19. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları

✅⑪.Bölümஐ Öyle gürültülüydü ki bedenim sanki herkes beni duyabilirdi. ஐ

Sinem Yazıcı Tolan

Bölümler
1 ✅Yazar ile Tanışma: 2 ✅Kitap Tasarım Tanıtımı: 3 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 4 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 5 ✅②. Bölüm ஐ Başlangıç, ஐ 6 ✅③. Bölümஐ Yanında kalmam gereken biri misiniz? ஐ 7 ✅④.Bölümஐ Yeni anlamlar barındırabiliyorsa bedenim, aşığım. ஐ 8 ✅⑤.Bölümஐ Dalgın gözlerin dilini o kadar çok konuşturdu ki her şey apaçık hale geldi. ஐ 9 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 10 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 11 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 12 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 13 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 14 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 15 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 16 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 17 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 18 ✅⑩.Bölümஐ Ben seninle ilgili tüm kilitlerin sahibiyim. ஐ 19 ✅⑪.Bölümஐ Öyle gürültülüydü ki bedenim sanki herkes beni duyabilirdi. ஐ 20 ✅⑫.Bölümஐ Yepyeni güneş doğuyor insanların üzerine, en güzeli kalbime. ஐ 21 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 22 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 23 ✅⑭. Bölümஐ Bazen, ஐ 24 ✅⑮. Bölümஐ Bu beni daha acımasız gösterirken aslında daha acısız kılmaz mı? ஐ 25 ✅⑯. Bölümஐ İçimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. ஐ 26 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 27 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 28 ✅⑱ .Bölümஐ Her şeyi tersleyen ben mi oluyordum? ஐ

Kasım 26
Arabanın durmasıyla yükselen tek ses, rüzgârın yapraklara çarpma uğultusu oldu. Emniyet kemerinin tokasına bastım; çıkan o küçük tık sesi arabanın içinde yankılandı ama parmağımı tokadan çekemedim. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte açık pencereden içeriye nemli toprak, sık ağaçlar ve buram buram taze hava doluyordu.

Gözlerim, yolun kenarında tek katlı, minik bir arsanın ortasına kurulmuş o ahşap yapıda takılı kaldı. Yeşilliklerin arasına serpiştirilmiş mütevazı binaların ortasında öylece duruyordu lokanta. Bahçedeki döküm ayaklı birkaç masa, sabahın serinliğinde henüz kimse dokunmamış gibi bekliyordu. Topu topu on masalık, kendi halinde salaş bir yerdi burası. Artık benim de yeni yuvam ve çalışacağım yer burası olacaktı.

Dedemin gölgesi ilk kez bu kadar uzağımda kalmıştı. Ama içimdeki o ağırlık bir türlü hafiflemiyordu. Hayal ettiğim gibi hafif bir özgürlük hissi değildi bu; daha meşakkatli, kendi yolumu çizmeye çalışmanın getirdiği o garip, cesur ama tedirgin boşluktu.

Murat’ın yanında kalsaydım ne olacağını çok iyi biliyordum. Evinde ağırlayacaktı beni, tüm sorunlarımı kendi yöntemleriyle çözecekti. "Ben hallederim," diyecekti yine. Bunu istemiyordum. Bütün hayatımı onun ellerine bırakıp bir ömür minnettar kalmayı değil, ne pahasına olursa olsun kendi yoluma bakmayı istiyordum.

"İnmeyecek misin?"

Kerem’in sesiyle irkildim. Elimi kapı koluna götürdüm ama çekemedim. Bakışlarımı lokantanın ahşap kapısından ayırmadan, "Sağ ol Kerem," dedim kısık bir sesle. "Tüm bunlar için sağ ol."

"Dur bakalım Mânî," dedi gülümseyerek. "Daha teşekkür etmek için erken, içeridekilerle tanışmadın bile."

"Sıkıntı da orada ya zaten..." Bakışlarımı ona çevirdim. "Acaba beni gerçekten yanlarında isteyecekler mi? Ya yeni bir elemana ihtiyaçları yoksa? Öyle pat diye karşılarına çıkıp insanları mecbur mu bırakıyoruz?"

"Sana bir söz verdim ben," dedi kendinden emin bir tavırla. "Seni, bu dünyadaki en güvenilir insanların yanına getirdim. Güven bana."

Gözlerimi lokantanın bahçesine çevirip iç çektim. "Benim ihtiyacım olan da tam olarak bu galiba... Güvenilir bir ailenin yanında olmak."

"Burası benim sınırlarımın içi Mânî," dedi Kerem. Sesi bir an için ciddileşti. "Hangi akla hizmet seni bu kadar koruma altına alıyorum, inan ben de bilmiyorum. Ama seni kendi anne babam gibi sevdiğim iki iyi insana emanet edeceğim. Onlara karşı asi olma, senden tek ricam bu."

Kaşlarımı hafifçe çattım. "Kendimi sorunlu gibi hissettirme bana. Gerekmedikçe sert davranmıyorum ben."

"Sertsin ama haklısın," diye itiraf etti gözlerimin içine bakarak. "Dedenin seni bırakıp gitmesinde benim de payım vardı Mânî. Belki de sevdiklerimi seninle paylaşmak, içimdeki o suçluluk hissini bastırıyordur. Burada onlarla mutlu ol yeter. Ve sana olan desteğimin arkasında yarın bir gün sakın art niyet arama, olur mu? Bu davranışlarımın tek sebebi kendi iç hesaplaşmam."

Gözlerimi ondan ayıramadım. "Bu konuşmayı hiç beklemiyordum senden... Biraz hazırlıksız yakalandım."

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Doğrusu yapmak istediğim konuşma bu değildi zaten. Bana daha havalı, şöyle şımarık bir konuşma yakışırdı. Ama bugün senin ilk günün, odağı kendime kaydıramam değil mi?" Bana doğru eğilip göz kırptı. "Yine de istersen hemen havalanabilirim."

"Havalanma bir yere," dedim gülümsememi gizlemeye çalışarak. "Ayağım hâlâ alçıdayken seni gökten indiremem sonra."

"Peki, peki..." dedi gülerek. "Ama içeride sakın utanıp sıkılma. Güzelce sohbet et yeter. Sıcak davran. Ayağındaki alçı çıkınca zaten tam verimle çalışırsın."

Bakışlarım kucağımda duran, on gündür alçıda olan sağ ayağıma kaydı. "Umarım bir an önce iyileşirim de yük olmadan yardımcı olurum onlara."

"İyileşeceksin," dedi güven veren bir tonla. "Bu arada unutmadan söyleyeyim; evrak işlerini bu süreçte hallederiz. Ayağın iyileşmeye yakın sigortanı da başlatırlar."

"Kalacak yer dahil her şeyi sağlıyorlar zaten," dedim derin bir nefes alarak. "Onlar ne derse o."

Kerem kapının koluna uzandı. "Hazır mısın? Girelim mi içeri?"

Lokantanın ahşap kapısına baktım ve kendi kapımı ittim. "Hazırım. Gidelim."

Arabanın kapısını itip dışarı çıktığımda, sabahın serin ve nemli havası hemen yüzüme çarptı. Sağ ayağımdaki ağır alçı yüzünden dengemi bulmak için bir an kapının kenarına tutundum. Arabadan lokantaya uzanan mesafe topu topu yirmi adımdı ama benim adımlarımla bitmek bilmeyen bir yola dönüşüyordu. Kerem hemen yanıma geçip adımlarını benim aksayan, yavaş ritmime uyarladı.

"Sana bir sır vereyim mi Mânî?" dedi, ellerini ceplerine sokup abartılı bir gizemle bana doğru eğilerek. "Resan’ın kapısından içeri adımını attığın an dükkânın havası değişecek. Ama o iki tatlı insan seni görür görmez ne düşünecek biliyor musun?"

Kaşlarımı kaldırıp aksayarak yürümeye devam ettim. "Ne düşünecekmiş?"

