21. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları

✅⑫.Bölümஐ Yepyeni güneş doğuyor insanların üzerine, en güzeli kalbime. ஐ

Sinem Yazıcı Tolan

Bölümler
1 ✅Yazar ile Tanışma: 2 ✅Kitap Tasarım Tanıtımı: 3 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 4 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 5 ✅②. Bölüm ஐ Başlangıç, ஐ 6 ✅③. Bölümஐ Yanında kalmam gereken biri misiniz? ஐ 7 ✅④.Bölümஐ Yeni anlamlar barındırabiliyorsa bedenim, aşığım. ஐ 8 ✅⑤.Bölümஐ Dalgın gözlerin dilini o kadar çok konuşturdu ki her şey apaçık hale geldi. ஐ 9 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 10 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 11 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 12 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 13 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 14 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 15 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 16 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 17 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 18 ✅⑩.Bölümஐ Ben seninle ilgili tüm kilitlerin sahibiyim. ஐ 19 ✅⑪.Bölümஐ Öyle gürültülüydü ki bedenim sanki herkes beni duyabilirdi. ஐ 20 ✅⑫.Bölümஐ Yepyeni güneş doğuyor insanların üzerine, en güzeli kalbime. ஐ 21 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 22 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 23 ✅⑭. Bölümஐ Bazen, ஐ 24 ✅⑮. Bölümஐ Bu beni daha acımasız gösterirken aslında daha acısız kılmaz mı? ஐ 25 ✅⑯. Bölümஐ İçimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. ஐ 26 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 27 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 28 ✅⑱ .Bölümஐ Her şeyi tersleyen ben mi oluyordum? ஐ

Ocak 27
Bir şeyden kaçıyor ya da kaçınmaya çalışıyordum. Geçtiğimiz günlerde karşımda gördüğüm adam, beni alt üst etmişti. Onun yüzü, gitmekle kalmak arasında tereddüt eden bir mektup gibi karşımda durmuştu. Ben onu okumaktan korkmuştum ve bu korkuyla elime sı-kıştırıp gittiği mektubu bir yol bulmak adına okuduğumda son kalan neşem dinmişti. Yaklaşık otuz beş gün boyunca hala bir gün geçmiş gibiydi. Aylin yok, Murat hayal kırıklığı içerisinde ve ben hepsinin al-tında kalmış bir çığlıktım. Gözümün düşünceli buğusunu silen birkaç cümleye doğru başımı döndürmüştüm.
Refik baba, "Gözlerin eskisi gibi ama içine bir bulut girmiş," de-mişti. Baba nasihati gibisi var mıydı? Hemen yüzümü çevirip sahte bir gülüşle ona teşekkür eder gibi yaptım. Dedemden koptuğumdan beri bana sığınak olmuştu onlar. Bunun benim için anlamı öyle büyüktü ki. Onlar bana 'kızım' dediği için, ben de onlara 'anne-baba' demeye başlamıştım.
“Mani, biliyorum senin içindeki sesler her zaman yüksek olmuştur. Ama bu kadar sessizliği bırakmanın vakti değil mi?” diyen Refik ba-bamı sabah sabah konuşmaya istekli bulmuştum. Oysa ne güzel kaç gündür dokunmuyordu sözleri bana.
Kendimi geri çektim. “Bazen en yüksek sesi kendi içimizde duyuyo-ruz Refik baba.”
Elindeki çay bardağıyla yanımdaki tabureye oturmuştu.
“Ah, işte bu...” dedi, parmakları ile ince ince tabağındaki çayı karıştı-rarak. “Bazen gerçek yansımasını bulamayan bir cümle gibi hisseder-sin kendini değil mi? Bir sözcük can bulamaz, büyüsü çözülmez. O zaman içinde kaybolur... O yüzden konuşmak çok zor. Her kelime eksik gibi gelir.”
“Ne güzel yürekten konuştun öyle Refik baba. Şiir gibi geldi söyledik-lerin. Dinlendirdin beni.”
“Edebiyat, Mani... Bence senin dilini çözerken, önce senin aradığın kelimeleri bulmamız lazım.” dedi, gözlerine vurduğum derin düşün-celerle biraz daha sohbetin akışını ağırdan alarak.
“Ama ben hâlâ o kelimeleri bulmaya çalışıyorum, Refik baba. Bazen doğru kelimeyi bulup, ona yapışabilsem bile susturuyorum kendimi.”
“Anlıyorum,” dedi, sessizce gülümseyerek. “Ama hiçbir sözcük ölü değildir, Mani. Sözcüklerini önce kendine duyur kızım.”
“Ben kendi sözcüklerimi ezbere biliyorum artık Refik baba. Kendimi kendime duyurmaktan sıkıldım.”
Refik baba, gözlerini bana daha dikkatli bir şekilde çevirdi. “O zaman belki de senin, duyduğun kelimeler kendi ezberinden fazla bir şeyler vaat ediyor, Mani. Sözcükler, bir anlamı yansıttıkça sessizleşmez, ak-sine kendini bir kere daha bulur. Yalnızca doğru anı beklerler.”
“Söylediğini anlayamadım Refik baba. Sürekli beynimde dönen keli-meler bana ne vaat edebilir ki? İçimdeki her sözcük sonu başkasının eline bağlı birer mayın gibi. Anlam bulduklarında eğer patlarsalar öl-dürür. Yani sözcükler ölü değil dedin ya az önce ama sözcükler ölümden beter eder insanı.”
“Sözcükleri insanlar şekillendirir kızım. Anlamsız olmadıkça, sözcük-ler ne seni öldürür ne de seni sıkıştırır. Elbette onlarla yüzleşmek ko-lay değil. Sözcükler bazen kendini zarif bir yorgan gibi kişinin üstüne atar, bazen de dayatmacı bir taç gibi başını sarar. Ama onlar, sadece onları anlarken var olabilir. Bir kelime düşün, önce ilk anlamını, son-ra da zamanla ona eklenen her yorumu keşfet. Sürekli onları geri tu-tarak, onlardan saklanarak bir şey kaybetmiyor musun, Mani?”
“Kaybettiğim için yalnızım. Daha fazlası kayıp gider mi ellerimden bilmiyorum ama içimdeki kalan benliğim tahriş edilsin istemiyorum.”
“Başkalarının sözlerinden toplanan doluluklar kendisini insanın ru-hunda ara ara hissettirir Mani,” dedi Refik baba, sabırlı bir şekilde gü-lümsedi. “Senin kulağından girenler de kaç gündür yüzünde ve sen bunu kimseyle konuşmuyorsun. Bir patlayıp üstünden atman gere-ken yükleri atsan rahatlarsın kızım.”
Refik babamın sözlerinde içimdeki engeli hissettim. Büyüklere karşı duyduğum huzursuz hisler ve karşımdaki sıcakkanlı adam... Bir an için dünyanın değişmesini ve bu şekilde ilgili bir babanın benim ba-bam olmasını diledim.
“Refik baba, keşke sen benim gerçekten babam olsaydın,” dedim, gözlerimdeki buğulu duyguyu belli etmemek için kendimi zor tutarak. “İnancım yoktu hiç ama bir büyüğünle konuşmayı başarabilmek mümkünmüş.” diyerek derin bir nefes vermiştim.
O an Refik babanın gözleri daha da derinleşti, “Birkaç güne ancak çözebildim dilini kızım. Pek pas vermiyordun söylediklerime.” dedi hafifçe gülümseyerek.
“Lafların sonunda canımı yakar sanmıştım çünkü büyükler genelde destek olmak yerine köstek olurlar,” dedim, sessizce. “Ancak onlara dil döküp her istediklerini yapacaksın ki o tek sözün dinlensin. Böyle gördüm, büyüdüm…”
Refik baba gülümsedi. “Bazen sevdiklerin seni zorlayabilir ama onlar-dan gelen kelimeler sadece aklının bir köşesinde durmalı ve o sözleri o köşeden alıp başının tacı yapmamalısın. Mesela bence şu kara bu-lutları sil kızım. Biraz benim dediklerimi düşün ve zihnini dinlendir.”
“Tamam, Refik babanın sözleri beni tetiklemese bile içimdeki konuş-kan kızı daha çok destekler olmuştu. Sözcüklerin ölmediğini, sadece anlamlarını beklediğini söylemişti ya, o cümle içime işledi. Peki ya benim kelimelerim? İçimde dönüp duran, kimseye söyleyemediğim, kendimi bile korkutan kelimelerim… Onları nereye koyacaktım?
Derin bir nefes aldım. “Kelimelerimin, benden başka birine ulaşması-nı istemediğim için susuyorum,” dedim, gözlerimi yere indirerek.
Refik Baba başını iki yana salladı. “Bazen bir kelimenin başkasına ulaşması, senin içinde kapanmış bir kapıyı açabilir, Mani. Sadece doğru kişiye söylemelisin.”
