15. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları
✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ
🌸2.KISIM 🌸
Kasım 16
Tek başıma yaşıyor olmak yeterince zordu. Hele bir kız olarak sakat kalmışsan, zorluk ikiye, üçe katlanırdı. Ama bu durumla baş etmem gerektiğini öğrenmiştim. Etmek zorundaydım. Merak edilecek biriyimdir aslında. En azından eski mahallemdeki çocuklar ve aileleri beni çok severdi. Ancak fark ettim ki, bir onlar severmiş sanırım beni.
Dedem, genç bir kız olmaya başladığımı söylediğinde, evin duvarları üzerime kapanmaya başladı. Bir dönem içimi ısıtan o sokak çocuğu sesleri azaldı, çocuk ruhum beni bırakıp gider oldu ve hayatımdaki kocaman boşluk büyüdü. Çocukluğum birden elimden alındı; dış dünyanın sadece tehlikeden ibaret olduğu öğretildi bana. Halbuki ben o yıllarda en çok çocuk kalmak istedim. Böylece huzur bulabileceğim tek yerin kendi içim olduğunu keşfettim. Zihnim, kendimi avutmak için kendi hapishanemi resimlerle süsleyen bir tuval oldu. Sonra... doğal olarak, kendimi düşündüğüm o vakitlerde sevildiğim o aileler tarafından da unutulur oldu ismim. Sevgi yerini başka çocuklara devretti. Beni ise sadece anılar seviyordu.
Kendi duygularımla baş edebilmek için önüme bir kâğıt aldım, müsvedde diye adlandırdığım boş satırları dolduruyordum.
“Her geçen gün biraz daha iyiye gidiyorum. Birkaç kişi vardı önceden. Gitti ve hala görmedim. Ailemse bana bağırmak dışında bir kez olsun beni aramadı. Bir süre önce Aylin geldi. İyiyiz. Bir süre yanımda kalacak. Destek olur bana. Memleketten kaçmaya yer arayan arkadaşımın bahanesi oldum gerçi. Olsun, destek olurum ona. Yanılmıyorsam Kerem dört kere beni görmeye geldi. Benim için gelmesi olanları öğrendiğimden sonra anlamsızdı. Ona bir şey hissetmediğimi anlamak zor olmuyordu çünkü o gece tüm duygular sıfırlandı. İçimde o gün söyleyemediğim bir şey kaldı. Murat çok ön yargılı. Ona sandığımdan daha fazla dargınım. Dedemi karşıma alabildiğimi ona söylemek istemiştim. Bir tek onunla paylaşmak isterdim ama artık sık sık tekrarladığım gibi gitti.”
Ayağımdaki kırığın şiddetli ağrısını Aylin’den saklamakta ne kadar başarılı olduğumdan emin değildim. O bunları anlamış olabilir miydi? O, marketten yeni dönmüştü. Bana alışveriş yaparak destek olmaya çalışıyordu; kendi yaşamını dengelemek için benimkine yükleniyordu bir nevi.
“Mâni, ne yapıyorsun?” dedi, elindeki poşetleri bırakırken.
“Kıyafetleri katlıyorum.”
Basit bir cevap vermiştim ona ama hiçbir şeyin basit olmadığını o da biliyordu.
“Ha iyi, ben de poşetleri mutfağa bıraktım. Düzenlerim birazdan.” dedi, rahat görünmeye çalışarak.
“İşim bitince salona gelirim. Ev hakkında konuşalım biraz.”
Aylin hemencecik anlamadığım bir şekilde savunma moduna geçiyordu.
“Canım, kirayı denkleştiririz bir şekilde. Dertlenme.”
“Yani evet, denkleştiririm ben. Ben halat zincirimi satarak halledeceğim.” dediğimde Aylin’in gözlerinde bir sevinç belirivermişti. “Ama onları senin bozdurman gerekecek. Ben istemiyorum dışarıya çıkmayı.” diye ekliyordum.
“Şu fobinden arınır mısın artık? Deden gitti ama senin için karanlık kaldı. Bir güzelleş bir kendine gel de gidip eğlenelim. Bu ne böyle memlekette gibi eve tıktın bizi.”
“Sen öyle yaparsın Aylin. Sen çıkar dolaşırsın. Çıktığında da kirayı ödeyebilmemiz için zinciri satarsın.”
“Cidden vazgeçebilecek misin zincirinden?”
“Başka çarem yok. Dedem olmayınca bana olan bu işte. Kendisine beni öyle bir bağladı ki ama onun sandığı gibi olmayacak.”
Aylin birden bakışlarını değiştirip konuyu değiştirdi: “Senin şu sevgililik numarası yaptığın çocuğun adı neydi?”
