14. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları

✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ

Sinem Yazıcı Tolan

Bölümler
1 ✅Yazar ile Tanışma: 2 ✅Kitap Tasarım Tanıtımı: 3 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 4 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 5 ✅②. Bölüm ஐ Başlangıç, ஐ 6 ✅③. Bölümஐ Yanında kalmam gereken biri misiniz? ஐ 7 ✅④.Bölümஐ Yeni anlamlar barındırabiliyorsa bedenim, aşığım. ஐ 8 ✅⑤.Bölümஐ Dalgın gözlerin dilini o kadar çok konuşturdu ki her şey apaçık hale geldi. ஐ 9 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 10 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 11 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 12 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 13 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 14 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 15 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 16 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 17 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 18 ✅⑩.Bölümஐ Ben seninle ilgili tüm kilitlerin sahibiyim. ஐ 19 ✅⑪.Bölümஐ Öyle gürültülüydü ki bedenim sanki herkes beni duyabilirdi. ஐ 20 ✅⑫.Bölümஐ Yepyeni güneş doğuyor insanların üzerine, en güzeli kalbime. ஐ 21 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 22 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 23 ✅⑭. Bölümஐ Bazen, ஐ 24 ✅⑮. Bölümஐ Bu beni daha acımasız gösterirken aslında daha acısız kılmaz mı? ஐ 25 ✅⑯. Bölümஐ İçimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. ஐ 26 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 27 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 28 ✅⑱ .Bölümஐ Her şeyi tersleyen ben mi oluyordum? ஐ

🌸1.KISIM 🌸
Kasım 8
Gözlerim ağır ağır açıldığında, sabahın ilk ışıkları odanın köşelerinden içeriye doğru süzülüyordu ama karanlıkla örtülü olan dünyanın içindeki yerimi henüz tam algılayamamış gibiydim. Zihnim rüyanın garipliğiyle karışmıştı. Bir anda kendimi birden fazla yer ve zamanda buluyor gibi hissetmiştim. Alçıdaki ayağımı kıpırdatmaya çalıştığımda, bedenimi saran sancılarla gerçeğe uyandım. Kendimi yatağımda, zorla sabahı karşılamak zorunda kalmış bir halde buluyordum. Murat’ın günlerdir var olan sessizliğiyle sabah sabah hatırladığım rüyalarımla irkilirken telefonumda Aylin’in araması beliriyordu.
Aylin ARIYOR…
Yatakta beni bambaşka bir yere fırlatarak hızla uyandıran o gerçek sesle yatakta doğrulup telefonu zar zor buluyordum.
AYLİN ARIYOR…

“Aylin?” dedim, sesim daha da uyuşmuş, henüz zihnim uykunun bulanıklığını atamamışken.

“Mâni, çabuk sana attığım linke bak.”

Aylin’in sesi gergindi ve fısıldar gibi çıkıyordu telefondan.

Derin bir esneme almıştı beni, başımı yastığa geri koyduğumda gözlerim yeniden kapandı. O ilk yankı ile sanki rüyanın içine dönecekmiş gibi hissediyordum.

“Uyanınca bakarım,” dedim ama Aylin durmadan devam etti. Sesindeki o hiddeti nihayet fark etmiştim.

“Uyuma! Murat Soylu ve Kerem Atasoy’la nereye gitmişsin öyle?”

Rüya hala zihnimde mi dönüyordu? Aylin yoksa nereden bilebilirdi bunu?

“Bir yere gitmedim.”

“Mâni, yüzün başın pasta. Anlat ne oldu? Bu çok saçma bir durum.”

“Olamaz ya.”

Hem Aylin’le aramayı devam ettirip hem de linke tıklıyordum.

Telefona göz attığımda ekranımdaki başlık sanki taşla yarar gibi kafama çarptı:

“Ünlü oyuncu Murat Soylu’nun yeni sevgilisi ve altına eklenmiş devamı: Şok şok şok. Herkesin gözünden sakladığı ilişkisi ve arkadaşına yaptığı sert çıkış! Sanki kendi hayatı başkasının bir yansımasıymış gibi hissettirdi…”

Kafamda geçen her sözcük, bir film karesi gibi titretti beni. Aşağı kaydırdıkça, o korkunç fotoğraf o ana ait olduğunu, yaşadığım o çarpıcı anın gerçek olduğunu daha iyi hissettirmeye başlıyordu.

Hemen başka bir internet gazetesine baktım. Burada da benim Murat'ı zorla o kadının elinden aldığım ve kadının da beni pastaya gömdüğü yazıyordu. Her yerde şişirme haberler vardı. Ve bir de hepsinde benim pastaya gömüldüğüm anın fotoğrafı vardı.

Ve o anda Aylin’in sesi tekrar girdi araya: “Yüzün başın pasta!”

“Aylin, sen nasıl ulaştın bu habere? Biri mi attı sana?” diye sorgulayıverdim hemen.

“Televizyonu açsan orada da sen varsın. Magazin sayfalarına düştün mü diye baktım. Evet, düşmüşsün.”

“Okul hayatım bitti.”

“Televizyonu açma, görmesin deden. Başka kimse anlamaz senin o kız olduğunu.”

Olay buydu sanki sadece. Neymiş? Televizyonu açmamak! Tedirginliğim öfkelenmeme sebep oluyordu işte.

“Kapı çalıyor. Sağ ol Aylin. Kapıyı açtıktan sonra anteni bozarım artık. O şekilde idare ederiz.”

“Ne kapı mı? Bu saatte mi?”

“Ah doğru. Bu saatte kim ki? Dedem camiye gitmiş ve anahtarını unutmuştur.”

“Deden mi? İyi o zaman. Kapının deliğine bakmadan açma.”

“Tamam ya, halledeceğim ben. Hadi konuşuruz yine” derken telefonu kapatıyordum.

Kapı hafifçe tıklayınca, o an her şeyin zor ve yabancı olduğunu fark ettim. Kulaklarımda Aylin’in telaşlı sesi hâlâ çınlıyordu; gözlerim hala o korkunç başlıktaki harflerin ardında ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir yanda sabahın ilk ışıkları duruyor diğer yanda zihnimin bulanık kıyısında duruyordum.

Birden kalbimdeki her şey biraz daha hızlandı. Kapıyı kim çaldı? Kendi kendime sorarken, uykunun sisli etkisinden hala tam olarak kurtulamamıştım. Yatakta doğrulmaya çalıştım ama başım sanki hâlâ düşüyordu, ruhum, tüm olan biteni kabullenmekte zorluk yaşıyordu.