Doğru kişi… Kelimelerimi duyacak biri var mıydı gerçekten? İçimde birikenler, Kerem’e mi gitmeliydi yoksa Murat’a mı? Belki de hiçbirine. Belki de kelimelerim sadece bende kalmalıydı.
Refik Baba’nın gözleri hala üzerimdeydi. “Birine anlatmadığın sürece, içindeki yük gitgide ağırlaşır kızım. İnsan, taşıyamayacağı yüklerin altında ezilmemeli.”
Yutkundum. Kelimelerimi taşımaktan yorulmuştum, ama onları bıra-kacak bir yer de bulamıyordum. Murat, aklımda bir iz bırakmıştı ama o izin üzerine yeni bir yol çizilmiyordu. Kerem… Onun yanında olma-yı hayal ediyordum ama adı üstünde sadece bir hayaldi.
Refik Baba, düşüncelerimi anlamış gibi yumuşak bir sesle konuştu. “Birine anlatmak zorunda değilsin ama kendine dürüst olmak zorun-dasın.”
Hafifçe başımı kaldırarak “Ben biraz yürüyüşe çıkacağım.” dedim.
Refik Baba başını salladı. “Yürü, kızım. Belki rüzgâr kelimelerini nere-ye bırakman gerektiğini fısıldar.”
Ayağa kalkarken içimde bir şeylerin kıpırdadığını hissettim. Belki de gerçekten de birilerine anlatmanın, kendimi serbest bırakmanın vakti gelmişti. Ama kime?
Kapıyı açıp dışarı çıktım. Soğuk hava yüzüme çarptığında, içimde saklanan kelimelerin de titrediğini hissettim. Bir adım, sonra bir adım daha attım. Belliydi bu adımlar beni bir yere götürmeyecekti.
Ve sonra bir aramanın gelmesiyle irkilip telefonun ekranına baktım.
Bir anlık tereddütle bilinmeyen numarayı açtım.
“Mani?”
Telefonun ucundaki sesi duyduğumda, içimde bir şeyler sıkıştı. Boğa-zım kurudu. Beklediğim seslerden biri değildi ama yine de tanıdıktı.
“Şey… Kim?” dedim tereddütle.
“E, Mani, ben ev sahibin! Ne çabuk unuttun beni?”
Bir an dondum kaldım. Eski ev sahibim? O yaşlı adamın beni neden aradığını anlamamıştım. İçimde bir karmaşa varken, bir de bu çıkmış-tı.
“Ah, merhaba… Nasılsınız?” diye kekelerken, adam nefesini tutmadan konuşmaya devam etti.
“İyiyim, iyiyim de sen nasılsın kızım? Bak, seni rahatsız etmek iste-mem ama bir mesele var. Şimdi, sen evden çıkalı kaç ay oldu? Hatırlı-yorsun değil mi?”
Kaşlarımı çattım. “Evet, çıkalı bayağı oldu. Bir sorun mu var?”
Derin bir iç çekti. “Ah be kızım… Sorun olmaz mı? Sen gittikten sonra şu eve bir kiracı aldım, başıma bela oldu! Eşyalar kayboluyor, geceleri tuhaf sesler çıkıyor, kapılar kendi kendine açılıp kapanıyor diyorlar. Mahalledeki herkes o evde bir gariplik olduğunu söylüyor!”
Bir an nutkum tutuldu. “Ne diyorsunuz?”
“Vallahi öyle, kızım! Senin zamanında hiç böyle şeyler olmamıştı. O yüzden dedim ki, belki bir bildiğin vardır… Evde bir şey mi unuttun, bir şey mi yaşadın, bak açık açık soruyorum!”
Kafamın içinde binlerce düşünce dönerken, gözlerim istemsizce es-kiyi taramaya başladı. Ben o evdeyken hiçbir gariplik yoktu… değil mi?
Adam iç çekerek devam etti. “Ne bileyim kızım, belki sen de hisset-mişsindir bir şeyler. Yani… O evde sahiden bir şey mi var?”
İçim ürperdi. Eski evimde gerçekten bir şeyler mi oluyordu, yoksa yaşlı adamın kuruntusu muydu?
Telefonun ucunda eski ev sahibim bekliyordu. “Ne diyorsun kızım? Akşamüstü şu çay bahçesinde buluşalım mı?”
İçimde bir şeyler huzursuzca kıpırdandı. Bütün bu konuşma… Bir tu-haf geliyordu.
“Yani… Ben o evde yaşarken böyle şeyler olmamıştı,” dedim temkinli bir şekilde.
Adam hafifçe öksürdü. “Biliyorum, biliyorum. Ama işte, sen varken evin bir ruhu vardı be kızım! Ne bileyim, sen çıkınca sanki bir şeyler değişti. Bak, açık konuşayım… O evi yeniden düşündün mü hiç?”
Kaşlarımı çattım. “Nasıl yani?”
“Yani, belki dönmek istersin. Eski yerin, eski düzenin. Rahattın orada. Şimdi buraya gel, bir konuşalım, olmaz mı?”
Aylin’e tahliye taahhütnamesi imzalatıp bizi evden çıkarmıştı bu adam. Bu sefer gerçekten şüphelenmeye başlamıştım. Yaşlı adam ne-den beni bu kadar o eve geri döndürmeye çalışıyordu?
Derin bir nefes aldım. “Siz bu fikre nereden kapıldınız?”
Adamın sesi hafifçe alçaldı. “Bunu telefonda konuşmayalım, kızım. Gel, yüz yüze anlatayım. Sen de eski evini özlemedin mi?”
Bu adam bir süre önce bu evden istemeyerek taşındığımı unuttuğu-mu düşündü galiba.
“Olur, buluşalım ama size atacağım konumda.” dedim aklımda kötü hatıralar canlanırken. Konuşma tamamlandığında telefonu kapattım ve cebimden parayı çıkararak dolmuşa bindim.
Buluşma yerine doğru ilerledikçe, içimdeki huzursuzluk daha da arttı. Buluşma yerine vardığımda, yaşlı adam orada beni bekliyordu. Bir saniye durdum, her şeyin yeniden başladığını hissediyordum. Ama ne?
Kapıdan içeri girdiğimde, eski ev sahibimi gördüm. O, beni beklediği köşe masasında oturuyordu, rahat bir şekilde. Adımlarımı ağırlaştıra-rak masanın etrafında dolandım ve nihayet karşısına oturdum. Adam gözlerime bakarak gülümsedi.
"Hoş geldin, kızım," dedi yaşlı adam.
Derin bir nefes alarak sandalyeye oturdum. İçimdeki huzursuzluk, adamın tavırlarından bir türlü kaybolmadı. Adamın sürekli ısrarı ve o evle ilgili tuhaf konuşmaları burada da devam edip duruyordu. So-nunda dayanamayıp kritik soruyu soruyordum.
“Benimle o ev hakkında konuşmanızın gerçek sebebi ne?”
"Görüyorsun işte, o evde olanlar benim için de anlaşılır değil," diye cevapladı.
Adamın söylediklerini sindirerek, "Ama beni oradan siz çıkardınız, hatırlamıyor musunuz?”
“Evet, hatırlıyorum,” dedi, sesinde bir yumuşama vardı. “Ama bir şey-ler değişti, kızım. O evde bir şeyler vardı, ve sen gitmeden önce her şey normaldi. Ama sen gittikten sonra, her şey tuhaflaştı. Eşyalar kayboluyor, kapılar kendiliğinden açılıp kapanıyor... Mahalledeki her-kes de aynı şeyi söylüyor. O evde bir gariplik olduğunu düşünüyor-lar.”
“Dayı, aynı şeyleri söylüyorsun bana. Kimse evden bir imzayla çıkan birini geri almak istemez, değil mi? Bana gerçeği söyleyin, size bunu yapmanızı söyleyen biri mi var? Yoksa Osman dedem mi sizinle ko-nuştu?”
Yaşlı adamın ifadesi bir anda dondu, sanki sorumla yüzleşmek zor gelmişti. Bir an gözleri, bana karşı olan güvenli duruşunun ardında bir şeyler saklamaya çalışıyormuş gibi parladı. O an hafifçe bir pot kırdı, ama o kadar inceydi ki, hemen fark etmedim.
Yavaşça başını sallayarak, “Hayır, kızım. Bu benim kendi düşüncem, sadece o evde olanlarla ilgili bir şeyler değişti. Mahallede herkes garip bir şeyler hissediyor...” dedi. Ancak, sonrasındaki cümlesi o kadar hızlı ve tutarsızdı ki, neredeyse fark edilmeden: “Bilmiyorum… belki de başkaları da bir şeyler söylemiştir.”
O an, bir şeylerin biraz fazlasıyla örtülmeye çalışıldığını fark ettim.