“Murat. Hayrola sen unutmazsın kolay kolay erkeklerin ismini.”
“Kendisi dışarıdaydı. Beni otobüsten inerken gördüğünde arabası hareket etmeye başladı. Eve mi girdi?”
Aylin'in Murat’tan bahsetmesiyle bir anda sarsıldım. Adını bile duymak garip bir şekilde içimi burkmuştu. Ne söyleyeceğimi bilemeden sadece değneksiz bir şekilde pencerelere yöneldim. Her adımımda alçılı ayağımda şiddetli bir acı hissediyordum ama bu acının hiçbir anlamı yoktu o an için. Önce salondaki büyük pencereye gittim, perdenin kenarından sokak lambasının zayıf ışığıyla aydınlanan sokağı süzdüm. Ne arabayı gördüm ne bir hareket… Ne de Murat. Bir anlık üzüntüyle diğer pencereye koştum. Bu kez biraz daha hızlıydı, belki aceleciliğim yüzündendi ya da sadece Murat’ı bir yerlerde yakalayabilme isteğindendi. Zihnimde ondan kaçmak istiyordum ama kalbimin bekleyişine bir türlü söz geçiremiyordum. Pencereyi açmaya yeltendim; parmak uçlarım camın soğuk yüzeyiyle buluştu. Gece rüzgârı yüzünü yalayıp geçerken farkında bile olmadan bir iç çekiş bıraktım dudaklarımdan. Ama dışarısı boştu. Murat yoktu.
Bu sırada Aylin hala sessizdi ama halimi bakışlarıyla yadırgıyordu. Zihnimde soruları vardı ve her biri içeride biriken ve gıdıklayan bir hayal kırıklığıydı. Durduğu yerden söyledikleri bana zaten etkisini bırakmıyordu. Ama bir şekilde, tüm kelimeleri farklıydı şimdi.
“Neden böyle bakıyorsun?” demek yerine “Ayağım ağrıyor,” dedim ona. Ama aklımın karışıklığından bunu söyledim, işte kendimi açıklayamıyordum.
“Sen... İnanamıyorum. Ayağın kırık, canım! Ve şimdi Murat mı? Yani cidden mi?”
“Yanılıyorsun. Murat için değil. Sadece...”
Duraksadım: “…camdan dışarı bakmam gerekti.”
“Mâni, hani Kerem’i seviyordun sen?”
Aylin’in sorusu, her zamanki gibi keskin ve anlam doluydu. Kerem… Her şeyin başladığı yerdi o. Ama şimdi… Murat’a dönüşen bir labirentti bu. Hem de bambaşka bir şey. Daha zor, daha belirsiz bir yer.
“Aylin…” diye seslendim, kelimeler bir türlü yerinde durmuyordu, kayıp gibi bir yerlerde dönüp duruyorlardı. Kalbim çırpınıyordu ama bir türlü açık bir şey söyleyemiyordum.
“Ben... Ben seviyorum,” dedim, ama içimden hiçbir şey buna gerçekten inanmıyordu. “Kerem’i seviyorum ama Murat...” Çenemi kapattım, ruhum adeta bir boşluğa düşmüştü. Kendi içinde var olan bu aşk, biri gidince başka biriyle var olma çabasıydı. Ben… vazgeçmemiştim, her şeyin göbeğindeydim ama gerçekte ondan kaçıyordum. İşte, tüm bunlar birikmişti, gecenin sessizliğine ve benim kırık ayağıma sığmıştı.
“Aylin, Kerem’in sevgisi böyleydi. Ama Murat... Onun sevgisi farklı. Murat beni bir şekilde alıştırıyor, ama…” sesim titremeye başladı. Sözlerimin ne kadar kafa karıştırıcı olduğunu fark etmeden, bana korkutucu gelen duyguları açıklamakta zorlanıyordum. “Yani… Belki de doğru olanı bulamam... ya da ben bulmak istemiyorum.”
Aylin’in gözleri bana daha da yakınlaştı, ama durumu hâlâ kabullenemiyordu.
Aylin, başını hafifçe eğip, sadece “Mâni...” diye fısıldadı. Zihnimdeki hiçbir düşünce, hiçbir anlamı olan şey bununla anlam bulmuyor gibiydi. Bir an, bu kadar zayıf olan, başımı hıçkırıklara boğan düşünce bile bana doğruyu söylemiyordu.