"Diyecekler ki: 'Kerem bize garson getirecek sanıyorduk, çocuk tutmuş mekâna tarihi eser alçılı mumya getirmiş!' Bak gör, teyze hemen mutfaktan bir kap kemik suyu çorbası çıkaracak önüne."

Kıkırdamama engel olamadım. "Çok komiksin gerçekten. İstersen baston niyetine senin omzuna tutunayım da tam mumya olayım?"

"Aman diyeyim," dedi gülerek ellerini teslim olur gibi kaldırıp. "Beni gökten indiremiyordun, şimdi yere sermeyelim. Hem ikisi de dünya tatlısıdır ama amcanın tek bir kırmızı çizgisi var: Mutfakta komiklik yapılmaz. Yani bu demek oluyor ki senin gibi ciddi biri tam ona göre. Benim yerime seni başköşeye oturturlarsa hiç şaşırmam."

"Umarım güzel olur," dedim gülümseyerek.

O yirmi adımı Kerem'in neşeli takılmaları eşliğinde ağır ağır katettik. Lokantanın ahşap kapısının önüne geldiğimizde, içimdeki o kaskatı gerginlik çoktan gevşemişti. Kerem elini kapının tokasına götürmeden önce dönüp bana baktı.

"Gördün mü? Yolu yarıladık bile. Hazır mısın yeni ev sahiplerinle tanışmaya?"

Kapıyı işaret ederek, “Önce sen,” dedi Kerem.

Bir saniye tereddüt ettim, derin bir nefes aldım ve o eşikten adımımı attım. Eğer burada kendimi bulamayacaksam, başka bir yerde hiç bulamayacaktım.

İçeri adımımı atar atmaz beni önce burnuma çarpan yemek kokuları, sonra gözlerime yayılan sıcak ışık karşıladı. Bir anlığına kendimi garip bir şekilde rahat hissettim. Sanki çocukken bayram sabahlarında uyandığım o huzurla buraya gelmiştim. Ama hemen ardından aynı düşünce: Buraya ait miyim gerçekten?

Saniye Hanım tam karşımdaydı; yüzündeki içten gülümseme dikkatimi dağıttı. “Hoş geldiniz, kızım!” dedi. Sesi yumuşak ama sanki biraz meraklıydı. Refik Bey de onun hemen yanında, gözleri çocuksu bir merakla üzerimde geziniyordu.

Kerem arkamda, “Dedim size,” diye böbürlendi. “Mâni şimdi sizin en sevdiğiniz öğrenci olacak. Bizim sınıfta hocalar nasıl seviyorsa…” diye ekledi.

O sırada istemsizce içimden “Bu şapşal ne yapıyor?” diye geçirdim ama göz göze gelince gülümsememi engelleyemedim. En iyi yaptığı şeydi bu; insanı rahatlatarak gerilimini almaya çalışmak veya daha da arttırmak.

“Hoş bulduk,” dedim utangaçça. Saniye Hanım elime dokunup beni masaya doğru yönlendirdi.

“Gel, otur. Ayağın nasıl? Kerem biraz anlattı ama sen iyice bir dinlen hele. Burada herkes birbirine yardım eder. Hiç kasma, tamam mı?”

“Teşekkür ederim… Gerçekten rahatsızlık vermek istemem ama…”

Sözümü keserek, “Ne rahatsızlığı, sen de bizdensin artık,” dedi Refik Bey. “Hem Kerem getirdiyse boşa değildir.”

Kerem yandan gülerek, “Övgüleriniz beni şımartıyor, baba!” diyerek alaylı bir selam verdi. Hepimizi gülümsetti.

Masaya yerleşirken içimdeki ürkeklik azalıyor gibiydi ama gözlerim hala içeriyi tarıyordu. Yüzeyler cilalı, her detay ince ince işlenmişti. Buraya emeğini koyan birinin hayallerini hissettim ve bir an düşündüm: Benim böyle bir yerim var mıydı, var olabilir miydi?

Saniye Hanım elimi masaya koyup bana döndü: “Mâni, çay içer misin? Yorgunsun, iyi gelir.”

“Olur,” dedim biraz sessizce. Buraya olan mesafemin yavaş yavaş kalkmaya başladığını hissediyordum.

Refik Bey çayını karıştırırken Kerem’e dönüp, “Sen buna başka bir şey söyledin mi?” dedi.

Kerem fırsatı kaçırmadan, “Hayır, sadece ilk görüşte buraya bayıldığını düşündüm.” Gözlerimle onay bekliyordu.

“Doğru. Sanki aitmişim gibi hissediyorum.” Ama içimdeki o huzursuz duygu da hâlâ oradaydı.

Saniye Hanım, sevecen bir sesle: “Kızım, ev dediğin taş bina. İnsan nereye niyet ederse, orası yuva olur.”

Kerem kahkahayı patlattı: “Duydun işte, bir yere kök saldım mı bırakamazsın!”

Saniye Hanım mutfağa doğru ilerlerken bana seslendi: “Kızım, çayı hemen getiriyorum. Bu arada bir şey istiyorsan çekinmeden söyle, tamam mı?”

“Teşekkür ederim,” dedim içimden geldiği gibi. Burası garip bir şekilde huzurluydu.

Kerem sandalyesini hafifçe geriye itip bana döndü: “Evi nasıl buldun? Sıcacık, değil mi? Saniye Teyze her gelen misafiri kendine bağlamadan bırakmaz. Ah bir de tatlılarını yesen!”

“Şimdiden güzel geldi bile.” Elimle üzerimi düzeltirken fark ettim ki ilk defa, burada biriyle muhabbet etmek beni yormuyordu. Ancak yine de arada kaçan düşüncelerim vardı. Kerem’in bu kadar sıcakkanlı olması bir tarafımda hep bir soru işareti bırakıyordu: Gerçekten bu kadar iyi biri mi? Yoksa beni buraya bağlamak için bir nedeni mi vardı?

Kerem çaktırmadan bana doğru eğildi. “Mâni,” dedi alçak bir sesle, “burada kalmaya sıcak bakıyorsan, birkaç gün içinde bir şeyler konuşabiliriz.”

“Ne gibi bir şeyler?” diye sordum, içimdeki şüpheyi saklamaya çalışarak.

“Saniye annem ve Refik babam seni gerçekten sever. Eğer biraz zaman geçirirsen, birbirinize uyum sağlayabilirsiniz. Çalışırken kendi başına da kalabilirsin.”

Bir açıklama gibi görünüyordu, ama Kerem’in ağzından dökülen her kelime bir şekilde planlı hissediliyordu.

“Peki ya sen?” Neden benimle bu kadar ilgili olduğuna dair bir işaret aradım gözlerinde.

“Ben? Ben sadece... şey...” Hafifçe omuz silkerek gülümsedi. “Beni burada kendi halime bırakırsan çok sıkılırım. Tabii benim çıkarım da var, seni niye saklayayım?”

Bir gülümseme yayıldı yüzüme. Belki Kerem sandığım kadar karmaşık biri değildi ya da onu tanımak zaman alacaktı. Tam konuşmaya devam edecekken Saniye Hanım içeriye geri döndü, elinde tepsiyle:

“Hadi, çaylar geldi! Yanına da biraz lokum koydum. Tatlısız olmaz.”

Çayların sıcaklığı bu küçük mutfağın havasını daha da samimi yapmıştı. Refik Bey, Kerem’in laf yetiştirmelerini izleyerek aralarda onu uyarmakla yetinip sessiz bir keyif sürüyordu.

Kerem, bardağını kaldırıp gülerek: “Bu lokumların sırrını hala öğrenemedim. Kimse öğrenemedi!” dedi.

Saniye Hanım, kaşlarını hafifçe çatıp onu azarlıyormuş gibi yaptı: “Sır dediğin, elinin lezzeti.”

Kerem’in kahkahası yine ortalığı kapladı. “Demek öyle! Benim ellerden bir şey çıkmıyor o zaman.”

“Elinde beceriklilik var ama işte dilin biraz fazla.” Saniye Hanım bunu derken göz kırptı.

