3. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları
✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ
Dilerseniz bu müzik eşliğinde okuyabilirsiniz. 🎶🎶🎶🎶
🌸1.KISIM 🌸
14 EYLÜL
Güneş, şehrin yorgun insanlarının üstüne doğuyordu; sıradan bir günün başlangıcıydı bu. Fakat benim için hayatımdaki sayılı önemli anlardan biriydi. Titreyen bedenimi kontrol etmeye çalışıyor, kendime “Üniversite öğrencisiyim.” diyebileceğim bu başlangıca doğru ilerliyordum. Avucumda buruşmuş bir peçete, omzumda ise taşınmaktan yorgun düşmüş bir çanta vardı. İnsanların arasından geçerek, okulun kapısına geç de olsa varmayı başarmıştım. Duraksayıp etrafa bakmak bir yana, ilerlediğimi bile anlamıyordum. Gözlerim sürekli bir şeyleri tararken yoruluyordum. Küçük bir yerden geliyordum ve böyle şeyler göreceğimi iletişim kanalları sayesinde biliyordum; ama bilmek yetmiyordu, görmek insanı şaşkınlatıyordu. Ne kadar zorlu da olsa, bu bir zafer gibiydi.
Kalabalık içinde kendimi daha görünmez hissettiğim anlar oluyordu. İnsanlar bir aradaydı ama aslında yalnızdılar. Farklılıkların içinde var olmaktan ürküyordum. Aklımdan geçen sayısız konuşma, beni çevreme karşı daha temkinli kılıyordu. Sanki ülkenin tüm kötü insanları bu şehre toplanmış gibiydi ve çantamı sımsıkı kavrıyordum. Bu tetikte olma hali, bana yönelen bakışlardan gözlerimi kaçırmama neden oluyordu. İnsanlar etrafımı sardıkça, herkesin cevap beklediği biri olduğum hissi içimi gerginlikle dolduruyordu. Eski bilgilerimle yeni yaşantılarım çatışırken, sürecin yorgunluğu büyük bir yüktü omuzlarımda.
Gözümü başka bir yöne çevirdiğimde, bambaşka hayatlara tanık oluyordum. Bu sahneler, küçük dünyama ağır ve kasvetli geliyordu. Bahçenin her ayrıntısını zihnime kazırken dakikalar geçiyor, yavaş yavaş alışıyordum. Gözler gördükçe alışmaz mıydı? Ürkek adımlarla ezberlediğim bu yolu bir süre sonra kendime ait kılacaktım. Ama o güne kadar, bu ağır duyguları içimde hazmetmeliydim.
"Duvarlarının ardında zihnini dengede tutabilirsin, Mâni; alışabilirsin."
Bu cümle, kendime verdiğim bir temenniden öteye geçmiyordu. İyi, çok iyi olmalıydım çünkü ait olmadığım şeyler, alıştıklarımdan daha kötü olamazdı. Sıklaşan nefesimi ve kaygılarımı yok sayarak, beni kendi duvarlarımda nefeslendireceğine inandığım bu şehre büyük bir adım atmıştım. Asi tavırlarımla kendimi koruyacak, gardımı düşürmeyecektim. Epey zamandır peşimde olan hastalığımı ise, umutsuzluğa düşene kadar bir askılığa asmıştım.
Görünmez barikatların ardında büyüyen bir kızdım. Aşina olmadığım bu dünyayı sahiplenmek benim gibi ürkek biri için zordu; ama korunmasızlığı deneyimleyerek, ait olmak istediğim yeri bulabilirdim. Gerçek bir hayata ait olmak istiyorum. Güç nedir bilmem ama kaçma arzusunun ne olduğunu çok iyi biliyorum. Hayatım boyunca bir kez uzaklaşabildim dedemin dayattığı kurallardan. Onun cümleleri, her an zihnimin bir köşesinden bana bakıyor.
