22. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları

✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ

Sinem Yazıcı Tolan

Bölümler
1 ✅Yazar ile Tanışma: 2 ✅Kitap Tasarım Tanıtımı: 3 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 4 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 5 ✅②. Bölüm ஐ Başlangıç, ஐ 6 ✅③. Bölümஐ Yanında kalmam gereken biri misiniz? ஐ 7 ✅④.Bölümஐ Yeni anlamlar barındırabiliyorsa bedenim, aşığım. ஐ 8 ✅⑤.Bölümஐ Dalgın gözlerin dilini o kadar çok konuşturdu ki her şey apaçık hale geldi. ஐ 9 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 10 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 11 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 12 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 13 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 14 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 15 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 16 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 17 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 18 ✅⑩.Bölümஐ Ben seninle ilgili tüm kilitlerin sahibiyim. ஐ 19 ✅⑪.Bölümஐ Öyle gürültülüydü ki bedenim sanki herkes beni duyabilirdi. ஐ 20 ✅⑫.Bölümஐ Yepyeni güneş doğuyor insanların üzerine, en güzeli kalbime. ஐ 21 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 22 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 23 ✅⑭. Bölümஐ Bazen, ஐ 24 ✅⑮. Bölümஐ Bu beni daha acımasız gösterirken aslında daha acısız kılmaz mı? ஐ 25 ✅⑯. Bölümஐ İçimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. ஐ 26 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 27 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 28 ✅⑱ .Bölümஐ Her şeyi tersleyen ben mi oluyordum? ஐ

🌸1.KISIM 🌸

Ocak 28
Ocak ayının soğuğu, günlerdir içimde taşıdığım ağırlığa benzeyen bir sessizlik bırakmıştı her yere. Sabahın erken saatlerinden beri gökyüzü griydi; camların ardından süzülen solgun ışık, lokantanın içine ulaşsa bile hiçbir şeyi gerçekten aydınlatmaya yetmiyordu. İnsanların konuşmaları, mutfaktan gelen tabak sesleri, kapının her açılışında içeri dolan rüzgâr... Hepsi birbirine karışıyor, ben ise bütün bu seslerin ortasında kendimi gittikçe daha uzağa çekilmiş hissediyordum.
Birkaç gündür aynı hâldeydim.
Bir şey yapıyor, sonra neden yaptığımı unutuyordum. Birinin söylediklerini duyuyor ama anlamam birkaç saniye sürüyordu. Elimdeki işe dalıyor, sonra ne kadar zamandır aynı şeyi yaptığımı fark ediyordum.
Kimseye belli etmemeye çalışıyordum. En azından çalıştığımı sanıyordum.
Oysa insanın içindeki karmaşa, ne kadar saklanırsa saklansın bir yerden kendini belli ediyordu.
Benimki de ellerimden taşıyordu.
Murat’ın yüzündeki o hayal kırıklığını düşündükçe parmaklarım istemsizce birbirine kenetleniyor, içimdeki huzursuzluk büyüyordu. O konuşmanın üzerinden zaman geçmişti ama ben hâlâ aynı yerdeydim. Söylediklerimden çok, söyleyemediklerimin ağırlığını taşıyordum.
Bazen insan birini kırdığını bildiğinde üzülür. Ben ise Murat’ı neden kırdığımı bildiğim için daha çok üzülüyordum.
Dedemin yıllar boyunca üzerime bıraktığı o görünmez baskı, ne zaman kendi kalbimin sesini duysam yeniden ağırlaşıyordu. Çocukluğumdan beri bazı duyguların tehlikeli, bazı insanların yanlış, bazı yakınlıkların ise ayıp olduğunu öğrenmiştim. Zamanla bunları sorgulamayı bırakmış, hatta kendi düşüncelerim sanmaya başlamıştım. Belki de bu yüzden Murat’a yaklaşmak bana daha kolay gelmişti çünkü o dedemin kabul edeceği biriydi. Ama ya ben? Sahi ben kalbimin başka bir yerde olduğunu görmezden geliyordum.
Sabahın erken saatlerinden beri lokantada olduğum hâlde yaptığım işlerin çoğunu otomatik olarak yapıyordum. Bir müşterinin siparişini alıyor, birkaç dakika sonra ne istediğini yeniden hatırlamaya çalışıyordum. Masaları siliyor, aynı yeri farkında olmadan ikinci kez temizliyordum.
Bir ara elimdeki çay tepsisiyle birkaç saniye olduğum yerde kaldığımı fark ettim.
Nereye gittiğimi unutmuştum.