“Başka biri mi?” dedim, dudaklarımın arasından çıkan bu kelimeler, sanki onu köşeye sıkıştıran bir soru gibi havada asılı kaldı. “Kim? Söy-leyin.”
Kızım, anlaman lazım. Bazen insanlar sadece daha güvenli bir ortam ararlar, o kadar. Sen gel dön evine, güvenli ortamın olsun.”
“Güvenli ortam mı? Gerçekten tek başınıza mı bu kararı verdiniz?” derken bir an gülüverdim. Ama o gülüş, sinirli bir gülüş oldu.
İşte bu cümle yalnızca iki insanı çağrıştırırdı kulağımda. Ya dedem olabilirdi ya da Murat. Peki Murat neden benden vazgeçmişken o eve dönmem için uğraşırdı ki?
“Kızım, bu kadar büyütme. Her şey senin iyiliğin için. Dön evine. Sen isteyene kadar çıkmayacaksın bir daha evimden.”
“Murat mı?” dedim, içimden geçirerek.
“Mani,” dedi ev sahibi, sesi hafifçe alçalarak, “Bak, biliyorum senin gi-bi iyi bir kiracıyı zor durumda bırakmak istemem. Sen gel benim tek-rar kiracım ol. Ama, biliyorsun, mahalledekiler de rahatsız oldular bi-raz.”
“Ne hakkında rahatsız olmuşlar?”
“Bir süredir… o siyah arabayla dolaşan adamı bir daha o kadar sık evin etrafında görmek istemiyorum.
“Nasıl?”
“Bunları başkalarından duydum, yani o adamın devamlı burada oldu-ğuna dair şikayetler var. Bu kadar belirgin bir şekilde kapının önünde, arabasında sabahlamak... gerçekten mahalle sakinlerini rahatsız edi-yor. Evet, herkesin dikkatini çekiyor, ama özellikle komşularımın sa-bahları dışarı çıkarken 'yine o araba' dememesi için bir daha olmasın-da fayda var. O adamın buralarda bu kadar uzun süre olması... Her-kesin aklında soru işaretleri yaratıyor.”
“Herkes oturup gece kapımın önünü mü izliyor?”
“Görünüşe göre, o kadar uzun süre burada kalması, kapı önünde sa-bahlamak, komşuları endişelendirmiş. Bilmiyorum, belki biraz fazla belirgin olmuş. Ama açıkçası, herkesin sürekli konuştuğu bir durum haline gelince rahatsızlık da oluşuyor.”
“Gerçekten? Bu kadar abartılacak bir şey mi?”
“Baksana, seninle gerçekten sorun yaşamak istemiyorum ama insan-lar burada gece-gündüz o arabayı görüyor. Araba sabahları bir kalkıp, akşamları bir daha buradan geçince insanın kafasında soru işaretleri doğuyor.”
Sesim yükseldi: “Yani, adam benim kapımın önünde sabahlıyor diye, kimseye zarar vermediği halde bana bunları söylüyorsunuz. Birkaç kişi rahatsız olmuş diye, o kadar küçük bir meseleye odaklanıyorsu-nuz?”
“Sana burası İstanbul diye normal geliyor olabilir ama burası küçük bir mahalle. Bu tür şeyler mahallede duyuluyor. İnsanlar dikkat edi-yor. Herkesin sabahları dışarı çıkarken ‘Yine o araba mı?’ dediğini duymak, akla neler getirir neler. Sapık mı bu adam, niye sokakta ka-pının başını bekler halde?”
“Ne ben artık o evde oturuyorum ne de artık o adam orada. Sorun çözüldü.”
“Kızım, bak ben sırf o adam sürekli senin kapında diye imzalattım o taahhütnameyi arkadaşına. Artık ne o adam senin kapında olsun ne de ben seni rahatsız edeyim.”
“Gerçekten mi ya? Beni sırf bu yüzden mi evsiz bıraktınız? Dedikodu-lar ve o adam yüzünden mi?”
“Evet, kızım.”
“O adam bana aşık ama ben ona aşık değilim. O şu an da etrafımda bile değil çünkü istediği şansı ona vermedim. O eve tekrar taşınsam da artık siyah arabalı adam kapımda beklemezdi zaten beni. Size bunları anlatıyorum çünkü o sapık değildi. Sadece kalbimi kazanmak için her anını anıma zincirlemişti.”
Ev sahibi, ellerini masanın üstüne koyarak hafifçe kafasını salladı. "Kızım, bak, ben de bir zamanlar gençtim, ben de aşık oldum, ama işin iç yüzünü bilmeden... Yani bu kadar basit değil. Mahallede herkes birbirini gözler. Yani, bu zamanlarda ne oluyor ki? Kapının önünde sabahlayan bir araba... Benim buradaki komşum bir sabah işine git-mek için evden çıkarken o arabayı yine gördü, 'Yine o araba mı?' de-di. Gecenin bir yarısı... Herkesin kafasında bir sürü soru işareti belir-di, senin de bilmediğin... Ne bileyim, mahallenin hanımları bile 'O adam kim, ne iş yapar?' diye dedikodulara başladılar."
“Belki de haklısınız ama öyle bir durum değildi.”
“Mahallede birine bir şey olursa, herkes birbirine sorar. O kadar in-sanın aklına soru işareti koyarsan, kimse rahat edemez. O adam ora-da sabahlarken, sen rahat edebilir misin? Bizim gibi mahallelerde, herkes birbirini izler. Hadi diyelim ki o adamın niyeti saf ama dışarı-dan bakınca... Bu işin içinde bir gariplik var. Ben şahsen karımın pe-şinde bu kadar koşmadım. Belki de takıntılı bir adamdır."
“Mahallenin dedikoduları yüzünden beni evimden ettiniz. Kibarlık adına buraya kadar geldim ama artık gitmeliyim.”
Eski ev sahibimle olan konuşmalar da farklı bir hal almıştı. Onun tek-lifini reddederek oradan kalmış ve kendi adımlarım doğrultusunda yola koyulmuştum. Eski ev sahibinin ve mahallelinin söyledikleri ve başıma gelenler yeterince azmış gibi bir de şu mektup işi gündem-deydi. Dışarıya çıkmışken kendimi kurtarma hevesiyle koşa koşa gel-diğim üniversitenin önünde buluyordum. Maalesef bu okuldaki en küçük hayalim bile artık benimle değildi.
Oraya doğru yürürken aklıma birdenbire eskiden uydurduğum şarkı sözleri girmeye başlıyor ve kendimce mırıldanarak ilerliyordum.
“Bugün ruhumu çalmış deniz, çalmış deniz kaybolmuş karanlığında...
Rüzgâr estiği yönden geldiği kadar varlığın yokluğunda...
Seni aradığım o eski günlerde yaşadım uzun bir zaman...
Durdu damarlarım, zamanlarım, senli yanlarım.
Yürür adımlarım... Adımlarım, hayallerim o noktada...
Zaten güzel günler hiç gelmez sorup durur o dudaklarım.
Saçın sormuş beni... Sormuş beni, gül kokan tenimi...
Canıma tak ettiğinde o gözlerinde aradım seni... Aradım seni, gördüm iç güzelliğini.”

İlerleyen adımların ne getireceğini bilmezmiş ama nereye sürüklene-ceğini ön görebilirmiş insan. Okulun önündeki özel güvenliğin yaptı-ğı konuşmalar bir sonraki adımımı gösterir gibi oluyordu. Duydukla-rım açıkçası pekte iç açıcı değildi. Güvenlik görevlisi, o sırada biriyle hararetli bir şekilde konuşuyordu.
“Tamam. Ben buraya gelirse size haber veririm Asaf Hocam. Benden önce ulaşırsanız bana da haber edersiniz.”
Kadın bir adım öne çıkıp, “Kerem’i hâlâ bulamadınız mı?” diye sordu-ğunda nefesimi tuttum.
Özel Güvenlik “Kerem Atasoy’un iki gün önce ailesinin ölüm yıl dö-nümüydü Ebru Hocam. Üç gündür ortalıklarda yok. Bir hafta daha uğramaz okula.”
“Kerem, Kerem Hoca yok mu?”
Pekte oralı olmamıştılar. Hatta güvenlik beni daha önce hiç görme-mişçesine sesini alçaltarak yanındaki kadınla konuşmasına devam ediyordu.
“Ölüm bu sonuçta. İnsan zaman geçse bile kaldıramıyor. Belki şu an birine ihtiyaç duyuyordur,” dedi kadının söyledikleri bana oldukça doğru geliyordu.
