18. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları

✅⑩.Bölümஐ Ben seninle ilgili tüm kilitlerin sahibiyim. ஐ

Sinem Yazıcı Tolan

Bölümler
1 ✅Yazar ile Tanışma: 2 ✅Kitap Tasarım Tanıtımı: 3 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 4 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 5 ✅②. Bölüm ஐ Başlangıç, ஐ 6 ✅③. Bölümஐ Yanında kalmam gereken biri misiniz? ஐ 7 ✅④.Bölümஐ Yeni anlamlar barındırabiliyorsa bedenim, aşığım. ஐ 8 ✅⑤.Bölümஐ Dalgın gözlerin dilini o kadar çok konuşturdu ki her şey apaçık hale geldi. ஐ 9 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 10 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 11 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 12 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 13 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 14 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 15 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 16 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 17 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 18 ✅⑩.Bölümஐ Ben seninle ilgili tüm kilitlerin sahibiyim. ஐ 19 ✅⑪.Bölümஐ Öyle gürültülüydü ki bedenim sanki herkes beni duyabilirdi. ஐ 20 ✅⑫.Bölümஐ Yepyeni güneş doğuyor insanların üzerine, en güzeli kalbime. ஐ 21 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 22 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 23 ✅⑭. Bölümஐ Bazen, ஐ 24 ✅⑮. Bölümஐ Bu beni daha acımasız gösterirken aslında daha acısız kılmaz mı? ஐ 25 ✅⑯. Bölümஐ İçimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. ஐ 26 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 27 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 28 ✅⑱ .Bölümஐ Her şeyi tersleyen ben mi oluyordum? ஐ

