muazzam bir kadındı. Bana hep o kadar içten, o kadar nezaketle yaklaşıyordu ki yanında kendimi kasma ihtiyacı hissetmiyordum. Birlikte mutfağa geçip akşam kahvelerini yapmaya koyulduk. Babam, dedem ve Süleyman amca midelerine dokunduğu için çay istemişlerdi. Masadaki baklava ise şahaneydi; onu Harun’un yaptığını bilsem tek bir dilimini bile kimseye koklatmaz, tepsiyle odama saklardım.
Mutfakta Neriman yengeyle kahveleri pişirirken ben yine o uslanmaz tabiatımın esiri oldum. Neriman yenge fincanları tepsiye dizerken içimde birden o malum şeytan dürtüklemeye başladı. İlla bir hınzırlık, bir muziplik yapacaktım! Harun’un fincanına bolca tuz bastım. Yine de şükretmeliydi; bu sefer onu çok sevdiğim için kahvenin içine pul biber, sirke ya da karabiber doldurmamıştım.
Neriman yenge kadınların tepsisini içeri götürmek için mutfaktan çıkınca yalnız kaldım. Şeytani planımı bir adım öteye taşımaya karar verdim. İçimdeki acımasız ruh uyandı ve Harun’un fincanının yanına koyacağım su bardağına tepeleme şeker ekleyip iyice karıştırdım. "Süper zekasın kızım sen!" diyerek kendi kendimi içimden tebrik ediyordum.
Ellerimin heyecandan titremesine engel olmaya çalışarak tepsiyi kavradım ve salona doğru yürüdüm. İçeriden abimlerin kahkahaları yükseliyordu. Ömer abim yine benim çocukluk anılarımdan birini meze yapıyordu ortalığa:
"Yine buradayız köyde... Evde sular kesildi. Köyün aşağısında çeşme var, bidonları kapıp oraya koşuyoruz. Ben, Yusuf, bir de Zeynep... Zeynep o zamanlar daha dokuz yaşında falan."
Harun oturduğu yerden bıyık altından gülümseyip içinden, "Bilmez miyim o dokuz yaşındaki hallerini..." diye geçirdi.
Ömer abim coşkuyla devam ediyordu: "Elimizde bidonlarla çeşmeye gidip suları taşıyoruz. Zeynep de tutturdu 'Ben de taşıyacağım' diye, eline verdim iki tane üç litrelik şişeyi. Yolda yürürken 'Off... Yoruldum! Bu ne ya, niye bizim saraylarımız yok? Bütün su deposu bizim evimizde olurdu ne güzel!' diye söylenmeye başladı.
O yaştan başladı zenginlik sevdası!"
Salondakiler gülerken Ömer abim sürdürdü: "Ben de takıldım buna, 'Büyüyünce zengin, sarayları olan birini bulursun artık!' dedim. Bu durdu, ellerini beline koydu. Tabi ellerini beline koyunca elindeki bidonları unuttu, kapaklar tam kapalı olmadığı için sular bacaklarından aşağı boşalmaya başladı!
'Bulacağım zaten, hatta suyun kralını bulacağım!' diye kaşlarını çattı. Sonra ayağındaki ıslaklığa baktı. 'Off ya! Bütün sular dökülmüş, ben şimdi bunları boşuna mı taşıdım?!' diye sitem ediyordu.
Ben de 'Ahmak kardeşim benim, zenginlik hayali kurmak bedava ama gerçekler parayla!' diye dalga geçtim. Tabi Zeynep durur mu? Evin önüne vardığımızda, biz görmeden o taşıdığımız koca bidonların altını kalın yorgan iğnesiyle delmiş!"
Harun içinden, "Ah Zeynep’im ah... Sen çocukken de böyle hırçın bir melektin.," diyerek gülüyordu.
Ömer abim anlatırken ses tonunu değiştirdi: "Eve bir vardık, annem 'Hani oğlum getirdiğiniz sular? Bu bidonlar boş!' dedi. Şaşırdık. Sonra yerdeki su izini fark ettik. Zeynep pişkince, 'Anne bunlar hep akmış, sanırım altı delikmiş!' dedi. O an jetonum düştü. 'Zeyneeepp!' diye bir bağırdım! Tamı tamına 10 litrelik bidondan 50 litre su taşımışım meğer! 'Bunları sen mi deldin?' dedim.