Ayaklarım alçıdayken, ince ve dikkatli adımlarla yatağımda hareket etsem de kapıyı kimseye açmaya cesaret edemedim. Kimse gelmemeliydi.

Kapıyı açtığımda karşımdaki oydu.

“Gelmememi istemiştin ama burada olmalıyım,” diyerek, sesindeki incelik, duygusal bir yoğunluk taşıyor gibiydi.

Duygularım karışıyordu. Murat, o kadar zamandır benden sakladıkları ile şimdi içeri gelmek istiyordu.

“Murat,”

“Deden, evde mi? Seni aramadan bu saatte direkt geldiğim için düşüncesizlik ettim.”

“Dedem evde değil, camiye gitmiş olmalı. Yani bu saatte genelde camiye gider.”

“O gün etkinlikte olanları çeken biri daha varmış. Bir süredir basına yansıtmadılar ama gece haber patladı. Ben ancak yanına gelebilmek için şu ana kadar sabredebildim. Geceden beri bu durumu halletmeye çalışıyorum. Emin olabilirsin.”

“Dedem magazin sevmez ama bu epey kötü oldu. Dedeme kaç gündür seni geçiştiriyorum, şimdi bu durum onu ters teptirebilir.”

“Sana zorluk çıkarmak istemezdim. Sen beni yakınında istemeyince, oyunu bitirmekten bahsedince benim elimden sadece bu geldi.”

“Doğrusunu yaptın kaldı ki ben de arada bir yerdeyim. Daha da durumu karmaşık hale getirmemeliydik.”

“Tabi bu manşetle durum epey karıştı. Kerem’in ismi de geçiyor. Bunu dedenin bilmesini istemezsin değil mi Mâni?”

“Tabi, hele bu durumdayken hiç istemem ki ben Murat. Dedeme senin işlerinin yoğun olduğunu anlatmak bile zorken daha fazlası için hazır değilim.”

“Sen nasıl oldun? Ayağında hala acı var mı?”

“Sadece eskisine göre ağır bir bacakla yaşıyorum.”

Murat, kapıda bir an duraksadı. “Haberlerin tekzibini istedim,” dedi sakin ama içinde beliren gerginlik, ses tonunun altına gizlenmişti. “Ama sanırım bu sefer hızlı davranamadım. Belli ki bir başka gazeteci daha o gün fotoğrafı çekmiş. Elimden gelen bu kadardı, inan bana...” diye yineledi kendini.

Yüzüm asıldı, bir an o anı yeryüzünden silip atmak isterken diğer yandan o an çoktan gerçekleşmişti. Murat’ın gözlerine bakan gözlerim adeta ardı sıra eksilmeyen düşünceler silsilesine çoktan dalmıştı. Dedemin söyleyecekleri ve kulaklarımın onları işitip kalbimin kaldıramayacakları aşikardı. İşte şimdi her şeyi kabul etmeyi öğreniyordum. Kendimi iyi hissettirme aşamasına geçene dek bu kötü hisle başa çıkmalıydım.

“Bununla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum,” diyordu sözcüklerim.

Vücudumda beliren titreme kapının çerçevesinin altında üşüdüğümü hissettiriyordu. Biliyordum, Murat ne yapabilirdi ki? Hele de kapımın önüne bu saatte gelerek neyi kurtarabilirdi? Oyunumuz gün gibi açığa çıkardı bu haberlerin aslı ortaya çıkınca.

Kararsız bakışlarında kaybolan Murat kelimelerini toparlıyordu.

“Bunu engelleyemedim, kabul ediyorum,” dedi alçak sesle. “Ama en azından bu olay yüzünden seni suçlayacak tek bir kişi olmasına bile izin vermem.”

Koltuk değneklerim yere hafifçe değdi. Gözlerim Murat’a doğru baksa da aslında derinlerde, yalnızca kendi sesim yankılanıyordu: “Dedem duyar mı dersin? Ya da okuldakiler? Böyle rezil bir durumun açıklaması nasıl olur ki? Bilmiyorum, Murat…”

Murat, yüzümdeki ince kaygıyı fark edince yutkundu. Gözlerini yere indirdi. Oysa, kendisini sakinleştirmeye çalışarak daha güçlü bir tavırla konuşmayı denedi: “Bak, Mâni… O gün pastaya gömülmüş halin hâlâ zihnimde dönüp duruyor ama şu anda gazetelerde gördüklerin sadece bir yanlış anlama. Bunu temizleyeceğim, biliyorsun.”

Murat devam etti: “Ama kendime kızdım… Sadece seni koruyamadığım için. Bu sorun dedene taşmadan bitecek, emin ol.”

Sinirlenmiştim.

“Sen her şeyi hallederim diyorsun ama... Bu iş bende durmayacak Murat. İnsanların bakışları, soruları, dedikoduları... Senin bunu geçiştirmen kolay, çünkü seni tanıyorlar. Ama ya beni? Beni sadece birkaç cümleyle tanımlayan gazetelerin yazdıkları kadar biliyorlar artık.”

Murat, hafifçe başını eğerek sustu. Haklıydım çünkü ben. Her ne kadar böyle şeyleri temizlemek adına her adımı düşünmüş olsa da bunun benim üzerimdeki etkisinin derin olduğunu bilmeliydi.

“Haklısın,” dedi yavaşça. “Benim sadece özür dilemem bile bu durumu düzeltemez. Ama senden tek istediğim bir şey var.”

“Ben özür dilemeni beklemiyorum. Bu senin suçun değildi. Sadece öfkelendim çünkü bu durum benim hayatıma kurdeşen döktürecek.”

“Sakin kal. Bu haberler, bu hikâyeler gelip geçici. İnsanlar konuşmayı sever ama bir süre sonra her şey unutulur. Sen benimle kal… birlikte üstesinden geliriz,” dedi Murat, sesi yumuşak ama içinde yoğun bir duygu vardı.

“Dedem anlamaz, okuldakilerse duyarsa ne olacak, kim bilir…”

Murat, öfkeli tavrıma karşı sakin kalmaya çalışıyordu.

“Bu senin hayatını mahvetmeyecek, Mâni. Dediğim gibi ikimiz bir aradayken üstesinden geliriz.”

