28. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları

✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ

Sinem Yazıcı Tolan

Bölümler
1 ✅Yazar ile Tanışma: 2 ✅Kitap Tasarım Tanıtımı: 3 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 4 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 5 ✅②. Bölüm ஐ Başlangıç, ஐ 6 ✅③. Bölümஐ Yanında kalmam gereken biri misiniz? ஐ 7 ✅④.Bölümஐ Yeni anlamlar barındırabiliyorsa bedenim, aşığım. ஐ 8 ✅⑤.Bölümஐ Dalgın gözlerin dilini o kadar çok konuşturdu ki her şey apaçık hale geldi. ஐ 9 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 10 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 11 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 12 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 13 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 14 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 15 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 16 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 17 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 18 ✅⑩.Bölümஐ Ben seninle ilgili tüm kilitlerin sahibiyim. ஐ 19 ✅⑪.Bölümஐ Öyle gürültülüydü ki bedenim sanki herkes beni duyabilirdi. ஐ 20 ✅⑫.Bölümஐ Yepyeni güneş doğuyor insanların üzerine, en güzeli kalbime. ஐ 21 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 22 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 23 ✅⑭. Bölümஐ Bazen, ஐ 24 ✅⑮. Bölümஐ Bu beni daha acımasız gösterirken aslında daha acısız kılmaz mı? ஐ 25 ✅⑯. Bölümஐ İçimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. ஐ 26 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 27 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 28 ✅⑱ .Bölümஐ Her şeyi tersleyen ben mi oluyordum? ஐ

🌸2.KISIM 🌸
Ertesi sabah, o soğuk vedanın gölgesinde holdinge girerken, içimde bir haftanın ağırlığı vardı. Planım basitti: görünmez olmak, işimi yapmak ve gün sonunda ardıma bakmadan çıkmak. Ancak holdingin koridorlarında garip bir hareketlilik vardı; pencereler daha sık siliniyor, herkes normalden daha telaşlı adımlarla hareket ediyordu.
Murat’ın babasının geleceği haberi, sessiz bir fırtına gibi yayıldı.
Ofise girdiğimde, Pınar beni bekliyordu. Bir süredir birbirimize karşı o mesafeli asistanlık duvarlarını biraz indirmiştik.
Pınar, sandalyesini bana biraz daha yaklaştırarak sesini iyice kıstı. "Biliyor musun Mâni," dedi, "Bu binanın geçmişi sandığından çok daha karanlık. Burası sadece bir plaza değil, aynı zamanda şehrin en lüks ve en çok kazanan otellerinden biri. Murat Bey bu konuların açılmasından hiç hoşlanmaz ama burası hâlâ o ikili işleyişini koruyor."
Pınar, binanın hem plazaya ev sahipliği yapıp hem de otel olarak işletildiği o dönemdeki zenginliği ve gizli kalan karanlık tarafları anlatıyordu. "Özellikle otel kısmındaki o 'kazara' diye raporlara geçen ama aslında asla çözülemeyen o korkunç ölümler... Üçüncü katta, Murat Bey’in arşiv olarak kullandığı o odanın hemen yanındaki süitlerde, bir gece aniden..."
Pınar, kayıtların aksine otelin hem plaza hem de otel olarak hâlâ faal olduğunu, ancak bazı katların "belirli kişilere" ayrıldığını ve oralarda yaşananların asla dışarı sızmadığını fısıldıyordu. İyice havaya girmiş, Murat’la olan o gerginliğimi tamamen unutmuştum. Pınar’ın dediklerini sindirmeye çalışırken, rahat bir tavırla masanın üzerine oturmuş, heyecanla onu dinliyordum.
Pınar, anlattığı o tekinsiz otel ölümleri ve "belirli kişilere" ayrılan katların gizemiyle beni içine çekmişti. Masanın kenarında oturmuş, her kelimesini soluksuz dinlerken, Murat’ın kapıyı o hışımla açmasıyla dünya başımıza yıkıldı.
Murat, yüzünde daha önce hiç görmediğim kadar ciddi, hatta telaşlı bir ifadeyle odaya daldı. Gözleri odayı taradı ve bizi, yani benim masanın üzerinde oturan halimi ve Pınar’ın o gizemli anlatısını bölen o anı yakaladı.
Ancak Murat, babasının geleceği telaşıyla beni kovmak yerine—belki de Pınar’ın gözünde bir şüphe uyandırmamak adına—kendini durdurdu. Yüzüne o tanıdık, buz gibi maskesini hızla taktı. Bakışlarını üzerimizde gezdirdi; masadan alelacele indiğimi gördü, çenesi kasıldı.
"Pınar Hanım, dışarı," dedi Murat, sesi buz gibi bir otoriteyle çatladı. "Bir sonraki toplantının detaylarını hazırlaman gerekiyor. Mâni, sen de dosyaları düzenlemeye devam et."
Pınar, bir anlık duraksamanın ardından başıyla onay verip odadan çıktı. Murat bana doğru bir adım attı, odanın kapısı Pınar’ın arkasından kapanır kapanmaz gözlerindeki o telaş yeniden alevlendi. Bana doğru iyice yaklaşıp sesini iyice alçaltarak, “Şu an sorgulama beni ve lütfen git Mani.”