Kahkaha atarak ne dedi biliyor musunuz? 'Abicim, çalışmak parayla, beyin bedava!' dedi! Bir kovaladım bunu bahçede... Aklınca bana ders veriyordu!"
Salondakiler kahkahaya boğulurken ben elimde tepsiyle içeri adım attım. Yusuf abim beni görür görmez, "Aha, geldi bizim kızıl şeytan!" dedi.
Harun’un gözleri o an öyle bir aşkla, öyle derin bir hayranlıkla bana kaydı ki elimdeki tepsiyle kalakaldım. İçime aniden bir pişmanlık ateşi düştü. Adam bana böyle bakarken benim ona yaptığım şakaya bak... Babamlar kendi aralarında konuşmaya devam ederken Ömer abim bana laf attı:
"Hayırdır Zeynep? Sen böyle kahve falan taşımazdın, Külkedisi olmaya mı karar verdin?"
İçimdeki mahcubiyeti bastırmak için başımı dikleştirdim. "Hayır abi... Ben direkt Harun’un sultanı olmaya kararlıyım!"
Harun’un yüzünde güller açtı, dudakları gururla kıvrıldı. Kahveleri masaya dağıtmaya başladım. Harun bugün benim için o kadar şey yapmıştı, hastanelerde koşturmuş, nazımı çekmişti; ben ise tutmuş ona tuzlu kahve hazırlamıştım. Olacak iş miydi?
Harun fincanına uzanırken gözlerimin içine bakıp, "Böyle tatlı bir sultana sarayımda sonsuz yer var..." dedi.
O öyle söyleyince içim cız etti. Fincanı tam dudaklarına götürüyordu ki pişmanlıkla "Dur!" diye bağıracak oldum ama benden önce davranan Yusuf abim oldu! Yusuf abim kendi fincanından aldığı koca yudumu bir anda halının ortasına püskürttü!
"Öhöğğ! Bu ne be?! Zeynep sen beni öldürecek misin?!" diye bağırdı, dili dışarıda.
Gözlerim büyüdü. Bir anlık refleksle, "Oh, çok şükür!" diye bağırmışım.
Salondaki herkes şaşkınlıkla bana döndü. Yusuf abim öksürük krizine girmişti. Panikle hemen tepsideki şekerli su bardağını kaptım. "Yani... Şey abicim! Al, su iç hemen!" diyerek bardağı uzattım.
Yusuf abim can havliyle suyu tepesine dikti ve daha yutmadan aynı şiddetle onu da püskürttü!
"Zeynep! Bu ne?!" diye kükredi abim. "Biri tuzlu, biri şekerli! İsteme gününü şaşırdın herhalde!"
Harun ne yapmaya çalıştığımı anında kavramıştı. Elini çenesine koymuş, bıyık altından gülüyordu.
"Abi ya... Galiba fincanları karıştırmışım!" dedim toparlamaya çalışarak. "Yani şekerle tuzu karıştırmışım... Al baklava ye, ağzın tatlansın!" diyerek tepsiden kaptığım koca bir dilim baklavayı hırsla abimin ağzına tıkıştırdım.
Abim ağzı tıka basa dolu bir halde, "Zeynepşş şen beni öldürmeye niyetlişin..." diye söyleniyordu.
O sırada lavabodan dönen Bilal abi manzarayı görünce kahkahalara boğuldu. Utançtan yüzümün kıpkırmızı kesildiğini hissediyordum. Ömer abim de Yusuf’un haline gülerek, "Ben biliyorum bu Zeynep’i..." diyip duruyordu.
Daha fazla orada duramayacağımı anlayıp tepsiyi masaya bıraktım. Salondan fırlayıp ayağıma terlikleri geçirdiğim gibi kendimi bahçenin serinliğine attım. Hava kararmış, gecenin o keskin ayazı çıkmıştı. Çok geçmeden arkamdan gelen adım seslerini duydum. Harun peşimden bahçeye çıkmıştı ve hâlâ gülüyordu.
"Ne gülüyorsun Harun?! Çok mu komik?!" dedim kollarımı göğsümde birleştirerek.
"Evet, komik Zeynep! Resmen bana tuzlu kahve yapmışsın!"
"Yaa ne yapayım! İsteme günü pul biberli kahvemi içememiştin, surat ifadeni görmek istedim!"