“Murat, bu olmaz. İnsanların hakkımızda neler okuduğunu bilerek sana cevap veriyorum. Sabah sabah duyduklarımla tersimden kalktım ve üzgünüm ki seni düşünecek kadar iyi olamıyorum. Biraz olsun anlaşılmıyor muyum senin için? Halime bak. Yalan söylemek zorundayım ve bunu yaptığımda olana bak. Şu değneksiz yürüyemiyorum ve insanlar beni o haberler yüzünden tanırlarsa zaten dışarıya çıkacak yüzüm kalmayacak. İyi değilim ve kendimi sürekli berbat hissetmekten sıkıldım. Bir küçük huzur yok içimde. Kafamda silahla nöbet tutulur gibi anları kovalıyorum ben. Sadece git. Sadece bazen insan görmediğim de bitecek gibi geliyor.”

“Mâni, beni duydun mu? Bunu sana tekrar söylemek istemiyorum ama gerçekten bunu yalnız başına yapman gerekmiyor,” dedi, sesi bu sefer daha net ve ısrarcıydı.

“Murat… Bunu sana söylemek kolay değil,” dediğimde sesim titriyordu. “Ben çok kötü hissediyorum. Her şey yerle bir oldu. Bu haberleri, o fotoğrafları, insanların o bakışlarını düşünmek bile beni yoruyor Murat. Ve sen bana hala sadece ‘üstesinden geliriz’ diyorsun. Üstelik ne kadar mutsuzum görmüyor musun? Beni mutlu eden hiçbir şey kalmadı geriye.”

“Bu durumu geçireceğiz ama bir şeyler de yapman gerek, Mâni. Bu kadar pes etmene gerek yok.”

“Bunu duymak istemiyorum, Murat! Her şeyin senin bahsettiğin gibi kolay olacağını sanıyorsun! Hiçbir şey yetmiyormuş gibi Kerem’de olaya dahil edilmiş. Bunun kurtarışı var mı sanıyorsun? Gemiler yandı çoktan.”

Murat bu defa sinirlenmek yerine gerçekten üzülmüş bir şekilde, derin bir nefes aldı. “Tamam… Haklısın. Kerem, senin kıymetlin. Benim anlamadığım bir şeyler var ama şu anda sadece seni kaybetmek istemiyorum, Mâni.”

“Herkes bir şekilde gidecek ve her şey bir şekilde kaybolacak. Her şey bir çözümsüz hal aldı ve beni ezip geçiyor Murat. Teşekkür ederim ama bir daha görüşmeyelim.”

Murat’ın gözlerinde bir anlık bir boşluk oluştu, sonrasında elini başına götürüp uzun bir süre sessiz kaldı.

“Sen gerçekten ne istiyorsun? Nereye gitmeye çalışıyorsun? İstanbul’um dediğin bu yerden uzaklaşmaya çabalıyor gibisin. Bu kadar negatif konuşman beni tuhaf hissettiriyor. Mâni sabah sabah senin iç huzurunu sağlayabilmek için buraya geldim. Deden evdeyse ona açıklama yapayım ve sen zor durumda kalma istedim. Sen niye beni hiç düşünmüyorsun? Ya bunları Kerem umursuyor mu? Nerede o? Platonik olmak senin hoşuna mı gidiyor? Niye gerçek sevgiyi göremiyorsun? Niye her şeyi Kerem’e endeksliyorsun?”

Murat, ellerini saçlarına geçirdi ve gözlerini kapayarak derin bir nefes aldı. Cevap veremediğini hissettikçe daha da zorlanıyordu. Benim söyleyeceğim her şey ona ağır geliyordu. Özellikle de Kerem’e olan bağlılığım, onun aklını iyice karıştırıyordu. Suskundum çünkü durup dururken bu konuyu açmamalıydı o. Onun öfkesi bir an için biter sanmıştım ama içinde tutamayıp devam ediyordu.

“O... O adam seni hak ediyor mu? Senin her anında yanında olmaya çalışıyorum ama hiç kıymetim olmadı. Bu adam bu bağlılığı ne ara yaptı? Ne yaptı da seni bu kadar etkiledi?”

“Pardon? Murat, sadece gitmeni istedim diye bunu öne atamazsın.”

“Mâni, ben sadece seni anladığımı düşündüm. Herkes bir şekilde seni bir kenara koyuyor gibi ama ben hep yanındaydım, belki sana göre değil doğrularım ama kendi doğrularımla yaklaşıyordum. Ama gerçekten senin görmediğin bir şey var, sürekli Kerem’i koyuyorsun her şeyin önüne. Hatta gidip ‘onu’ sevmek bile sana benim hissettiklerimi göz ardı etmeni sağlıyor gibi.”

“Neye göre böyle konuşabiliyorsun?”

“Dün sana aşkımı ilan ettim ama beni hiçe saydın. Bunu hak etmiyorum.”

Duraksadım bir an, yeniden kendimi savunmaya geçene dek.

“Senin için anlaması zor olabilir. Ben de bir yere varamıyorum, nereye gittiğimi bilmeden yaşıyorum. Hani, ben de görmek istiyorum bir şeyleri... Ama içimde bir şeyler eksik ve seninle bu şekilde devam etmem ne kadar doğru?”

“Yani, benimle mi? Yoksa Kerem'le mi? Hangisi sana huzur verecek?” diye sordu, aradığı cevabı bulamayan bir şekilde.

“Murat, bence bunun hakkında konuşmak artık gereksiz. Gazetelerde çıkan o haberlerden sonra, hiçbir şeyin bir anlamı kalmadı. Ve zaten memlekete dönmek zorundayım. Beni burada tutan hiçbir şey kalmadı,” dediğimde sesim kesik kesikti.

“Ben hala alamadığım bir cevabın peşindeyim. Çıkan haberlerin ardından seni umursamayan bir adamı mı seviyorsun hala?”

Murat, öfkesini içinde tutmakta giderek zorlanıyordu. Bütün bu gerginlik ve karşılıklı anlamamazlığa dayanamıyordu.

“Mâni sessizliğinle bunu yapmam gerektiğini biliyorum,” dedi, sesi belirgin şekilde sertleşmişti. “Senin ne düşündüğünü anlamıyorum ama Kerem’i arayacağım. Gerçekleri net bir şekilde öğrenmemiz gerekiyor, onun neyi düşündüğünü senin açıkça görmem lazım. Kendi şüphelerimi de gidermek istiyorum. Kerem, seni hiç umursamıyorsa bunu bil artık.”

Çaresizce adımlarımı geri çekmeye çalışıp kapıyı kapatmak istediğimde Murat kapıyı tutmuş ve bir adım daha atıp cebinden telefonunu çıkarıp aramaya koyulmuştu.