“Aylin, anlamıyorsun... Murat bir yere gitmeyecek gibi hissediyorum. Ama Kerem...” Birden dondum. Kerem’i hatırlamak, hissetmek başka bir dünyaya açılan bir kapı gibiydi. O kapı benim korkularım ve belirsizliklerimle doluydu. İşte buna her zaman geri dönüyordum. Oysaki şimdi… şimdi Murat bir kaçış gibiydi. Sürükleyici, bırakılacak gibi olmayan bir tutku. Fakat kaçarken bir tarafımda sürekli olarak Kerem vardı.
Aylin’in gözleri öylesine bir derinlikten içeriye doğru bakıyordu ki, sözlerimdense gözlerimden çok daha fazla şey anlayabileceğini hissediyordum. Kaçırmak istemiştim gözlerimi çünkü içimdekiler emindi kalbimdeki sesten fakat ben dedemin gidişiyle o sesi yitirmek istemiştim. Korkularımın etrafını Murat örtebilirdi çünkü.
“Mâni,” dedi, bu kez biraz daha dikkatle. “Murat’a böyle bağlanman garip, seni zor duruma sokar. Biliyorum, elbette biliyorum; ondan bir şeyler bekliyorsun ama o... o da seni kalbinle kucaklamaya çalışıyor, değil mi?”
“Evet,” dedim. Aslında yalnızca Murat’ın ne kadar can sıkıcı ve aynı zamanda çekici olabileceğini açıklamaya çalışıyordum. O kadar derin bir boşluk vardı ki, o boşluğa tek bir adım atmamın da, kalbimin aynı şekilde başka bir dünyaya sürükleneceğinin farkındaydım. Ama bunu bile anlatmakta zorlanıyordum.
“Bunu çözemiyorum Aylin,” diye itiraf ettim. “Bir yanım bana devam et diyor, ama diğeri… O da vazgeçip gitmemi istiyor. Kimse bana gerçek anlamda yansımıyor. Kimseyi hakikaten tam olarak sevemiyorum sanırım. Özellikle de Kerem’i çünkü o her an gidecekmiş gibi bakıyor. Bana hiç gelmemiş birinden beklentiye giremem daha fazla.”
Murat ve Kerem, hayatımda iki kutup, iki farklı yön. Ama içimde hissettiğim bu tuhaf bağ, kimseye itiraf edemediğim bir duyguydu. Bu gizli bağlılık, bana bir çıkışsızlık gibi geliyordu.
“Beni dinlersen, biraz daha sakin olabilirsin Mâni.”
Sakin olabileceğimi düşünmüyordum. Her şeyin içinde ne Murat’ın beklenmedik gelişen davranışları ne de Kerem’in yokluğu beni rahatlatıyordu.
“Murat bir yandan elimi sıkar gibi ama sonra tekrar uzaklaşıyor. Günlerdir yoktu ve sen onu burada gördüğünü söylüyorsun. Bunu çözmem çok zor,” dedim. Belki de doğru söyleyemiyordum ama o an hissettiğim en net şey, bu savaşın beni beklediğiydi. Kendi içimdeki mücadeleyi dışarı yansıtmam gerekiyordu.
“Mâni, bu korku... seni gerçekten nereye götürüyor?”
Gerçekten kimse beni anlamazdı. Bu durum, bana bir tür kontrolsüzlük gibi görünüyordu.
“Sadece Murat'ı her an elimde tutamam gibiydi,” dedim, ona ne düşündüğünü merak ederken. “Ama onda gerçekten korkacağım bir şeyler var. Beni istediğini söylese bile ne onu kabul ediyorum ne de kabulleniyorum. O ne düşündü acaba, birini anlamak bile bu kadar zor olamaz mı?” diyerek zihnimdeki sisli yolları dışa vuruyordum.
“Mâni, kendini hapsediyorsun,” dedi, ama bu kez tonu daha az kırıcıydı. “Bu kadar şey yaşanıyor. Kendine biraz daha izin ver.”
Murat’ı her düşünüşümde, kendimi ona karşı yakın hissettiğimi ve onu bir şekilde hayatımın merkezine koymam gerektiğini fark ettim. Ama buna karşı duyduğum korkunun, bana eski dedemi hatırlattığını anlamadım. Dedem, bana sadece korku vermişti. Her zaman onu severek korkmuş, korkutulduğum her şeyi duvarlarımın dışarısında bıraktığımda dedemin beni kucaklayacağına inanmıştım. Ve şimdi... Murat’a yaklaşmak, dedemden bir şeyler alır gibi hissettiriyordu. İşte tüm bu hisleri karıştırarak yaşıyordum. Hızla kontrol etmeye çalıştığım kalbim ise bana en başından beridir anlamadığım duyguları veriyordu.
“Deden seni terk etti diye mi böyle düşünüyorsun? Murat’a dedene olan sevgini mi aktaracaksın Mâni?”