“Bir hata mı yaptım? Masanın üstüne oturdum diye mi?”
“Beni neden hiç dinlemiyorsun?”
“Bir şey soracağım sana. Benim canımı acıtmayı başardın Murat. Beni görmezden geldiğin için değil yüzüme acımasızca söylediklerinde haklılık payın vardı. Ama burada senin bölgende bir şeyi gerçekten merak ettim. Dilime almak zor ama sen kolaylıkla söylüyordun bana. Beni sevdiğini söylüyordun. Hala git mi diyorsun bana?”
“Mani daha sonra konuşalım bunu.”
“Bir dakika Murat. İnadı bırakıp konuşalım..”
“Senin hayatını buradaki varlığın daha çok karıştırır. Sen git, ben gelip konuşacağım seninle.”
“Aramalarımı açmayıp beni engelleyerek mi?”
“İstemiyorum şu an burada olmanı. Git diyorum, git.”
“Arkadaşın olarak bile mi?”
“Bile mi diyorsun sen bu duruma? Ben buna maruz bırakmak diyorum. Sadece tek kelimeye sığdırdığın o Murat’ı o tek kelimeden de silip at ve git.”
"Silip at diyorsun," diyerek ona bir adım daha yaklaştım; bu kez korkuyla değil, o soğuk duvarlarının arkasındaki gerçekliğe dokunma arzusuyla.
O esnada çalan telefonun ekranında Lale’nin adının belirişiyle gözlerim tam ona odaklanacakken geri çekildim.
“Sen,” dedim sesim kısık bir şekilde. “Sen bana o kadının yaptıklarını biliyor musun?”
“Ne yaptı sana?”
“Dedemin sana bahsettiği İsmail, sana karşı onu önüme sürdü. Ama sen benimle olan arkadaşlığını unut diyorsun. Karaya düşmüş balık gibiyim. Sen bana eğer o kadın için git diyorsan nihayet başaracaksın, nefesimi keseceksin.”
Murat, "İsmail" ismini duyduğu an yüzündeki o donuk maske bir anlığına paramparça oldu; gözlerinde öfkenin ötesinde, neredeyse bir dehşet parıltısı belirdi. Telefonun ekranındaki Lale ismi, odadaki havayı daha da ağırlaştırırken, Murat elini masanın kenarına öyle sert vurdu ki, odadaki sessizlik bir cam kırığı gibi dağıldı.
"İsmail..." dedi, sesi dişlerinin arasından sızıyormuş gibi boğuk ve kısık çıktı. "O adamla Lale’nin ne işi olur?”
“Sen son zamanlarda hiç sosyal medyaya bakmıyor musun? Ya da seni kişisel asistanın bilgilendirmiyor mu? Sahiden de hiçbir şeyi bilmiyor musun?”
“Tamam, öğrenir hallederim ben. Lale dokunmaz bir daha sana.”
“Gerçekten bilmiyorsun. Adıma gelen lekeyi görmemiş olamazsın. O ki bilmiyorsun öyle kal. Çünkü beni o hakkında çok konuştuğun Kerem korudu. Sense sadece beni itip durdun.”
“Nasıl oluyormuş bu duygu Mani Hanım? İtilmek, görülmemek? En az benim kadar yandı mı canınız?”
“Aynı mı? Bana yapılanlarla senin günlerce bir kıza yardım etmek için peşinde dolanmak aynı şey mi?
“Bak hiçbir magazin haberine bakmayacak kadar meşgulüm. Ne olduğunu anlat.”
“Sana o videoyu izleteceğim ama sen o videoyu izledikten sonra senin bu davranışlarını makul görmeyeceğim Murat.” diyerek Kerem’in beni sevgilisi olarak koruduğu o yayını Murat’a izlettiriyordum.
Kerem'in, Lale’nin o aşağılık iftirasına karşı beni "sevgili" sıfatıyla sahiplendiği o anlar, Murat'ın gözlerinde bir volkan gibi patladı.
“Videoda sen de varsın. Sevgili değiliz demiyorsun.”
“Kerem beni bu utancın içinden tek başına çekip çıkarırken, sen beni zaten silmiştin değil mi?”
Murat, telefonun ekranına baktı; Kerem’in videoda beni korumak için attığı her adım, Murat’ın çenesinin daha da sert kasılmasına neden oluyordu. "Sevgili değiliz demiyorsun," diye mırıldandı, videodaki detaya takılmıştı. "Seni bu şekilde korumasına izin mi verdin?"
"İzin mi?" diye acı bir gülüş attım. "O an hayatta kalmak için tutunacak tek dalım oydu.”
Murat, telefonun kenarlarını parmaklarıyla öyle sıkıyordu ki, plastik çatırdadı. "Senin o yayını yayınlamak zorunda olmanı istemezdim," dedi, sesi artık titriyordu. "Lale'nin seni bu kadar aşağılık bir seviyeye çekeceğini tahmin edemedim. Eğer haberim olsaydı... Eğer o İsmail denen pisliğin senin etrafında dolandığını bilseydim, seni bu binaya değil, dünyanın öbür ucuna gönderirdim."