Kasım 25
Kendi mevsiminde yaşamak için solup solup filizlenmeyi göze almış bir kızın gerçeği olabilir miydim şimdi? Ama hayat enerjim, üzerime vurulan bir kapının ardında sıkışıp kalmıştı. Üstelik bu, defalarca yüzüme kapanan kapılardan yalnızca biriydi. O kapılar açık kalsın diye günlerce uğraştıktan sonra, bir gün geliyor, çat diye hepsinden kolayca vazgeçiyormuşsun. Bu sefer gerçekle karışık acı bir duygu vurulmuştu üzerime; yanımda parıldayan güneş dahi iyi gelememişti vücudumdaki yaralara. Lekelenmiş gibi hissetmiş, pis bir çocuk gibi bulanmıştım çamura. Yüzüm solgun, göz kapaklarım savaşmaktan yorgundu. Bu, diğer her şeyi bir süreliğine unutturmuştu bana. Şimdi nereye gidecektim, yarın ne yapacaktım, sonum ne olacaktı? Hiçbirini düşünmeden, sadece olduğum yerde soluklanmıştım. Dilim öylesine kuruyor, vücudum yaşadığım o büyük fırtınaya karşı öyle çok ter atıyordu ki… Bütün bu direncin ortasında, benim hâlâ idrak edemediğim asıl gerçeğin ne olduğunu kestiremiyordum.
Gözümü kapatıp dişimi sıkmış, bir an için kalbimin akıp gitmesine izin vermişken Kerem’in sesiyle irkilmiştim.
“İyi misin Mâni?”
Başımı onu onaylarcasına sallamıştım.
“Hava pek iyi değil. Yağmur yağmadan gidelim.”
Gerçekten yardım istediğim kişi, şu kapının gerisinde kalan değil de şu an karşımda duran adam mıydı? İçten içe kaçmaya çalıştığım... Bakışları bile bu kadar belirsizken, ben yine büyük bir hatanın eşiğinde miydim? Bağırmak istedim; kim duyardı ki artık sesimi?
Bavulu arabaya koyarken dahi üzerimde kara bir bulut vardı. Gözüm bir yandan evin pencerelerine kaymak istiyor, diğer yandan hızla araca binmem için beni dürtüyordu. Kaçar gibi arabanın arka koltuğuna atıp kendimi, usulca gözlerimi evin pencerelerine dikmiştim. Oradaydı. Gözleri, Kerem’le gidişime şahit oluyordu.
“Burada olmazdı Mâni, doğru olanı yapıyorsun,” diyordum kendime. Kerem’in direksiyona geçmesiyle Murat’ın sınırları arasından çıkıp uzaklaşıyorduk. Doğrusu bu, içimde büyük bir rahatlama yaratmıştı. Hem Murat’ın bitmek bilmeyen ısrarını hem de zihnimi bulandıran belirsizlikleri bu gidiş hafifletiyordu. Artık önüm vardı, ardım yoktu. Kerem de ilk başta sessizdi; sonra hafif bir müzik açtığında içimde garip bir sızı belirdi. Yeni bir hayata başlamanın sancısı ne denli derin oluyormuş insanda! Üstelik zamanla neyi bırakıp neyi tutacağını bile bilmediğini anlıyorsun.
“Mâni, gece olduğu için seni doğrudan restorana, Saniye hanımlarla tanışmaya götüremem; ama sabah ilk işim seni oraya götürmek olacak.”
“Şu an nereye gidiyoruz?”
“Sadece uyuyup dinlenmen için benim evime gideceğiz. Evde yalnız değiliz, meraklanma. Biri daha var.”
“Öyle mi?”
“Evet. İnat edip de bu soğukta arabada uyumayasın diye evde bekleyen biri var.”
"Tamam."
Müzik eşliğinde cam kenarından dışarıyı izlemeye koyulmuştum. Bir süre dışarıyı izledikten sonra Kerem direksiyonda hafifçe kıpırdanıp sessizliği bozdu.
"Yolculuk uzun gelmiştir sana," dedi gözü yoldayken.
"Yaklaştık mı?"
"Evet, sen ayağın bu haldeyken hızlıca adapte olamazsın işe ama yavaş yavaş alışırsın."
"Alışırım. İyileşti sayılır. Yakında çıkar alçı."
Yolun kalanı sessiz bitti. Şehrin sakin bir sokağında durduk. Motor susunca üstümdeki ağırlık sanki iki katına çıktı. Kerem inip bavulu aldı, ben de arkasından ağır adımlarla çıktım arabadan. Gece ayazı yüzüme çarpınca iyice büzüştüm. Kerem kapıyı açıp içeri geçmem için kenara çekildi. İçeri adım atar atmaz çarpan ev sıcaklığı iyi gelmişti gelmesine ama bir zamanlar kapısından koşarak uzaklaştığım bu evin tam içinde olmak tuhaftı.
"Mani Hanım, gece gece sizin için mazotumu harcayıp yollara düştüm. Şimdi uykunu güzel al ve parama değsin."
"İlk maaşımla öderim."
"Yok ben farklı şekilde ödeme alıyorum. Restoranda ayrıcalıklı hizmet isterim."