İlk yudumu alırken, artık Kerem’in planına ya da neden bu kadar çabaladığına değil, buranın sağlayabileceği huzura odaklanmam gerektiğini hissettim. Belki kendim için bir başlangıç yapmanın vakti çoktan gelmişti. İçimden geçen cümlelerden biri içimdeki hafiflemeyle sözlerime konuk oluyordu.

“Buralar bize biraz büyük değil mi?” dedim, biraz kısık bir sesle. Saniye Hanım ellerini beline koyup sert ama sevecen bir bakışla cevapladı:
“Kızım, kimin evi, kime küçük kalmış ki?”

Kerem pat diye bir kahkaha attı. “Görüyor musun? Daha yarım saatte Saniye Annem seni çözmüş!” dedi ve yeniden arkasına yaslanarak masadaki bir çerez tabağından badem kaptı.

Refik Bey bir yandan Kerem’e bakıyor, bir yandan bana dönüyordu:
“Bizim oğlan böyle işte, kızım. Yer bulduğu her yerde kök salar. Sana böyle güveniyorsa bunda bir hikmet vardır.”

Utangaçça gülümseyip teşekkür ettim ama Kerem başını iki yana sallayıp sözde ciddi bir yüzle ekledi:

“Hikmet değil bu. Üstün sezgilerim, Refik Baba. İnsanları bir bakışta çözerim.”

Saniye Hanım başını salladı. “Refik’e bakma sen, Kerem bu konuda hakikaten iyi. Ama biraz kendini övmeye düşkün. Hem öyle hemen çözme kızım kendini ona. Biz daha birlikte bir yer bakmaya başlayacağız size.”

“O ne demek şimdi?” diye araya girdim.

Kerem hemen atıldı:

“Mâni, rahatla biraz. Hayat bazen mantıklı düşüncelerle yürümez. Seni buraya getiren şey neydi? Cesaretti. Şimdi o cesareti kaybetme. Refik Baba bir iki seçenek biliyor zaten. Sana yardımcı olacağımı söylemiştim. Bakalım, olmazsa istemezsin.”

Refik babanın konuşmaya başlamasıyla yavaşça masanın etrafındaki sohbete kulak verdim. Kerem sürekli etrafındakileri güldürmeye çalışıyor, Saniye Hanım her zamanki sakin tavrıyla araya giriyordu. O an bir an için rahatlama hissi içimi kapladı.

Kerem sonunda sözü devraldı, gözlerinde muzip bir ışıltı parıldayarak: “Şu ortamı sevdin mi, Mâni? Yani şimdi düşünüyorum da, sen burada uzun süre geçirmeyi nasıl bulursun? Hem ayağın biraz iyileşir hem de… Hem de bizim gibi bir ailenin yanında kalmak tabii her anlamda faydalı olabilir.” dedi.

Burası alıştığım yerlerden farklıydı. Hızla düşüncelerimi geçiştirirken, Kerem’in söyledikleri dikkatimi çekti. Anlaşılan, çalışmak için daha uygun bir yer bulmam zor olacak gibi görünüyordu.

Kerem’in söylediği şey aklımı meşgul etti. “Burada, bir odada rahatça kalabilirsin, çalışmanı da aksatmadan yaparsın. Kızacak kimse de yok,” dedi. Kulağa ne kadar cazip geliyor.

Ayağımın alçıda olduğunu hatırlayarak biraz daha derin düşündüm. Murat ve Kerem gibi erkeklerin evinde kalmak bana hiç çekici gelmiyordu. Bir evde çalışmak ve kalmak? Belki de burada, lokantanın hemen yanı başındaki odada kalmak, çok daha rahat olurdu. Hem burada tutunmak da daha kolay gibiydi; huzurlu, sakin, beni rahatça çalışmaya teşvik eden bir yer. En önemlisi, gerçekten kimseyi rahatsız etmek zorunda kalmadan çalışabilirim, sonra da istediğim gibi dinlenebilirim.

Refik Bey'in kesinlikle “Bizim burası” diyor oluşu bile hoşuma gitti. Saniye Hanım'ın bana verdiği içten rahatlık… Burası bambaşka bir yer gibi duruyordu.

Kerem ve Saniye Hanım’ın söyledikleri arasında gidip gelirken, birden Saniye Hanım bana biraz daha yaklaşıp gülümsedi. “Hem mutfakta olsan bile herkes çok yardımcı olur. Ayağını dinlendirmek zorunda kalmazsın, buradaki insanlardan sıkılmazsın.”

Bu cümle ne kadar da doğruydu. Çalışma ortamı iyiydi ama hepsinden daha çok özgürlüğüm olurdu. Hem mutfakta hem de buradaki sessiz odada... Hem tutunacak bir yerim olurdu hem de yeni bir şeylere başlamak için en güzel fırsat burası gibi görünüyordu.

Birden, bana doğru yine Kerem’in esprisi geldi. “Hadi bakalım, seni aramızda görmek mükemmel olur,” dedi ve içindeki neşeyi ortaya koyarak. Ben de “Evet, bu beni rahat ettiriyor,” diye içimden düşündüm.

“Burası bana gerçekten ait olabilir miydi?” gibi ilk baştaki o tereddütler yok oldu. Burası beni bekliyor gibiydi, fazlasıyla kendimi burada güvende hissedebileceğim bir yer… Hem çalışarak hem de yaşamaya başlayabileceğim bir yer.

Ve artık içimdeki kaygılar, her geçen dakikada azalıp bana kararımı verdirdi. Evet, her şey şu an çok geçici geliyordu ama bunun bana kesinlikle bir güven hissettirdiğini söyleyebilirim.

“Demek burada kalabilirim,”

Ve işte, burada benim yeni hayatım başlıyor gibiydi. Ve günler günleri kovaladı bugünden sonra.

Bu tontonların otuz yedi yıldır süren evliliklerinin kendi hayatımda da benzeri olabilme ihtimalini elimin tersiyle itmiş olabilir miyim? Arada bu düşünceler bile aklımdan uçup gitmiyor değil. Burada bazen o kadar çok ilgi odağı oluyorum ki bazen günde üç dört defa evlendirdikleri dahi oluyor beni. Herkes dedemin görevini üstlenmiş gibi benimle uğraşırken artık evlilik konusu açılınca yüzümü düşürmemeyi deniyorum. Müşteri olan teyzelerin ilgi odağı olmuşken çenem onlarla akşama kadar açılıyor ve bir bakmışım yorulup atmışım kendimi yatağa. Her gece üzerime çöken bu yoğun yorgunluğa rağmen kendime unutturmaya çalışsam da elim yatmadan önce her gece o ekrana gidiyordu. Beklediğim şeyi bile isteye engelleyen ben niçin böyle umutla o aramanın gelmesini bekliyordu? İsmimin kaderini kendime zorla yaşatmaktan başka ne yapıyorum her geçen gün ki ben? Kalbime engel olarak daha iyi olacağıma inandığım için hani her gece huzurla uyuyabilecektim? Huzur bunun neresinde? Aramadığına göre o da kalbinde engellemiş belli ki seni. Öyleyse ben de seviyorum demeyeceğim.

☆☆☆

Aralık 22

“Bir gün artı bir gün daha, bir günahtı her gün bana.” Şarkının sözleri, adeta benim içimde geziniyordu. Her gün zihnimde yankılanan soru hep aynıydı: “Bir günah işledim mi?” Ya da daha kötüsü, belki de gerçeği işiten kulaklarım artık onun “Aylin” deyişini duymaz olmuştu. Kendimi bu sorulardan çekip çıkarmaya çalışırken bana ne işime dalmak yetiyordu ne de başka düşüncelere sapmak.