“Ama yapmadın, bunu o tehlikeli diye kulağıma nidalar attığın o adam yaptı."
“Ona minnettar olmanı anlıyorum Mâni Çünkü kalbin ona hep minnettardı. Koş git onun kollarına. Bunu benim gözüme sokmadan yap.”
"Benim burada olma sebebim kendimi bir hiç hissetmemdi. Bir onurum kalmıştı elimde onu da senin o çok sevdiğin Lale parçaladı. Hala seni rahatlıkla arayabilen Lale, durmadan mesajlar atıyor sana bir haftadır görüyorum tamam mı? Senin evindeyken de gelen mesajlar ona mı aitti? Ya da cevaplama çünkü cevabı zaten belli. Sen ondan kopamıyorsun. Beni bana söylediğin gibi sevmedin hiç.”
Telefonumu masaya, sanki bir kor gibi fırlattı.
"O mesajlar..." dedi, sesi bu kez çok zayıf, neredeyse duyulmaz bir tondaydı. "Senin o mesajları gördüğünü... Onları bir 'anlam' yükleyerek izlediğini bilmiyordum."
"Görmemek mümkün müydü?" diye sordum, sesimdeki acı artık yerini soğuk bir kabullenişe bırakmıştı. "Her sabah o masaya kahveni bırakırken, ekranındaki bildirimleri görmemek için kendimi ne kadar zorladığımı biliyor musun?”
“Neden o kadar merak ettin ki Mani?”
“Kim bilir belki bir yer edinmek istedim.” Göz yaşım süzülmeden hemencecik silmiştim.
"Bir yer edinmek mi?" diye tekrarladı.
“Sen çok iyi had bildiriyorsun insana. Bildim. Çok sorguladığım için özür dilerim Murat. Bir daha yapmam. Giderim.” diyerek arkamı dönüp eşyalarımı toparlıyordum.
“Mâni, neden toparlanıyorsun?”
Murat, adımlarımın kapıya yönelmesini engelleyemeyince o kadar hızlı hareket etti ki, aramıza aşılmaz bir duvar gibi dikildi. Çantayı elimden yavaşça, ama kararlılıkla aldı ve masanın üzerine geri bıraktı. O an aramızdaki hava o kadar yoğundu ki, bir nefeslik mesafe bile dünyanın en uzak mesafesi gibi hissettiriyordu.
"Saçmaladığımı düşünüyorsun," dediğinde sesi bir fısıltı kadar derindi. Soluğu kesilmeden ekledi: “Sana Kerem senin hayatındayken ben yokum demiştim.”
“Evet, söyledin. Ne önemi var bir bakar mısın bize? Çantamı alıyorsun, masaya koyuyorsun. Git dediğin bir insana neden bunu yapıyorsun?”
“Ya Kerem ya ben diyorum sana. Neden hala beni seçmiyorsun?”
“Al bak şu telefonuma Kerem’le neler konuştuğuma. Kendi içimde yaşadığım şeyler hakkında suçlama beni. Mesafemi sadece bir kere aştım ben o da dedemi ve seni kaybettirdi bana. Ben de Kerem’den uzak durmam gerektiğini biliyorum ama onu seçimlerim arasına koyamam.”
“Vay be, adam seçim olamayacak kadar değerli desene.”
“Telefonunu açıp bana verir misin Murat?”
“Neden?”
“Açık olalım birbirimize. Aç telefonunu.”
“Olmaz.”
“Niye Murat? Bana burada hesap soruyorsun. Bir git diyorsun bir kal. Ver o baş parmağını.” diyerek ekranın kilidini açtırıyordum.
Ekranın ışığı yüzümüze vurduğunda, Murat’ın o sert ifadesi bir anlığına donup kaldı. Parmağının ucuyla kilitlediği o özel dünyası, şimdi benim bakışlarımın altında savunmasızca seriliydi. Parmaklarım ekranın üzerinde kayarken, her mesaj, her fotoğraf aramızdaki o görünmez duvarları daha da sarsıyordu.
Gözlerim, yabancı kadınlarla yapılan o soğuk ve mesafeli İngilizce konuşmaların üzerinde hızla ilerledi. Sonra Lale... Onunla olan o diyaloglar; bazen profesyonel bir nezaketle başlayan ama aniden zehirli bir sarmaşık gibi birbirine dolanan o cümleler. "Sevgili gibi" demek hafif kalırdı; bu, yılların getirdiği bir ortaklığın, bazen nefretle bazen de tuhaf bir bağımlılıkla beslenen o kirli alışkanlığın ta kendisiydi.
Telefonu yavaşça masaya, Murat’a doğru ittim. Bakışlarımı ona çevirdiğimde, gözlerinde ilk kez o had bildiren, buz gibi otoriteden eser yoktu. Sadece kendi suçüstü yakalanmışlığının yarattığı o derin sessizlik vardı.