Başımı eğip derin bir nefes aldım.
Toparlanmalısın, Mani.
Kendime bunu kaçıncı kez söylediğimi bilmiyordum.
Tam o sırada kapının yanındaki masadan yükselen konuşma dikkatimi dağıttı.
“Geçen gün Murat’ın reklam çekimini görmüşler.”
Elimdeki bardak havada kaldı.
İstemeden kulak kesildim.
“Şu yeni çekim mi?”
“Evet. Büyük bir marka içinmiş. Birkaç gün daha devam edecekmiş galiba.”
Diğer adam güldü.
“Adam boş durmuyor zaten. Bir yandan reklam, bir yandan yeni proje... Geçen hafta da başka bir çekime gitmiş.”
Onların konuşmasını dinlememem gerektiğini biliyordum.
Ama yapamadım.
“Murat bayağı yükseldi,” dedi adamlardan biri. “Kerem'le beraber yeni bir iş konuşuluyormuş.”
Kerem.
Bu kez içimde başka bir şey kıpırdadı.
Murat'ın hayatına devam ettiğini duymak benim aynı yerde sıkışmış olmam...
Ama Kerem'in adının da onun yanında geçmesi, içimde birbirine dolanan iki ayrı duyguyu aynı anda uyandırdı.
Parmaklarımı tepsinin kenarına geçirdim.
Sıkıyordum.
Farkında olmadan.
Telefonum cebimdeydi. Bir süre elimi uzatmadım. Sonra dayanamayarak çıkardım ve ekranı açtım. Murat'ın ismi karşıma geldiğinde parmağım yeşil arama simgesinin üzerinde öylece kaldı. Onu aramak istiyordum. Ne söyleyeceğimi, nasıl konuşacağımı az çok biliyordum ama aradığım anda her şeyin daha da zorlaşacağından korkuyordum
İçeriye Refik Baba girdi. İlk anda onu fark etmedim. O ise kapının yanında birkaç saniye durup salonu gözden geçirdikten sonra beni gördü. Bakışları üzerimde kaldığında, ben hâlâ telefon ekranına bakıyordum. Telefonu hemen kapatıp masanın üzerine bıraktım. Sonra ellerimdeki peçeteyi fark etmeden sıkmaya devam ettim. Refik Baba yanıma gelmeden önce bir süre olduğu yerde durdu. Önce yüzüme, sonra önümdeki masaya, ardından ellerime baktı. Bir şey söylemeden mutfağa geçti ama birkaç dakika sonra yeniden çıktığında gözleri yine beni aradı. Gün içinde müşterilere geç cevap verdiğimi, aynı masayı gereğinden fazla sildiğimi, birkaç kez dalıp gittiğimi ve elimdeki işin ortasında ne yaptığımı unutmuş gibi kaldığımı fark etmişti. Ben bunların hiçbirinin dışarıdan belli olmadığını sanıyordum.
Yanıma geldiğinde adımlarını yavaşlattı. Her zamanki sağduyulu bakışları bu kez daha dikkatliydi. Gözlerinde belli belirsiz bir hüzün vardı; sanki benim içimde taşıdığım ağırlığın bir kısmı onun gözlerine de yansımıştı. Karşımdaki sandalyeyi çekmeden önce birkaç saniye beni izledi. “Mani,” dedi sonunda. Sesi her zamankinden daha babacan, daha yumuşaktı ama altında saklayamadığı bir endişe vardı. “Bugün biraz duralım. Biraz zorlanıyor gibisin.”
Yumruklarımı sıktım ve gözlerimi kaçırdım.
“Bir şeyim yok.”
Refik Baba karşıma oturmadı. Bir süre olduğu yerde durup beni izledi. Sonra ağır ağır sandalyeyi çekip oturdu.
“Bir şeyin yoksa da birkaç gündür aklın başka yerde.”
Cevap vermedim.
“Bugün de birkaç kez dalıp gittin. Müşterinin söylediklerini duymadığın oldu. Aynı masayı iki kere sildin.”
İstemeden başımı kaldırdım.
“Fark ettin mi?”
“Görmemek mümkün mü?”
Mahcup bir şekilde gözlerimi indirdim.
“Biraz kafam karışık sadece.”
“Anlaşılıyor.”
Ben de önümdeki peçeteyle oynadım. Birkaç saniye sonra dayanamayıp sordum.
“Bugün erken çıksam olur mu?”
“Olur.”
Başımı kaldırdım. Bu kadar kolay kabul edeceğini beklemiyordum.
“Gerçekten mi?”