“Hayır Aylin.”
“Deden sert bir adam ama seni seviyor. Şimdi onun yerine hiç âşık olmadığın Murat’ı koyma. Ama Murat, belki daha iyi, belki de bundan çok daha iyisi olacaksa sizin için sadece o adamı sevmeye odaklanmalısın.”
“Kötü hissettiğim için mi böyle düşünüyorum sence ben?”
“Murat daha uysal, daha dikkatli ve belki de en önemlisi seni kırmamak için bir yalana katılacak kadar şefkatli.”
“Bana âşık olduğunu söyledi.”
“Ne!”
“Onu ciddiye almadım ama ya gerçekse? Onu her gördüğümde, ona ne kadar yaklaşabileceğimi bile tam olarak bilmiyorum. Murat bana sanki değişmeden kalacak bir şeymiş gibi bir güven veriyor.”
“Yani apaçık sana itiraf etmediğinde bile anlaşılıyordu sana olan ilgisi. Sende sonunda bu ilgiden etkilendin. O yüzden pencerelere bir hışımla koştun.”
“Ama bir şey oldu, bir anda… Söylediklerime sinirlendi ve Murat gitti.”
O sırada bilmiyordum ki zihnim ve kalbim tüm etkileşimlerini koparmıştı. Murat benim yanımda olduğunda hayatıma entegre oldu ama birden terk ettiğinde, bu bırakılışın zihnimde sevgi olarak kabul edilmesi mi gerekirdi?
“Artık Murat’ı istiyorsun çünkü sevilmek istiyorsun.”
“Endişe, benim için etrafta dolanmasın istiyorum.”
“Deden seni öyle alıştırmış ki ilgisizliğe baş edemiyorsun bu duyguyla.”
“Birini sevmek beni kana buluyor. Bir daha kendime zarar vermek istemiyorum.”
“Murat’ı bulalım ve ona gerçeği anlat. Sonra ver kararını.”
“Olmaz, bitti artık Aylin. Beni kendi maceralarınla bir tutma. Ben maceralara gelemiyorum.”
“Ona kendini affettir. Kırma adamın kalbini. Bunu insan olarak yap.”
“İnsan olarak mı?”
“Evet, bir gün karşılaşırsanız düzgün bir vedanız olsun Onunla doğrularla vedalaş böylelikle için acımaz.”
“Bu kendimi acındırmak olur.”
“Kendini acındırmadan yap o zaman.”
“Of! Aylin aklıma girme. Lütfen yapma.”
“Gidip senin yerine ona her şeyi anlatırım.”
“Aman ha sakın.”
“Hadi o zaman.”
Gözlerimin içine maceraya atılmak isteyen o gözler bakıyordu.
“Kendini yeni bir ortama atmaya bayılıyorsun Aylin.”
“Çok eğleneceğiz. İnan pişman olmayacaksın.”
“Of tamam.”
“Hadi ara onu.”
“Yap araştırmanı Aylin. Bu adresini gidelim.”
“İşi nasıl da zorlaştırıyorsun. Ben ararım ya, sanki numarası yok bende.”
“Telefonla olmaz. Biz gidelim ve şaşırsın falan. Senin tekniğin birden insanların karşısına çıkmak değil mi Aylin? Onu yapalım işte.”
“Tamam be, internetten buluruz. Birkaç bilgi lazım.”
“İş yeri varmış iş adamıymış. Holdingi varmış, yani şirket, otel karışık bir şey.”
“Bu kadar süre içinde ben adamın şeceresini çıkarırdım. Bu ne böyle.”
“Hap bilgi.”
“Başımızın ağrısını alamıyor tatlım. Bir halta yaramıyor.”
“Bir de ‘Düşlerim Çoğalıyor Aşka’ dizisinde rol almış. Bu işe yarar bence.”
“Gerçekten mi? Tamam, bilgisayar korsanı arkadaşıma devredeceğim bu işi.”
“Senin korsanın da mı var? Takipte de ilerledin yani.”
“Geniş çaplı düşünüyoruz canım. Fenomenleri sıkı takip eden arkadaşları da var onun. Elbette buluruz. Murat Soylu ve şu siteyi attığımda işi yokken bakıp yollar bize bütün adreslerini.”
“Bu çocuğu ne ara tanıdın sen.”
“Yakın bir ara takılmıştık ama sonra bitti.”
“Başına ne zaman bir bela alacaksın acaba?”
“Senin başındaki belalar bitince tatlım.”
“Benden sana pek sıra gelmez o zaman.”
“Aynen.”
Yaklaşık üç saat içerisinde çocuk bilgileri yolluyordu Aylin’e.
“Mâni, bak burada ne var?”