Bazı öğretiler insana yapışır. Ve yabancılığını hissettiğin bir yerde, bildiklerini fark ettikçe kendine "Eyvah" dersin. Ama yine de bu dünyanın bir parçasıymış gibi yürümek zorundasın. Yeni ortamımı şaşkınlıkla izlerken, bazen asiliğimle bunu gülünç bir şekilde atlatıyordum. Ancak bu durum beni üzüyordu. Burada tek isteğim bir aksilik çıkmamasıydı. Bu düşünce içimi korkutuyordu çünkü korktuğumda ne olduğunu biliyordum. İçimdeki o ağır duyguyu taşımak kolay değildi.
Demiştim ya, insanın öğretileri bazen çok fenadır. Bir de o öğretilerin sahibi seni kurallarına uymuyorken yakalamışsa, geriye iki seçenek kalır; bense ikincisini seçeceğimi bilsem yok olurdum herhalde. Seçimimin temelleri tam olarak okulun ilk gününde atılmıştı oysa. Hatta seçimim olarak görünen bir kurgunun içerisine düşüşümün ilk günleri bile denilebilir. Nasıl çırpınıyordum aslında, bir iki adım ilerlemişken. Öyle büyüktüm ki şu İstanbul’da. Bunu anlayıp adımlarımı bağlarsalar, nasıl geri gelebilirdim buraya? Benim için öyle masum, saf hislerdi ki bunlar; adıma yazılan hikayelerin esiri olacağımı bilmeden sessizce sahipleniyordum bu karmaşayı. Yıllar sonra, nerede olacağımı, kim olacağımı bilmeden, sekiyordum ürkek ceylan tavırlarımla dağıttıkları turda.
Birbirinden yaşantı olarak farklı birçok kişilik bir sebeple bu çatı altında bir araya gelmişti. Her birimizin amacı aynı gibi gözükse de zaman her şeyi değiştirendi. Kader, birilerinin tek elinde dönerdi ve kavrulmayan tek bir kişi bile kalmazdı. Şimdi yeni umutlarla yeşeren biz gençler, kimin mayasında tutacağımızı bilmeden; heyecanı kalbimizde, tereddütleri bakışlarımızda taşıyarak yaşamaya bir süre devam edecektik. Ta ki insan olmanın ve insan gibi yaşamanın ne kadar olağan ve bir o kadar da muhteşem bir durum olduğunu anlayana dek.
Kalabalık arasında oturacak bir yer bulduğumda, hızla yükselen bir çığlık dikkatimi çekti. Güm güm! Kalbim, bu sesi duymuş gibi atmaya başladı. Herkesin içinde yalnızca benim hissettiğim bu ritim, ilerlediğimi işaret ediyordu. İnsanların yaralayıcı bakışları artık geride kalmıştı. Yıpranan umutlar, böylece yeniden anlam kazanıyordu. Dünümün olumsuz sahnelerine direnip bugünümle galip gelmiştim. Yakılan, yıkılan ve koparılan her şey, bugün yeniden anlam bulmaya başlamıştı.
Ellerimi birbirine sürtüyor ve etraftaki insanları daha sakin bir şekilde süzmeye koyulmuştum. İşte o an içimde bir hüzün beliriyordu. Bir elim diğerini, diğer elimse ötekini tekrar tekrar ovalarken bakışlarımı kalabalıktan çekip elimin içine götürüyordum. Parmaklarım birbirine değiyordu. Sakin bir nefes veriyor ve içimi ürperten rüzgârla silkeleniyordum. Heyecanıma karışan bu ürpertiyi anlamlandıramamıştım. Kendime gülümseyerek ellerimi dizlerime koymuş ve yakınımda oturan insanlara bakmıştım. Sanki bu bakış bir anlığına beni yalnızlık duygularımdan arındırmış ve insanların etrafımdaki varlığı sevindirmişti. Bu insanlar birbirleriyle tanışıp kaynaşırken zamanlarını değerlendiriyorlardı. Onların adına iyi hissetmiştim kendimi. Bense gözümü okulun dışına çevirdiğimde sanki tanıdık bir sima gözüme çarpıyordu. Okulun dış cephesinde gördüğüm sima kesinlikle bir yanılsama olmalıydı. Yoksa bu koca okulda birini tanıdığımı söylesem, ilk ben gülerim kendime.