Dışarıdan gelen rüzgârın sesi ve arka planda çalan geleneksel Türk müziği, anlık bir huzur veriyordu. Fakat içeri girdiğinde müşterilerin uğultusu ve çatal bıçak sesleri ortama hâkim olmaya başlamıştı. Neredeyse burada bir ayım dolmak üzereydi. Lokantanın içi, sabahın erken saatlerinde hazırlanmış taze köftelerin, tuzlu etli yemeklerin kokusuyla doluydu. Her gün bu şekilde yemek kokularıyla uyanmak harikaydı. Uzaklardan kepçenin çarptığı tencere sesleri, hararetli bir gündelik yaşamı, yoğun bir esnaf atmosferini işaret ediyordu ve ben her şeye rağmen bunun üstesinden geliyordum.

Tabi ben tam da bir erişte siparişi paketlerken, Kerem alışılmış bir rahatlıkla lokantaya girip yanımdaki tabureye oturdu.

“En güzel sıcak erişteden alayım bir porsiyon,” dedi gülümseyerek.
Ona dönmeden, alaycı bir tonla, “Sen mi geldin yine?” diye sordum.
Kerem, gülümsemesinin altına tatlı bir anlam yükleyerek başını eğdi.
“Karadeniz’de gemilerin yine batmış anlaşılan,” dedi hafifçe sitem eder gibi.

Tansiyonumun birden düştüğünü hissediyordum. Oturduğum yerde bir yudum ayran içtim ve gözlerimi kapatıp birkaç saniye sakinleşmeye çalıştım.

“Tansiyonum düştü biraz,” dedim, neredeyse mırıldanır gibi.
“Yoğun muydu bugün burası?” diye sordu Kerem.

Başımı salladım. “Evet, bir hayli,” dedim nefesimi toparlamaya çalışarak. Kerem’in varlığı her zaman beni yorar ve aynı zamanda tuhaf bir sakinlik verirdi. Fakat bugün sadece yorgundum. Ne şakalaşmak ne de başımı kaldırıp onun oyunlarına cevap vermek içimden gelmiyordu.

“Okuldan mı geldin yoksa işten mi?” diye sordum arada boşluk yaratmak için.

“Okuldan,” dedi, cümlesinde hafif bir rahatlık seziliyordu.

“Hmm,” diye geçiştirdim. Çok da ilgilenmiyordum. Gözlerim kalabalığın arasına kaydı, günlerin yorgunluğu iyice çökmüştü üzerime.

Birden soruyu yönlendirdi: “Mâni, bana içecek yok mu?”

“Ne içersin?” diye cevap verdim ama aklım hala başka yerlerdeydi.

“Yok, sonra içerim bir şeyler. Sen yorgunsun.”

“Sen söyle, işim bu.”

“Ilımlısın, ama yok. Okul işini düşündün mü?”

Düşüncesizce omuzlarımı silktim. Hayatıma devam etmek için buna harcayacak enerjim yoktu. “Dondurdum, bitti,” dedim karanlık bakışlarımı boşluğa dikerek.

Kerem’in yüzü hafifçe değişti. Gözlerindeki inatçılığı seziyordum.
“Bunu daha fazla düşünmen gerekir. Buraya da alıştın, yorgunluğun dışında burasının sana iyi geldiğini düşünüyorum.”

“Öyle,” diye zoraki onayladım.

“Okuluna devam etsen burada kimse sana laf etmez.”

Başımı iki yana salladım. “Okul masraf demek, o masrafı karşılayamam.”
Kerem, sabırsızca eliyle vurgulayarak, “Senin için burs ayarlayabilirim,” dedi.
“Burayı bırakamam,” diye kestirip attım.

Kerem ise beni dinlemiyordu bile.

“Doğruyu söyle. Bölümünü hiç sevmedin değil mi?”

O an gözlerinde daha önce fark etmediğim bir ciddiyet gördüm. Sanki savunmasız bir yanımı ortaya çıkarmaya çalışıyordu.

“Kerem...” dedim ama devam edemedim.

“Piyano diye dolanmandan belliydi zaten,” diye üsteledi.

Bunun üzerine sert bir şekilde güldüm. “Buraya bunları demek için geliyor olman çok hoş doğrusu.”

“Yüzündeki o sahte gülümsemeden alaycı ifadeni anlıyorum küçük hanım,” dedi, sesi dalga geçer gibi yumuşak ama cümlelerin altı net bir anlamla doluydu. “Ama bil ki ben bir öğretmenim.”

“Hayat o kadar basit değil öğretmenim. Çalışıyoruz burada,” diyerek konuyu kapatmaya çalıştım.

Kerem pes etmedi: “Hayatın basit olabilirdi aslında. Tek şart nikah cüzdanı.”

Bunu duyunca göz devirdim ama kelimeleri vurgulamaktan geri kalmadım.
“En iyisi sana İtalyan usulü erişte vereyim ki evdeki İtalyan’ı unutma.”
O ise ciddiydi: “Ben seni her gördüğümde unutuyorum zaten dünyanın geri kalanını.”

Tabureden kalkıp Kerem’in yanından uzaklaştım. Siparişini hazırlamak için geriye dönmek zorunda olduğumda cümlesini tekrar kulağımda duyar gibiydim

“Evet, burası değil, başının içi çok yoğun Mâni. Bu kadar yorma zihnini. ”

Kerem’in söyledikleri kulaklarımda yankılanırken, müşteri yoğunluğuna kendimi kaptırmaya çalıştım. Boş masaların birini sildim, diğerine servis açtım. Ama elim ne yaparsa yapsın, aklım hâlâ onun bana dokundurduğu kelimelerin etrafında dönüp duruyordu: “Başının içi çok yoğun.” Evet, yoğundum. Ve bu yoğunluk, bazen Kerem'in bile algılayamayacağı kadar derindi.

Kerem yemeğini sessizce yerken, ben biraz olsun rahatlamak için kasanın yanındaki küçük mutfağa geçtim. Sıcak bir bardak çay alıp tabureye oturdum. O arada Saniye teyze mutfağa girdi ve bana göz ucuyla baktı.
“Mâni, iyi misin? Suratın soluk görünüyor,” dedi endişeyle.
İstemsizce gülümsedim. “Biraz yorgunum sadece, merak etme,” dedim. Ama o tatmin olmamıştı.

Saniye teyze sözde sessiz ama vurgulu bir tonla, “Şu yakışıklı delikanlı sana pek düşkün gibi görünüyor,” deyiverdi. Yüzümün sıcaklıkla kızardığını hissederek çayımdan bir yudum aldım.

“Kerem’le aramızda bir şey yok,” dedim çabucak. Ama kelimelerimin zayıf kaldığını hissettim.

“Öyledir, öyledir,” dedi Saniye teyze, sanki aramızda gizli bir anlaşma varmış gibi göz kırparak.

Ben hiçbir şey söylemeden, çay bardağını masaya bırakıp ayağa kalktım. “Ben masalara dönüyorum,” dedim. Ama Saniye teyze mutfağın içinde hala beni süzüyordu.

Kerem hâlâ yerindeydi. Eliyle masayı tıklatarak belli belirsiz bir melodi çalıyordu. Düşüncelere dalmış gibiydi. Masaya yanaşıp tabağını aldım.
“Doydun mu?” diye sordum, her zamanki sakinliğimle.
Gözlerime baktı, dudaklarında alaycı bir tebessüm vardı. “Ne zaman doydum ki ben, Mâni?”

“Ben diğer siparişleri dağıtayım.”

Yavaşça hareket ettim, ama tepsideki boş tabağı yanlışlıkla devirdim.

“Hay aksi!” diye bağırdım. Saniye teyze hemen mutfaktan başını çıkarıp ne olduğunu kontrol ediyordu.

“Tamam, ben toparlarım Mâni.”

“Sen burada durdukça ben daha çok sakarlaşıyorum farkında mısın?”

“Keşke aşktan sakarlaşsaydın.” Dedim ağzımdan kaçırarak. Sonrasında bu yorumumu bakışlarımla destekleyerek sanki onunla alay etmiş gibi gösterivermiştim.

“İyice temizle burayı.” diyerek siparişlere yönelmiştim. Siparişleri dağıtırken müşterilerle ilgileniyor ardındansa Kerem’in beni bekleyişini daha fazla bekletmeden onun yanına gidiyordum.