“Bir sevgilim yok Mani. İstediğim kadınla konuşabilirim.”
“O zaman beni durdurma.”
“Babam burada bir yerde. Bu hareketlerin sayesinde seni ondan saklayamayacağım ve onunla tanışmak zorunda kalacaksın.”
“Sadece burada bir çalışanım değil mi? O kalabalık listende de yokum.”
“Ben Önder Soylu’nun oğluyum.”
“Öğrendim. Bana ne gösterdiysen bin katı var sende.”
“İşte bu yüzden gitmen için fırsat veriyorum ya sana.”
“Önümden çekil o halde.”
“İşte onu başaramıyorum.”
“Günlerdir başardın.”
“Senin yerine kendimi başka kadınlarla avuttuğumu gördün. O ki sınırlarımın içine girdin Mani. Seni sevdiğimi bildiğin halde bu neyin inadı?”
“Ben, benim hakkımdaki her şeyi biliyorsun ama bana kızdığın için gelmiyorsun sanıyordum. Sen ne beni umursadın ne de sana evet dediğim günün ardını.”
“Sen Kerem’ i severken bu iş nasıl olacaktı? İlk fırsatta onun kollarındasın. O gün motosiklette veyahut şu videoda sevgilisi olarak.”
“Tamam, gideyim ben. Haklısın, o zaman kalbimin içindeki hisle hareket edip Kerem’in hayatında uğraşacağı maksimum üç günlük kadınlardan biri olayım. O öyle biri. Bunu bana yüzleme her defasında.”
“Buraya Kerem mi gelmen için yardım etti sana?”
“Sen öyle bil.”
“Seni sevmeme, seni korumama fırsat vermiyorsun.”
“Verdim sonra seni Lale ile dudak dudağa gördüm.”
“Mecburdum.”
“Bir insan birini mecburen öper mi Murat?”
“Bunu anlamazsın.”
“Biliyor musun ben daha önce bunu kimseyle yapmadım. İlk kez seninle sevgili olmayı kabul ettim. Bu ilk kez seninle olur sandım ama ben o ilkim olur sandığım dudağının muhtemelen sonuncusu bile olamazmışım. Üzüldüm, ben kendi içimde sana böyle büyük bir yer ayırmışken sen çabamı bile önemsemiyorsun. Benim için asla gerçek olamayacak bir hayalin kapısını aralayıp beni orayla hançerliyorsun.”
"Doğru. Hâlâ o kadar saf, hâlâ o kadar temizsin..."
“İzninle Murat. Bugün erkenden çıkacağım. Yarın Murat Bey olarak sesleneceğim sana.”
Murat, bir süre öylece kaldı. Bir an için sanki “Gitme” diyecekmiş gibi dudakları aralandı ama bunun yerine sadece derin bir nefes verdi. Sesi, sanki içinden bir şeylerin koptuğunu kanıtlarcasına, neredeyse duyulmaz bir pürüzle havaya karıştı:
“Peki… Yarın, Murat Bey olarak.”
Arkamı dönüp o ağır kapıdan çıktığımda, kendi adımlarımın sesine bile yabancıydım.
Merdivenlerin başına geldiğimde, omuzlarımdaki yükün hafiflemesini beklerken, içimdeki o devasa boşluğun beni içine çektiğini hissettim. Tam o an, bir şeylerin eksikliğiyle duraksadım. Omzum... Alışık olduğum o hafif direnç yoktu. Elim boşluğa gitti; çantam orada değildi. Telefonum da... Hepsi masanın üzerindeydi.
Öfkeyle merdivenleri yarılamıştım ki, aşağıdan gelen sert ayak seslerini duydum. Duraksadım. Yukarıdan, Murat’ın odasının olduğu yönden hışımla gelen o seslerin aksine, bu kez aşağıdan daha kararlı, seri adımlarla birinin çıktığını fark ettim.
Lobi katının yarısı, merdivenlerin o soğuk, gri basamaklarından inerken adeta aklımdan kaçmak istiyordum. O kadar yorucuydu ki kalbimin ait olmadığı birine kalbimde yer açıp her defa kendimi açıklamaya çabalamak. Duygularımı kilitleyip tek sahibini Murat yapmaya bile kararlı haldeyken hala en büyük suçu ben işlemişim gibi. Neden o zaman kalbim kırılıyor? Murat için ekstra uğraştığım kalbim neden onun sen diye dilenen dili halinden hareketinden farklı yansıyor bana? Biraz fazla mı değer vermeye uğraşıyorum Murat için? Onun Lale’den uzak durmak istediğini biliyorum ama o kadınla olan yakınlığı bitmiyor. Bunu aşamayacaksak ne diye hala Kerem konusunda kendimi suçlu hissediyorum?
“Ya! Her şeyim masanın üzerinde kaldı.”