İçim ileride yaşayacaklarımı sezer gibi kıpır kıpır ve heyecanlıydı. Herkes bir şeyle uğraşıyordu ve benim onları alenen gözlemem rahatsız ediciydi. İnsanları süzmekten fırsat bularak çantamı açıyordum,
“Pilot kalem!” diyordum seslice.
Yanımdakilerin bana bakışlarıyla başımı sessizce çantamın içine çevirdim.
Elimdeydi kalem.
“Dedemin hediyesiyle günlüğüme yazmak için okulun hangi köşesini seçmeliyim acaba?” Sanki bir anlığına buranın yabancısı olduğumu unutmuş, öncesinde kurduğum hayalleri tamamlayabilmek için gözlerimle özel bir yer bulma arayışı içerisine girmiştim. Çantamın üstünü elimle örterek, sanki öylesine bakınıyormuş gibi etrafa bakarak güzel bir yazma yeri aramak heyecanımı artırıyordu. Aklıma gelen güzel şeyleri hangi köşede daha da güzelleştirebilirdim? Nerede daha iyi fışkırırdı içimdeki bilgin cahil?
Oturduğum yerden kalkarsam bu kalabalıkta bir daha böyle oturma fırsatım olmayabilirdi. Gözlerimle etrafı gözlemeye devam ediyordum.
“Düşüncelerimi, gözlemlerimi bu günlüğüme yazacağım. Bir gün bu günlüğü açıp okuyacağım ve o zaman hayattaki ilerleyişimi tebrik edeceğim.” diyordum içimden.
Anın tadında gezinen düşüncelerim içimdeki kıpırtıyla tekrar devreye giriyordu.
“Ne büyük bir kapıyı aralamıştım! Geçmişimden öğrendiğim tüm dersleri yanıma alarak, bilmediğim bir şehirde yalnızca kendimi koruma güdüsüyle buradayım. Uzak durmaya çalıştığım insanlar sıradan değildi. En sevdiğim dedem dahi beni yanlış koruma çabasındaydı. Dedemin korumaya çalıştığı o küçük Mâni, pek çok karanlık yüz tanıdı ve onların varlığını inkâr ederek büyüdü. Peki ya nasıl bu kadar kirlenmişti insanlar? Kirli düşüncelerden kaçmak ve belki de tüm o baskıdan kurtulmak için daha da cılızlaşmıştı gövdem, içim üşümüştü. Ben, içimde soğutup susturduğum her acının ardından, hayatın yeni bir yangınına atıldım. Yenildim onlara ve ilk fırsatta kaçtım.
Evet, ben de uslu bir çocuk değildim. Komşuların duvarlarına şarkı sözleri yazıp durdum buraya gelene dek ama onlar da hissetmeliydi bunu. Öyle ruhsuz ve duygusuzlardı ki daha o duvara yazılan sözleri okumadan ilk şikâyeti yiyip sonra azarı yiyordum. Gerisi malum.
Duvarlara yazı yazmayı bırakıp deftere yazmalıymışım artık. İsmimi bir kalemin üzerine yazarak beni bu sevdadan vazgeçiriyor musun sahi dede? Şimdi kendimi korumak için kurduğum duvara yazacağım o şarkıları. Bir gün dinletmeye değer birilerini bulursam değişecek işte o an hayat. Bu hayata alışana kadar bu böyle olmalı değil mi koca okul? Bir gün hayat bugünden daha aydınlık olacak ve ben iyi insanların arasında yer bulacağım. İşte o günü iple çekiyorum.
Geçmişi düşünmeden, yeni bir hayat için buradayım. Heyecanlıyım; çünkü ilk kez bu heyecanı bozan birinin olmayışından huzurluyum. Ama temkinliyim. Kaçtığım yeri burada yeniden kurarsam, aynı tuzağa düşerim. Bu yüzden daha sert olmalıyım. Dedeme gösteremediğim o sertliğimi ise şu anda bu deftere göstermeliyim çünkü dedemin verdiği bu defter, bana bıraktığı sessiz bir hesap gibi.