“Bir isteğin var mı? Hala bir şey yemedin, içmedin.”

“Otur sana söyleyeceklerim var.”

“Neden senin söyleyeceklerin hiç bitmiyor Kerem?”

“Seninle konuşmak hoşuma gidiyor diyelim mi buna?”

“Yok buna beni delirtmek hoşuna gidiyor diyelim. İstisnasız her gün benzer konuşmalar yapıyoruz. Sıkılmadın mı?”

“Bu haber ilgini çekebilir ama.”

“Geçende Kanaryadaki bir adamın başına gelenleri anlatıyordun. Hatta bir keresinde siyah beyaz televizyon izleyenlerin rüyalarının da siyah beyaz olduğunu söylemiştin. Paylaştığın bilgiler işime yarıyor bak. NASA beni yılın ilk uzay garsonu ilan etti.”

“Sen de beni gördüğünde üç posta laf sokmazsan rahat edemiyorsun.”

Neşem yerine gelmişti onunla uğraşınca.

“İyi anlat ne anlatacaksan başımın belası.”

“Soylu holding, şirketi için reklam filmi çekiyor. Rol almak ister misin?”

“Ne işim olur benim öyle şeylerle? Ya sen beni hala oyuncu mu yapmaya çalışıyorsun?”

“Murat reklam filminde otel adına yer alacak. Onu sinirlendirmek istersen diye diyeyim dedim.”

“İstemem.”

“Oyunculara bak.”

Telefonundan sırayla kızların resimlerini gösterip duruyordu.

“Bu kızlarda reklamda rol alıyor.”

“Kerem, sen mi Atasoy’sun. Kalıbına yakışır davranışlarda bulunur musun?”

“Burada ne soy ismimleyim ne de işimle. Karşında sıradan bir Kerem’im. Ciddiyetimi senin yanında korumam.”

Gülümsemesi bir anlığına sinirlendirmişti beni. Karnımda ağrıyordu reglimden sebep.

“Aslında bakarsan çekim çoktan bitti Mâni, ben de tebrik için Murat’ı buraya çağırdım.”

“Benim burada çalıştığımı biliyor mu o?”

Küçükte olsa bir umutla sormuştum bu soruyu.

“Hayır. Gelince öğrenecek.”

“İyi yaptın! Gelmemesini söyle.”

“Neden Mâni? Burası halka açık bir lokanta.”

“Doğru ama...”

Sözümü kesiyordu.

“Yani doğru olan bu. O buraya gelebilir.”

“Buraya Murat’ı davet etmen hoş değil. Siz anlaşamıyorsunuz. Aranızda bir tartışma çıkarsa ne olacak?”

“Çıkmaz korkma. Aynı semtin çocuğu olunca görüşmemek elde değil.”

“Bir şekilde sürekli bir arada oluyorsunuz yani. Gerçi şaşırmamam gerek bunu da fark etmiştim.”

Kerem’in gerginleşen tavrı ses tonuna yansıyor ve şakacı tavrı bir anlığına sona eriyordu.

“Neyi fark ettin sen?”

Önemli bir konuya mı parmak basar olmuştum da onun yüzüyle beraber ses tonu da ciddileşmişti birden? Şu aralarındaki mesele her neyse Kerem’in şapşal tavrını bile sıfıra indirgemeye yetmişti.

“Niye öyle bakıyorsun bana?”

“Fark ettiğin ne?”

“Beni ilgilendirmeyen şeyler.”

“Evet, doğru. O yüzden unut gitsin.”

“Niçin böyle sesin kızar gibi oldu?”

“Yo, sadece anın tadını çıkar.”

“Konuyu değiştiriyorsun.”

“Hayat kısa ve bir şeyi anımsadım. Tekrar aynı şeyi anımsamama gerek yok değil mi?”

“Nasıl istersen öyle olsun Kerem.”

“Hadi git işini yap.”

“Yapıyorum zaten. İşsiz gibi dolaşan sensin.”

“Kolay gelsin Mâni.”

“İyi!”

Anlım, elim anlıma giderken tüm telaşım ortaya dökülüvermişti. Alev atıyordu başım.

Küçük parmağımı ovalayıp duruyordu diğer elim. Birden duruvermişti parmaklarım. Ne olabilirdi ki? Gelir, durur ve giderdi. Aynı diğer müşteriler gibi. Hatta müşterilerin önemsediği kadar umursamazdı belki de beni.

“Sadece onun karşısındayken yutkunmana dikkat et. Onun bir müşteri olduğunu unutma.” diye geçirdim içimden.

Saniye teyzeden siparişleri alıp dağıtmak için mutfaktan çıkıyordum. Ellerimde siparişler, o an gözümde beliren siluet, gece boyunca sadece adının telefonumun ekranında görünmesini beklediğim o adamdı. Kalbimde ağır bir sıkışma, içimde bu kadar tanıdık ama korkutucu bir hissin var olmasının tutuculuğu içerisindeydim. Kerem niçin bu ortamı oluşturmuştu? Korku mu, yoksa bu kadar uzun bir zaman sonra onu tekrar görmek mi? Karar veremedim ama içinde bulunduğum belirsizliği sevmiyordum. Kaygılarım, telaşlarım bir an için var mıydı yok muydu? Gelirse eğer ne hissedeceğim onun benim mekanımdaki varlığında? Onu reddederken ona görünmek onu dağıtmaz mı?

Çenem büzülüyordu Murat’ı terk etmiş gibi hissettirdiğim için.

Bir an için, Saniye teyzemin sesinin yankısıyla gerçeklik ve hayal arasındaki sınır siliniyordu.

“Kızım kapıda dikilmiş duruyorsun. Bir sorun mu var?”

Hayal etmek mi yoksa görmek mi bir ihtimalin gerçeği? Gelmişti, gelmişti ve ben titrek vücudum ve onun varlığı arasında olağanmış gibi bu durumla başa çıkmalıydım. Ne olursa olsun, çabucak siparişleri götürmeye başladım. Fakat her adımda o adama yaklaşmak tüylerimi diken diken ediyordu.

Yavaşça ve gizliden arkasında dolandıkça sinirlerim çözülmeye başladı. İşte o an, kafamda hayalini sıkıca tutan adamın bana dikkatlice yaklaşmaya başladığını fark ettim.

“Aman Allah’ım!” diyorum içimden, ama her yeni adımda sanki o yüz ve gözler her şeyini görüyordum. Ve işte o anda gözüme ve sesime rağmen uzaklaşamıyordum.

“Bunu yapmamalıyım,” diyorum, ama adımlarımda bir inat vardı. Sanki oraya dönmek ona bakmak istercesine…

Ve sonra… Biraz daha yaklaşmıştım. Şu an, tüylerim ne kadar diken diken olmuşsa, karnımın ağrısı da bir o kadar artıyordu.

Derin bir nefes alıp siparişleri sahiplerine dağıtırken, az önce arkamı dönüp gitmekte zorluk yaşadım, Murat’a bakmak zorunda kaldım.

Bir de içeriye yeni giren müşteriyi buyur ederken, sesim her zamanki gibi cıvıl cıvıl değildi; aksine kısık ve cansızdı. Hiç istemediğim kadar soğuktum ama bu durum tamamen Murat ve Kerem ile ilgiliydi. Ve her geçen an, onlara yaklaşıyordum.

Müşteriyi boş bir masaya yönlendirip ona menüyü veriyordum.

“Resan'ı şereflendirdiğiniz için şimdiden teşekkür ederim.”

Menüden yiyecek bakıyordu.

“Asıl ben teşekkür ederim. Tavsiyeniz nedir?”

“Resan'a ilk kez geliyor olmalısınız.”

“Babaannemin ısrarı sağ olsun. Güzel olduğunu söyledi.”

“Güzeldir tabii. Karadeniz lahanamız var. Şiveden bunu seveceğiniz belli. Farklı bir damak zevki isterseniz yoğurtlu kebabımız var. Benim tercihimi sorarsanız bugüne özel Adana kebabımız var.”