Aklım karışık, hafızam durumumu daha iyi hale getirmiyor derken merdivenlerin ortasında belirmeye başlayan vücut oydu. O şapka ve benim ağzım açık kalıp onun karşımdaki belirişini kanıksayışımda tıkanan nefesim tek ana sığdı. Gözlerini gördüm ve ne kaybettiğimi bildim. Ama farklıydı o endişeliydi. Gamzesi belli belirsizdi ama ilk kelimesinde ordaydı. Görmeye kaçtığım en temiz haliyle karşımda capcanlıydı.
Mani,”
"Kerem?"
Parmakları bir anlığına kollarıma doğru yükselirken gerçekti değil mi? Yine hiç beklemeyeceğim bir anımdaydı. Tam pişman olmamak isterken iliklerime kadar pişman oluyordum. Üşümüş elleri benim kollarımda ısınmazdı ki. Daha az önce buz gibi bir konuşmadan çıkmıştım. Bu adamın karşısında yumuşamak ve hislerimi tutmak bir şarkının içerisinden çıkamamak gibi. Onun mırıldayan dudakları asıl kıskanmam gereken miydi? Ah Murat, şu kayboluşa kendi ellerinle izin veriyorsun. Beni kurtarmalıydın.
Merdivenlerin ortasında durduğum yerde bir basamak altıma gelerek kollarımdan tuttu beni durdururcasına oysa ben onu gördüğüm an hareket edemez olmuştum ki. Şu an bu gürleyen kalbimin atışını durduramıyordum.
“Aşağıya inmemelisin.”
“Niye? Neden hala görebiliyorum seni.” Ağzım açık kalmaktan öyle kurumuştu ki hipnoz olmuş gibiydim onun karşısında ve o telaşından bunu göremiyordu.
“Yukarı doğru çıkalım tamam mı?” Onun gözlerimin içine bakıp onay almasıyla kollarımı tutan ellerini takip etmiştim. Kerem, kolumu bırakmadan beni merdivenlerden yukarıya, binanın daha önce hiç girmediğim, otel kısmının servis katına götürdü. O etrafı hızla süzerek koridorun sonundaki, üzerinde "Güvenlik/Teknik Servis" yazan ağır metal kapıya yöneldi.
"Burası sadece personelin giriş yapabildiği bir alan," diye fısıldadı Kerem, anahtar kartını okuyucuya yaklaştırırken. Kapı sessizce açıldı. İçerisi, otelin kat planlarını, yedek tekstil ürünlerini ve kullanılmayan eski elektronik malzemeleri barındıran, dar ama labirent gibi bir depoydu. İçeriye girdiğimizde kapıyı kapatıp kilitledi.
"Seni burada kimse bulamaz.”
Gözümden yaş süzülüyordu.
“Ne oldu sana? Niçin gözlerin doldu?”
“Çünkü buradasın. Nasıl burada olabilirsin?”
“Ben,” deyip nefesini vakit kazanırmışçasına dağıtıyordu dışarıya.
“Sen Lale’yi Murat’ı çok iyi tanıyorsun. Dışarıda beni bekleyen tehlike ne? Lale de mi burada?”
“Lale’den daha önemli bu.”
“Seni buraya getirecek kadar nasıl önemli olabildi?”
Kapının arkasında ikimizde ayakta konuşuyorduk.
“Önder Soylu, buraya kadar gelmişsin. Onun ayaklarına kadar. Gelmemeliydin. Seni buraya getiren, burada çalışmanı sağlayan ne oldu Mani? Resan senin için iyi bir yer değil mi?”
“Ben… Bu bir hata mı? Buraya gelmek, Murat’la bozulan aramı düzeltmek yanlış mı? Bu senin sayende tanıştığım insanları kötü veya hor görmek değildi asla. Burada çalıştığım için öyle mi göründüm onların gözlerinde de?”
“Hayır, sadece burada olman doğru değildi. Burası seni sinirlendirebilecek bir yer. Murat’ın dünyası sana zor. Lale’ye daha yakın oldun, bu iyi mi oldu sence? Karşılaşsanız kim bilir neler yapacaktı sana.”
“Haklısın ama biliyorsun beni. Ben bazen insanın canını fazla sıkıyorum. Dedem gittikten sonra sadece Resan’da olmak beni iyileştirmedi. Dedem, Murat’ı seviyordu. Ben o gün orada onu Lale ile görsem de onun Lale’yi sevmediğini biliyorum. Burada arkadaşlığımız bitmesin diye çabalarken Lale’nin o dengesiz ruh halini umursayamadım. Bir gün gelir ve bana ikinci kez zarar verir diye düşünmedim.”
“Senin burada olduğunu bilse neler olacak Mani? Önder Soylu’ya gidip tüm durumu kendi lehinde anlattığında Murat babasıyla kötü olacak. Belki de bu iyi niyetle attığın adımın sonuçları felaket olacak. Bir saatte burası yatışır. Seni eve götürürüz ve bir daha da buraya gelmezsin.”
“Neden Murat’ın babası beni görmesin diye kaçıyorum? O kadar mı tehlikeli biri?”
“Senin burada olduğunu öğrenirse ne Murat kalır ne de ben.”
“Bu ne demek?”
“Benimde bu şirketle bir bağlantım var Mani. Hukuki bir sürecim var ve olumsuz gidebilecek tek bir negatifliği kaldıramam.”