“Hayır, lütfen Murat,” diye seslendim, titreyen sesim, bir umudu daha yitirmenin korkusuyla doluydu.

Ama Murat bu sefer sertti.

“Bu senin kararın. Gerçekleri duymaya dayanabileceksen eğer, biz de gerçekleri öğrenelim. Arıyorum, Mâni,” dedi, hızla Kerem’in numarasını bulup tuşladı.

Kerem, telefonun diğer ucunda yanıtladı, sesi hala rahat bir şekilde geldi. “Murat? Her şey yolunda mı?”

Murat, telefonu konuşma moduna geçirip benim rahatça duymamı sağladı. Benimse kalbim Kerem’in sesini duymamla sevinivermişti.

“Kerem, konu ciddi,” dedi, sesinde gerilim vardı. “Mâni’nin seninle ilgili doğru bildiği bir şey var mı sahiden? Bu gazete haberlerini umursuyor musun? Çünkü gördüğüm kadarıyla bu durumu umursamıyorsun.”

“Sabah sabah bunu söylemek için mi aradın beni?”

Gözleri büyük bir şokla dolmuştu. Bunu dinlemek, Kerem’in düşüncelerini duymak beni acıtırdı.

“Bu haberler seni pek etkilemedi sanırım.”

“Murat, çok abartıyorsun. Gazetelerde çıkan haberleri pek kafama takmadım zaten, hakkımda çıkan ilk dedikodu değil.”

“Peki senin bu gazete haberleriyle bir bağın var mı?”

Kerem, rahat bir tavırla cevap verdi. “Yok, Murat. Gerçekten hiçbir ilgim yok. Gazeteler ne yazarsa yazsın, bunlar benim işim değil. Dediğim gibi, geçmişte de böyle şeyler olmuştu. Hiç şaşırmamıştım.”

“Hmm, senin girdiğin ortamlar daha korunaklı olur diye biliyorum. Bu hayra alamet değil.”

Kerem’in sesinde biraz değişiklik oldu fakat hala rahat bir şekilde konuştu. “Mâni’yle hala görüşüyor musun?” diye sordu.

Murat, sinirli bir şekilde kesmeye çalıştı, “Sadece beni dinle, Kerem. Biz burada başka bir şey konuşuyoruz.”

Kerem, hafifçe gülümsediği belli bir şekilde devam etti, “Gerçekten merak ediyorum, Mâni ile aranda olanı. Neden onu birden önemsemeye başladın? Bence bu ilgi senin yapacağın türden şeyler değil.”

“Niye sen mi hoşlanıyorsun yoksa ondan?”

“Mâni’den hoşlanmak mı?”

Kerem bu sorunun cevabını kendisi biliyor muydu ki cevaplasın. Birazdan ağzından dökülecek kelimeler ona gösterecekti oysa gideceği yolu.

Murat “Ondan hoşlanıyor musun?” diye yineledi soruyu.

Kerem hafifçe kahkaha attı, sonra ciddi bir şekilde, “Benimle dalga geçiyorsun herhalde, Murat. Mâni’yi ben mi beğeniyorum?” dedi, alaycı bir tonla.

“Evet, bu soruyu sana gerçekten soruyorum. Her fırsatta ona ilgi gösteriyorsun.”

“Mâni’ye değer verdiğimi mi düşünüyorsun? Bunu yanımdayken sorsaydın ya.”

“Konu haberlerle alakalı. Ona karşı bir ilgin olmadığı, aranızda bu tür şeylerin asla yaşanmayacağını onun ismini kullanmadan insanlara açıklamalısın.”

“Murat, bak, bu çok gereksiz bir mesele. Mâni, gazetedeki haberleri kafasına takıyor olabilir ama ben neden takayım? Ne olursa olsun, ben bu tür şeylerle uğraşmayı tercih etmiyorum. Herkesin de üzerinde durduğu şeyler bunlar değil.”

“Senin üzerinde durduğun asıl şey ne peki? Mâni’yi önemsediğin yok senin.”

“Mâni bunu gelip bana söylese onun için yaparım ama sen kimsin ki kızın hakkında kararlar alıp bana emir yağdırıyorsun Murat?”

Murat'ın gözleri yangın yeri gibiydi. Kendini bu kadar kontrolsüz hissetmesi onu daha da öfkelendiriyordu. Kerem’in kayıtsız tavrı, Mâni’nin yaptığı seçimler üzerine konuşması, ona gerçekten dayanamıyordu.

“Bunu fark etmiyor musun Kerem? Eğer onun için bir şey yapmak istiyorsan, artık ondan konuşabilmelisin!”

“Ben onun için bir şey yapmıyorum zaten. Senin de anlamak istemediğin tam olarak bu. Benim için onunla görüşmek tesadüfen gerçekleşirken sen her an Mâni’nin yanındasın. Şimdi beni ne için suçluyorsun? İlk önce beni aramak yerine eski nişanlını arayıp ona hesap sor. Lale sivil gazetecileri çağırdıysa sana kızdığı için ben bunda suçlu değilim.”

“Lale...”

“Bu arada Mâniyi üzen sen oluyorsun. Bu haberleri görünce ne kadar da üzülmüştür.”

“İyi o.”

“Hayatın ne getireceği belli olmaz. Bugün sana yarın bana. “

“Lafı nereye getiriyorsun?”

“Hayat bu, yaşayıp göreceğiz. Seni kızdırıyorum dostum, merak etme.”

“Lale, Lale…”

“Olan oldu.”

“Ben gideyim bir öğreneyim. Lale miymiş!”

“Tamam, benim için tamam.”

“Senin için hep tamam zaten. Kapattım artık.”

Murat’ın araması biter bitmez aklının başka bir yerde olduğu belliydi.

“Mâni,” dedi olayı çözümlemek isterken Murat ve ekledi.

“Bunu Lale yaptıysa eğer, sorumluluğu üstleniyorum. Şu an da gidip olayın doğrusunu öğreneceğim. Sonra her şeyi gelip sana bir bir anlayacağım tamam mı?”

“Biz tam olarak böyle konuşmadık seninle Murat. Bir daha gelme çünkü bu sefer ben gidiyorum. Sen de sadece o kadının gerçek yüzünü anlamak için yani kendin için durumu öğren.”

Benim “bir daha gelme” sözüm onun kulağında yankılanırken, o kalbinde garip bir ağırlık hissetti. Bu işin peşini bırakmayacağı belliydi. Murat’ın şimdi de bu karışıklığı çözüp kendi düzenini işlemesi gerekiyordu Mâni ile olan hayatına.