Aylin telefonunu gözümün içerisine sokuyordu.
“Attı mı çocuk sana adresi?”
“İlk onun evine mi gitmek istersin yoksa şirketine mi?”
Onun telefonu önümde kararım zihnimdeydi.
“Ev çok samimi. Şirketi iyi.”
“Samimi olsun tatlım. Bize bu lazım.”
“Oyun çevirmek istemiyorum Aylin. Arkamdan başka bir şey karıştırma.”
“Kendisi oradaysa buna gerek kalmayacak. Onu güzel bir yemeğe çıkaracaksın ve özrünü dileyeceksin.”
“Aylin, Murat'ı bulunca sonra sen aradan çekil olur mu?”
“Ay tabi, sonra adamı tekrar geri gönder. Yaptığım hizmet boşa gitsin.”
Kapının zili çalıyordu.
“Aylin, kapı açma hizmeti seni bekliyor.”
“Tabi, hep sen mi benim arkamı toparlayacaksın. Birazda biz bu işleri yapalım.”
Aylin kapıyı açınca sordum: “Kim geldi Aylin?”
“Kerem. Başka gelen kim olacaktı ki Mâni?”
Gerçekten mi? Kerem? Yine mi?
“Merhaba kızlar, bu ev satılıyor mu?”
Cevapsız kalan bir sorunun yankısı gibi geldi. Duygusal bir boşluk… O anda hissettiğim tek şey, rahatsızlık. Yine mi, Kerem? Diğerlerinin aksine, hiçbir beklentim yoktu. Beni tanımayan biri gibi, hiçbir şekilde ilgilenmedim. Yine de onu o anı izlemek gibi bir takıntıya tutulduğumu hissettim.
Aylin “Hayır, öyle bir şey olsa biz bilirdik değil mi Mâni? Kirayı daha dün ödedim. Bir dahaki ayın kirası için bile hazırlık yapıyorduk.”
Değneklerle geçmiştim Aylin’in yanına.
“Evet,” dedim, ama sözlerim kurak, o soğuk geçişin verdiği hafiflikle… Biliyorum, gözlerim ona doğru kayıyor ama ne zaman gerçekten “Kerem” diyebildim ki?
Kerem “Kapınızda satılık yazıyor.”
Yazı yeni asılmış olmalıydı.
“Aylin sen sabah hiç fark etmedin değil mi?”
“Sabah yoktu Mâni.”
“Ev sahibiyle konuşmalıyım.”
Kerem “Ben de seninle geleyim mi?”
Aylin “Gitmeni istemezdim hoş çocuk ama Mâni seni kovmadan ikile bence sen.”
Kerem, Aylin’i umursamayıp tekrarlıyordu.
“İster misin gelmemi?”
Ben, içime çekemediğim birinin karşısında duruyordum. Keşke Kerem’le aramda gerçekleşen geçmiş bağlantıları bir an da koparabilseydim, belki gözüm ona doğru kaymaya yeltenmezdi.
“Biz hallederiz. Başka diyeceğin bir şey yoksa içeriye geçmek istiyorum.”
Kerem’in gözlerindeki o ilginç parıltının ardından geri çekildim, halbuki ben, hiçbir zaman geriye çekilmeden bu sahneyi yaşamak istememiştim.
Kerem “Peki.”
Aylin “İyi günler Kerem.”
Kerem “Dikkat et kendine Mâni.”
Kerem gitmişti gitmesine ama içeriye geçen bedenim şunu sorgulatmıştı bana. Özlüyor muydum onu gerçekten?
Aylin kapıyı kapatıp “Mâni, Gözlerin onun görünce nasıl parıldadı.” diye odaya patadan girdi ve sokuldu koltukta yamacıma.
“Bu parıltı değildi. Esti geçti, bir rüzgâr gibi düşün.”
“Ve sen onun rüzgarıyla ayazda kalmış gibisin. Emin misin sen hala Murat konusunda?”
“Değilim tabi ki de. Murat’a aşık değilim. Sadece ona kendimi affettirmek istiyorum. O iyi bir adam, onun yanında iyiydi her şey.”
“Peki şu Kerem Atasoy’a karşı hislerin ne olacak? Bir de kafasındaki şapkayı bari buraya gelirken çıkarsa kafasından. Nedir bu ünlü tripleri ya?”
“Boş ver, biraz gidip dinlenmek istiyorum.”
“Ama yemek yapacaktık.”
“Doğrusu aç değilim. Üstelik ev satılıyorsa eğer zaten yemekler kursağımda kalacak.”
“Şu kapıdaki yazıya kafanı takma.”