“Benim burada olmamla ne alaka? Hem sen ne zaman kimden öğrendin burada olduğumu?”
“Saniye annemden öğrendim. Geldiğimde Önder Soylu’da buradaydı. Seni ilk o adamdan önce benim görmem mucize.”
“Tamam da ben ne alaka? Hadi o adam Murat’ın babası ama senle ben arasında olan tanışıklık ne yani?”
“O bağlantıyı kurar, merak etme sen.”
“Ben buna anlam veremiyorum ama dediğin gibi olsun.”
“Bir saat sabret ortalık yatışsın garajdan çıkarız. Arabam orada.”
“Tamam, bu plaza yani otel kısmıyla ilgili bir şey sorabilir miyim?”
“Sor.”
“Burasıyla ilgili bir bağlantın varsa buranın geçmişini de biliyorsundur. Bunu Murat’a soramam ama sabah bir kız arkadaşım bana buradaki ölümlerden bahsetti. Çoğu ölümün üstünün örtüldüğü ve benim de buraya geldiğimden beri aklımdan çıkmayan bir görüntü var.”
“Nasıl bir görüntü?”
“Ben galiba Murat’ı daha öncesinden tanıyorum yani en azından annesini. Kerem ben küçüklüğümde yani çocukluğumda yaşadığım mahallede İlkay Beren’in bir evi vardı. Ben o eve bazen giderdim. Onun müzisyenliği benim içimdeki ilk ateşti. Bahçede diğer çocuklar sıkılıp giderken ben oturup onu dinlerdim.”
“Sahiden mi?”
“Evet, hatta biraz can sıkıcı gelebilir sana ama ben annemle aynı evde durmaktan korkardım. Çoğu işi ben yapardım ve bana genelde her şey yasaktı, her adımımda suçlu bir çocuktum. Neyse bunlar biraz can sıkıcı konular ama ben ne zaman o piyanonun sesini duysam o kalbimde korktuğum anne hissi silinir ve biri sanki saçımı okşar gibi gelirdi bana.”
“Benim annemde üstüme çok düşerdi, bıkardım onun ilgisinden.”
“Şanslıymışsın.”
“Kazada onları kaybettim, oradan bakılınca bu çok mu şans geliyor sana?”
“Ben annemi o yaşarken kazanamadım bile. Hiç etrafımda benimle ilgilenen bir anne olmadı. Sanki benden nefret ediyordu. Onun o hayatı benim yüzümden çekilmez hale gelmiş gibi davranırdı bana. Kaç gece ölsün diye dua ettim biliyor musun? Hiçbir çocuk annesi ölsün diye dua eder mi? Kalbinde korku ve panik hisseden bir çocuk istiyormuş bunu. Bir süre dedemle yaşadım, sonra yine ailemle ve yine dedemle derken en sonunda tamamen dedemle yaşar oldum. Dedemin beni o ilk götürüşü biraz sancılı olmuştu. Onu anlatmayacağım şu an ama o gün gittiğimde dedem müziğe dair ne varsa yaktı yıktı. İlkay Beren’i son görüşüm televizyon ve gazetedeki ölüm haberleri oldu. Benim hayallerimde kulağımda bir tını olarak kaldı ta ki buraya gelene dek. İlkay Beren’in öldüğü otel burası mı?”
“Doğru biliyorsun. Burası. Çoğu ölümü gizleyen bu otel kendi içindeki ölümü gizleyemedi. Murat’ın annesi burada öldü ve Murat burada her gün bununla göz göze geliyor. Bir de Murat’ın ablası var. Ablası Beste, Murat gibi baş edemedi olanlarla. Bu yüzden pek uğramaz buralara zaten istese de uğrayamaz. Tedavi görüyor ara ara.”
“Sanki anlıyor gibiyim onları. Buraya geldiğimden beri etraftan duyup soramadıklarım ve o çok sevdiğim İlkay Beren’le farklı zamanlarda da olsak buradaydık. Bende bu hüznü içimden atamıyor gibiyim, onunla büyüdüm. Bu duvarlar şahit olmuş ona, beni sesiyle mutlu eden tek kadın Murat’ın annesiymiş. Bu nasıl bir mucize anlayamıyorum.”
Konu konuyu açarken geçmişten bahsediyorduk oracıkta ve bir buçuk saat sonra Kerem’in önden çıkması ve ortalığı kontrol etmesinin ardından yavaşça merdivenlerden iniyorduk. 2. Katta odamdan eşyalarımı almak için uğradığımda Murat ne benim masamın başındaydı ne de kendi odasında. Eşyalarımı hemen alıp Kerem’in arabasına binerek lokantaya gitmiştik.
☆☆☆
Akşamın o saatinde, Kerem’in arabasından inip lokantanın ışıklı tabelasına baktığımda, karşılaştığım manzara zihnime saplanan bir hançer gibiydi. Murat’ın dünyasındaki kaos yetmezmiş gibi, şimdi de geçmişin hayaletlerinden biri, Aylin, Mehmet’in aracının önünde, farların yansıttığı ışıkların içinde tam karşımda duruyordu. Murat’la olan o yaralı ilişkimin üzerine kurmaya çalıştığım o cılız düzen, onun varlığıyla birlikte bir kez daha temellerinden sarsılmaya başlıyordu.