Beni olduğum yerde bırakıp gittiğinde onun yürüyen harlı öfkesine şahit oluyordum. Murat gerçekten de Lale’ye hesap sorabilir miydi? Bu saçma haberlerin sebebini öğrenmek yetecek miydi burada kalmama?

Ansızın göğsümde bir sızı belirdi. Murat’ın hayatımdaki etkisi bu kadar büyük müydü sahi? Benim gitme kararım onun kalbini acıttığı için mi böyle öfkeliydi o?

“Eve girmeliyim artık Murat.”

Murat çözümlenmemiş bir meseleyle basamaklardan inmeye koyulurken kim ne yapacak ne olacak hiçbir şey belirgin değildi.

“Belki gerçekten gitmek en doğrusu.”

Tam bu düşünceyle bir valiz hazırlamak için kapıyı kapatıp içeriye doğru bir adım atmıştım ki, telefonuma bir mesaj düştü:

Kerem:
“Mâni, gazetelerde yazılan her şey palavra. Umarım bunlar seni daha fazla üzmez. Murat beni aradı ve neden aradı bilmiyorum ama seninle konuşmamız gereken şeyler var. Seninle yüz yüze konuşmayı tercih ederim.”

Ellerim telefonun ekranında bir süre öylece kaldı. Kerem’in bu beklenmedik mesajı, beni kalma konusunda ikna eder miydi peki? Onunla konuşmak ve sadece o…

Benim onda numaram var mıydı, diye düşündüm uzunca bir süre. Oturduğum çekyatın kenarına bıraktığım kol değnekleriyle göz göze gelmem durumumu belirginleştirmez miydi? Bu haberler tabi ki de yalandı. Nasıl olurda Kerem Atasoy’la beraber olma fikirlerine kapılabilirdim ben! Onun hayatı, benim yaşantım apayrı dünyalardık Kerem’le biz.

O mesajı Kerem’in gerçek ilgisi olarak mı yoksa bir tür nezaket mi olarak algılamalıydım?

“Belki de o gerçekten hiçbir şey hissetmiyor. Sadece durumu kontrol altına almak istiyor.” diye düşündüm. Fakat derinlerde bir yerlerde içimde Kerem’den bu tür bir mesaj almanın verdiği tuhaf bir memnuniyet vardı.

Telefon ekranına bir kez daha baktım. İçten içe, Kerem’in neden şimdi böyle bir mesaj attığını sorguluyordum. Bana yüz yüze konuşmamız gerektiğini söylemişti ama ne hakkında konuşacaktık?

“Her şey o kadar karıştı ki, gitmek mi kalmak mı daha büyük bir yük olacak bilmiyorum.”

Dedemin hâlâ eve gelmediğini fark ettiğimde derin bir nefes aldım. Sessizlik ağırlaştıkça kendi kendime oyalanacak bir şeyler bulmam gerektiğini biliyordum. Masanın çekmecesinden yıllardır yazdığım defteri çıkarıp, koltuğa yerleştim.

“Durduğun yerlerde yoksun

Anılarım senden yoksun.”

O zamanlar yazarken bu kadar anlam taşıyacağını hiç düşünmemiştim. Şimdi ise her mısrası kalbimde yankılanıyordu. Beni yoran, bu cümlelerde saklanan eksiklik değil, asıl ikilemdi. Kerem ve Murat…

Bir an Kerem'in attığı mesaja döndüm: “Mâni, gazetelerde yazılan her şey palavra…” dediği an, içimde bir şeylerin kırılmasına mı, yoksa tamir olmasına mı izin vermek istediğime karar verememiştim. Onunla gerçekten konuşmalı mıydım?

Sayfaları karıştırırken satırların devamı gözüme ilişti:

“Sen bir haber oldun

Ben soldum.”

Ben de bir yerlerde bir haber olmuş olabilir miydim? Ya Murat’ın gözlerindeki öfke? O, benim “solduğumu” görüp bunu değiştirmek mi istiyordu? Her birini düşünmek, daha da yorucuydu.
Sonra kapı çaldı. Defteri hızla kapatıp koltuğa bıraktım. Gelenin kim olduğunu bilmeden ayağa kalktım, bir yandan içimde tanıdık bir endişe yükseliyordu. Kapıyı araladım… Ve karşımda onu buldum.
Kerem.
Elinde bir demet papatyayla kapımın önündeydi. Yüzündeki gülümseme hem samimi hem de beklenmedik şekilde huzurluydu.
“Kerem?” dedim, şaşkınlıkla ve biraz da boğazıma düğümlenmiş kelimelerle.
Papatyaları uzatırken, sesi her zamanki sakinliğiyle doluydu:
“Geçmiş olsun demek istedim. Hem de konuşmamız gereken şeyler var.”
Çiçekleri aldım, ellerim hafif titriyordu. Ne bir şey söyleyebildim ne de söylemek istedim. Bu basit ama güçlü jestin altında ne gizliydi? Kalbimle aklımın arasında yankılanan bu karmaşada ona ne diyeceğimi hâlâ bilmiyordum.
Kerem sessizce bekledi. Ne söyleyeceğimi düşünüp durdum. “Konuşmamız gereken şeyler var,” demişti ama hangi şeyi konuşacaktık? Murat’la olanları mı? Yoksa aramızdaki sessizliği bir kenara bırakmayı mı? Bu anın içinde, kelimeler sanki yetersiz kalıyordu. Kerem’in sessizliği, bana bir şeyler anlatıyordu. Ama ne?
“Bir şey mi söyleyeceksin?” dedi ve hafifçe gülümsedi. Yüzündeki o güven veren ifade, tüm huzursuzluğumu bir anlığına dindirdi. Yine de içimdeki kararsızlık gitmemişti. Bir şey söylemeye başladım ama kelimeler zorla dökülüyordu.
“Kerem, ben… Haberlerin dışında Murat’la ilgili bir şeyler düşünüyorum, sadece… Bununla nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum,” dedim ve kendimi savunmasız hissettim.
Kerem, başını hafifçe eğerek dinledi. Gözlerinde bir anlayış vardı.
“İçeriye buyur etmeyeceksin beni anlaşılan.” dedi hafif bir tebessümle.

“Çiçekler yetti ki. Gördüğün gibi kapıya kadar kol değneğimle geldim.”

“Gördün ve git, mi diyorsun yani şu an?”

Ne diyeceğimi bilemiyordum. Ağzımdan çıkacak sözler iyi mi olurdu kötü mü? Konuşmadan anlaşılmazdı ki bu.