Aylin’in bu sözleri havada asılı kalmıştı. Bir şekilde bu hislerle yüzleşmem gerekiyordu ama düşüncelerim o anı kesin bir şekilde bitirmek istiyordum. Aylin’in odaya geçmesiyle ben de çekyata uzanıp başımı yastığa koyduğumda, derin bir uykuya daldığımı sanıyordum ama aslında uyandırıldım. Göğsümdeki huzursuzluk bir türlü geçmek bilmiyordu.
Bir an önce tekrar uykuya dalmak istedim. Yatmadan önce düşünmekten kurtulmam gerekiyordu. Ama gözlerim kapanmadan önce, Kerem’in evin kapısını çaldığı an tekrar aklımdan geçmeye başlamıştı. Gözlerim her zaman olduğu gibi ağzımdan çıkmayan cümleler kadar ağırlaştı.
Evde geçirdiğimiz o akşam hiçbir şekilde huzur vermemişti. Akşamın karanlığında her şey bulanık kalıyordu. En çok hissettiğim şey belirsizlikti, yavaşça sarmaşık gibi büyüyordu içimde. Ne zaman gözlerimi kapasam, başka bir şeyin peşinden sürüklendim. O hüzün, evin içinde dolanıyordu ama yeri bende farklıydı.
Sonra yine birden uyandım. Saat geç olmuştu ve içimde yine bir rahatsızlık vardı. Karanlıkta, huzurlu olabileceğimi bilsem de içimdeki boşluk aynı şekilde beni uyandırmıştı. Uyandım ama uyandığımı hissetmek bir yerlerde zorlaşıyordu. Perdeyi hafifçe ittirsem ne hissederim bilmiyorum. Belki de gece karanlığında Murat’ı orada bulabilirim diye uyanıp duruyorumdur. Peki ya orada değilse ne hissetmeye devam edecektim ben?
Nihayet gücümü toparlayıp tüm tekrarlı uyanmalarım sonucunda boş bir umutla penceredeki perdeyi ittiriyordum. İçimden duyamadığım bir ses sanki dua ediyordu. Onun orada olması perde aralanınca mümkün olur muydu?
“Bu onun arabası.”
Koltuğun kenarında duran hırkayı giyiyordum. Adımlarım yavaş ama bir şekilde hareket etmem gerektiğini söylüyordu içim. Değnekleri alıyor ve kapıdan çıkıyordum. Yavaşça yürürken dikkatsizce etrafıma bakmadan ilerliyordum. Kol değneğiyle her basamağı dikkatle indim. Araba oradaydı, siyah gövdesi gece karanlığında daha belirgin hale gelmişti.
Arabaya yaklaşıp, yol kenarındaki gölgelerde onun siluetini görmek istedim. Camları karartılmıştı, şanslıydım ki birazcık hava alabilmesi için camları aralıktı. Derin bir nefes aldım. Gözlerim önce arabanın kenarına odaklandı, camdan içeriyi görmek bir an benimle beraber zamanın da içinde bir süre askıda kalmasını sağlıyordu. Gözlerim arabanın ön kısmında kaybolmuşken, derin bir sessizlik kapladı etrafı. Bir süre bekledim, karnımda aniden yükselen bir boğazımda sanki bir ağırlık vardı.
O an fark ettim ki, Murat arabada, rahatça uyuyordu. İçeride, oldukça derin bir uykuya dalmıştı, başını koltuğa yaslamış ve camdan hafif bir esinti gelip gidiyordu. Uzun zamandır görmediğim ama derinlerinde hala bir eksiklik hissettiğim o yüzünü orada görmek ya da görmemek arasında ince bir fark vardı. O burada, arabanın içinde uyurken, ben dışarıda, sessizce soluyan geceyle uğraşıyordum.
Arabanın penceresine dokunuyor “Üzgünüm, seni bu yalana alet ettiğim için.” diyordum. Kendimi ona göstermek anlamsızdı. Kalbimde bir yere bana bir armağan bırakıldıysa Murat’tan, şu an o paketi açmayacağım. Geri dönecek ve geldiğini hiç görmemişçesine, gelmeleri dinene dek sıkılıp gitmesini dileyeceğim.
***
Bir kez daha uyanmak, içinde bir hüsranla büyüyen, ağır bir uyandırıştı. Aylin’in sert ses tonu, aynı şekilde beni yakalamıştı; yavaşça uyandım ama zihnim tam olarak neye uyanmam gerektiğine karar verememişti. Göğsümdeki ağrılı duygu, sanki daha fazlaydı; bana hiçbir şey sunmayan bu gün, benimle her sabah olduğu gibi bir cesaret savaşına girişecekti. Ne yazık ki, bu defa da bir yargıyla başlıyordum. Aylin’in ısrarı, benden başka bir şey bekliyor gibiydi ama ben hala hangi hayatı yaşadığımı anlamamıştım.