"Sen fırsatçı mısın yoksa cimri misin?"
"İşte şimdi beni daha fazla tanıyorsun."
Kerem’in o ukala tavrına göz devirmeye hazırlanırken, odalardan birinden gelen sesle bütün dikkatim dağılmıştı. Üzerindeki rahat saten geceliğiyle koridora adım atan yabancı bir kadındı bu. İtalyan hatları o kadar belirgindi ki, esmer teni ve dalgalı koyu saçlarıyla buraya ait olmadığını bas bas bağırıyordu. Yorgunluğumun yerini aniden keskin bir öfke ve mide bulantısı aldı. Murat’ın o boğucu dünyasından henüz yeni kaçmışken, kendimi doğrudan Kerem’in bu rahat hayatının ortasında bulmuş olmam büyük bir aptallıktı. Adımlarım geriledi, sırtım kapıya yaslanacak gibi oldu. Buraya sığınmakla ne kadar büyük bir hata yaptığımı, o kadının bana bakan umursamaz ve yabancı gözlerinde anlık bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı.
"Kerem," dediğimde bir önceki hayal kırıklığı aklıma geldi. Kerem'in evinde daha önceden gördüğüm an...
"Ben evde biri var dediğinde bunu anlamadım. Gitmek istiyorum."
"Bu kadar yabancılama Mani. Sadece yatıp uyu."
"Kerem, olmaz."
"Senin bana karşı duyguların mı var Mani? Yok, o zaman abartma. Odanı göstereceğim. Takip et."
Bavulumu götürdüğünde hemen onun peşinden gidip girdiği odaya giriyordum.
"Kerem," diye fısıldadım, sesimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. "Beni resmen o kadının olduğu eve getirdin. Bu yaptığının adı ne şimdi?"
Kerem omzunun üzerinden bana doğru dönüp gevşek bir gülümsemeyle yüzüme baktı.
"Abarttığın kadar yok Mani. Yabancı biri değil, sadece kalıyor işte. Gece yarısı seni nereye bırakmamı bekliyordun?"
"Beni buraya getireceğini söyleseydin adımımı bile atmazdım!" dedim, sesimi biraz daha alçak tutmaya çalışarak ama içimdeki isyan dalga dalga büyüyordu. "Hani inat etmeyeyim diye evde bekleyen biri vardı? Kadının odasından çıkıp üzerindeki o kıyafetlerle karşıma dikilmesini mi bekliyordum yani?"
Kerem elini havaya kaldırıp durumu geçiştirmeye çalıştı. "Tamam, hesap verme saatimiz mi geldi bilmem ama burası benim evim Mani. Kimin kalıp kimin kalmayacağına karışamazsın."
"Bunu söylemek istemiyorum ama çıkamazsın bu odadan."
"Ne?"
"Duydun işte. Beni burada tuhaf düşünceler içinde bırakamazsın. Gözümün önünde ol."
Haklısın, Kerem’in o sert ve kaba tavrı Mâni’yi daha da köşeye sıkıştırır ve karakterin genel yapısına pek uymaz. Onun yerine, bu gerilimi ve Mâni’nin haklı öfkesini daha yumuşak ama yine de ikisi arasındaki bağı hissettiren sempatik bir dille yeniden şekillendirelim:
"Bunu söylemek istemiyorum ama çıkamazsın bu odadan."
"Ne?"
"Duydun işte. Beni burada tuhaf düşünceler içinde bırakamazsın. Gözümün önünde ol" dedim Kerem'e.
Kerem şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı, ardından hafifçe gülümsemeye çalıştı ama bunun yeri olmadığını görünce ciddileşti. İçeriye doğru kısa bir bakış atıp tekrar bana döndü, sesini olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak bir adım yaklaştı.
"Mânî... Bak, yanlış anladın, ortada büyütülecek bir durum yok," dedi, kollarını iki yana açıp suçsuz olduğunu anlatır gibi bir hal takınarak.
Daha cümlesini bitiremeden, hamle yapıp kapıya doğru yöneldiğini gördüm. İçerideki o kadının yanına, o odaya geri döneceğini bildiğim an içimdeki bütün o sabır zinciri koptu. Ayağımdaki alçıya, sancıma rağmen aniden bir adım atıp yolunu kestim. elimi göğsüne bastırıp onu geri püskürttüm.
"Hiçbir yere gitmiyorsun," dedim, sesimdeki bütün o çaresizlik yerini buz gibi bir dikteye bırakırken. "Beni burada bırakıp o kadının yanına gidemezsin."
Kerem neye uğradığını şaşırarak geriye doğru bir adım attı, yüzünde hem şaşkın hem de ne yapacağını bilemez bir ifadeyle bana bakakaldı.
"Kadın başka odada uyuyacak, ben de kendi odamda..." diyerek ellerini iki yana açtı, durumu tatlıya bağlamaya çalışan o yumuşak ses tonuyla.