“Ne en güzel diyorsanız onu getirin. İki fincan çayı misafirim gelince getirirseniz sevinirim.”

“Anladım. Hemen hazırlıyorum.”

Ellerimi titrettiren adam sesleniyordu.

“Bakar mısınız?”

Bu sanki benim için hiç olası değilmiş gibi daha az önce Murat’ın geleceğini öğrendiğim bilgisini aklımdan çıkarmış gibi görünüyordum. Tabi garsonluk yapma refleksine kaymak isterken, “Bakar mısınız?” cümlesiyle kalbim birdenbire hızla atmaya başlamıştı. Adımlarımda bir fren yoktu, sanki geri dönmek için...

“Bu olamaz.”

Kaç kere yinelemiştim bu cümleyi bilmiyordum.

“Endişeli görünüyorsunuz. İyi misiniz?”

Müşteriye karşı donuklaşan yüzümü toparlayamıyordum bile.

“İyi, iyi miyim? Ben hemen siparişinizi getiriyorum.”

“Sağ olun.”

Bir iki adım daha attım ama o aralıkta kendi kendimi kaybediyordum. Arkamda yükselen sesler sadece ‘bu işin kolay olmayacağı’ düşüncesini tekrar hatırlatıyordu.

Murat “Garson Hanım. Buraya bakacak mısınız?”

Kerem “Daha eğlence yeni başlıyor.”

Murat “Ne eğlencesi?”

Kerem “Garson Hanımla tanışman gerekecek.”

Kaçış yok Mâni. Burada kala kalıyorsun ve adam sana seslenip duruyor. Sen önüne dön ve ona görün. Donma, duraklama ve kesik konuşma!

Bir adım daha atıyorum ve onun gözlerinin içine bakarak, ona hizmet etmeye yöneliyorum.

“Ne arzu ederdiniz?”

Murat'ın aniden beliren öfkeli bakışları, Kerem'in gülümsemeleriyle birleşiyor. Murat’ın gözleri yeniden bana yöneliyordu.

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten Murat, o burada çalışıyor.”

“Beni buraya niye getirdin! Amacın ne?”

Kerem, Murat'ın kulağına eğildi.

"Bakıp görelim o yalancı gerçek karmaşanı Murat. Sıkışıp kaldığın o kör noktada tercihin ne? Kızın dedesini kullanarak çevirdiğini sandın yönü kendine ama gel gör ki o, yani Mani sadece kendini istiyor. Gör ve baban gibi davranmaktan vazgeç."

"Bunu diyene bak. Birkaç video için girdiğin hallere bak."

"Senin o her seferinde ezikleyerek baktığın ben bir gün karşına ellerimde delillerle geçtiğimde de bu umursamazlığını görmeyi umuyorum."

"Senin istediğin asıl şey otel hisseleri. Kendi hisselerimi sana versem yetecek mi sana Kerem? Bu hisseler seni Mani'yle olma zorunluluğundan kurtaracaksa hemen bugün istediğin yeri imzalarım."

"Babanın senin üstüne otel hissesi geçirmediğini ikimizde biliyoruz. Niye palavra okuyorsun? Senin ailenden istediğim daha fazla Murat. Ama sen boşa kürek çekiyorsun. Arada kalma, bu babanla benim aramdaki bir mesele."

"Dahil ettim kendimi ikinizin de o oyunlarınıza ve o oyunun arasında Mani yok. Onun hayatında olmayı bırak Kerem."

"Ben senin sandığının aksine sadece Mani'nin zarar görmemesi üzerine ilerleteceğim tavırlarımı. Şu an da buradasın ve Mani'ye zarar vermeden onu nasıl koruyabileceğimi gör. Onu sıkıştırmadan, kendi olmasına engel olmadan onu yakından destekleyeceğim. Senin varlığına bile izin vererek başaracağım bunu."

"Senin ben... Mani'nin kalbi zerre beni istese o zaman onu öyle uzaklaştırırım ki senden o zaman bana senin bu naval okumaların sökmez. Sadece bekliyorum Kerem."

"Bekleyelim o halde ama beklerken sana birkaç konuda açık olacağım! Mani beni aradığında sorgusuz sualsiz senin kapına kadar geldim. Sen ne yaptın ne ettin kızı evine hapsettin."

"Bilmeden konuşuyorsun. Gidecek yeri yoktu, yanımda bayıldı ve sen bunları görmeden konuşamazsın."

"Ben de Mani'yi senin evinden alıp kendi evime götürüp ona umut satabilirdim. Onu kandırabileceğim onca şey varken ben onu buraya kendi dünyasını kurabileceği ve korumak istediği o mesafeyi benimle arasında tutacak bir yere getirdim. Sen ne yaptın? Onu farklı bir yere yönlendirebilirdin ama sen fırsat bildin ve Mani'yi evine götürdün. Bu şekilde olmaz Murat. Onun mutlu olacağı şekil bu. Kızın düşünceleriyle oynama."

"O zaman ne diye beni buraya getirdin Kerem? Zaten bir aydır ilgilenmiyorum onunla bilmiyordum onun olduğu yeri."

"Biliyorsundur sen zaten bir şekilde. Buraya gönderdiğin o şirket araçlarını görmüyor değilim. Bırak onu kontrol etmeyi, istediği yerde yaşasın. Onu suçlu hissettirme. Zaten kızın içi suçlulukla dolu."