Lokantaya gitmem gerekirdi. Kerem’le ilgili bir şeyleri Refik babam ve Saniye annemden başka kimden öğrenebilirdim ki? O yüzden hemen adımlarımı hızlandırıp yola koyuldum. Yol boyunca Kerem’in nerede olabileceğini düşündüm, nerelerde arayabilirdim diye kafa yordum. Şu anda kendi evinde olabilir miydi? Ola ki kendi evinde olsun, o evde mutlaka onu memnun edecek bir kadın vardı ama bir adam böyle bir acıdan sonra sıradan bir kadını yanında tutar mıydı? Bu soru ve ce-vapları için tek yol lokantaya gitmekti.
Lokantanın dışında göremeyince içeri girip, Refik babamın oturdupu yerin karşısındaki sandalyeye yerleşirken içimdeki kaygı arttı. Refik babam gazetesini indirmişti.
“Ne oldu evladım?”
“Refik baba. Kerem'in ailesine ne oldu?”
Sadece bana özel bir şekilde seslenip bakmak için kafasını kaldırdı ama onun sesindeki tını sesinin çıkmasını zorlaştırmıştı. Sonra "Dur-duk yere niye soruyorsun bunu sen?" diye sormaktan geri durmadı.
“Merak ettim.”
“Ölüm haberini aldın demek,” dedi, gözleri ağırlaşıyor ve ben bir anda o acıdan kendimi daha da daralmış hissediyordum.
“Evet. Biraz bahseder misin?”
Refik baba bir an sessiz kaldı, sanki ne söylese fazla olacak gibi dü-şündü. Sonunda, derin bir nefes aldı ve başını eğerek, ağır ama net bir şekilde: “Kerem ailesi kazada öldüğünde çok küçüktü. Kendisi çok küçük yaştayken…."
“Kaza mı?”
Sadece bu sözcüğü sarf etmek bile içimi parçalıyordu.
“Ne tür bir kaza?” diye sordum ama korkudan dilim tutulmuş gibiydi.
“Kardeşi Fatih’te o kazada can verdi.”
“Ne tür bir kaza?” dedim, yine.
“Araba kazası. Bunlar ailecek mal davası uğruna il dışına çıkmak için bindiler arabaya yol nereye giderse. Meğer tek hazırlanan bunlar de-ğilmiş ihalenin diğer sahipleri bir hırs uğruna arabayı uçurdular diye duyduk. Doğru haber mi bu bilinmez. Kerem şanslı mı değil mi o da bilinmez ama bir sonraki gün olacak sınavı için o arabada yer alma-mıştı. Bu hayatını kurtarsa bile tüm hayatına mal olan zor bir manevi yaşam geçirdi.”
“Arabaya hiç binmemiş yani. Binse o da…”
Bu sözler adeta bir çekiç gibi kafama çakıldı. Soluk aldım ama göğ-sümde hiç nefes yoktu. Sanki dünya bir anda sessizleşti ve ben her şeyin temeline inmiş gibi hissettim.
“Kerem... Onu hiçbir zaman tanımamış olabilirdim. O kazada Kerem’i de kaybetmiş olabilirdim.” diye düşünmeden edemedim. Ellerim tit-remeye başladı, bedenimi bir ağırlık sarmıştı. Bir şeylerin düzgün gitmediğini, bir eksiklik olduğunu fark ediyordum. Ama şimdi öğren-diğim gerçekle o eksikliğin boyutu koca bir yokluktu.
“Kerem’in gerçek tavırları daha efendidir. Bakma senin yanında had-dinden fazla şımarıyor koca çocuk. Bir de onu ailesiyle ilgili konular açıldığında görsen sesini çıkaramazsın.”
“Yani bunlar sırf para için bir aileyi katlettiler. İnanamıyorum ben.”
Çok üzüldüm diye söylenmek yaşananlara yetmezdi. Dolan gözleri-min nedeni Kerem’e düşüncelerimde haksızlık yaptığımdan dolayı-mıydı yoksa ailesi öldüğünden sebep miydi bunu bilmiyordum. Onun yerinde olmuş olsaydım bunu nasıl aşardım gerçekten bilmiyorum.
“Merak ettim. Buralarda bir yerlerde oturduğunu söylemişti Saniye annem. Nerede oturuyorlardı?”
“Şöyle diyeceğim. Şu ara sokakta arada yiyecek götürdüğün rahmetli Meryem Hanım vardı. O sokağın tam o başından dönüyorsun. Orada yokuş var. Yukarısında market var. Marketten Cami görünüyor zaten oraya kadar yürüyorsun. Oradan sol tarafa sap evler var. Orada kime sorsan söyler.”
İzin günümün bugüne denk gelmiş olması oraya gitmeye götürüyor-du beni.
“Ben bir gidip soracağım. Çok sağ ol baba.”
“Olur kızım. Dikkat et giderken, arabalar çarpmasın. Bugünlerde bi-raz dalgınsın sen de.”
“Olur Refik baba. İyi oldum ben seninle sohbet edince.”
Saniye annemin yanımıza kısa bir uğrayışıyla o da vakıf oluyordu sohbete ve o yaşanılan elzem duruma muhtemelen her sene olduğu gibi bu sene de iç geçirmeye devam ediyordu. Geçmişi ellerimizle alıp topyekûn değiştirme ihtimalimiz olsaydı eğer belki de bir kelebek et-kisiyle hiç bugünde var olmayacaktık. Her şeyin doğrusunu bilen ya-ratıcıydı nihayetinde. Kalbimin sesini güzergâhım yapmaya yeni yeni başlıyormuşum. Eğer inadım öğretilerimden gelmeseydi belki daha bugünlerde verirdim kararların en doğrusunu fakat hep yoldaki sa-pakları deneyip güzergahı uzatan bir kalbim vardı.
Resan'ın düzlüğünde ilerleyip yokuştan çıkınca marketi bulmuştum. Refik babamın dediği camiyi görüp ilerlemiştim. Fakat burada insan-lar yoktu. Kime soracaktım onun evini? Birkaç ara sokak dolaşsam da kapısında çarık olan evlere oturmazdı ya bu adam? Daha dış tasarımı iyi olan bir evde yaşıyor olmalıydı.
“Kaybolmadım, kaybolmuş olamam değil mi?” diye yokluyordum kendimi.
Şöyle birkaç kişi gördüysem de aklımdaki mahalle kültüründen dolayı gencecik birkaç adama soru sormaktan çekiniyordum. Bu çekingen-likle kaybolmuş olmak bir yana yönleri karıştırmak başka bir yanaydı. Çantamı Refik babayla sohbet ettiğime esnada oturduğum sandalye-ye astığım için telefonu unutmam ironiydi.
Böyle mahallelerin her zaman, sadece dinlenebileceğin bir köşesi vardır; bir süre oturur, ağrısını hissettiğin ayağını dinlendirir, rahat-lamak için biraz zaman geçirirdin. Yolları karıştırmış olan ben aya-ğımdaki eski, tanıdık sızıyı bir kenara koyamazken Kerem’i bulacağım yolu da seçemez olmuştum. Ve bir anda, bir kenara çekilmek en kolay çıkış gibi görünmüştü. Öylece, kendimi binanın etrafındaki kaldırım betonunun kenarına oturmuş buluverdim.
“Ah, Kerem… Başımda bir aile olmayınca, onların en sıradan işlerine bile özenirdim. Annelerinin çocuğunun saçını taramasına, babaları-nın belindeki atleti düzeltmesine bile. İnsan bazen, anne babasını sevmezmiş, mesela ben gibi. Ama senin gibileri görünce ne hissede-ceğimi bilmek zor. Ebeveynleri için gözyaşı döken birini görmek tu-haf bir şey, çünkü ben çoğu zaman işittiğim azardan ve yediğim da-yaktan sonra ağlar ve arsızlaşarak o damlaları dökmeyi de bırakırdım. Belki elimi sana doğru uzatsam, bir şekilde acınla dalga geçtiğimi sa-nırsın. Ama dilerdim ki, o sevdiğin ailede, istediğin gibi büyümeni gö-rebileyim. Senin bana göstermek istediğin bu mu, bilemiyorum. Belki de sen de kendini geri plana çekebiliyorsun, değil mi?”
Beton popomu üşütürken, düşüncelerim hiç derdim yokmuş gibi, yalnızca Kerem’i anlamaya yönelik şekilleniyordu. Kalkıp yürüdüm ama bilinçli bir adım atmaktan öte, rastgele bir yön almıştım. Şanssız olduğum kadar şanslı mıydım? Şu dönemeçte beni bekleyen sürpriz-den asla haberdar olamazdım ama belki de bu kadarını bilmek yeter-di.
Onu görür görmez ismi dudaklarımdan döküldü, “Kerem!”
“Mâni.”
O an, gerçekten inanılmaz bir kesişme oldu ve birbirimize neredeyse tosluyorduk.
“Mâni,” dedi.