Harun kaşlarını yapmacık bir kızgınlıkla çattı. "Ne? Pul biberli kahve mi?! Zeynep! O zaman beni Allah korumuş desene! Yoksa o gün Tahtalı köyü boyayacakmışım!"
"Yaa... O gün çok sinir oluyordum sana! Ne bileyim, belki kaçarsın falan demişimdir ama kahveler karıştı işte!"
Harun bahçeyi çınlatan bir kahkaha attı. "Zeynep’im, senden korkulur valla! Elinden zehir olsa yerim, içerim ama yine de böyle kahve işlerine karşıyım; ölümcül sonuçlar doğurabilir!"
"Off... O zaman niye tuzlu kahve adetini çıkartıyorlar ki? Abim artık unutmaz bunu, günlerce 'Tuz Zeynep, tuz!' diye söylenip durur."
Harun adımlarını yaklaştırarak gülümsedi. "Hadi kahveyi anladım da... Suya neden şeker koydun?"
Aramızdaki mesafeyi kapatıp bana bir nefes kadar yakın durdu. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Gözlerinin içine bakarak, "Bazen tuzlu olsak da sonumuz hep tatlı bitsin istedim çünkü..." dedim fısıltıyla.
Harun’un bakışları eridi. "Seni çok seviyorum çileğim... Sen o kadar tatlısın ki başka hiçbir tatlıya gerek yok."
Yanaklarımın kıpkırmızı kesildiğini hissettim. "Ay... Beni ateş bastı, içeri geçsem iyi olacak," diyerek geri adım attım.
Tam kaçmaya yeltenirken ayağım çimlerin üzerinde yumuşak, ıslak bir şeye bastı.
"Vırak!"
"Aaa! Kurbağaaa!"
Çığlığı bastığım gibi korkudan Harun’un kucağına zıpladım! Harun refleksle kollarını belime dolayıp beni havada yakaladı. Yüzüm onun boynuna gömülmüştü.
"Ya kurbağa! Sen nereden çıktın?!" diye bağırdım gözlerimi kapatıp.
Harun beni kucağında tutarken alçak sesle gülüyordu. "İyi ki de çıkmış gülüm... Yoksa seni kucağıma almak için böyle güzel bir bahanem olmazdı."
Beni kucaklamış halde kapının girişine kadar taşıdı. Beni yavaşça yere indirirken belimdeki elini çekmedi. "Ben yokken süzülmüşsün..." dedi mahzun bir sesle.
Ben de onun göğsüne bakıp, "Sen de süzülmüşsün... O nefes kesen kasların biraz inmiş sanki," dedim.
Dedim ama söyler söylemez zihnimde şimşekler çaktı! "Ay! Ben ne diyorum ya?! Zeynep kendine gel!"
Harun muzipçe sırıtarak yüzüme eğildi. "Demek vücudumdaki kaslar senin nefesini kesiyor Zeynep... Öyle mi?"
Utançtan yerin dibine girmek istedim. "Yok canım! Nefesim kesiliyor derken... Yani balon gibi, şişirelim demek istedim!" İçimden de kendime sövüyordum: "Ay çok utandım, ne saçmalıyorsun Zeynep ya!"
Harun tam anlamıyla bir gülme krizine girdi. O gülerken gözlerindeki okyanus maviliği öyle bir parlıyordu ki, o mavilikte boğulmak istedim.
"Zeynep, ben yapay ilaçlarla kas yapmıyorum ki... Balon ne alaka? Yüzücü kası bunlar," dedi alayla.
"Şeyy... Ne bileyim ben! Sanki kaslarını açıp inceledim!"
Harun gözlerini kırpıştırdı. "Geçen Ramazan Bayramı’nda odaya daldığında incelemiştin ya..."
"Hıçk!"
Bir anda dehşetle hıçkırmaya başladım. Yok artık! Ne zaman incelemiştim? Kim, ben mi?! Şaşkınlıktan ve utançtan ne yapacağımı bilemeyip Harun’u ittiğim gibi kapıyı açtım ve yukarıya, odama doğru kaçtım.
Mutfaktan elinde çay bardağıyla çıkan Meryem teyze koridorda beni görünce duraksadı. Peşimden içeri giren Harun’a döndü: "Hayırdır oğlum? Zeynep niye öyle telaşla yukarı koşuyor?"
Harun yüzündeki o hınzır gülüşü gizlemeye çalışıp ciddiyet takınarak, "Bahçede kurbağa gördü anne... Ondan korktu herhalde," dedi durumu çaktırmadan.