"Hayır," dedim, başımı keskin bir hareketle iki yana sallayarak. "Sen bu odadan çıkmıyorsun."
Kerem sabırla iç çekip ellerini ensesinde birleştirdi, yüzünde hem yorgunluğunu hem de bana karşı gösterdiği o anlayışlı tavrı ele veren bir ifade vardı. "Mânî, farkında mısın bilmiyorum ama burası misafir odası ve benim odam zaten var. Sen bu yatakta uyuyacaksın, ben de kendi odama geçeceğim. Bunda büyütecek bir şey yok."
"Burda uyu, benim uykum yok."
"Mani, benimle aynı odada kalmak istediğine emin misin?"
"Öyle algılama, sana güvenmiyorum. Uslu uslu buyu şurda."
"Bana güvenmiyorsun ama odanda tutuyorsun beni."
"Kendime güveniyorum Kerem Bey."
Kerem kaşlarını hafifçe kaldırıp odanın içindeki çift kişilik yatağa, ardından bana baktı. Aynı odada kalmamız fikri karşısında şaşırmıştı ama ona diktiğim inatçı gözleri görünce üstelemedi. Sadece birkaç saniye sessizce düşündü, sonra omuzları hafifçe düştü.
"Peki," dedi pes eden bir ses tonuyla. "Senin bu kafayla uyumayacağın belli. Ama o yatakta sen uzanacaksın, ben değil."
"Ben o yatağa girmem," dedim keskin bir netlikle. Gözlerimi odanın köşesindeki kadife pufta sabitledim. "Sen yatakta yatacaksın, ben de sabaha kadar şu pufta otururum."
Kerem aniden durdu, yüzündeki o yumuşak ifade bir anda sertleşti. "Saçmalamasana Mânî," dedi, az önceki esnekliğini bir kenara bırakarak adımlarını bana doğru çevirdi. "Ayağın alçıda, saatlerdir çektiğin onca şey ortada. Seni o pufta sabaha kadar oturtacağımı mı sanıyorsun gerçekten? Kendine bunu nasıl reva görebiliyorsun?"
"O kadının varlığına katlanmaktansa o pufta sabaha kadar oturmaya razıyım!" diye çıkıştım, içimdeki o gururlu ama kırılgan duvarlar çatırdarken. Sesimdeki titremeyi gizleyememiştim.
"Sen beni mi kıskanıyorsun?"
"Hayır Kerem, kulaklarımı garantiye alıyorum. Bunun ne demek olduğunu anlıyorsun değil mi? Daha açık konuşmak istemiyorum."
Daha ne olduğunu anlayamadan, adımlarını hızlandırıp yanı başımda bitti. Yere bıraktığım bastonumu tek hamlede kenara ittiği gibi, eğilip kollarını bacaklarımın altından ve sırtımdan geçirdiği an çığlık atmamak için kendimi zor tuttum.
“Ne yapıyorsun? Bırak beni!” diye soludum, refleksle kollarımı boynuna dolamak zorunda kalırken.
“Uzatma Mânî,” dedi, sesinde incitmeme konusunda gösterdiği o hassas özen ama bir o kadar da mutlak bir otoriteyle.
Tek kelime etmeme izin vermeden beni kucakladığı gibi yatağa taşıdı; bacağımdaki alçıya ve canımın yanmamasına dikkat ederek nazikçe ama kararlı bir hareketle yatağın ortasına yatırdı. Üzerime örtüyü hızla çekerken nefes nefeseydim; hem bu ani yakınlığın sarhoşluğu hem de gururumun incinmesiyle ellerimi göğsüne bastırıp onu uzaklaştırmaya çalıştım.
O ise oralı bile olmadan yatağın kenarına ilişti, tek elini yastığımın hemen yanına verip üzerime biraz daha eğildi. Gözleri gözlerime kenetlenmişti.
“Şimdi usulüyle uzanıyorsun,” dedi, sesindeki o yumuşak ama karşı konulmaz ton odayı doldururken. “Ben de şuraya, o çok korktuğun kulaklarını rahat ettirecek mesafeye geçiyorum. Ama bir dakika bile kıpırdamak yok. Kıpırdarsan yanında biterim." deyişiyle sesim soluğum kesilmişti. Yanımdaki yastığı alıp halının üzerine atmış ve ardından cebinden çıkardığı telefonunu birkaç kez parmaklayıp sesli bir alarm kurduktan sonra yere uzandı; sırtını yatağın kenarına yaslayıp gözlerini kapattı.
Yatakta öylece uzanmış, karanlıkta onun düzenli nefes seslerini dinliyordum. Az önce koptuğum fırtınanın yerini şimdi göğsümün ortasında sessiz, tuhaf bir ağırlık almıştı. Gözlerimi tavana dikip saatler geçmesine rağmen uykunun semtine bile uğrayamayacağımı biliyordum. Ama en azından oda sessizdi, o kapı kapalıydı ve o adam şaşırtıcı bir şekilde tam buradaydı.