Bir çarpışma değil bir kavşakta buluşmaktı aslında bu. Onun kafasına taktığı şapkaların bir tanesi yine kendini gizliyormuşçasına tutunu-yordu başında ama bu kez o kadar alışkındım ki onun bu görüntüsü-ne… Hemen elimle onun başını işaret ettim.
“Böyle tanınmayacağını mı sanıyorsun?” dedim, hafif bir tebessümle, sanki her şeyin altından kalkacak gücüm varmış gibi. Kerem’i bir şe-kilde güldürmeye çalıştım; çünkü o an, ona gülücük attırabilmek bile beni iyi hissettirirdi.
Kerem, duraksamadan, umursamazca, “Umurumda değil. Sen niye buradasın?” diye sorduğunda bu sefer ters kayaya kendim mi çarp-mıştım? Kerem öyle kötüydü ki gözlerinin etrafı çökmüştü. Onun enerji düşüklüğü, mutsuzluğu her yerinden öyle okunaklıydı ki. Ya ben nasıl davranmalıydım şu an da ona? Onun karşısında hala güler bir yüze sahip olmam mı gerekiyordu?
Sesime kasıtlı bir şekilde hayat katarak: "Ama dur, bir fikrim var… Belki de bugünden sonra senin kadar esrarengiz olabilirim. Tabi önce şu başındaki şapkalardan birkaçını bana vermelisin." dedim mizahi bir şekilde.
Onun bu halde kalmak yerine, bir şekilde gülümsemeye başlaması gerekiyordu.
“Sadece şapka vermek yetmez,” diye mırıldandı. “Biraz da büyücü olman gerek, Mâni. Çat diye aniden her şeyi düzelten biri olmalısın. İyi kalplisin ama burada değil.”
İşte bu cümleler onun karşısındaki parlaklığımı söndürmüştü. Öyle acı bir yerden konuşmuştu ki sanki üstüne kapanan kilitli kapıların kilidi aralanmış ve bana orada gizlediği acısını taptaze haliyle sezdir-mişti. Bir anda, tüm mizahım ve güç gösterilerim, sözlerimin arasın-dan kayıp gitti.
“Belki de ben bir büyücü falan olmamalıyım. Daha seni gülümsete-medim.”
Kerem hafifçe omuzlarını silkti, yüzünde garip bir solgunluk vardı. "Sonra, lokantada falan konuşuruz," dedi. Bir şey daha ekleyecek gibi oldu ama sonunda sustu.
Kerem birkaç adım attı ve hızla önümden uzaklaşmak üzereydi ki onu durdurmak istemiştim.
"Hey! Nereye Kerem? Daha yeni konuşmaya başladık." dediğimde, elim onun koluna doğru gitti. Bilmiyorum, belki de benden kaçma-ması için istemsizce onu tutmak istemiştim. İçimdeki ses her ne der-se desin, ona nasıl yardım edebileceğimi hala bilemiyordum. Ona kö-tü niyetli bir şekilde sözler söylemek yerine, içimi dökebileceğim bir biçimde yansıtmaya çalışıyordum fakat o sözlerin gücüm ve iyi niye-timle birleştiği anı bir türlü bulamıyordum.
“Sende bu kadar güç var mıydı? Maşallah.” diyordu şaşırarak.
“Pardon, kolunu çekerken biraz cimciklemiş gibi oldum.”
“Daha önce sana bu kadar net içimden söylemek gelmemişti galiba ama içim içimi yemiyor değil,” dedi, biraz zorlanarak.
“Ne konuda?”
“Murat’ın ailesinden uzak durman gerek Mani. Nedenini sorma.”
Gözleri giderek sertleşiyor ve büyüdüğünde onu sorgusuzca onaylar oluyordum.
“Murat’tan değil ama onun ailesinden mi uzak durmalıyım?” dedim, bir anlam arayarak.
Kerem, cevabını vermeden önce, “Dedenle sen söylesene daha önce hiç İstanbul’da yaşadınız mı?” diye sordu, yavaşça ama gizli bir endi-şeyle.
“Neden soruyorsun bunu? Ben ilk kez okul sebebiyle geldim.”
“Sen Murat’ı daha önceden yani İstanbul’a gelmeden önce görmüş müydün?”
Kerem’in sesi, bana uzaktan gelen rüzgâr gibi birden hırlamıştı ama bu benim için rahatsız edici değildi.
“Hayır.”
“Murat’ın ailesinin benimle bir derdi var. Bu sana da yansımış olabilir. Bu yüzden o aileye dikkat et.”
Cümlesindeki ağırlık bana normalde söylenilen sıradan bir tavsiye gibi gelmedi.
“Tamam,” dedim. Yavaşça, soğuktan kıpırdayamayan dudaklarımla.
“Öyle basit bir ‘tamam,’ mı sadece?” dedi Kerem. Havanın ağırlığıyla gerginlik daha da artmıştı. Soğuk, içime işlemeye başlamıştı.
“Nedenini sorma dedin bana Kerem.”
“İyi, eve geçiyorum ben. Bir şeyler içmek istersen gel. Üşümüş gibi-sin.”
"Teşekkür ederim ama almayayım. Soğukta olmayı seviyorum, hafı-zayı daha temiz yapıyor."
“Ne alaka?”
“Biraz hızlı çalışır oldu beynim, harareti azaltıyorum.”
Aslında üzerimdeki kaban bile sanki üşümeyi önleyecek hiçbir koru-ma sağlamıyor gibiydi. İşte o kadar ağır bir soğuk çökmeye başlıyor-du etrafa.
"İyi, kendini fazla temizleme o zaman, sonra beni unutursun."
"O kadar abartmıyorum Kerem," diyerek konuyu kapatmak istedim.
“Demek öyle ama soğukta fazla durma, sonra hastalanırsın Mani.”
“İçin ısınsın istiyorsan lokantaya gel ve çorba iç Kerem.”
“Sen git.”
“Gel, sen de. İçin ısınır.”
“Mani,” dedi Kerem, “Yolunu kaybettin değil mi?”
Gözlerimi biraz daha gezdirip hafifçe duraksayarak, “Sanırım kaybol-dum, nerden anladın sen?” dedim.
“Benimle kurduğun iletişim süren uzun sürdü. Hem de hava gerçek-ten çok soğuk ve sen kızaran yanaklarınla karşımda titriyorsun.”
“Titremiyorum.”
“Yemek siparişlerimi Saniye annem yerine arada sen evime getirsen kaybolmazdın bence. Bilirdin çünkü yolu.”
“Yani olabilir.”
“Evim buraya lokantadan daha yakın. Gel ısın sonra seni arabayla bı-rakırım.”
Evi mi? Neden böyle söylüyor? Sana ait olan her şeyin içinde durmak istemiyorum, Kerem. Ama bir taraftan da...
“Ben saat gecikmeden gitmeliyim.” dedim.
“Şapşal şapşal bakma bana öyle Mâni. Seni evime davet ediyorsam özellikle de ailemin yaşadığı yer… Doğrusu buna ben de anlam vere-medim. Niye seni oraya davet ediyorum ki? Seni o kadar özel yapan şey ne?”
"Bu sorunun cevabı var mı sende?"
Kerem’in söyledikleri… Kafamda dönen bir sürü şey var ama donuk bir şekilde bakıyordum ona, ellerimi cebime iyice gömdüm. Bedenim ne kadar içsel bir denge arasa da dondurucu soğuk damarlarımı her an ele geçirecek gibi hissediyorum.
“Düşününce kimseye bu toleransı göstermemiştim. Sen gerçekte kimsin Mâni?”
“Öğrencindim.”
“Ama okul senin için bırakacak kadar önemsizdi.”
Soğuk iyiden iyiye beni sararken, üşümenin tek kaynağı bu değildi, aslında nehrin akışını kaybetmiş gibi bir his içimde yükseliyordu.
“Bir gün geri döneceğim. Belki de dönemem. Bursum da yok.”
“Döndüğünde burs bir şekilde ayarlanır. Yeter ki dön.”
“Döneceğim ama sen de unutma döndüğümde bana ‘Cennet,’ demek yok.”
“Okulun dışındayken derim ama.”
Göz ucumla onun yüzündeki ifadeye bakarak gülümsüyordum.
“Hiçte bile. Sen hiç sokağında çocuk sesi bile olmayan bu soğukta ne yapıyordun ki Kerem?”
“Eskiden buranın sesi bendim.”
Gözlerim donmuş şekilde Kerem’in yüzüne bakarken, istemsizce bir gülümseme beliriyor ama birkaç saniye sonra fark ediyordum, titri-yordum. Ayağımda hafif bir ağrı hissediyorum; adımlarım bir an zor-laşıyor, vücudum sanki buna alışmaya çalışıyormuş gibi savruluyor. Sağ ayağımda bir sızı var ama bunu Kerem’e yansıtmamak için ken-dimi toparlıyorum, titrememi gizlemeye çalışıyorum.