“Sen bugün biraz erken çık. Git, dolaş. Biraz hava al.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“İşler ne olacak?”
“Onu sen düşünme.”
“Ama Saniye anne... ”
“Ben söylerim.”
Bir şey söylemeden bana baktı. Sonra mutfağa doğru yürüdü.
Ben olduğum yerde kaldım. Birkaç dakika sonra mutfaktan Saniye Anne'nin sesi geldi. Refik Baba ona bir şeyler anlatıyordu. Sesleri net olarak duyamıyordum ama arada kendi adımın geçtiğini seçebiliyordum.
Çok geçmeden Refik Baba geri döndü.
“Tamam,” dedi. “Saniye annem de a olur dedi. Yarın gelirsin.”
Başımı salladım.
“Sağ olun.”
“Estağfurullah. Git şimdi.”
Önlüğümü çıkarıp kenara bıraktım. Çantamı alırken içimde hafif bir rahatlama hissettim. Eve gitmek istemiyordum. Aynı duvarların arasında kalırsam yine aynı şeyleri düşüneceğimi biliyordum. Biraz kalabalığa karışmak, vitrinlere bakmak, bir kahve içmek... Belki zihnimi birkaç saatliğine başka bir yere çevirebilirdim.
Kapıya yönelirken Refik Baba arkamdan seslendi.
“Mani.”
Döndüm.
“Bugün kendini fazla yorma.”
Başımı salladım.
“Tamam.”
Dışarı çıktığımda soğuk hava yüzüme vurdu. Derin bir nefes aldım. İçimdeki ağırlık hâlâ yerindeydi ama en azından birkaç saatliğine ondan uzaklaşabileceğimi düşünmek bile iyi gelmişti.
***
Lokantanın kapısından çıktığımda yüzüme vuran soğuk, içeride saatlerdir üzerime çöken ağırlığı bir anlığına dağıtmıştı. Refik Baba'nın sözleri hâlâ kulağımdaydı. Biraz uzaklaşmak, zihnimi başka şeylerle meşgul etmek iyi gelebilirdi. AVM geldi aklıma; fazla düşünmeden dolmuş durağına yöneldim. Yol boyunca aklım yine Murat'a kaydı. Onu aramakla aramamak arasında gidip gelirken, telefonumun cebimde olduğunu bilmek bile huzursuz ediyordu beni.
AVM'nin önünde indiğimde merkezin kalabalığı çoktan etrafımı sarmıştı. İçeri adım atar atmaz sıcak hava, mağazaların ışıkları ve birbirine karışan insan sesleri karşıladı beni. Bir süre kalabalığın içinde nereye gideceğimi bilmeden ilerledim. Belki de buraya gelmemin asıl nedeni buydu; kimsenin beni tanımadığı, kimsenin ne düşündüğümü bilmediği bir yerde birkaç saatliğine kaybolabilmek. Vitrinlerdeki kıyafetlere, parlayan tabelalara, yürüyen insanların yüzlerine bakarken zihnim yavaş yavaş boşalıyor gibiydi.
Ta ki karşımdaki dev reklam ekranında onu görene kadar. Gözlerim bir anda Murat’ın reklam yüzü olduğu, parlak ışıklarla çevrelenmiş dev bir panoya takıldı. O tanıdık gülüş, giydiği klasik kıyafetler... Bir anlığına dünya durdu gibi hissettim. Ciddi bir şekilde her şey durdu. Etrafımda koşturup durmaktan sıkılan insanlar, Murat’ın reklamını görebilecek kadar uzun bakmamışlardı belki. Ama ben, sanki zaman yavaşlamış gibi o gülümsemeye bakarak sadece derin bir nefes aldım. Oradaydı, soğuk, samimi ama bir o kadar uzaktı. O reklam sadece bir siluetti. İzin verdiği gibi ama mesafesini hep korudu.
Bir an ne kadar derin düşündüğümü fark ettiğimde bir hareketlilik gösterdim. Çevreme bakarak hızla yürümeye başladım ama gözlerim ondan, o ekrandan hiç ayrılmadı. Hala orada, her şeyin ötesindeydi.
Ve sonunda o koku beni yeniden çağırdı. Kumpirin kokusu, içimdeki sessiz boşluğu dürttü. O meşhur kumpirciye doğru adımımı attığımda her şey bir anda farklı bir tempo kazandı. Kumpir ve içecek siparişiyle içimdeki ürpertiyle baş edebilir miydim bilmiyordum.