Mecburiyetten, duvarlara yazdığım şarkılar yerine artık bu deftere yazıyorum.”
Dedem…
Sayfaların arasına hayatımın onsuz kısmını anlatacak birkaç cümle işliyordum. Az önce içimden geçen cümlelerin tek bir zerresi bile orada yer almamıştı.
Sayfanın köşesini kıvırıp defteri usulca kapattım. Dünya yerli yerindeydi. Etrafımdaki kalabalığın sesi yeniden belirginleştiğinde, ben de yavaşça o iç sesin derinliklerinden yüzeye çıktım. Buradaki banklarda oturan bir tek ben değildim elbet, birçok yeni öğrenci vardı. Sınıf yerleri ve öğrenci isimleri belli oldu diye herkes bir hücumla kapıdan içeriye girdiğinde ben düşüncelerde yüzüyordum.
Tabi koşuşmaları görünce kalemimi günlüğümle beraber aceleyle çantama atıp yerimden kalktım. Kalktım ama sadece ayakta durabilmiştim. Herkes okul binasına doğru ilerlerken, bana doğru yürüyen koyu kahve gözleriyle sıcacık bakan bu adam da kimdi böyle?
Bu güzel havada esen bu rüzgâr... Yoksa etrafımdaki rüzgârın etkisiyle mi gözlerim sadece ona bakabiliyordu? Neden ayakta kalakaldım? Gözleri güvenliydi sanki. Ne saçmalıyorum ben! Yürümeye devam etmeliyim. E... ede... edemiyorum!
Adımlarım oldukça aceleciyken şimdi ne oldu da bu kadar yavaş ilerliyordu? Tam yanından geçmek üzereydim ki onu, beni saran bu garip duyguyu üzerimden atamıyordum.
Güneş ışınları görüşümü keser gibi olmuştu. Elim bu parlaklığı örtmeye çalışırken aralıktan görünüyordu işte.
Çocukluğumda, evimizin yakınındaki, izin verilmeyen küçük bir kuş çeşmesinden kapla su taşımak, benim için gizli bir maceraydı. Boş bir kap bulmak zordu ama heyecanım zamana yenik düşmezdi. Bulduğum kabı alır, yokuş aşağı koştururdum. Dağlar arasından süzülen su hem ben hem de kuşlar için değerli bir hazineydi. Günlerim o su ve toprağı birleştirip pastalar yapmakla geçerdi. Gün boyunca oyun kurar, defalarca o yokuşu inip çıkardım. Kabımı kaybeder, yenisini arardım. O anlar özgürlüğümdü. Neredeyse büyüyüp beni eve kapatmadan önceki son çocukluğum… Şu an o an hissettiğim o mutluluk var içimde. Birden bu hisse geri dönmek mümkün mü? Endişesizce yeniden mutluluğa kapılabilir mi insan?
İçlenirken gözümdeki o güneş parıltısı da sönüyordu.
“Şimdi içimde hapsolmuş o küçük kız, çocukken oynadığı oyunlardaki bağımsızlıktan aldığı zevki ilk kez hayatında gerçekten yaşıyor. Geçmişte tattığım o eşsiz mutluluk ve hissettiğim zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğim saatler, şimdi yeniden yaşamımın bir parçası oldu ve devam etmeli. Bu, ruhumun derinliklerinden gelen bir hasret.”
Okul binasının girişine doğru yönelmiş, tıpkı diğerleri gibi gitmek üzereyken… Peki, beni tüm bu hislerden geri döndüren neydi böyle? Gözüm ilk kez asi bakışını saniyelerce bıraktı mı sahiden? Şu an hissettiğim bu yoğun duygu, hatıralarım ve şu anım arasında o beyefendinin karşısında. Yutkunamamıştım, kesilmişti sanki nefesim. Orada bulunmak, onu çoktan geçmiş olmam… Ne ara ilerlemiştim ben böyle ve ne ara karar vermiştim ikinci sefer ona bakmaya?