“Şimdi Türkiye’nin sesisin. Böyle bir yere tıkılıp kalırsan büyük bir şapşalı kaybederiz.”
Saçlarımı dağıtmıştı.
“Ben köpek değilim.”
“Biliyorum. Sen Cennet’sin ama biraz daha üşümüş gibisin.”
“Deme şöyle. Sen şapşal falan mısın? Beni Resan’a götürsen? Yolumu göstersen?”
“Aslında seni burada bırakmak gerek ama hastalanacaksın gerçekten de.”
“Nerden gitmeliyim? Yolu göstermelisin.”
“Ben nereye yürürsem oraya yürü.”
Ayağımda hissettiğim sızı artmıştı, yere adımımı her attığımda acısı daha da keskinleşiyordu. Bir an için sendeledim ama hemen dengeyi bulup devam ettim. İlk başta sessizce ilerliyorduk ama sonra ağzım açıldı.
“Niye telefonun kapalı?”
“Öyle olması gerekiyor Mani. Beni mi aradın?”
“Yok. Sadece kapatacağını tahmin etmiştim. Sonuçta kötü zamanlar geçirmişsin.”
“Sayılır.”
İçten içe üzülmüştüm.
“Havalı adam imajını kaybedeceksin. Yüzün gülsün.”
“Cennetten derlemeler.” derken durgun bakışları gülümser olmuştu.
“Bana niye cennet diyorsun?
Ayağının önüne gelen taşı, ayakkabısının ucuyla fırlatarak veriyordu cevabı: “Bilmem.”
Acılı adımlarım kesik kesik hissettiriyordu kendini ama o kadar da umursamıyordum.
Hemen ardından “Nihayetinde bana cenneti sen getireceksin.” deyi-şini onun aklındakileri bilerek algılasaydım yanımda olmasının aşktan değil de tamamen farklı bir nedenden olduğunu bilir ve onu anlardım ama bir gün gelecek ve her şey yalanla büyüyüp geliştiğinde onu an-lamak bugün ki kadar kolay olmayacaktı.
“Seni ilk gördüğümde bana o kelimeyi çağrıştırdın, Mâni.”
İçimde bir burukluk hissettim, gözlerim belki de istemeden nemlendi.
“Başkası için de zıt kız, küçük zıttım. En azından sana güzel çağrış-mışım.”
“Küçük zıt mı? Hah, bu daha iyi kesinlikle.”
“Şapşal.”
Yavaşça yürümeye devam ettik, ama birkaç adım sonra bacaklarımda ince bir ağrı hissettim. Kerem’e belli etmeden adımlarımı yavaşlattım, zorla dengemi kurmaya çalışıyordum. O anda topuklarımdan gelen keskin bir acı, vücudumun her yerini sardı. Kendi kendime zorlukla gülümsedim, ama dizlerimdeki sarsıntı, zemindeki taşların acı verici engelleriyle birleşince, ayağım burkuldu. "Allah!" diyerek bir çığlıkla acıyı hafifletmeye çalıştım ama acı yine de geçmiyordu.
Kendi kendime “Hadi, geçecek...” diye mırıldanırken, Kerem hemen yanı başımda belirdi.
"Mani, dur... Ayakta çok kalıyorsun, değil mi?" dedi sesi yumuşak ama endişeli.
“İşim bu Kerem.”
“İşin kendini incitecek kadar ayakta kalmak değil.”
“Soğuk havalar geldi, kar yağacak. Müşteriyi bulmuşken ne yapmalı-yım? Ayağım önceliğim değil.”
“İyi o zaman yine sakatlanırsın sen.”
“Gideyim de sen de dön evine, iç kahveni.”
“İçerim, sen de bu kadar zorlama kendini. Bak bu konuda ciddiyim.”
“Kerem, sen de gel. Bizimkiler seni merak ediyordur.”
“Haftaya gelirim.”
“Bir hafta daha kapatacak mısın kendini?”
“Rahat edersin işte.”
“Sen beni en rahat etmem gereken yerde bile yerin dibine sokmuş insansın Kerem. Şimdi bana bunu deme.”
“Nerde rahatsız etmişim seni?”
“Nerde değil, nerelerde olsun o. Örneğin, Romeo olman veya tükü-rüklü kahve olayın gibi.”
“Komik bir adamım ben.”
“Bir de yine şapşallığının üstünde olduğu o gün yani o saçma otobüs muhabbetinin olduğu gün niye oradaydın?”
“Cennet, seni sinir etmek için bir durak öncesinde bindim.”
“Beni gördün yani?”
“Evet.”
“Dövülmeyi hak ediyorsun.”
“Sen beni dövmek yerine sadece ayağını yaralayıp durursun.”
“Laf deme zaten canım yanıyor. Böyle ayakta sohbet etmeyelim. Gel içeride konuşuruz.”
“Karşında göründüğüm kadar iyi değilim.”
“Biliyorum, mesele ailen. Kimseyi görmek istemiyorsun ama seni görmüş biri olarak güldürmek istedim.”
“Fark ettim, bu bile iyi bir gelişme. Kalbim genelde durur oluyor bu zamanlarda, seni düşünmüyordum bile ama seni gördüm ya şimdi iyi hissettim.
Omzuna onu teselli etmek adına elimi dokundurtmuştum. Sonrasın-da onun elini sıkmak istemiştim.
Geri çekilip “İyi günler.” diyordu.
“Elimi havada bıraktın Kerem.”
“Daha çok görüşeceğiz.”
“Belki de. Sonuçta senin sayende buradayım.”
Hiçbir şey demeden dönmüştü arkasını gidiyordu.
Sesim yükseliyordu.
“Hah. Şuna bak. Güle güle kelimesini bilgi dağarcığından kaldırdın mı sen?”
Kışkırtışım sayesinde dönmüştü.
“İlla seninle vedalaşmam mı gerekiyor?”
“Evet.”
Elimi vedalaşmak için tekrardan ona doğru uzattığımda olan olmuş-tu.
“Ben böyle vedalaşmayı sevmem.”
Ona doğru uzatmış olduğum kolumu çekişiyle aramızdaki mesafe hiç olmadığı kadar bitiyordu. İçimde hiç var olmadığı kadar güzel bir sı-caklık hissi beliriyordu. Omzumdaki koluyla beni kendi bedenine bas-tırıyor ve sırtımı sıvazlıyordu.
Fısıltısı artık kulaklarımdaydı.
“İşte ben böyle vedalaşırım.”
Hızla derin bir nefes aldım ama ne kadar alırsam alayım, aramızdaki hava değişmişti.
“Kerem,”
Hızlıca bir adım geriye attım ama o adımın geriye gitmek olmadığı alenen ortadaydı. Ellerim titriyordu ve ona dokunmaya devam etme isteği içimde büyüyordu. Onun o sarılışı… Kolları sırtımda yeniden birleştikçe, bu düşünceler zihnimde hızla büyüdü. Sanki kalbim yerini bulmuş gibi dinginleşti. Peki ben bu duyguyu nasıl durduracağım? Çünkü zihnim hata yapmanın verdiği korkuyla kaplıydı.
“Soğuktan donmuşsun ya sen.”
Aramızda rüzgâr estikçe yüzümüze çarpan soğuk, her şeyin hızla donduğu bir evren gibi, vücudumu zorla sabit tutuyor, kararmaya yüz tutan ellerimi kaçırarak cebimdeki son ısıyı tutmaya çalışıyor-dum.
“O zaman… Seni tam olarak böyle anlıyorum Kerem. Samimi ve iç-ten.” dedim. Belki biraz anlamsız gelebilirdi söylediğim. Ben yalnızca bir anlığına yaşadığı kaybı onun acısından sıyırmak istemiştim.
“Farklı geliyorsun bana.” dediğinde yakınlaşır gibi olmuştu yeniden.
“Biri görecek şapşal.” diyerek onun bedenini bir kere daha uzaklaş-tırmıştım kendimden.
"Ben de seni anlıyorum Mani." dedi, fısıldayarak.
“Kerem…” diye başladım, sesim neredeyse kaybolmuştu ama sözcük-leri fark ettim. Belki de doğru bir şey söylemem gerekirdi ama söyle-mek bir anlamda onu kaybetmek gibiydi. O anı içgüdüsel olarak kes-mem gerekti. Gözlerim dolarak başımı çevirdim, ondan bir adım ka-dar uzaklaşmak belki de tüm bu büyüyü bozacak ve beni gerçekliğe döndürecekti.
"…biri görecek," diye mırıldandım yeniden.
Kerem aramızdaki boşluğu bir an için hızlıca doldurdu. Onun bede-ninin yakınlığındaki sıcaklığım beni mest ediyordu. Nasıl olurda on-dan bu kadar çok etkilenirken kendimi bu kadar kolay bastırabiliyor-dum? Çünkü ben dedemin torunuydum.