Siparişi oturduğum masada beklerken oyalanabileceğim şey herkes gibi elimdeki telefondu. Tabi bir de hayatıma Kerem ve Murat’la giren yeni yüklenmiş güncelleme vardı. Magazin, idi onun adı. Ben telefondaki magazin sayfalarını oraya düşmüş müyüm diye kontrol ederken siparişim geliyordu.
“Buyurun hanımefendi. Afiyet olsun.”
“Teşekkürler.”
Tabi ben değil ama Murat'ın Laleyle fotoğrafları ve onlarla ilgili ha-berler magazin gündemine çoktan düşmüştü. Allah bilir kaç kare, kaç fotoğraf sergileniyordu gözümün önünde. Kalbimin içinde bir şeyler oluyordu sanki sonraki sayfalara geçtikçe. Süzülüp gitti aşağıya doğru içimde acısı. Kalbim bir şeylerin pişmanlığını mı yaşıyordu?
“Neden böyle oldu ki? O kızla beraber onu görmek neden bu kadar etkiledi beni? Etkileniyor muyum gerçekten ondan? Hayır, hayır. Artık görüşmüyoruz bile.”
Ne düşünüyordum bilmiyorum. Boşlukta kalmış gibiydim ve gözü-mün önünde belirenler onların kare kare fotoğraflarıydı. Telefonun ekranına birkaç saniye daha bakıyordum ama o tek kareden çok fazla şey okuyorum. Mümkün değil, her geçen dakikada başka bir düşünce gelip yerleşiyor kafama. Murat… Hemen başka bir kadınla birlikte… Bunu görünce çok şaşırmadım. Sonuçta, ben reddettim, değil mi? Evlenme teklifini bile. Hem de "Hayır," demişken.
Yanımda garson çocuğu fark ediyordum. Telefona bakarken gözlerim bir süre tamamen kaybolmuştu oysa. Beni izlemesini fark etmiş olduğumu anlamalı ki onun dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme beliriyor.
"Yine o telefonla meşgulsün," diyor. "Murat Soylu mu?"
Bunu bana söylemesi beklenmedik şekilde bir süre hiç cevap vermememe sebep oluyordu.
"Her zaman böyle mi bakıyorsun o reklamlara? Yoksa Murat Soylu’yu mu tanıyorsun?" diye sormaya devam ediyordu.
Garson biraz daha yaklaşırken “Seni tanıdım, sen yüzüne pasta yemiş olan o kızsın değil mi?” diye ekliyor. Bu çocuğun beni gerçekten tanımış olmasını istemiyordum ama beni gerçekten tanımıştı.
"Yok yani," diye başlıyordum.
Benim ne söyleyeceğimi ne yapacağımı bekliyordu.
"Öyle bakma," dedim, gözlerini kırptı. "Sadece… İşte, bir şekilde o reklama takıldım. Yani Murat Soylu'dan bahsediyorsak, fotoğrafı dikkatini çeker zaten.”
“Doğru, adam yakışıklı. Peki, siz? Gerçekten Murat Soylu’yu tanıyor musunuz?”
Bir an ne diyeceğimi bilemiyorum. Kendimi lokantadaki söylemlerden alıkoyayım derken hiç tanımadığım biri tarafından sıkıştırılmış gibi hissetmiştim.
“Tanımıyorum, öyle denk geldi.”
Garson, "Ama o fotoğraftaki sizsiniz," dedi ısrarcı bir şekilde.
“Denk geldi, basında görmüşsünüzdür. Murat Soylu eski nişanlısıyla gündemde.” diyerek konuyu geçiştirmeye çalışıyordum ama gerçek o kadar basit değildi.
Garson, hafifçe başını sallayarak devam ediyordu.
“Ama size o kadar ilgisini kaybetmişse, başka birini neden hemen bu-lur ki? Bazen acele etmemek gerek...”
Ne diyeceğimi bilemedim. Garson biraz daha yaklaşarak o meraklı gözleriyle bana bakmaya devam etti.
“Ama bu durumda hala aramıyorsanız, niye gözleriniz o reklamda sürekli ona takılıyor?” diye sormaya devam etti. Gözlerim ekranda, Murat’ın o sert ama tanıdık bakışlarına, reklamın içine hapsolmuş bir şekilde bakarken, garsonun sesindeki sıradışı samimiyet beni iyice köşeye sıkıştırıyordu. Bunu sorması, hiç beklemediğim kadar üzgün olmama neden oldu. Sanki yanımda biri bana doğru dürüst bir soru soruyor gibiydi; ama içimi yiyen şey, soruların garip bir şekilde tam içimi hedef almasıydı.