Kerem öfkelenmek yerine derin bir soluk bıraktı; bana doğru bir adım daha atıp aramızdaki mesafeyi kapattı. Gözlerindeki o sıcak, kollayan bakış içimdeki öfkenin keskinliğini yavaşça törpüledi.
"Tamam," dedi, sesini olabildiğince yumuşak tutarak. "Bilek güreşi tutmayacağız burada. Madem bu odadan çıkmıyorum, kuralları da ben koyuyorum: Sen o yatağa geçip uzanıyorsun, ben de sabaha kadar bu pufta oturuyorum. İtiraz istemiyorum."

Giriş faslını hızlıca geçerek Kerem bana kalacağım odayı gösteriyordu.

“Bugün burada uyu. İhtiyacın olursa seslenmen yeterli.”

“Kapının kilidi çalışıyor mu?”

“Evet,”

“Güzel, yarın kaçta gideriz?”

“Ben kaldırırım seni.”

“Uzanmana yardımcı olayım.”

Elimle dur yapmıştım.

“Yatakta nasıl uyumam gerektiğini biliyorum.”

“Neden hala böylesin?”

“Nasılım?”

“Okuldaki tavrın böyle zannediyordum ama özel hayatında da farklı değilmişsin. Bir insan nasıl bu kadar reddedici olabilir?”

“Uzanmayı gösteremediğin için mi böyle rahatsız oldun?”

“Sence tek neden bu mu?”

“Bence sen onu birazdan yanına gideceğin kadına göster. Ben halimle de tavrımla da mutluyum. Beni eleştirmeyi bıraksanız keşke.”

“Murat, o da mı fark etmiş bu huyunu. Gerçi fark edilmez gibi de değil.”

“Ben buyum. Asi bir kız olarak büyümek zorundaydım. Yine de tavırlarımdan bu kadar çok rahatsız olmak size düşmez. Hayatınızda kalıcı değilim.”

“Nadide bir çiçek gibi dikenlerle çevrili büyüdün yani. Yanına kimse yaklaşmasın diye ürkütüp durdun herkesi. Peki küçük hanım ya siz benim hayatımda kalıcı olursanız, o zaman ben ne yapacağım?”

“Ne ben sizi yanıma yaklaştırırım ne de siz gelmek istersiniz. Zaten tercihin belli değil mi? Her çiçekten bal topluyorsun. Ben sizin gibiler için uğraşmaya değmez bir kızım.”

“O radarıma girmeden önceydi.”

“Tüm bu sözleri söylerken inandırıcı olduğunu mu düşünüyorsun? Bu yalanları yemeyeceğimi idrak edemediğinden anlıyorum ki başka kızlar senin numaralarını yemiş ama ben içeride olan kızın varlığını unutacak biri değilim. Sadece tek bir gece buradayım ve sonrasında yokum.”

“Senden öncesi önemli olmaz Mâni. Sen ‘Evet’ dediğinde her gece bu evde benim yanımda olacaksın.”

“Geleceği bilemem ama böyle bir ihtimal sen böyle biriyken imkânsız farkında değil misin? Sen sınıfa gelmeye bile üşeniyorsun kaldı ki benim için bir gıdım daha fazla çaba sarf edesin. Gelip beni almış olmana dahi şaşırmıyor değilim.”