“Bana karşı gülümsüyor mu?”
Sanki bildiğim bir şeydi bu, tanıdıktı ve bu yüzden ürkütmemişti beni. Öyle canlıydım ki hayalden arınıktım. Tüm renkler şimdiydi ve ben ahengi tatmıştım. Ellerimde, bir gün bugüne geri dönme şansı belirse… Kendimi ahenkli hissetmek yerine ne hissederdim acaba? Bazı bakışlar pişman eder miydi insanı?
Önüme dönüp yoluma devam etmem gerekirdi. Adımlarım ilerliyordu ama ben zihnimde o gülüşü tekrar tekrar oynatıyordum. Başımın arkasında aniden beliren kaşıntıyı gecikmeli kaşırken, adamın bakışının ne kadar uzun sürdüğünü düşündüm. Bu gülümseyiş neden içimi ısıtmıştı?
Kendimi sarsarak, “Bu bir etkilenme olamaz, değil mi?” diye sordum kendi kendime. Hele ki bir daha görme ihtimalim olmayan birini birkaç saniye daha fazla düşünmek saçmalık olmaz mıydı? Ama biliyordum ki, ben hayalperestim. En özgür olduğum yer, hayallerimde gizliydi.
“Hayal kurmayı bırakmalıyım... Şimdi burada, gerçek hayattayım.”
Kendime hafifçe bir çimdik attım. Sonra panikleyip elimi sol kolumdan uzaklaştırdım.
Kolum ile elim arasında gidip gelen kayıp değerlerim vardı. Bunu tekrarlamak, kaybolmaktı çünkü. Kendime bir an bile düşte serbestlik tanımak, değerlerimden vazgeçmek anlamına gelmezdi. Suçlu hissetmemeliydim; ama bu bile benim çevremde ayıptı. Bu yeni bir çevreydi ama eski kurallar bitmemişti. O küçük çimdik, sadece bir uyanıştı.
“Yok, morartmayacağım. Eski davranışlar yok artık. Buradaki insanlar hayallerini senden önce fark eder. Bilirsin, senden önce fark edilenler, bir sonraki adımının en büyük sorunu olur.”
Kendimi son kez uyardığımı sanırken, onu biraz daha fazla düşünmüş olduğumu fark ettim. Düşüncelerini gülüşünün arkasına sakladığını hissettiğim bu adamdan iyice uzaklaşmıştım. Onun da bir o kadar uzaklaşıp gitmesi, bu düşü silikleştiriyordu. Bense kendi yoluma devam edip kırmızı çim halının üzerinden geçiyordum. İçimde bastırdığım duygular, mutluluk ve tedirginliği bir arada yaşatıyordu.
Hala geçememiştim hayalleri yükselten ya da alçaltan bu üniversite kapısından. Aslında adımlarım oldukça hızlı ilerliyordu ama aklım bir şeylerden emin değildi. Bu eminsizliği gidermek istiyordum. Bu bölüm bir kandırmaydı belki de ama ben buna inandırmıştım herkesi. En çokta kendimi. İnsanların arasına doğru yürürken “Müzik öğretmeni olacağım. İyiyim,” diyerek içimden çıkmaya çalışan o gürültüyü nihayet bastırabilmiştim.
Etrafta okulun sitesinin çöktüğü söylentileri ve liste konuşmaları dolaşıyordu; bu da aklımda bir ampulü yakmıştı. Ders programları ve sınıf öğrenci listesi, mutlaka insanların yığıldığı bu yerde olmalıydı. Adımlarımı fayanslara sağlam basarak atıyordum. Son günlerde o kadar çok yürümüştüm ki, şimdi hafif bir acı şeklinde yorgunluğumu hissediyordum. Bu üniversiteyi seçmiş diğer insanların arasına karışmıştım. Bana sıra gelene kadar yerimi kimseye kaptırmamak için gidenlerin yerine doğru ilerledim. Ayakta dikilmek, serçe parmağımı daha fazla yormuştu. Sıram geldiğinde listede sınıfımı aradım ve buldum. Bulduğuma sevindim; buradan ayrılan insanlarla duygularımız aynıydı. Sonrasında ise buraya ilerlemektense çıkmanın daha kolay olduğunu fark ettim. Oysa sırada ilerlerken bunu hiç fark etmemiştim. Buradan çıkanlara çok güzel yol veriliyor ama içeri girenlere asla. Çok kibardık(!).