"Yani, Murat'ı aramazsan, o seni düşünür mü?” diye ekledi garson, sanki onun cevabını arıyormuş gibi.
“Bilmiyorum,” dedim. Hızla cevabımın tuhaf bir şekilde bana döndüğünü hissettim. İçim biraz daha daraldı. “Yani… düşünmez herhalde. Neden düşündürsün ki?” diye eklemeye çalıştım ama sözcükler dudaklarımın arasından zor çıkıyordu.
Garson, sözlerimi dikkatle dinleyip, suskunluğumla bir anlam çıkarmaya çalıştı. “Herkesin bir sınırı vardır, değil mi?” diye sordu, sesinde biraz daha yumuşaklık vardı şimdi ama yine de ısrarcıydı.
Biraz tıkanmıştım. Sözlerim eksik, duygularım belirsizdi.
“Bence öyle düşünüyor olabilirsiniz ama bu sadece sizin değil, biraz da Murat'ın sorusu olabilir,” diye söyledi, anlam veremediğim bir rahatlıkla.
Gözlerimi tekrar garsona çevirdim ve biraz uzaklaşmaya çalışarak, “Ama neden… Değil mi, neden bu kadar kafama takılsın?” dedim, ra-hatlamaya ihtiyacım vardı.
Garsonun ifadesindeki hafif gülümseme, bir merak ve tatlı bir kış-kırtmayla devam etti:
“Çünkü bazen siz de onu düşünüp duruyorsunuz, biliyorsunuz değil mi? Belki aramanız gerek...”
“Ben...” dedim, derin bir nefes aldım. “Bilmiyorum. Sanırım…”
“Sadece hatırlatıyorum, bir adım atmak bazen fazla geç olabiliyor ama hala sizin seçimleriniz,” dedi garson.
Garson, son sorusunu sormadan önce, bana doğru daha fazla yaklaşmak için bir adım atmıştı ki kendimi diken üstünde hisseder olmuştum. Fotoğraf çeken kişinin varlığını fark etmekle birlikte hala rahatlayamamıştım. Birçok kişi vardı etrafta, herkesin görüşünü çeken bir nesne gibi hedefe dönmüşüm de haberim yokmuş. Ve sonra, ansızın bir adam aramıza girdi.
Garson birkaç adım geri çekildi, sanki bu yeni gelen adamın varlığı onun da dikkatini çekmişti. Şaşkınlıkla kendimi toparlamaya çalışırken hala olanı biteni anlayamıyordum.
“Sen biraz gel bakalım böyle.”
Adam, zarif ama kararlı bir şekilde garsonu kenara çekmişti. Ona birkaç şey söyledikten sonra, gözlerini bana çevirdi ve hafifçe gülümsedi. "Merhaba, ben Emre," dedi. "Murat Soylu tarafından sizi korumak için görevlendirildim.”
“Ne?”
“Kusura bakmayın ama biraz fazla ilginç bir pozisyonda görüyorum sizi. Şimdi bu durumu toparlamam için müsaade edin.”
Garsona dönmüş ve eklemişti: “Beyefendi, sanırım bu garip durum burada son bulmalı,” dedi.
Sesindeki ton, durumu ciddiyetle ele aldığının kanıtıydı. Murat, gerçekten o etrafta bir yerlerde miydi hep? Eskiden de böyleydi. Arabası evimin dışarısındaydı ve kendimi güvende hissederdim.
“Sadece sohbet ediyorduk.” diye cevapladı garson.
“Siparişi getirdiğinde görevin bitti. Başka müşterilerle ilgilen.”
Garson, şaşkın bir şekilde, “Ama ben sadece...”
Bana "Benimle gelin Mani Hanım, Murat Bey bana güvenmeni. için sizinle konuşacak.” dedikten sonra garsonu bir kenara çekti. Garsonun elindeki telefon, cebindeki ses kaydını aldığını gördüğümde Emre Bey’in ne amaçla olaya müdahale ettiğini anlar gibi oldum. Emre Bey’in yanına sonradan gelen birkaç adamda belliydi ki Murat’ın adamlarıydı. Garsonla beraber elinde kamera bulunan başka bir adam daha vardı ve onları yürüyen merdivenden aşağıya doğru indiriyorlardı. Emre Bey üstündeki işi diğer korumalara devredip yanıma geliyordu.
Emre Bey, korkuya düşmemem için sakince yaklaşarak “Sanırım biraz kafa karıştırıcı bir durum oldu,” dedi. Sesindeki yumuşaklık ve sakinlik belliydi bana özeldi. Az önceki adamlara olan tavrı hali uzaktan bile anlaşılıyordu, sertti.