Kerem’in elleri belimi bulduğunda, ruhumun derinliklerinde bir şeyler daha fazla dışarı sızmaya başlamıştı. Bu, bir tehdit gibi gelmiyordu ama sanki bir şekilde kalbime kendisini yerleştirmeye kararlıydı. Göz-lerini benim gözlerime dikerken bir süre karşılıklı bakıştık.
“Şapşal, demekle beni uzak tutabileceğini sanıyorsan, yanılsıyorsun.” dedi, biraz gülerek ama sözleri ciddiydi.
Bir yanda dingin kalbim hızla atıyor diğer yanda her şeyin geri dö-nülmez hale gelmesinden korkuyordum. Gerçekten de birkaç adım daha atsa ne olurdu?
"Kerem," dedim, mesafeyi korumak istercesine. Onun gözlerindeki ısrar o kadar belirgindi ki, sanki bir adım sonra her şey değişecekmiş gibi hissettim. Beni hissettikçe daha yakın oluyordu.
Tüm vücudum titriyordu, belimin etrafındaki elleri başka bir dünyaya ait gibiydi. Ama içimde bir şeyleri itiyordum, sadece kurallarımı değil, kendi duygularımı da. Bunu, kendimi bastırma hareketimin bir patla-ması olarak düşünmeye başladım. Kerem’in bedenine o kadar yakın-ken, her şeyin kaybolduğunu hissettim; kendimi kaybettim.
“Beni bu kadar yakın istemen garip,” dedim baygınlaşan gözlerimle sözcüklerimi destekleyerek.
Kerem gözlerinin ardında söylediklerinden farklı bir şey gizliyordu sanki.
“Garip mi?” dedi, sesi titreyen gülümsemesinin ardından.
Ama o, hiç hız kesmeden dudaklarıma o kadar yaklaşmıştı ki, aramız-daki tek engel benim hafifçe geri giden başım gibi duruyordu.
“Yavaş olabilirim.” dedi, ama dudakları söylediklerinden çok daha faz-la şey vaat ediyordu. Bir adım bile ileri gitseydik, belki her şey değişe-cekti. O ise beni hâlâ sessizce izleyerek ilerliyordu.
“Olmaz,”
Benim yaptığım dudak bükerek onu geri çevirmek değildi. İlk öpücü-ğümü daha dikkatli gerçekleştirme çabası içerisinde, aklım ve kalbim arasındaki dar bir alandaydım.
“Beni izlerken neler düşündüğünü çok iyi biliyorum. Beni daha fazla tanımak istemez misin?” dedi.
Kerem, hiçbir şekilde geri adım atmıyordu.
“Neyi kastediyorsun?”
“Bunu daha fazla inkâr etmene gerek yok.” dedi, fısıldayarak, elleri belimden kalkıp yanağımı nazikçe okşadı. “Sen de istiyorsun, biliyo-rum.”
“Neyi?”
" Öpücüğün önemi yok, biliyorum ne hissettiğimizi. Hiç vakit kay-betmeden olmalı, değil mi?”
Kaşında hafifçe bir hareket gördüm. O an gözlerinde, “Bu zaten ol-mak zorunda,” diyen bir şey vardı. İkna olmam gerekiyormuş gibi.
“İkimizin de ihtiyacı olan şey bu Mani. Birkaç dakika önce başlamak istiyorduk, o yüzden şimdi bunu çok daha kolay yapabilirsin. Belki de geceyi birlikte bitiririz, ne dersin?”
Bu söyleyişle tüylerim diken diken olmuştu. Kelimeleri, geceyi bitir-menin ne anlama geldiğini, ima ettiği şeyi ola ki doğru anlıyorsam o bunu nasıl bu derece önüme sunabilirdi? Kerem, sen de istiyorsun, diyerek her şeyi o kadar doğrudan ve kesin bir şekilde dile getirmişti ki. Ama ben… Ben ne yapıyordum? Şu an da olduğum yer! Yavaşça buz gibi uzaklaşmıştı kalbim ondan. Çünkü zihnimde yaşantılar be-lirmişti. Kerem’in evindeki kadın ve daha fazlası her zaman vardı. Onun için sıradan ve ucuz olan bir teklifti işte, benimse gözlerimde başka birer hayal kırıklığına dönüştü her şey. Kerem’in ne kadar kolay ve soğuk bir şekilde herkesle olduğunu şu pervasız teklifle bir kere daha farkına vardım o an.
Bedenimi biraz daha geriye attım ama o sadece baktı. Hiçbir şekilde mesafeyi anlamıyordu. “İkimiz de ihtiyacımız olanı biliyoruz, hemen şimdi…” dedi. Yavaşça gözlerimi kapadım, bu kez belki içimde, onun bana söylediği tüm o sözlere göz yummak için ruhumla savaşıyor-dum. Ancak içimdeki fırtına hiçbir şey bırakmadan, her anın gerçekli-ğini silip atıyordu. O an tam karşımda, içimden çıkaramayacağım her söz, her dokunuş ve gözlerindeki ısrar mayın gibi döşeniyordu üze-rime. Fark etmiş miydi içimde beliren feveranı? Çünkü öfkem özümde birikmiş ve artık sözlerime taşıyordu.
"Yavaş olamıyorsan, zaten beni hiç anlamamışsın." diye çıkıştım. Dü-şündüğümde, gerçekten sevginin ne demek olduğunu bile bilmiyordu bence. Düzgün tanımadığı bir kadınla olup olmamak çok da önemli değildi ki. Peki ya beni tanımak? Hiç mi ilgisini çekmedim?
Kerem, derin bir nefes alarak başını hafifçe eğdi. Gözlerinin içine ba-kınca, bu kadar yaklaşmanın ne kadar yanlış olduğunu artık fark etti-ğini görüyordum ama her şey için çok geçti.
"Ailem..." diye içinden düşündü Kerem. O eski trajedinin ağırlığını yü-reğinde taşıyordu. İşin, hissettiği her şeyden çok daha farklı boyutları vardı. Sonunda, kendine bu anlamda da bir çıkış yolu arayarak buna yelken açmak zorundaydı. Yapması gereken tek şey buymuş gibi. Ama bu davranışlarının nedeni arzu, acı ya da basit bir cinsel dürtü değildi. Onun gözlerinde beliren bu şey anlamadığım türdendi. Ger-çekten de o an onun üzgün olduğunu, hüsrana uğradığını hissettim.
"Berbat hissediyorum şu an," dedi, sesindeki buruklukla beraber. Oy-sa o kadar acele ediyordu ki, kendisini incitebileceğini hiç hesap et-miyordu.
“Seni berbat hissettirecek bir şey yapmadım.” dedim aradaki mesafeyi koruyarak.
Kerem bir adım bile geri atmadı, gözlerindeki ısrarı ve kararlılığı beni daha da germişti. Sözlerinin altını çizen bir duruş sergiliyordu.
"Sadece bir kadınla olmak mı istiyorsun Kerem? Yoksa biraz da se-ninle her şeyin sığ olduğunu görmem mi gerek?" diye sordum, sesim daha sertleşerek. Oysa tüm benliğiyle susmuş gibi yüzüme bakarken ben "Gerekli olan şey bu değildi," diye karşılık verdim. Ruhum sıkışır-ken, kırılgan kalbimde uzaklaşma kararı aldım.
Kerem sesini titreterek "Berbat hissediyorum şu an," demişti yeniden. Ama bana berbat hissettiren şey neydi? Kerem’in kendi varoluşunun, acelesinin ardından hızla yaklaşması mı? Hayır. Ben, bir anlamda kendimi savunmasız hissettiğimde, o mesafeyi görmek istiyordum.
“Senin için her şeyin bu kadar kolay olduğuna inanamıyorum,” dedi, sesi sanki bir hıçkırık gibi derinden geldi.
“Biliyor musun?” diye devam etti sonunda, sesindeki titreşimler daha belirgin hale gelerek. “İlk başta… Seni sadece bir şekilde yakınımda görmek istemiştim. Ama şimdi, seni böyle görünce… Kendimi kay-betmekten korkuyorum.” Gözleri, bu sözlerin arkasındaki boşluğu, belirsizliği ararken bir adım geri attı.
Yavaşça, “Bunu sana nasıl izah edebilirim bilmiyorum,” diye ekledi. Sanki bir şeyin tesirindeymiş gibi sözleri kendini yargılıyordu.

“Tüm bu durumu ailene olan hassasiyetin ve özlemine veriyorum Ke-rem.”
“Durum bu değil asla. Tek sefer düşündüğüm bir hareket sanıyorsun sen ama hep düşündüm.”
“Sadece amacına yönelik ikna cümleleri kurma. Ben senin bu yüzünü görmek istemiyorum.”