“Kendi odamdan kovulduğumda ilk oldu hani ama beni tebrik edebilirsin. İlk dakikadan alıştım seninle yaşamaya.”

“Tebrik ederim, iyi uykular dilerim. Yanlış oldu. İtalyan’la beraber sana iyi uykular dilerim.”

“Hemen solundaki odada uyuyacağım. Merak edip bakarsan yalnız uyuduğumu görürsün.”

“İyi geceler Kerem.”

“İyi geceler Cennet.”

Kerem’in odadan çıkmasıyla kapıyı kilitleyip ışığı kapatmıştım. Hemencecik telefonun ekranını bir umutla açmışken karşılaştığım şey hiçbir şeydi. Ne Aylin ne de Murat vardı ekranda. Başımı yastığa koyuyor ve karartı içerisinde etrafta gezdiriyordum gözlerimi. Daha iki dakika olmuştu oysa ama bana yarım saat gibi gelmişti. Telefonun ekranına tekrar bakmamla bir beş dakikada daha geçmişti. Geçmek bilmeyen gece bir beklentiyle telefonumun üzerine düşmeyen mesajla alakalı olabilir miydi? Bir şeyler yanlıştı ve ben hala uyumamak için yalpalanıyordum.

☆☆☆

Kasım 26
(Burayı sil sadece sabah olsun ve lokantaya gitmeden öncesi olsun çünkü lokantaya erkenden gidecekler.)
Uykuyla uyanıklık arasındayken fark edemediğim bir gıcırtıyla doluyordu oda. Pat pat... Sesliydi tüm vücudu taşıyan bu ayaklardan çıkan hışırtılar. Zemine hafif basmaya çalışmasına rağmen cüssesi odadaki sessizliğine izin vermiyordu. Kırk dört numaralı ayakların sahibi fısıltıyla sesleniyordu: “Cennet, sabah oldu.”

Sesin sahibiyle irkilerek kalkmıştım. Gözlerim buğulu ve zor uyuduğu için bir o kadar da kaşınır halde. O uykusuzluğum silinmişti bugünü düşününce.

Kafasında sergilediği şapkasıyla ve beyaz tişörtüyle elini komodinin üzerine tıklatarak kendince uydurduğu bir gürültü çıkartıyordu.

“Bir kızın odasına böyle girilmez.” diyerek sitemli bakışlarımı sunmuştum.

“Senin burada olduğuna pek inanamadım da. Bir bakayım dedim.”

“O kapı kilitliydi.”

“Ben seninle ilgili tüm kilitlerin sahibiyim.”

“Yabancı kızların Türk kızları gibi kıskanç olmadığı ne kadar da belli.”

“Öyle miymiş?”

“Kerem.”

“O evde değil. Kalk da kahvaltıya gidelim. Sonra seni bahsettiğim yere götüreceğim.”

“Etrafın gazeteci dolu. Şapkalı halinle oluşturduğun skandallardan birine daha maruz kalmam umarım.”

“Seni herkese karım diye tanıtacağım.”

“Ben de senin tımarhanelik olduğunu söyleyeceğim.”

“Bu şapkayı çıkartma da ne yaparsan yap. Teyzelerin tırmık izleri duruyor hala.”

“Hak ettin.”

“Bu senden bana doğru akan güzel havaya daha fazla maruz kalmamalıyım. Seni dışarıda bekliyorum.”

“Tamam. Gelirim hemen.”

Komik sözleriyle beni günüme başlatmıştı.

Uyuduğum odada tek dağıttığım yer olan yatağı toparlayıp bu İtalyan usulü aşk yuvasından uzaklaşmıştım. Bastığım zemin kalp kırıklığı yaşadığım bir yerdi.

Günün içindeydim işte dünden kalma durgunluğumla. Aslına bakarsan nereye gittiğimi ne yediğimi dahi anlamamıştım. Kerem’in dediği şeyleri bile anlayamıyordum ve onaylıyordum anlamışçasına. Okulum başlı başına bir problemdi dedem için ve bitmişti. Yaşanılanlar da bunun cabasıydı.
(kahvaltıya bir tık saçma)

“Su topraktan sen aşktan faydalanırsan geriye ne kalır?