"Senin bu düşünceli davranışlarını ben yemem Kerem. Senin adamlık derslerine inan ihtiyacım yok." diyerek tabureden kalktı.
Murat’ın bir anda zınk diye önümde bitmesiyle neye uğradığımı şaşırdım. Onun Kerem’le aralarında ne geçtiğini anlayamadığım o ağır ve öfkeli hava bir anda üzerime devrildi. Kendi aralarında kısık sesle ne konuştuysalar konuşmuşlardı ama Murat’ın gözlerindeki o çakmak çakmak öfke doğrudan bana yönelmişti.
Alçılı ayağıma ve koltuğumun altındaki değneğe rağmen bir adım bile gerilemedim. Göğsümü dikleştirip gözlerinin içine baktım.
"Mânî..." dedi, sesi pürüzlüydü. "Onunla gittiğini biliyordum ama... gele gele buraya mı geldin gerçekten? Çalışacağım dediğin yer burası mı?"
"Sessiz ol,"
Dükkan sahiplerinin beni her an izliyor olabileceği düşüncesi paniklememe yetti. Daha ilk dakikadan olay çıkarıp bu insanlara rezil olmaktan, daha işe başlamadan kapı dışarı edilmekten ödüm kopuyordu.
İçimdeki o korkuyu bastırmaya çalışarak adımlarımı geri çektim. Koltuk değneğime yüklenip, lokantanın girişindeki o açık alandan sıyrıldım ve kimsenin dikkatini çekmeyecek, gözden uzak tenha bir köşeye doğru ağır ağır geçtim. Ayakta kalmaya devam ettim ama mesafemi korudum. Sesimin tonunu da dükkândakilerin duyamayacağı kadar alçak ve sakin bir seviyeye çektim.
"Murat, ne yapıyorsun?" dedim fısıltıdan hallice bir sesle. "İçeride insanlar var. Gerginlik çıkarma."
Murat peşimden o köşeye kadar geldi ama tepkimdeki o alçak ton ve tedirginlik onu bir nebze frenledi.
"Mâni çalışacağım dediğin yer burası mı?"
"Evet, burası," dedim, değneğimin ucunu zemine basarak. "Benim çalışmak ve kendi hayatımı kurmak için seçtiğim yer."
"Seni korumaya çalışan insanları çiğneyip geçerek mi kuracaksın bu hayatı?" dedi Murat, geride duran Kerem'e öfkeli ama alçak bir bakış fırlatarak. "Sen daha dün yanımda bayıldın Mânî! Kendinde bile değilken, sağlığın yerinde değilken neyin mücadelesi bu?"
"Senin yanında kalıp sana minnettar bir hasta gibi yaşamamadığım için mi kızgınsın? Üzgünüm ama bu duyguyu biliyorum. Sadece senin yanında olan bir seferlik duygu yoğunluğunu bana karşı kullanmamalısın."
Murat öfkeyle soludu, bakışları alçılı ayağıma ve değneğime kaydı. Dükkânın içindeki o kırılgan huzuru bozmamak için gösterdiğim çabayı görünce çenesi kasıldı.
Bir seferlik duygu yoğunluğu mu?" dedi Murat. Sesi fısıltı seviyesinde kalmaya devam etse de içindeki o keskin gurur ve soğuk öfke, kelimelerinin her birini birer bıçak gibi biledi. "Sen benim yaptıklarıma, sen o hâldeyken gösterdiğim çabaya bu kadar ucuz bir kılıf uyduruyorsan Mânî... Yanılmışım."
Gözlerimin içine baktı; bu kez gözlerinde çaresizlik ya da mahcubiyet yoktu. Aksine, bir insanın kendi sınırını çizdiği o katı, erişilmez ifade vardı.
"Senin yanında olduğum için beni suçlayamazsın. Bayıldığında seni sokakta bırakmadığım için de bana hesap soramazsın," dedi, üstüme doğru yarım adım atarak. Mesafesini korudu ama heybetiyle o tenha köşeyi tamamen kapladı. "Beni dükkândakilere rezil olmakla, beni silmekle tehdit etme. Ben buraya senin peşinde maskara olmaya gelmedim. Sadece neyin içine düştüğünü gör istedim."
Sözleri doğrudan gururuma dokundu ama dükkândan kovulma korkum çenemi kilitledi. Değneğime daha sıkı sarıldım.
Bakışlarım doğrudan onun gözlerine kilitlenmişken, Murat’ın gözleri bir anlığına aşağıya, alçılı ayağıma doğru kaydı. Kurduğu cümlenin ağırlığı dükkânın ahşap kokulu havasında asılı kaldı. "Kanıyorsun" derken neyden bahsettiğini anlamak birkaç saniyemi aldı; bedenimdeki fiziksel bir yaradan değil, içimde, tam da dedemin beni silip attığı, evden kovulduğum o andan beri açık duran ve durmadan kanayan o görünmez yaradan bahsediyordu. Onu da iyileştirebileceğine, her şeyi tek bir hamleyle yoluna sokabileceğine o kadar emindi ki...
Ama bilmediği bir şey vardı: Onun sunduğu o güvenli liman, benim yaralarımı sarmıyor, sadece üzerini kapatıp beni ona bağımlı kılıyordu.
"Ben varım Mani. Yetmiyor mu?"
"Senin sunduğun iyilik, benim kendi hayatım değil Murat, bu daha çok kontrol." dedim. Sesim titremesin diye nefesimi tuttum. "Sen bana bir hayat vermek istiyorsun ama ben kendi hayatımı tırnaklarımla kazımak istiyorum."
Bakışları sertleşti. Etraftan üzerimize dikilen o meraklı gözlerin, mutfak kapısının arkasından süzülen hafif fısıltıların farkındaydı. O keskin gururu, bir lokantanın tenha köşesinde bir fısıltıyla reddedilmeyi kaldırmıyordu.
"Kendi hayatın..." dedi, fısıltısının arkasındaki o soğuk ve mesafeli tonla. "Bu alçılı ayağınla, elinde tepsiyle mi kuracaksın o hayatı?"
"Gerekirse evet," dedim net bir sesle. Tezgâha bıraktığım not kâğıdına ve tepsiye kısa bir bakış fırlattım. "En azından bana ait olacak."
“Mâni,” dedi, sesi bu kez daha yumuşak ama bir o kadar yoğun. “Kaçamazsın. Kaçmak bu sefer seni kurtarmaz.”

Bu işi kaybetmem demek, yine aynı kısır döngüye düşmek demekti.

“Murat,” dedim sonunda, ama yüzüne bakmadan, sesim neredeyse fısıltıya dönerek, “Ben bu şekilde var olabilirim. Senin dediğin gibi değil.”

Görünüşte sakin olan ama altında dalgalanan bir hiddetle “Hayır, bu şekilde Kerem’in planlarına hizmet ediyorsun!” diye karşılık verdi.

“O seni oyunun bir parçası yaptı Mâni, farkında değil misin?”

“Sen de beni bir parçaya dönüştürmeye çalışmıyor musun?”

Yüzü kısa bir an değişti, sözlerim ona ulaşmış gibiydi ama hemen ardından sözlerini toparladı.

“Hayır! Ben sana bir yol çizmek istemiyorum, Mâni. Sen burada kaldıkça Kerem her şeyin hâkimi gibi hissediyor. Bunu göremiyor musun? Onun seninle dalga geçmesine göz mü yumacaksın?”

“Kimse benimle dalga geçmiyor.”

O anda, kalabalığın ayaklanan sesi ve Murat'ın kollarımdan sıkıca kavrqyışı arasında kalmıştım.

“Bunu niçin kendine yapıyorsun?” dedi, sesi pesleşmişti. “Keşke seni anlayabilsem.”

"Neden bunu yapıyorsun?"
“Gidelim. Bu adam senin canını yakacak diyorum anlamıyor musun?”

“Sen yakıyorsun. Bırak da kalbin yerine kolun acısın, mı diyeceksin yine? Bu sefer kalbimi acıtıyorsun. Beni rezil ediyorsun.”

Murat elini cebine daldırdı ve bir şeyler aradı. Onun ellerinin hızlı bir şekilde hareket ederken titrediğini görebiliyordum. Hızlı, kontrolsüz bir hareketle cebinden çıkardığı pembe zarfı elime sıkıştırdı. Zarfın dokusu beklenmedik derecede yumuşaktı ama Murat’ın baskısı sert ve aceleciydi. Parmakları, zarfı bana teslim ederken bir saniye bile oyalanmamıştı parmakları avucumda. Gözleri, konuşmaya gerek bırakmayacak kadar çok şey söylüyordu. Hayal kırıklığı, öfke, incinmişlik…

“Al bu mektubu ve oku!” diye gürledi bir anda, kelimeleri kelimenin tam anlamıyla yüzüme çarptı.

“Sonra da burada bu şahsın seni kullanmasına izin ver!”

Sözlerini neredeyse tükürürcesine, kesik kesik bir nefretle sıralıyordu. Daha az önceki hiddetinin yerini bu kez çaresizlikten bir kopuş aldı.

Elimi sıkı sıkıya tutarak yeniden fısıldadı, sesi hem yorgun hem tükenmişti:
“Bu benim sana yaptığım son yardım. Artık seni ne görmek istiyorum ne de sesini duymak istiyorum. Bitti.”

Bitti, sadece bir kelimeydi ama son verdiği sözler benimkiydi. Zarfın rengiyle çelişen kasvetli bir nokta koymuştu aramızdaki bağa. Ellerini avcumdan hızla çekti ve sırtını dönüp yürümeye başladı. Kapıya doğru giderken, adımları belliydi geri dönmeyecekti.

Mekân garip bir sessizliğe bürünmüştü. Bir an için herkes susmuş gibi geldi. Kerem’in kıkırdaması ve birkaç sandalye çekilme sesi bu sessizliği delse de o zarfın ağırlığı hiçbir şeye izin vermiyordu. Tuhaf bir şekilde, elimdeki küçük parça kâğıt vücudumun bütün yükünü taşır hâle gelmişti. Murat gitmişti.

Başımı Kerem’e çevirdim, sesi duymaya cesaret edemediğim bir korkaklıkla:
“Bunun olması gerekiyordu, Mâni,” dedi o sakin, umursamaz üslubuyla.

Bir adım attı ama ona daha fazla tahammülüm kalmamıştı.

“Git,” dedim, sesim yükselmese de. Gözüm zarfın köşelerine kenetlendi. Onun gitmesiyle mekân tekrar sessizliğe büründü. Ellerimde tuttuğum zarfa uzun süre bakakaldım.