Beni vefasız yâri uğruna terk eden ve Murat’la yaşamak zorunda bırakıp evimden çıkarılmam için imza atan o namı değer kaçak kız, Mehmet’le hoş sohbetteydiler.
Kerem’in arabasından inip lokantanın önüne geldiğimde, Aylin’i Mehmet’in yanında görmek istemsizce bir adım geri çekilmeme neden oldu. O an, Murat’ın yarattığı o karanlık dehlizlerin bile bu karşılaşmadan daha az can yakıcı olduğunu düşündüm.
“Mâni,” dedi Aylin, sesi yine o eski, mağdur tonundaydı. Mehmet’e yaslanmış, sanki hiçbir şey olmamış gibi bana bakıyordu. “Dayanamadım artık. Baskılardan bıktım, İsmail’in oyunları… Başka çarem kalmadı, senin yanına geldim.”
Gözlerimi kısıp ona baktım. “İsmail’i hatırlıyorsun yani? Onu hayatıma sokan senken, şimdi kaçacak yer olarak beni bulman ne kadar ironik.”
Aylin elini bana doğru uzattı, refleksle geri çekildim. “Beni suçluyorsun, haklısın. Ama o dönem… Kimin kime inandığını bilemezdim Mâni. Hepimiz savrulduk.”
“Savrulmadık Aylin, sen bizi savurdun,” dedim, sesimdeki buz gibi soğuklukla. “Murat’ın evinde, o adamın kapısında beni tek başıma bıraktığında da mı ‘savruluyordun’? Sen kendi hayatın için beni harcamaktan hiç çekinmedin.”
Aylin başını öne eğdi, dudaklarını birbirine bastırdı. “Hatalıydım, biliyorum. Mehmet yardımcı oldu, sağ olsun… İçeriyle de konuştum, burada çalışacağım.”
Gözlerim Mehmet’e döndü. O ise sanki çok doğal bir şey yapmış gibi duruyordu. “Mehmet?” dedim, sesimi yükseltmemeye çalışarak. “Benim hayatımla ilgili kararları ne zamandan beri benim haberim olmadan alıyorsun?”
Mehmet omzunu silkti. “Bir hataya takılıp kalma Mâni. Kızın gidecek yeri yok, hem senin de gözün arkada kalmaz.”
“Eski arkadaşlar birbirini yolda bırakmaz Mehmet,” dedim doğrudan Aylin’e bakarak. “Burası senin oyun sahan değil. Murat’ın yanındayken yaşadıklarımın üstüne bir de senin bu belirsizliğini eklemeyeceğim.”
“Seni istemiyor muyum sanıyorsun?” diye çıkıştı Aylin. “Senin hayatındaki o karanlığı en iyi ben biliyorum. Yanında olursam, seni koruyabilirim.”
Acı bir gülüş attım. “Sen beni koruma Aylin, yeter ki köstek olma. Odanı, yerini… Bunları senin keyfine göre düzenlemeyeceğim.”
O an Aylin’in yüzünde beliren o tanıdık ifadeyi gördüm; hiçbir şeyi ciddiye almayan ama her durumu kendine göre büken o ifade. Mehmet’e kısa bir bakış atıp içeriye doğru yürüdü. Yanımda öylece bekleyen Kerem’e döndüm. Gözlerinde sadece yorgun bir anlayış vardı.
“Sence?” dedim, sesim titreyerek. “Yine mi hata yapıyorum?”
Kerem sadece cevap vermedi, sadece başını hafifçe iki yana salladı. Aylin içeri girmişti bile; Saniye annelerin yanına, sanki hiç gitmemiş gibi yerleşecekti.
Kerem'e baktım.
"Olanları görüyorsun değil mi?"
"Burası senin Mani. Ben o kızı değil seni ailem dediğim insanların yanına getirdim. İstersen o burda çalışamaz."
Mehmet de hemen oradaydı.
"Kerem teşekkür ederim. Bununla baş ederim değil mi? Sen git."
“Tamam, görüşürüz." Deyişiyle Kerem’i onaylayıp lokantaya girdim, içerideki o tanıdık huzur, Aylin’in gelişiyle birlikte sanki biraz daha kesilmişti. İçeride Aylin çoktan Saniye annenin yanına ilişmiş, elinde bir bardak çayla sanki yıllardır bu masanın bir parçasıymış gibi gülümseyerek bir şeyler anlatıyordu. Refik baba, her zamanki babacan tavrıyla onu dinliyor, hatta nadiren güldüğü o içten kahkahalarından birini atıyordu. Mutfak tarafına geçip bir şeyler yapmaya çalışıyormuş gibi yaptım ama aklım sadece o masadaydı. Aylin’in gelişiyle bu lokantanın havası, sanki oksijeni çekilmiş bir odaya dönmüştü.