“Seninle konuşmak istiyorum, izin ver Mani. Ama ne kadar uzun sü-rebileceğimizi... Gerçekten bilmiyorum.”
Gözlerim hafifçe kısıldığında, Kerem’in suskunluğu devam etti. Ben duymak istediklerime öyle odaklıydım ki sadece Kerem’in özrünü bekler olmuştum.
“Beni her zaman geri itiyorsun,” dedi Kerem. İşte bunu beklememiş-tim. Bu yine beni suçlu gösteren bir cümleydi.
“Ama seni etkilemek… Gerçekten ne kadar ileri gidebilirim ki Mani? Her şeyin ne kadar zorlaştığını hissediyor musun?”
Kerem devam etti: “Ailem…” diye duraksadı, kelimeleri hızla tükenir-ken, bir nefes aldı. “Ailem için yaptığım... Onlara uymam gerek. Ama aynı zamanda... Seni de görmek, sana yaklaşmak... Hiçbir şey kolay olmuyor.”
İçim daralıyordu bu belirsiz sözlerle.
“Sana yaklaşmak mı? Ve biz burada, karşılıklı neyi arıyoruz? Senin bir anlık hevesin, bunun nereye varacağı belli değil, Kerem.”
Kerem, dudaklarını ısırarak bir adım ileri attı ancak hafifçe geri çeki-len beni görünce bir şeylerin kaybolduğunu fark etti.
“Evet… Belki de seni bir şekilde kaybetmiyorumdur ama bu... Bu yap-tığım ne olursa olsun doğru değil. Ama bunu yapmam lazım, Mani.”
Nefes alışı düzensizdi, gözleri biraz fazla parlıyordu. Elini saçlarının arasına attığında, onun bileğindeki hafif titremeyi fark etsem de o an kendi duygularıma odaklanmıştım.
Kerem’in gözlerinin içindeki o ikilemi sezmiştim, bu yüzden sesimi sertleştirerek: “Hadi, şimdi ne yapmayı düşünüyorsun Kerem? Gidip başka birisini bulup bu sözleri onlara söylemek mi? Yoksa... Benimle mi?” dedim, içimde yankılanan korkunun öne çıkmasına izin vererek.
Kerem, birkaç saniye içinde her anlamı çözüp, söylediği kelimelere sıkışarak: “Bu daha... Tuhaf. Ne yapacağıma, gerçekten karar vermek zorundayım,” dedi, sanki şu an içinde kaybolmuş bir boşluktan çık-maya çalışıyormuş gibi. “Ama seni duyduğumda... Seni istediğimde, kalbim yine o eski hâline geri dönüyor. Ve... Evet, belki de seni... Ger-çekten seviyorum ama bunu hiç duymak istemediğimi de biliyorum.”
Bu cümlenin “Seni sevmiyorum.” cümlesinden bir farkı yoktu gö-zümde. Sabredemiyordum. Kerem’in her cümlesi, yerle bir olmuş bir işkenceye dönüşüyordu.
Kerem, içindeki bu çıkmazla yüzleştiğinde kendini kaybediyordu. “Sen... doğru diyorsun,” dedi, kesik bir sesle. “Ama bu konuda sana zarar vermemek... Çok zor. Her şey doğru olmayacak ama seni yak-laştırmaya çalışacağım kendime. Sen gözümün önündesin hep.”
Ona hâlâ bir şeyler söyleme dürtüsüyle yaklaşmaktan korkuyordum. Ama Kerem’i hissettiği yerde bırakma kararı almıştım, bu kez hiç ol-mamış bir şekilde:
“Zaten tüm bunlar bana zarar veriyor Kerem. Önce sen yalnız kal-malısın. Özellikle de ailen için mantıklı olanı düşün ve dinlen.”
“Kendini savunuyor gibisin ama aslında…” Kerem derin bir nefes aldı, kelimeleri arasındaki boşluk, cümlesini tamamlamadan bana doğru bir adım daha attı. “Bir yanın beni istiyor, değil mi?”
O an sesimi kaybetmiş gibiydim. “Bunu düşünmemen gerekiyor, Ke-rem,” diye fısıldadım. Dudaklarım hafifçe titriyor, zihnimde ise o kala-balık ve belirsiz düşünceler arasında ne yapmam gerektiğini hâlâ sorguluyordum. Ne olursa olsun, bu halimi görmek beni zayıf hisset-tiriyor, bir yandan da her şeyin hatalı olduğunu düşünerek susuyor-dum.
“Mani…” diye başladı, sesi titreyerek. Ne söyleyeceğini bilemiyor gi-biydi, derin bir nefes aldı.
“Biliyorum… Biliyorum, şimdi sana söylediklerim yanlış, ama…” Keli-meler kafasında birbirine karışıyordu. Hala yavaş yavaş ne hissettiği-ni çözmeye çalışıyordu.
“Gitmem gerekiyor.”
“Senin için gerçekten karıştım, Mani,” dedi, başını hafifçe eğdi ve gözlerini başka bir yere kaydırdı. “İlk zamanlar... Seni belki de sadece görmek istedim. Ama şimdi? Şimdi bana her şey daha farklı geliyor. İstediğim şeyler, kaybettiklerim... her şey karıştı.” Sözlerini yutkuna-rak bitirdi.
“Dinlenmelisin, bu düşüncelerinden umarım iyi bir uyumayla arınır-sın.”
“O şekilde umuyorsan eğer denerim.” dedi çaresizce. Öyle bekleme-diğim bir karşılaşmaydı ki bu belki de hayatımın dönüm noktası nite-liğindeydi Kerem’in bugün ki davranışları.
“Kerem…” Sesim, içimde büyüyen şüphenin etkisiyle titredi. “Sen… İçtin mi?”
Soru ağzımdan dökülür dökülmez, gözlerindeki bulanıklığı ve durak-samalarını daha net fark ettim.
Konuşmalarındaki tutarsızlık, kelimeleri toparlamakta zorlanması… Hepsi bir araya gelince, cevabı zaten biliyordum.
Kerem gözlerini kaçırarak derin bir nefes aldı. “Bunun bir önemi var mı Mani?” dedi, sesi kısık ve yorgundu.
Kaşlarımı çatıp, kendimi geri çektim. “Var. Çünkü burada neyin ger-çek olduğunu anlamaya çalışıyorum, Kerem.”
Bir an sessizlik oldu. O, ne diyeceğini bilmiyormuş gibi başını hafifçe eğdi, ben ise içimde yükselen hayal kırıklığını dizginlemeye çalışıyor-dum.
“Tamam Kerem. Gerçekten bilmiyorum ama bazı detayların bir öne-mi yokmuş.”
Onun gözlerindeki o bulanık bakışa daha fazla dayanamayarak hızla arkamı döndüm. Daha fazla uzatmadan, herhangi bir vedaya gerek duymadan, en kestirme yolu seçerek lokantanın kapısını açtım ve içeri girdim.
Arkamdan bir şey söyledi mi, kaldığı yerde öylece mi durdu, yoksa başka bir yöne mi savruldu, bilmiyordum.
Ve artık bilmek de istemiyordum.
Sevdiğim adamı ellerimle oracıkta bırakmak ve gözlerimi kuru tutmak kuru bir kalbim varmış gibi hissettirmişti. Üzülmek için yaşamak is-temiyorum ben sadece. Kerem’le iki gün güzel geçecek günün ardı yok biliyorum. Bu bir histen daha fazlası. Sadece bu lokanta benim iyiliğim için var. Artık olanları çalıştığım süre içerisinde yaşamamış gibi davranmaya geçme vaktiydi.
Lokantaya girdiğimde acıktığımı hissetmiştim ve hemencecik yeme-ğimi yiyip iznime rağmen işlere yardım etmeye başlamıştım. Çalışa-rak üstümdeki sarılmayı atamıyor ve bir önceki bastırdığım an da gündeme geliyordu. Murat’ın öpücüğünün avcumda son bulması… Bir hayli dalgın ve bir o kadar düşünceliyken yapılan işler yormuyor-du beni.
Gecenin sürpriz konukları müşteri teyzeler olmuştu. İzin günümde hem çalışıp hem de teyzelerle çekirdek çitlemekle biterken mahalle-nin geri kalan dedikodularına da hızlı bir uyum sağlıyordum. Hatta bir ara Kerem’le beni bile gören olmuş. O kadarına da inanmazdım ama kaybolduğumu düşündüğüm yerde bile dedikodum çıkabiliyor-muş. Tabii ilk sordukları şey aranızda bir şey var mı sorusuydu. Bu sorular kaçmak istediğim türdendi işte. Gözlerim ve yüz ifademden cevabı yakalamışlardı zaten. Bu da onlar için farklı soruları doğurur-du tabi Refik babam lokantayı kapattığını söylemeseydi.
☆☆☆