“Peki, son bir şey var Mâni. Ben senin canını acıtıyor muyum?”

Aslında bu soruyu onun niye sorduğunu biliyordum. Murat’ın onu araması Kerem’i buraya asıl getiren şeydi.

“Bu nasıl bir soru şimdi?”

“Sen sadece cevap ver.”

“Tam olarak hangi konuda bunu sorduğunu anlayamadım.”

“Kendine göre cevap ver.”

“Bir sevgilin var ve yeterince ona sadık olmadığını düşünüyorum bu soruyla.”

“Sevgilim mi var? Murat mı dedi sana bu yalanı?”

“Görünen köy kılavuz istemez. Evinde kim kalıyorsa o.”

“Bilgi kaynağın belli oldu. Murat seni yemeyip içmeyip benim evimin önüne mi getirdi?”

“Ne dediğinizi anlayamıyorum.” diye geçiştirip devam ettim söze. “Neticede hesap verilebilir bir şey yok ortada. Ben yalnızca bana kızmanıza üzülüp notumu düşük gireceğiniz endişesine kapıldığım için sizi bulmak istemiştim.”

“Hemen sizli bizli olduk ama ben senin kapının önüne kadar gelebiliyorum. Buna mı odaklansak?”

“Notum düşündüğüm gibi düşük girildi. Hem de sen tarafından.”

“Sen, bu daha iyi bir hitap.”

“O ki buraya kadar geldin. Notumu niye atmış girdiniz?”

“Zeigarnik etkisini bilir misin? Kişilerin tamamlanmamış veya bölünmüş, yarıda kesilmiş etkinlikleri tamamlananlara göre daha kolay hatırladığını ifade eden psikolojik bir kavramdır. Yüz girseydim kolayca silinirdim hafızandan.”

“Her şekilde yarım kalınmış hissi uyandırıyorsun zaten.”

Eyvah! Ne demiştim öyle ben.

“Yarım kalınmış hissi mi?”

O gülümsemeli tavrı bir anda ciddileşmişti.

“Evet, okulda üstümde uyguladığın zorbalık gibi. Senden aldıkları cümlelerle bana zorbalık yapmaya devam eden öğretmenler ve arkadaşlarım oldu. Hepsini göğsümde yumuşatmak zorunda kaldım ki zorunda kalmaktan nefret ederim.”

Giderayak bunları söylemek iyi oluyordu aslında.

“Seni zorbaladığımı doğrusu fark etmedim. Sadece ilgini çekmeye çalışıyordum.”

“Her neyse.”

“Özür dilerim. Kaba davranmışım sana.”

Bu gerçekten bir özürdü.

“Evet, çok kabaydın.”

“Bu yüzden de canını yaktım.”

“Ben gidiyorum yakında. Muhtemelen bir daha asla öyle kaba davranamayacaksın bana.”

“Planın ne? Ne yapacaksın şimdi?”

“Memlekete temelli dönüş yaparım bu haberlerden sonra.”

“Ya okul?”

O neşeli sesinden eser kalmamış hatta hakkımda kapıldığı endişeyi hissetmiştim.

“Okul mu? Çoktan gözden çıkardım onu.”

“Peki Murat? Onu da mı gözden çıkardın?”

“Murat sevgilim değil ki gözden çıkarayım onu.”

“Ne? Nasıl yani?”

“Nasılsa gidiyorum. En azından ikinizin arasında bir sorun olmaktan çıkayım. Murat bana dedem beni evlendirmeye zorladığı için yardım etti. Sevgilimmiş gibi davrandı.”

“Demek öyle. Ona bir duygun yok yani?”

Sesi öyle olmuştu ki daha önce hiç duymadığım kadar sessiz ve sakindi.

Bu an gerçekten beni özel hissettirmişti.

“Yok.”

“Peki bana karşı duygun var mı?”

Allah kahretmesin, dedim içimden. Bu soru yine nerden çıkmıştı karşıma!

“Senin sevgilin var. Nasıl sorarsın bunu?”

“Sevgilim falan değil o kadın. Öylesine biri.”

“Midesiz birisin.”

“Kimseyi aldatmıyorum.”

“Ama bu iyi hissettirmiyor.”

“Seni mi? Yoksa genel bir duygu durumundan mı bahsettin?”

“Yalnızca kendimden bahsetmeyecek kadar temkinliyim.”

“O halde bu cümleden anlamalıyım ki kendinden bahsedeceğini anlayacak kadar akıllı olmalı duyularım çünkü bu sen ol istiyorum.”

Dedemin başı görünmeye başladı basamaklarda. Meğer gelmiş de gizli gizli bizi dinlemiş.

“Çık kapımın önünden. Git toparla bavulunu Mâni. Gidiyoruz.”

Dedemin sesindeki otorite, havayı adeta bir balyoz gibi delip geçti.

“Dede,” dediğimde her şey için geç kalınmış bir yankıydı sesimdeki çaresizlik. Bir an için kalbim buz kesti ve orada kalbimdeki sevgi yerine tek hissettiğim çaresizlik oldu. Beni bu zor duruma düşüren asıl şey nasıl olurda beni haksız çıkarırdı? Dedemin yüzünde, herhangi bir duyarlılık izi aramak nafileydi oysa kendimi dedemin istekleri için yıpratıp Murat’ın önüne sunmuştum.

“Ne dedesi artık? Yalancılık desen Aylin’i geçtin. Yazık yazık yazık. Şu adamı kapıya dikiyorsun. Ben olmadığımda eve mi alıyorsun?”

O an sanki sözlerden daha çok imalı, suçlayıcı bakışlar beni kahredendi. Peki ya bu pislik gibi hissettiren ortamın havası içerisinde uçuşmaya başlayan sözler? Gözlerim dolmuştu artık içimde cereyan eden hislerle. Sadece dedemin kabulünü alabilmek için aldığım karar beni yalancı kılmıştı. Sustuğum her saniye beni daha da suçluymuş gibi gösteriyordu.

“Sen beni tanımıyor musun?” dedim sonunda ve ısrarım devam ediyordu. “Nasıl olur da böyle sözleri bu kadar kolay söylersin? Bu kadar mı güvenmedin bana?”

“Yalandan sevgililik ne demek? Ev açtım sana burada düzgün oku diye. Vay benim halime. Beni konuya komşuya rezil ettin. Murat’la dışarıdan eve geldin. Sustum. Ayağını kırdın Allah bilir nasıl kırdın, yine sustum. İstanbul’a gelmen baştan hataydı. Sana kıymet verip güvenen ben o paraları yoluna döktürmeseydim de ölseydim.”