Bugün de bir yudum huzur bulmak, önceki günlerden birinin parçası gibi geliyordu. “Murat’ın şirketine gideceğiz.” dedi. Ama nasıl, neden ve neden şimdi, bunların bir anlamı olmalıydı. Kalbimdeki hafif kızgınlıkla ve bedenimdeki o garip boşlukla, Aylin’i defalarca dinledim ama herhangi bir kelimenin beni gerçekten hareket etmeye ikna edemediğini hissettim. Şirket… Ne kadar da sıradan bir ziyaret gibi görünse de, içimi öyle karartıyordu ki. Her adımda biraz daha kendimden, o bildiğim ürkek geçmişimden kayıyordum. Güne başladım; bedenim kararsızdı, içim başkaydı ama her anı yaşamak zorundaydım. Aylin bana kızıp odadan çıktığında üstümü çıkarmıştım. Mosmor olan kollarımın güzelliğime bir faydası olmazdı o elbiseyi giydiğimde. İkna olmak istemedim kendimi yara bere içinde görünce. Bedenimi saklamak, duyduğum acıyı gizlemek, sadece kendi kollarımla kendimi sevmek… İşte tüm bunlar endişeyle nüksedilmiş boyutlardı. Aylin’in ikna çabaları ve kahvaltı sonrası yapılan hazırlıklarımızla kendimi Murat’ın şirketine gitmek için giyinik bulmuştum.
Ani bir kararla ilk olarak okula gidip kaydımı dondurmuş sonraysa Murat’ın iş yerine gitmiştik. Şirkete girdiğimden emin olan Aylin kendi hayatına dönmüş ve gitmeden yine iyice kalaylamıştı beni. Aslında koca bir otel olduğunu dışarıdan baktığımda dahi anlamış ve resepsiyona doğru yürümüştüm. Telefon elimde olsa bile bunun biraz daha ciddiyetle yürümesini istiyordum. Murat’a her zaman ulaşabilen biri değil de alelade biri olduğumu ona göstermek ciddiyetle mümkün kılınabilirdi.
“Merhaba, ben Mâni Zorlu. Murat Soylu ile bir görüşme sağlayabilir miyim?”
“Bunu buradan sağlayamazsınız. Burası sadece otel müşterileriyle ilgileniyor. Şu gördüğünüz koridordan arka tarafa doğru yürüyün orada şirketin danışmanları var. Onlar size yardımcı olabilir belki.”
“Tabi, sağ olun.”
O yere gidip sorumu orada tekrar soruyordum.
“Merhaba, ben Mâni Zorlu. Murat Soylu ile bir görüşme sağlayabilir miyim? Beni tanıyor.”
Kalbimin sesi yükseliyordu.
“Tabi, öncelikle biraz beklemeniz gerekecek.”
“Bekliyorum.”
Numarayı çeviriyordu.
“Fevzi Bey, Murat Bey ile görüşmek isteyen bir hanım efendi var. Mâni Zorlu.”
Kadının biraz beklemesi üzerine onay geliyordu.
Görevli “İsterseniz asansöre kadar eşlik edeyim size.”
“Sağ olun ben gidebilirim. Şey kaçıncı kat acaba?”
“On ikinci kat hanımefendi.”
Şimdi bir saçma olacaktı Murat’ı kendi telefonumdan aramak. O kadar katı mümkünatı yok çıkmazdım ben. Kafayı yer, ölürdüm.
“Benim yükseklik korkum var. Aslında telefon numarası var ben de ama özür dilemek için bu kadar katı da çıkamam.”
“Üzgünüm.”
“Kusura bakmayın. Fevzi Bey’e söyleseniz Murat Bey aşağıya inse.”
“Öyle ayağına getirmek de bir garip olur sanki.”
“Doğru diyorsunuz. Acaba onu arayıp öyle mi çağırsam? Sizce bu kabalık olur mu?”
“Bilmiyorum.”
“Geldiğimi de haber verdim şimdi nasıl döneceğim geri?”
“Bir arayın cepten isterseniz.”
“Öyle mi diyorsun?”
“Tabi.”
Murat ARANIYOR…
“Alo, Murat Bey.”
“Mâni, inanmamıştım.”
“Yükseklik korkum olduğu için asansöre binemiyorum. Sen gelebilir misin?”
“Tamam, sen beni bekle iniyorum.”
“Bekliyorum.”
Telefon kapanmıştı.
“Geliyor, biraz burada bekleyeyim.”