Ders programını alıp, ilk dersin olacağı sınıfı aramaya koyuluyordum. İlk ders tiyatro dersiymiş. Bense tiyatroda piyano çalan bölümlerle ilgileniyorum; çünkü İlkay Beren gibi ünlü bir piyanist olmayı çok istiyorum. Tiyatro sınıfına doğru yürürken, ders hocasının az çok piyano çalmayı bilip bilmediğini merak ediyordum. Kendisine soracağım ilk soru bu olacaktı.
Okulu tanımaya çalışırken, birkaç parmak tarafından tutulduğumu hissettim. Kolumda hissettiğim parmaklar, beni bu koridorun kapılarından birinin içine çekmişti.
Çekilişimle birlikte gözlerimde oluşan karartı yerini yavaşça dışarıdan içeriye süzülen ışık parçalarına bırakmıştı. Gözüm netleştikçe, flu bir siluet yavaş yavaş yüz kazandı. Ve yüzü… Onu seçebildiğim anda içimde tuhaf bir ürperti yükseldi. Sanki biri ansızın ismimi fısıldamış gibi irkildim ve refleksle bir adım geri çekildim. Nefesimdeki titreklik bile beni huzursuz etmeye yetiyorken, o ani geri çekilişten çıkan sesle tüm dikkat üzerime çevrilmişti. Bu, huzursuzluktu.
Bacağımı fark etmeden çarpıvermiştim. O ani çarpma, bedenimde bir elektrik sinyali gibi hızla yayıldı. Kalçam masaya çarpar çarpmaz dengem aniden bozuldu; sıkışmış, ne olacağını bilemeden düşmek üzereydim. Tam o anda, beklenmedik bir dokunuş beni yakaladı.
Soğuk elleri, beklenmedik bir güvenle belimi kavrarken göz göze geldik. Odaya çekilirken neye uğradığımı şaşırmıştım zaten. Sarışın, belimi bırakıp avuçlarını masanın üzerine koydu. Sanki onun iki avucunun arasına sıkışmıştım.
Yüz ifadesi değişmemiş, yüzünde kendine has sakinlik vardı; sanki hiçbir şey olmamış gibi. Bu sakinlik, içinde bir otoriteyi ve kontrolü barındırıyordu.
Bir süre gözlerimizin birbirine kilitlenişi sürdü. Sonra, konuşmaya başladı:
“Bu senin için zor bir başlangıç, biliyorum. Ama bu yıl, senin için çok önemli olacak. Hem okul hem de bizim için.”
İki eli arasında sıkışmış sanırken ben o belimin arkasında kalan iki ince dosyayı avuçlayıp elime doğru yöneltiyordu.
“İşte burada, bu görev senin. Yakından ilgilenmeni istiyorum. Detaylar içinde.”
Ona baktım, kalbim hala hızlı çarpıyordu ama bu defa içinde yeni bir sorumluluk vardı. Yavaşça dosyayı açtım; sayfaların arasında tiyatro metinleri ve görev sorumluluklarına dair ipuçları vardı.
“Siz öğretmen misiniz?” diye sordum, sesi titreyerek.
“Beni cidden tanımadın mı? Peki.” dedi kafasını sallayarak. O an çehresinde beliren buruk bir gülümseme ve derin gamzeleriyle anlamıştım onun kim olduğunu. Peki ama bu kalbimdeki sıcaklık? O gördüğüm hiç kimseye benzemiyordu. Kırmızı dolgun dudakları, teni ve kokusu huzur gibiydi. Onun gözlerindeki koyuluğa aldanmadan önce aldandığım bu derin gamzeler kayboluveriyor ve yerini cümlelere bırakıyordu.