Kalbim parçalanıyordu. Ne kadar gayret etsem de onun gözünde tamamen başarısız bir insana dönüşmüş gibiydim. Dedemin cümleleri daha da beni ezmeden gücümü toparlayıp onu susturmak istiyordum.

“Dede, tamam gir içeri. Sakinleş lütfen. Lütfen sus dede.”

“Bana sakin ol deme, Mâni!” diye kükredi dedem. Sesi bir ormanı tutuşturacak kadar hararetliydi. “Senin ne işin var gündem haberlerinde? Ne hakla o adamla, başka kadınla anılıyorsun? Sen kimlerin ortamında, ne iş yapıyorsun? Ben mi öğrettim sana böyle karakter yoksunluğu? Namussuz bir kadına dönüş diye mi okuluna onca parayı yatırdım? Yazıklar olsun. Yazık sana harcadığım emeğe!”

Bir şeyler değişti içimde. Onun bir sonraki cümlesini duymak istemiyordum artık. Kaçmayı değil, karşı koymayı seçmeliydim. O kadar uzun zamandır kendi sesimi bastırıyordum ki şimdi sustuğum her an daha çok kendimi yitirdiğimi hissediyordum.

“Yeter dede. Bıktım şu cümlelerini duymamak için susmaktan.”

Dedem kaşlarını çatarak, ellerini sinirle iki yana açtı.

“Döndüğümüz gibi seni baş göz edeceğim,” dedi, sanki bu tehdit kararlı bir çözüm sunuyormuş gibi. “Bu başıboşluk yetti artık. Seni adam edeceğim!”

Bir de tüm bu aşağılanma hoşlandığım adamın gözü önünde oluyordu. Onu bir daha görmeyecek olsam bile onun beni bu durumda görmesini istemezdim. Bu denli ezilmeyi hiç kabul edemiyordum.

“Seninle geri dönmemek için bana yalan söylemekten başka çare bırakmadın. Ama şunu bil: Ben en çok sana yalan söyleyemedim. Hiçbir zaman. Ama şu an... Seninle dönmeye karar vermiştim ama yine hak etmediğim lafları işitiyorum. Şu an hâlâ dinlemiyorsun! Hiç dinlemedin, dede. Hep yargı verdin. Ben... Daha fazla senin kararlarına dayanamıyorum! O ki ben tüm bu saydıklarınım beni elleme kendin çek git dede.”

Dedem dudaklarını büzerek Kerem’e baktı. Kaşları nefret dolu bir ifade taşıyordu. “Şu adama mı güveniyorsun?”

Dik durdum, bu teslim olmadığımın ilanıydı. Gözlerimdeki yaşları sildim.

“Kendime güveniyorum artık ben. Kimseyle evlenmiyorum hatta biliyor musun okula o parayı veremeyeceğim ya ben, okula gitmek yerine çalışıp hayatta kalacağım.”

“Öyle mi?”

“Öyle!”

Dedemin gözleri delici bir şaşkınlıkla bana dikildi. Alaycı bir kahkaha patlatarak kafasını iki yana salladı. “Ne hâlin varsa gör, Mâni. Ama sonra benim kapıma gelme!”

Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. Ama bu kez ağlamam zayıflığımın değil, kararlılığımın bir işaretiydi. “Biliyor musun dede, ben o kapıda hiç istenmedim zaten. Emeğin büyük üzerimde, biliyorum. Ama sen de şunu bil: Ben de insanım. Ve artık insan gibi yaşamak istiyorum.”

“Düştüğünde göreceğim ben seni.” diye bağırdı dedem arkasını dönerek.

“Görünmem.”

“Senin gibi bir torun olmaz olsun.”

Demek baş kaldırı böyle bir şeymiş.

Dedem çekip gidene kadar kapının önünde, hararetten titreyerek kalakaldım. Onun böylesine kesin ve öfkeli bir şekilde gidişini senelerdir hayal ediyordum. Duymak istemediğin o sözcükler için senelerce tamah edersin senin hakkındaki hükümlere ama kendin olmak istediğinde o korktuğun cümleleri zaten hafızandan bin kere geçirmişsindir ve daha fazla ne olabilir ki, dersin kendine? Başkaldırının böyle bir şey olduğunu, duymaktan korktuğun sözlerin zaten zihninde bin kere yankılandığını işte o an anlarsın. “Daha fazlası ne olabilir ki?” diye sordum kendime.

Kerem, olanları şaşkın bir yüz ifadesiyle izliyordu. Hayat hikayemin tam ortasında bulmuştu kendini.

“Deden taksiye bindi,” dedi bir süre sessizliğin ardından.

“Gördün mü olanı? Hiç beni terk etmez sanmıştım. Senin varlığın ilk kez işe yaradı. Dedemi göndermeyi başardın.”

“Ben anlamadım. Siz tartışıp durdunuz. Şu an tek mi kaldın sen?”

Tam o sırada Murat’ın arabası görüş alanımıza girdi. Derin bir nefes aldım ve acıyla zonklayan bacağıma rağmen dimdik durmaya çalıştım.

“Murat’ın arabası geliyor.”

Kerem, bir an sessiz kaldıktan sonra ekledi: “Çalışmak istediğini söyledin. Sana iş bulabilirim.”

“Murat’a az önce neyi başardığımı anlatmam lazım.”

“Şimdi Murat’a, az önce neyi başardığımı anlatmam lazım,” dedim ve Murat’ın arabasından inmesini izlemeye başladım.

Ama Murat, daha arabadan iner inmez Kerem’e yönelip hızlı adımlarla onu merdivenden aşağı itti. Ortaya çıkan kavga karşısında donakaldım.

“Mâni, gir içeri!” diye emretti Murat, öfkeyle.

“İttirme artık onu!” diye bağırdım. “Bu öfke ne, Murat?”

“Mâni, sen onun kim olduğunu bilmiyorsun. Savunma onu.”

“Savunmuyorum ama doğru da bulmuyorum. Birinizde konuşarak anlaşmayı deneyin artık!”

Murat’ın yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Kerem ise soğukkanlılığını korumaya çalışarak bir adım geri çekildi.

“Senin bunun kapında ne işi var?” diye hırladı Murat.

Kerem sakin bir şekilde cevap verdi: “Sus artık Murat. Kızın canı acıyor, bacağı ağrıyor.”

Murat, Kerem’i işaret ederek bağırdı: “Sana ne? Bas git buradan!”