Saniye anne beni fark edince eliyle yanını işaret etti. "Mâni kızım, gel bak Aylin gelmiş, ne güzel tesadüf. Mehmet Bey sağ olsun, bizi haberdar etti."
"Tesadüf..." diye mırıldandım dişlerimin arasından. Mehmet arkamdan içeri girmişti, onunla göz göze gelmemeye çalışıyordum. Aylin, yerinden kalkıp yanıma geldi, o tanıdık, hafif çiçek kokulu parfümü burnuma doldu. İlk başlarda konuşmamak için yüzleşmemek için sadece lokantadaki işlere odaklandım ancak müşteriler azaldıkça sorular, sohbetler artar oldu.
"Mâni, biliyorum kızgınsın," dedi sesi hala o kadar yumuşaktı ki, sanki aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi. "Ama inan, bu evin sıcaklığını, sizin o dürüstlüğünüzü hiçbir yerde bulamadım. Sadece bir şans ver, olur mu?"
"Sana şans verdim Aylin," dedim sesimi alçaltarak, kimsenin duymasını istemiyordum. "Ama sen o şansı değil, her seferinde beni harcayacak bir yol buldun. Şimdi ne yapacaksın? Burada çalışırken Murat mı çıkacak karşına, yoksa yine başka bir İsmail mi?"
Gözleri bir anlığına karardı, o sahte ışık kayboldu. "Murat mı?" diye sordu, sesi bu kez daha tehlikeli bir tonda. "Senin o her gün reddettiğin adam mı? Onun plazasında çalıştığında onu reddetmiyor onun gözünün önünde hatırlatıyorsun kendini. Aradaki farkı sen de fark ediyorsun, değil mi?"
Söyleyecek bir şey bulamadım. Aylin yine aynıydı.
"Odana geç istersen," dedi Saniye anne, durumu kurtarmak ister gibi. "Yorgunsundur zaten, bugün çok koşturdun."
Aylin başıyla onayladı, arkasını dönüp odama doğru yöneldi. Kapıyı kapattığında, lokantanın içindeki o gürültü bir anda bıçak gibi kesildi. Mehmet yanıma geldi.
"Asabisin. Çok üstüne gidiyorsun kızın," dedi. "İnsanlar değişebilir, Mâni."
"Sen insanlar hakkındaki yargılarını ne zaman bu kadar gevşettin Mehmet?" dedim ona dönerek. "Onu tanımıyorsun.”
“En azından tanımayı deniyorum”
Mehmet’e tek bir kelime etmedim. Sadece omuz silktim ve mutfaktan çıktım. Saniye anne ve Refik baba masada otururken, Aylin’in onlarla bu kadar kolay yakınlık kurması beni hâlâ rahatsız ediyordu ama onlara karşı olan minnetim, masayı görmezden gelmeme engel oldu. Masaya doğru küçük bir adım attım.
"İyi geceler, ellerinize sağlık," dedim, sesimi mümkün olduğunca nötr tutmaya çalışarak. Refik baba başıyla hafifçe selam verdi, Saniye anne ise gülümsedi. O an içimdeki öfke, onlara karşı duyduğum bu mecburiyet ve saygı duygusuyla biraz olsun törpülendi; sonuçta bu evin düzeni ve onların iyi niyeti benim sığınağımdı.
Odanın kapısına geldiğimde elim kapı koluna gitti. Bir an duraksadım, Aylin’in varlığının odamda yarattığı o yabancı enerjiyi soludum. Kapıyı yavaşça araladım. İçerisi karanlıktı. Aylin, benim yatağıma girmemiş, yere bir yatak sermiş, oraya kıvrılmıştı.
Işığı açmadım. Sessizce kendi yatağıma geçtim, üzerimi değiştirdim ve yorganıma sarıldım. Aylin’in yerdeki varlığı, başlarda içimi yeniden öfkeyle doldurmaya yetiyordu; ancak odanın sessizliği ve Aylin’in düzenli nefes alışverişleri zamanla bu keskinliği azalttı. Öfkem dinmiyordu ama yerini daha soğuk, daha hesapçı bir sakinliğe bırakıyordu.
Yarın, Murat’ın dünyasında neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Aylin odamın zeminine hapsolmuştu. Aylin'in varlığına olan o ani patlamam, yavaş yavaş yorgun bir kabullenişe evrildi. Yarının ne kadar karmaşık olacağını biliyordum ama şimdi sadece uyumaya ihtiyacım vardı.
Dışarıda lokantanın kapısı kapandı. İçerideki sessizlik, Aylin’in belli belirsiz hışırtılarıyla bölünüyor, odanın havasını ağırlaştırıyordu. Başımı yastığa gömdüm, göz kapaklarımın ardında Murat’ın ofisindeki o soğuk ışıklar ve Aylin’in omuz silken tavrı birbirine karıştı. Zihnimdeki o bitmek bilmeyen hesaplaşmaları, yarının belirsizliğine erteleyerek ancak günün getirdiği yorgunluğun ağırlığıyla kendimi karanlığa teslim edebildim.
☆☆☆