“Farklı bir siman var. Cennetten mi geldin?”
Şaşkınlıkla cevap verirken aptallaşmış olmak doğamda olmamalıydı.
“Otobüsle geldim.”
Kerem'in afallaşmasıyla etkisinden sıyrılıp kaçmıştım oracıktan.
Ben kaçarken sesleniyordu: “Dosyayı sınıfına ilet Cennet.”
Odanın dışarısındaydım. Biraz uzaklaşır uzaklaşmaz yeni düşünceler sarmıştı beni.
Aptal bir heyecan içindeydim.
“Aman Allah'ım inanamıyorum. Karşımda gördüğüm ünlü şarkıcı k, k, Kerem Atasoy’du. Bizim dersimize mi girecek yani? Gerçekten de ben ünlü bir insanla mı karşılaştım? Niye öyle seslendi acaba bana? Birine benzeterek adımı Cennet sandı herhalde. Televizyonda gördüğün bir ünlü karşında. Ah ne aptal cevap verdim ona. Ay dede ya, biraz Aylin gibi olabilseydim de bol bol soru sorabilseydim adama. Kendimi kasmaktan kaskatı kesileceğim.” bu cümleleri kurarken uzun bir yolculuğun daha yeni başladığını bilmiyordum.
Sınıfı bulmuştum sonrasında birkaç kişinin adını ve nereli olduğunu öğrenmiştim. Bu yavaşça gerçekleşen kaynaşmanın ardından elime tutuşturulan tiyatro metinlerini dağıtır haldeydim.
Durumu garipseyen arkadaşlarla tepkim aynıydı fakat yapabileceğimiz bir şey yoktu. Tiyatroda rol almak isteyen kişiler ismini Kerem Atasoy’a vermeliydi. Bunu söylediğimde öğrencilerin çoğu ferahlamıştı. Susmamın ardındansa herkes kendi dünyasına dönmüştü. Kırmızı çantalı bir kızın yanındaki sırada oturup bekliyordum. Boş bir beklentinin içerisinde gibiydim. Hem çok heyecanlıydım hem de aklıma yatmayan bir iki şeyle karşılaşmıştım.
Bu bekleyiş anında diğer arkadaşların yaptığını yapıp kendi dünyamın içerisine girip olanları kendimle tartışıyordum.
“İlk günden böyle şeyler yaşamak hayatın bana oynadığı bir şaka olmalıydı. İlk günden tiyatro metni mi verilirmiş(!)? Her neyse oynatılacak metinler henüz belli olmamış herhalde ki kâğıt dağıttırıyor ama ben o metinlerden birinde kesinlikle yer almayacağım. Hem yer almak istesem bile bu seçmelere ismini yazdıracak olan yeni tanıştığım Yaren ve Şeyda beni bir şekilde yerip geçeceğe benziyor.”
Rüyalarımı süsleyen hayallerim boş bir beklentiyle son bulamazdı fakat ilk günün kurbanıydık işte. Oysa biz bize sunulan ders programının saati saatine uyuyorduk. İkide bir çıkarılıp bakılan saatler ve kapatılmak üzere açılan telefonlar... Beş, on dakika derken geçiyordu ders vakitleri. Yüzleri düşen öğrencilere sahip olan bu dört duvar kim bilir ne gülünç veya güler yüzler görmüştü. Şu an kendi suratımdan bile bıkmıştım bıkkınlık derecemi aşarak. Şu vakitlerde gülmüyordu yüzlerimiz. Bir, iki kişi kendi kendine ayaklanma çıkarsa dahi yeni yetmelerle işler yürümüyordu. Çünkü adı üzerinde “İlk gündü”. Gidip söylenebileceğin biri bile yokken tanımadığın insanın peşinden sürüklenmezsin. Yarı yolda kalma ihtimalin büyük olur. Böylece bıkmış suratlarımızla sıcacık tuttuğumuz oturaklarımızda oturmalıydık. Ve koşullu uyarıcı olan son dersin ardından koşa koşa o harabe dolmuşlardan birine binebilirdim.
⭐️⭐️⭐️