Kerem “Sevgilisi bile değilsin onun. Oyun bitti Murat Bey.”

Murat’ın gözleri şokla büyüdü ve bana döndü. “Mâni, iki ara bir derede bunu mu söyledin ona? Yalnız bırakmaya gelmiyorsun!”

“Murat, yalnız bırakmaya gelmiyorsun ne demek?”

Fısıltısı gözbebeklerimi her kelimesinde büyütüyordu.

Murat “Seni zorla öpmeye çalışan adama itirafta bulunamazsın. Belki de yanlış tanıdım seni.”

Murat’ı gitmesi için ittirerek “Bir daha çıkma karşıma.” dedim öfkeyle. Bunu hatırlatmamalıydı bana.

Murat “Dedene ne diyeceksin?”

Ön yargısı onu öyle sarmıştı ki ona gerçekleri söylemek istememiştim. Ne dedemin gittiğini öğrenecekti ne de benim kalmaya devam edeceğimi. Oysa ilk kez sadece Murat’la paylaşmak istemiştim durumumu.

“Bir yolunu bulurum ben.”

“Tamam, çıkmam karşına.”

Gidenlerin ardından tek bir gözyaşı bile akıtmıyordum.

“Bunu bana yaptırmamalıydınız.” diyebilmiştim son kez, sessizce ve bunlara dizi izler gibi bizi izleyen Kerem şahit oluyordu. Destek olmak veya başka bir amaçtı belki de onun gitmeyişi ama onu da görmek istememiştim burada.

Kerem, dedemin yüksek sesle yargılayan sözlerini duyduğunda onun gözlerindeki belirsizlik bir anlık korkuya dönüştü. Yüzü, sessizce hem suçluluk hem de hüzünle düşmüştü. Benim zorunluluklarımı görmek, her an yüzleştiği gerçeği kabullenmek onun için zorlayıcıydı. Sözlerin bana gelişi bir yandan sert ve vicdansızsa diğer yandan kırıcıydı Kerem için. Bu gerçek Kerem’e sadece görünür değil onun içinde güçlü bir dürtü de doğuruyordu. O kadar yakın olmak istemişti ki bana ama tam o anda, orada durarak bir şeyleri daha çok bozacağını fark etti. Kerem elini cebine koyduğu zaman, bakışlarını buradan dışarıya çevirdi. Gidiyordu, gitti. Ne bir söz ne bir son bakış vardı.

Her şeyin sıfırlandığını hissettiğim ama bir o kadar da bomboş kalan içimle yapayalnız kalmıştım kapıyı kapatınca. Keskin bir vedanın yarası yakıyormuş tazeyken. Odanın rengi değişiyor ve zemin beni emmek istiyordu. Değnekler düşmüş, zemine yapışmamı engelleyen tek şey ellerim olmuştu. Yaş yaş beni komaya sokacak tüm hatıralar odanın duvarlarına yansırken gözlerimin kapanıp açılmasıyla farklı bir boyuta geçiyordum. O görüntüleri izlemek istemeyişim, suskunluğum engel değildi o her biri acı veren hatıraları izlemeye. Sevilmemiş, bastırılmış bir çocukluğu dualarımla eksiltmek isterdim. Solduğum o geçmişi hiç olmamış gibi unutturup bugünümü de ateşe verip küle döndüreceklerdi. Ben kavurdum, ben yaktım bu sefer tüm o sessizliğinde çığlık atan kızın koruduğu aileyi.

Öfkesini eşyalardan almayacağını bilen biri asla yıkıp yakmazdı değil mi ortalığı? Değnekleri elime almadan ayağa kalkmış ve ayaklarımın üstünde öyle bir dik durmuştum ki. Tüm o zonklamalar ve daha fazlası dişlerimi sıktırıp ellerimi yumruk yaptırsa da bana, o acıyı dibine kadar hissediyordum
Sağ elim parmaklarımla, sol kolumdaki etlerimi kavrayıp, kanatana dek tırnaklarımı geçiriyordum. Etimden akan sıcak kan, ruhumdaki buzların çözülüşü gibiydi. Daha önce hiç bu kadar uzun bırakmamıştım tırnaklarımı. Önceleri kendime zarar vermekten kaçıyordum, çünkü iyileşmek istiyordum. Ama şimdi, o yaraları görmek, içimdeki yangını hissetmek gerekirdi. Çünkü gözlerimle görmediğim acı, gerçek sayılmazdı sanki. Kan damlaları, bedenimin bir haritası gibiydi; ne kadar çok kan o kadar çok yaşanmışlık.

Sabahı kendimden, kanlarımdan, morluklarımdan doğuruyordum. Ama kimseye anlatamayacağım, kimseye gösteremeyeceğim o karanlık geceyi. Onda tek olan şey gözyaşlarımdı, sessiz inlemelerimdi. İçim çöküyordu, ama dışarıya güçlü görünmek zorundaydım. Herkes bilmeli ama kimse bilmemeli. Çünkü sabah olduğunda, hayat devam etmek zorundaydı.

Kerem gitmişti ama bir sokak öteye. Bir saatliğine ama sadece bir adım kadar uzağa. Sonra geri döndü. Sessizce. Kapının arkasında dikildi. İçeriden ses gelmiyor. Ne müzik ne nefes ne de ayak sesi… Hiçbir şey.

Elini kapının üzerine koydu. Yumruklamadı. Bağırmadı.

Sadece bir cümle fısıldadı:

“Git dedin diye gidilir mi be kızım…”

Duymadım çünkü duyamayacak kadar vahim bir durumdaydım. Sabahı kendimden, kanlarımdan, morluklarımdan doğuruyordum. Ama kimseye anlatamayacağım, kimseye gösteremeyeceğim o karanlık geceyi. Onda tek olan şey gözyaşlarımdı, sessiz inlemelerimdi. İçim çöküyordu, ama dışarıya güçlü görünmek zorundaydım. Herkes bilmeli ama kimse bilmemeli. Çünkü sabah olduğunda, hayat devam etmek zorundaydı. Ama sabah olduğunda öyle bir sürpriz bekliyordu ki beni. Belki hayatım için artık bir anlamı olmayacaktı ama kapıyı açtığımda, ayakkabının yanına bırakılmış bir kahveyi bulduğumda gözlerimdeki acı nefes buldu.

Kahvenin üzerinde küçük bir not vardı:

“İçecek kadar iyileşirsen, belki bir gün Cennet’te birlikte susarız.”

Ve kahve hala sıcacıktı.