Rengi parlak, pembeye çalan bir tondaydı. Tam o renkteki zarflardan yalnızca bir kişinin kullandığını biliyordum. Ama zarfın içerdiği sır, beni ona dokunmaktan bile korkutuyordu. Bu mektup Murat’a ait olamazdı, olmamalıydı.

Zarfa bakışımı bir süre sonra zorla ayırdım. Derin bir nefes aldım ve avuçlarımda hissettiğim hafif nemin farkına vararak onu masanın köşesine bıraktım. “Şimdi değil,” diye fısıldadım kendime. Şimdi bunu düşünmenin zamanı değildi. Gözlerimi kapatıp yutkundum, kalbimdeki ağırlığı kısa süreliğine bir kenara bırakmaya çalışarak.

Gözlerimi yeniden açtığımda mekânın kargaşası birden tekrar fark edilir olmuştu. Kahkahalar, çatırdayan sandalye sesleri, çatallanmış birkaç sesle söylenen şarkılar… Hepsi sanki aniden üzerime çökmüştü. İnsanlar beni izliyordu sanki. Her şeyden habersizdiler tabii, ama bakışlarında garip bir sorgulayıcılık hissettim.

“Toparlan, Mâni,” dedim içimden. Ellerimi birbirine vurarak güç alıp bir adım attım. O sırada Kerem'in gölge gibi ileride belirdiğini fark ettim ama artık onu görmek istemiyordum. Yüzüne dahi bakmamayı seçtim ve tepsimi almak üzere mutfağa doğru ilerledim.

“Siparişlerinizi getiriyorum,” dedim, tepsiyi taşıyarak. Üzerimdeki ağırlığı atabilmek için kendimi işe kaptırmaya karar verdim.

Bir masadan ses geldi: “Peki ama sadece çay istiyorum.”
Nefes vererek başımı kaldırdım. Akşama doğru mekân tenhalaşmıştı, ama sürekli çay içip duran adam hâlâ o masadaydı. Ona doğru ilerledim. Bu durum ister istemez dikkatimi çekmişti.

“Sanırım çay içmeyi çok seviyorsunuz. Bu da ikramımız olsun,” dedim hafif bir gülümsemeyle ve masasına bir tabak kurabiye bıraktım.

Adam hafifçe başını salladı, bir yandan da telefonunu kontrol ediyordu. “Ah aslında sanırım babaannem tarafından ekildim,” dedi, hafif bir mahcubiyetle gülümseyerek.

Başımı yana eğdim. “Beklediğiniz kişi babaanneniz miydi?”
“Evet, artık kalkmam mı gerekiyor?”
“Daha açığız, merak etmeyin,” dedim içten bir tebessümle. “Bizimkisi küçük bir yer. Huzur bulduysanız daha ne isteriz?”
Adam çevresine göz gezdirerek biraz daha dikleşti. “Benden başka hiç kimse kalmadı ama,” dedi.
“Belki de acıkmışsınızdır. Dilerseniz yemek getirebilirim,” diye ekledim.
“Acıkmadım,” diye yanıtladı hemen, kaşlarını azıcık yukarı kaldırarak.
“O hâlde ben hemen şuradayım. İhtiyacınız olursa seslenirsiniz,” dedim ve uzaklaşacakken duraksadım. O sırada gözleri dikkatle yüzümde dolaştı ve konuştu:
“Seni rahatsız eden o adam buraya sürekli geliyor mu?”
Şaşırmıştım. Bakışları ciddiydi, ama sorusunu biraz gereksiz bulmuştum.
“Bu biraz özel bir soru. Ama hayır, burası çok nezih bir mekân. İlk kez böyle bir şey oldu.”
Adam gözlerini çevirdi, bir an kararsız kaldı ama tekrar konuştu:
“Mekân için demiyorum. Sadece başında bir dert olmasın.”
Bir an için omuzlarını kaldırdı, ardından: “İnsanların bu şekildeki davranışlarını iyi olarak adlandıramazsın.”
“Her insan bazen kendinde olmayabilir. Sırf bir kabahati için ona kötü bir insan diyemem.”
“Ya kolun, o da öyle düşünüyor mu?”
Elim istemsizce sağ kolumun incinen yerine gitmişti. Parmaklarımı hafifçe sıktım ama onun sorusu sadece fiziksel acımı değil, o sırada Murat'ın parmaklarının bıraktığı izleri de hatırlatıyordu.
“Bilmiyorum.”
Bilmiyordum çünkü Murat’ın bana verdiği acıdan kat kat fazlasına kendimi defalarca maruz bırakmıştım.
Bu esnada adamın telefonu çalmaya başladı. Bir mesaj geldiğini fark ettiğinde göz ucuyla baktıktan sonra hafifçe iç geçirdi. “Sanırım babaannem tarafından ekildim, gelmeyeceğine dair bir mesaj atmış,” dedi yarı şaka yarı sitemle.
Başımı sallamakla yetindim.
“Teşekkür ederim. Yaşadığınız olumsuzluğu es geçersek burayı sevdim. Tekrar görüşmek dileğiyle,” dedi ve hesabı ödeyerek kalktı.
“Ne demek, her zaman bekleriz. İyi geceler.”
“İyi geceler.”
Adam gittikten sonra günün ağırlığıyla daha da çöküyordum. Refik babam çarşıda olduğu için olaylara tanık olmamıştı ama Saniye anneyle akşam olunca konuşmuştuk. O, her zamanki gibi fazla üzerinde durmamıştı ama ben onlara karşı kendimi mahcup hissediyordum. Yatağıma çekildiğimde hissettiğim yorgunluk tam anlamıyla kelimelere dökülemezdi.
Ve sonra… saatlerdir açmayı reddettiğim bir mektup vardı.
Pijama giyip yatağımın üstüne oturduğumda, saatlerdir cebimde taşıdığım mektubu nihayet açma vakti gelmişti. Ne yazıyordu içinde? Beni görmek istemeyen, sesimi duymak istemeyen bir adam neden elime bir mektup sıkıştırıp gider ki? Direkt çöpe atarsam, sonradan pişman olur muyum diye düşündüm ama zaten bu mektup bir başkasına ait gibiydi.
“Ya! Pembe mektup,” diye geçirdim içimden ve hemen zarfı alıp etrafını inceledim. Bu, Murat’ın el yazısı değildi. Peki, o zaman bu zarfın onda ne işi vardı? Zarfın üzerindeki tanıdık izleri fark etmemek, zamanımın ne kadarının boşuna geçtiğini gösteriyordu. O zarfı kullanan sadece bir kişi vardı; o da o!

Murat'ın verdiği mektubu okumak için açtığımda satırlarda yazılanlar şöyleydi;

“Yazı yazmayı her zaman sevdin. Benim de senin bu özelliğini sevdiğimi bilirsin. Seni hiç olmayacağı kadar çok özledim askerdeyken. Biliyorum, arkadaşını kullandığım için senden yiyeceğim azarları ama ben senden gelen her şeye yeterince göğüs germedim mi? Mâni ben hala seni çok seviyorum. Aylin’le senin adresini öğrenebilmek için ilgilendim. Seni senelerce bekledim. Artık kavuşmak için çok geç kalmadık mı? Engeller bitti. Sen bitirdin, bunu dedeni göndererek başardın. Beraber olmamızın vakti geldi. İşimi gücümü oturttum, benim yanıma gel. Beni ara gelip seni alacağım.”

Telefon numarasını mektubun altına eklemişti.

İçimdeki sesin beni yanıltmadığı artık ortadaydı. Aylin bunu bile bile ona gitmişken nasıl İsmail’in kendisini seveceğini sanırdı?

“Aylin sen ne yapmaya çalışıyorsun? Erkeklere benden daha yakın olup nasıl benim gördüğümü göremezsin? Ahh!” diyerek içimdeki sitemi dile getiriyordum.
Dedeme yakacak bir mektup daha çıkmıştı ama o yoktu artık hayatımda.