Meryem teyze kıkırdayıp mutfağa geçti. Kurban Bayramı’nı işte böyle, küçük şakalar ve neşeyle geride bıraktık.
Ertesi gün Süleyman babaların İzmit’teki akrabalarını ziyarete gittik. Meryem teyze beni gittiğimiz her evde gururla "Gelinim" diye takdim ediyordu. El öpmekten, "Ne zaman düğün?", "Kızımız ne iş yapıyor?" sorularına cevap vermekten gına gelmişti. Erkekler ayrı, kadınlar ayrı oturduğu için Harun’un kurtarıcı varlığından da mahrum kalmış, kadınlar meclisinde yalnız başıma soruları göğüslemiştim. Bilal abi, Neriman yenge ve çocuklar kurban etlerini İstanbul’a götürmek için erken dönmüşlerdi.
Bayramın ikinci günü Harun’un akrabalarıyla, üçüncü ve dördüncü günü ise bizim akrabalarla geçti. Bütün bir hafta oradan oraya koşturmakla tükendi.
Bayram bitip aradan iki gün geçtikten sonra nihayet İstanbul’daki evimizde, kendi yatağımdaydım. Kolumdaki ateli takmaya, doktorun yazdığı merhemleri sürmeye titizlikle devam ediyordum. Tabi bunda Harun’un dakika başı attığı "İlacını içtin mi?", "Kremini sürdün mü çileğim?" mesajlarının da payı büyüktü. Bu koşturmaca arasında birbirimize baş başa vakit ayıramamıştık ama yarın sabah erkenden çıkıp nikah için gün alacaktık.
O kadar mutluydum ki... Bu mutluluğun nazar değip bozulmasından ödüm kopuyordu. Zihnimi sarmalayan tatlı düşüncelerle kendimi uykunun kollarına bıraktım.
Sabah ezanı okunurken telefonuma gelen bildirim sesiyle uyandım.
Gönderen: Zey-Okya💬
"Hayırlı sabahlar çileğim. Allah kabul etsin."
Her sabah ekranımı açtığımda bu mesajı görmek ruhuma taze bir nefes gibi geliyordu. Parmağımı klavyede gezdirip yazdım:
💬
"Hayırlı sabahlar boncuk gözlüm... Amin, senin de Allah kabul etsin. Sen bu hayatta edilmiş en güzel duamsın."
Normalde benden pek çıkmayacak süslü laflardı ama ne yapayım, aşıktım işte! O benim kocamdı, geleceğimdi...
Banyo dolmadan hemen fırlayıp abdestimi aldım, sabah namazımı eda ettim. Saat henüz yediye geliyordu. Nikah dairesine gitmek için 8.30’da çıkacaktım ama uyku tatlı geldi, yatağa uzanıp biraz daha kestirmek istedim.
Gözlerimi açtığımda saat dokuza geliyordu!
"Eyvah! Geç kaldım!" diye yataktan fırladım. Hızlıca hazırlanmaya başladım. Üzerime canlı turuncu elbisemi giydim, başıma turuncu tonlarında dökümlü şalımı özenle bağladım. Krem rengi çantamı koluma takıp yuvarlak çerçeveli gözlüklerimi burnuma kondurdum.
Aşağı inip ayakkabılarımı giydim. Tam dış kapıyı açmış dışarı adım atıyordum ki karşımda postacıyı buldum.
Adam elindeki evraka bakıp, "Hatice Karaca?" dedi.
"Buyurun, annem olur kendisi," dedim.
Postacı elindeki kalın, resmi sarı zarfı bana uzattı. "Şuraya bir imza atar mısınız?"
Tatsız bir his içimi kaplasa da adıma imzayı atıp zarfı aldım. Postacı ayrıldı. Zarfı elimde çevirdiğimde üzerindeki damga gözüme çarptı.
Resmi cezaevi pulu...
Bakışlarım gönderen kısmına kaydı. Siyah mürekkeple dik bir el yazısı yazılmıştı:
Gönderen: Cesur Korkmaz
(Ceza ve İnfaz Kurumu)
Sarı zarf elimde ağırlaştı. Annemin cezaevindeki bir adamla ne işi olabilirdi ki? Zihnimde o kasetin sobada eriyen görüntüsü ve bu mektup bir anda çakıştı.
Bölüm etkileşimi