"O iki kişi aslında gazeteciydi, size tuhaf sorular sormak için oradaydı. Durum oldukça hassastı ve her şeyin güvenli olmasını sağlamak istedim.”
Emre'ye baktım.
“Ben önemsiz biriyim.”
“Ben Emre. Murat Soylu’nun temsilcisiyim. Bu tür durumlar için, özellikle sizin gibi biri için daha dikkatli olmamı gerektiren sorular sorulması durumunda...” diyerek kendisini açıklamaya devam etti. "Endişelenme, o gazetecilerin seni rahatsız etmemeleri gerekiyordu. Çoğu kez teker teker uyarıldılar. Size bu şekilde yansımasını istemezdik."
“Murat, onun bu durumdan haber var mı?”
Emre, “Evet,” diye onayladı, sonra bir anlığına duraksayarak, “Daha fazla laf atmalarına ve Murat Bey sizi istemediğiniz bir konunun içine çekmelerine izin vermek istemedi.”
“O bana kızgındı ve hala beni önemsiyor mu?”
Emre'nin ifadesi, birkaç saniyelik bir sessizlikten sonra kararlı bir şekilde değişti.
"Murat Bey hakkında konuşmak zor, Mani Hanım. O, sizinle ilgili her şeyin çok farkında. Size yalnızca bunu diyebilirim.”
“Peki, bu kadar mı? O beni bire bir görmek istemezken sizin de etrafımda dolanmanız doğru değil.”
"Mani Hanım," dedi, sakin fakat net bir ses tonuyla. "Şu anda söylediklerinizi çok iyi anlıyorum ama konuştuğumuz mesele sadece sizin değil, tüm Soylu Holding'in de geleceğiyle ilgili. Bazen insanın kendi niyetleri dışındaki büyük resimleri görebilmesi gerek."
Şaşkın bir şekilde gözlerimi kısıp Emre Bey’e baktım. "Bunlar ne anlama geliyor, tam olarak ne demek istiyorsunuz?"
“Konuşmalarda onunla olan ilişkinizi çabucak kabullendiniz. Bu gibi durumların ve söylemlerin başımıza açacağı işleri tahmin bile edemezsiniz.”
“Bir daha anmam onun adını kimseyle. Sıklıkla bahsetmiyorum bile.”
Öfkelenmiştim.
Emre Bey, sabırla devam etti: "Murat Bey'in adını bu kadar sık duymak istememenizin ne kadar haklı olduğunun farkındayım ama Murat Bey’le olan ilişkinizi gizli tutarak onun size yönelik güvenini kaybetmektense, en azından bu geçiş dönemi boyunca sizden gelen her hareketin hesaplanması gerekiyor. Soylu ailesi özel işler dışındaki her şeyi sıradan bir haberden ziyade bir riske dönüştürebilir. O yüzden tedbirli olmalıyız."
“Bahsedilecek bir ilişki olmadığı için sizde var olmayın etrafımda. Gidin lütfen.”
"Mani Hanım, anlıyorum," dedi, "Ama bu durumu daha da zorlaştırmamanız gerektiğini belirtmeliyim. Amacım size baskı yapmak değil, sadece dışarıdaki her hareketinizin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmak."
“Bir daha dışarı çıkmam o halde. Kendini güvende hissedebilir Murat.”
Emre, Mani'nin sert sözleri karşısında gözlerini hafifçe kısarak başını salladı. "Bunu anlamanızı istiyorum, Mani Hanım. Belki dışarı çıkmamak, doğru bir çözüm olabilir," dedi.
Sinirlenmiştim iyice.
“Sen ciddi misin? Gerçekten onlar için dışarıya çıkmayacağımı falan mı sanıyorsunuz? Murat beni görmek istemiyorken ben her yerde onun adamları etrafımda mı diye kendi hareketlerimi baskı altında tutamam.”
“Bunu Murat Bey’e söyleyin o halde.”
“Siz söyleyin.”
Emre, Mani'nin öfkesiyle karşılaştığında hafifçe geriye adım attı, ama sözlerini sakin bir şekilde sürdürdü. "Bunu zaten defalarca söyledik, Mani Hanım. Dışarıda yalnızca sizin hareketleriniz değil, tüm durumun dengesizleşme riski de var. Murat Bey’in sizden beklediği, kendisiyle olası bir açıklama sürecinde sizi zarar görmekten korumaktır. Bu sadece Murat'ı değil, sizin de güvenliğinizi sağlamakla ilgili bir mesele."