Yorganımı atsam bir de rüzgarımı bulsam,

Tenimdeki alevleri serinliğinde kavursam

Hayatımı yazsam sen de müzisyenim olsan

Dualarım kabul olsa yangınlar azalır.

Çok bilmiş olma tavrım yaramaz sana

Bak şimdi yazıyorum hatırınla

Oku şimdi sat tüm dünyaya

Yorganımı atsam bir de rüzgarımı bulsam,

Tenimdeki alevleri serinliğinde kavursam

Hayatımı yazsam sen de müzisyenim olsan

Dualarım kabul olsa yangınlar azalır.

Duyuyor musun bu zamanda yalanı?

Aşk bir araçmış satın alan anlar mı?

Söndür alevleri samanla,

Kısalt gür sesi zamanla dünyayla”

“Mâni, Ma, Mâni! Cennet! Duymuyor musun beni?”

Daldığım aklımdaki sözlü melodiye Kerem’in seslenişleriyle son veriyordum.

“Hı? Efendim.”

“Sen dediklerimi dinlemedin mi?”

“Kalksak mı?”

“Cennet. Dur.” Dediğinde başındaki şapkayla yüzümü örterek sandalyesinden kalkar olmuştu.

“Niye bu şapka?”

“Seni buraya getirdim ama tanındım galiba.”

“Başındaki şapka korumadı mı seni?”

Arkadan çığlık çığlığa gelen kız sesleri...

Muhteşem üçlü halkın arasındaydı artık.

“Aman Allah’ım.”

“Yüzünü oraya çevirme Mâni.” diyerek başımı eğmişti.

Kerem cebinden hesaba yetecek parayı masaya fırlatarak elimi kavramıştı. Kavradığı elimle koşturuyordu beni arkasından. Hemencecik arabaya binerek uzaklaşmıştık oradan.

Arabanın içerisinde geçen birkaç dakikanın ardından anlıyordum ki başım yine bir beladan eksilmiyordu. Basıyordu gaza ve ilerliyordu araba.

“Bu ne saçma bir şey. Diken üstündesin sen.”

Şapkayı başımdan çıkarıp almıştım elime.

“Bu tarz yerlere pek gelmiyorum. Gelince kaçınılmaz oluyor insanların yakınlığı.”

“Bu hep böyle mi?”

“Ya aslında hep değil. Başka bir ile gittiğimde insanlar yine beni merak ediyor ama daha nazik davranıyorlar. Özellikle İstanbul’un bazı semtlerinde insanlar tuhaf.”

“Şu esnaf lokantasında çalışırken yardımın için sana bir şeyler ısmarlarım. Yemeğin kursağında kaldı.”

“Söz mü?”

“Söz ağızdan çıktı bir kere. Kerem Atasoy.”

“Dün dediğimden vazgeçiyorum. Murat seni yumuşatmış.”

“Hayat beni törpülemiş olabilir lakin yumuşamadım.”

“Buna sevindim.”

“Yine gazetelere düşmeyiz inşallah.”

“Sosyal medyaya düşme ihtimalimiz yüksek. Umarım senin yüzünü doğru vakitte örtmüşümdür çünkü artık herkes senin kim olduğunu merak etmeye başladı. Senin peşine düşmeseler iyi olur.”

“Yanınızda bir kere durmak insanı ne derece parıldatıyor? Sırf bana yardım ediyorsun diye benim merak edilmem saçma.”

“Murat’la veya benimle olan yakınlığın merak ediliyor.”

“Saçma.”

“Gideceğimiz yerde böyle endişelerin olmaz korkma. Oradaki insanlar böyle değil.”

“Umarım.”

Saatler ilerlerken telefonda hala ne bir arama ne de mesaj vardı. Niye bile bile böyle bir beklenti içerisine giriyordum? İstediğim buydu, Murat’ı geride bırakmıştım.