“Tüm bu meselelerden bıktım ya.” dediğimde nevrim dönmüştü.
“Siz benim ne yapıp ne ettiğimi ne zamandan beri görüyorsunuz?”
Kerem’in bana karşı olan yakınlaşmalarını görmüş müydü? En fenası da Murat’ın bunlardan haberi olmuş muydu?
“Mani Hanım,” dedi, sesindeki yumuşak ama kararlı tonla, “Sizin ve Murat Bey’in arasındaki durumu içtenlikle anlıyorum. Diğer insanlarla ilişkinizi yüzeysel olarak gördüğümü söyleyebilirim.”
“Gördünüz yani?”
“Evet, Mani Hanım. Gördüm. Kerem Bey ile yaşananları, ikiniz ara-sındaki etkileşimi ben de fark ettim. Ama şu anda ona dair konuşmak çok daha hassas bir mesele. Bu tür özel ilişkiler bazen her iki tarafın da güvenliğini etkileyebilir.”
Onun söylediklerinden rahatsız olmuştum.
“Görmekle yetindiniz mi, yoksa başkalarına da söylediniz mi?”
Emre, bu soruya yanıt verirken hiç şaşırmadı, ses tonu yine soğuk ama sakin kaldı. “Hayır, Mani Hanım, hiçbir şekilde dışarıya aktarılmadı. Benim işim, sadece sizin güvenliğinizi sağlamak ve herhangi bir risk oluşturmayacak adımlar atmaktır. Herhangi bir olayı daha fazla büyütmek istemem.”
"Ama Murat bunun farkında mı? Durumdan haberi var mı?" tereddütle sordum.
“Mani Hanım, Murat Bey'in talimatı üzerine Kerem Bey'le ilgili durumu kesinlikle kendisine de bildirmedim. Bu, sizin güvenliğinizle ilgili bir meseleydi, ayrıca herhangi bir karışıklığı önlemek için bu tür konuları daha fazla gündeme getirmemeliyim. O halde anlaştığımızı var sayıyorum. Güvenliğiniz için bir süre daha sizin etrafınızda olacağız.”
“Benim hareketlerimi birilerinin takip etmesinden, birilerine hesap vermekten bıktım,” diyerek sert bir şekilde karşılık verdiğimde hala öfkeliydim. "Ve sen de sürekli bana ‘güvenliğiniz için’ demekten vazgeç, insanların her şeye dikkat etmemi istemesinden yoruldum.”
“Özellikle Kerem Bey gibi birinin çevrenizde bulunması, başka sorunları gündeme getirebilir. Durumu daha fazla açmak, her iki tarafı da riske atmak anlamına gelebilir. Bu yüzden dediklerimi önemli ve güvenli bir çözüm olarak görmenizi öneririm.”
“Kerem… Konuyu başka bir şekilde açmaya mı çalışıyorsunuz?” diye cevap verdim, sertleşerek.
“Hayır ama şu an için her şeyin zıddına ilerlemek, sizin veya başkalarının güvenliğini tehlikeye sokabilir. Kerem Bey’le ilgili yaşanan durum, her şeyin özüdür. Şu anda, itibarınızı korumanız ve çok daha dikkatli hareket etmeniz önemli.”
“Murat’la konuşmak istiyorum.”
Telefonu tuşlayıp Murat'ı aradım. Parmaklarım ekranın üstünde aceleyle kaydı, her şeyin hızla değişmeye başlaması gibi. Çalışan her saniye, hissettiklerim kadar ağırdı; benden kaçan bir şeyin peşindeydim ve sorumluluklarını taşımak zorundaydım. Artık her şeyin sona ermesi gerekiyordu, Murat ile konuşmalıydım.
Murat ARIYOR...
Telefon birkaç saniye çaldıktan sonra, Murat’ın sesini duyduğumda içimdeki gerginlik arttı.
"Mani,"
O kadar sessiz kaldım ki, telefonda onun sesini duyarken yalnızca öf-keme sığınıyordum.
"Murat," dedim, bir an her şeyi bırakıp sadece bir nefes olmak istedim. Konuşmalar aklımdan uçup gitsin istedim ama kötüydüm ya ben.
"Sadece…" dedim, sesim beklediğimden çok daha ince ve kırılgan bir şekilde çıkmıştı. "Bu takip işinin son bulmasını istiyorum. Bu kadarı yeterli.”
Gözlerimi kapatıp biraz derin nefes aldım. Murat’ın sesini daha fazla duymak istemiyor gibiydim ama nasıl hissedeceğimi bir şekilde yine kestiremiyordum. Kendimi son bir defa sükunetten çekip biraz başkaldırmak istedim.
"Mani," dedi. Sesinde hemen hemen her şeyin arkasındaki karamsar merak vardı. “Gerçekten mi? Duyduğum şey, tam olarak düşündüğüm gibi değil gibi geliyor… Sen ağlıyor musun?”
Gözümde hiç yaş belirmemişti oysa ama sesim dokunaklı olmalıydı.
“Hayır,” dedim, sesi duydum ama doğruyu söyleyebilmek için gücüm yoktu. “Sadece… Gerçekten bıktım, Murat.” Sözlerimi toparlamaya çalıştım ama bir türlü başarılı olamıyordum. Sesim yine korktuğum gibi titriyordu. “Bu takip falan bitsin, olur mu? Artık yeter… Her şeyin son bulmasını istiyorum.”
Her an boğulacak gibiydim. Duygularım bu kadar yoğunken Murat’ın tepkisiyle ne olacağını bilmemek beni korkutuyordu.
“Alta gel, otoparka. Oradayım.”
"Otoparka mı?" dediğimde ağzımdan çıkan her kelime, sanki bir şifreydi. Ama bu ne kadar şifreyse, o kadar da uçurum gibi hissediyordum. Murat’ın tepkisinin karanlık taraflarını hiç görmemiştim, işte o yüzden bir adım daha atmaya korkuyordum.
“Gel hemen.”
“Murat, beni korkutuyorsun. Bu tavırların, Emre Bey’in beni takip et-mesi. Kimsin ki sen? Gerçekten soruyorum bunu.”
Derin bir nefes aldığını duydum. "Mani," dedi, bu kez sesi daha sert ama bir şekilde sakin kalmaya çalışır gibiydi. "Kim olduğumu bildiğini sanıyordum. Ben, seni korumak isteyen biriyim. Ama buna rağmen hâlâ bana bu soruyu soruyorsan... bilmiyorum, belki de gerçekten cevaplamalıyım."
"O zaman cevapla," dedim, sesim çatallaşmıştı ama kararlılığımı kaybetmiyordum. "Neden bu kadar kontrol etmeye çalışıyorsun? Neden bir şekilde hep müdahale ediyorsun?"
"Seni incitmek için yapmıyorum," dedi. "Bu işe nereden bakarsan bak, her hamlede seni korumaya çalışıyorum. Bu sadece... benim tarzım. Senin her yere savrulmana izin veremem. Hele Kerem gibi insanlar varken etrafında."
Kerem’in ismini duyar duymaz Emre Bey’in gözlerinin içerisine bakmıştım. Acaba söylediği doğru muydu? Murat’ın haberi ya varsa Kerem’in bana yakınlaşma çabasından?
"O bir şey yapmadı," dedim hızla, biraz fazla sert bir tonda.
Murat'ın sesindeki derinlik değişmişti. "Yapmadı mı? Bunu gerçekten söylemek istiyor musun, Mani?"
Gözlerim kendiliğinden dolmuştu ama sesiyle tartışacak halim yoktu. Sadece bir şeyleri daha fazla açığa çıkarmaktan kaçınmak istiyordum. "Bunu konuşmayalım şimdi," dedim düşük bir sesle, neredeyse fısıldar gibi.
“Alta gel,” dedi bir kez daha, bu kez daha sakin ama yine de kararlıydı. "Kendi gözlerinle her şeyi anlamadan, bunu böyle sürdüremezsin."
Ne yapacağımı bilmiyordum. Ama telefon elimde titriyordu. Öylece kapattım ve birkaç saniye boyunca sadece boşluğa baktım. Alt kata gitmek, onunla yüzleşmek demekti... Ama belki de bu son yüzleşmeydi.
Telefon elimdeydi, ama konuşma çoktan bitmişti. Murat’ın dediği yere gitmeyi düşünmek bile beni halsizleştirmişti. Olayların bu kadar ağır bir yük haline gelmesine nasıl izin verdiğimi anlayamıyordum.
Asansör korkum yükseklik korkumdan gelirdi ve ben her katı merdivenlerden indiğimde ellerimin ne kadar terlediğini fark ettim. Bu kadar gerilmemin sebebinin Murat olduğunu kabullenmek istemiyordum ama tam olarak da buydu. Onunla yüzleşme fikri, sanki başıma gelecek her kötü ihtimalin ağırlığını omuzlarımda hissettiriyordu.