“Bir şey içer miydiniz?”
“Su.”
“Tabi.”
Su gelmişti içip bitirmiştim de Murat hala gelmemişti. On iki katı inmek kaç dakika sürüyordur? Kırk beş saniye falan sürer herhalde ya. İşimi çıktı acaba?
“Mâni, buradayım.”
Arkamı döndüğümde yanlış yönden onun geldiğini hayal ettiğimi anlamıştım.
“Murat, böyle ayağa diktim seni.”
“Buraya gelmeni hiç beklemezdim.”
“Sen kapımın önüne gelirken iyiydi. Şartlar eşitlendi.”
Danışmadaki kız bunu duyunca dudakları uçuklamıştı.
“Mâni, sanırım sana olan ilgimi herkese anlatmaya geldin.”
“Hayır, asla onu yapmak istemedim. Ben az önce pot kırdım değil mi?”
“Artık sevgilim de değilsin. Şartlar pek eşit durmuyor.”
Danışman kıza bakıp utanmıştım.
“Hiç sevgili olmadık.”
“Gözlerini belertme. Hadi bir şeyler içelim lobide.”
“Lobi mi?”
“Hemen şurası.”
“Harika.”
Murat’la lobiye geçiyor ve oturuyorduk oracıkta.
“Sen konuşacak kadar ilgileniyor muydun benimle?”
“İnsansı yanım konuş dedi.”
“Hmm, ne içersin?”
“Soğuk kahve olur mu?”
“Olur, içelim soğuk kahve.”
Murat mesaj atıp bana geri dönüyordu.
“Geldiğini haber verseydin keşke.”
“Seni gelip görmek isteyen insanlar gibi olmak istedim.”
“Beni gelip görmek isteyen hiçbir insan senin şu yaptığını yapmaz. Ya direkt beni arar ya da Fevzi Bey’i.”
“Danışman da Fevzi Bey’i aradı.”
“Ne oldu anlat? Sen kolay kolay gelmezsin bana.”
“Çok mu kötü oldun ben geldim diye?”
“Hala kötü müyüm diye soruyorsun.”
“Eğer öyleysen gideyim.”
“Otur, daha soğuk kahve içeceğiz.”
“Gideyim mi?”
“Kızdırıyorsun beni. Endişe olmasın şu yüzünde.”
“Peki, o zaman şuradan başlayalım. Neden bana ön yargılıydın o gün?”
“Ön yargılı mı?”
“Kerem’i gördüğün için gözün beni görmedi.”
“Sadece seni gördüğüm doğru. Senin beni görmediğin de doğru. Beni Kerem’in yanında kovman ayrı bir mesele. Kerem’in iyi olması senin için önemli olan Mâni.”
“Murat öyle deme biz arkada…”
“Ben senin arkadaşın değilim sözünü bitirme. Sürekli herkesin Kerem'i seçmesi canımı sıkıyor.”
“Murat ne demek istiyorsun?”
“Benim için birkaç gün dahi olsa yaşadığımız sevgililik yalan değildi Mâni. O süreçte söylediğim her şey gerçekti. Seni ilk gören bendim. Seninle ilk ilgilenen. Sana ilk iyi davranan. Senin yanında olan kişi bir tek bendim. Aylarca Kerem’e olan öfkenden bahsedip sonra birden ona karşı duyguların belirdi. Hep arkadaşın olarak gördün beni. Senin için hiçbir anlam ifade edemedim.”
“Yani sen sadece ön yargılı değil öfkelisin de bana karşı. Sana bu oyunu oynamayalım demiştim.”
“Olay net ya. Ben seni çok seviyorum.”
Bodoslama girmişti işte bu cümleyle hayatıma.
Az önceki bakışlarım beni iç dünyama döndürüyordu. O kendimi güvenli hissettiğim iç benliğimle yüz yüze gelirken vücudumu saran titreme ele geçiriyordu beni. Korunamıyordum bu kalbimi gümleten korkudan. Beni sevenleri kovalayacak dedemse benden bir gönül boyu uzaktaydı. O an ona ne tokat atabilirdim ne de biri beni kolumdan çekip götürebilirdi. Kaçışımı seçip kendi yoluma bir an önce gitmeliydim.
Murat “Bak her şey daha güzel olabilir. O ki gitmeme rağmen buraya kadar geliyorsun, bu bana değer verdiğini göstermez mi? Benimle evlen.”
Dizlerinin üzerine çöktü ve elimden tuttu.
“Benimle evlenir misin Mâni Zorlu? Mâni Soylu olur musun?”
AYLİN ARIYOR...
Birkaç dakikalığına bu sorudan uzaklaşacaktım.
“Üzgünüm bu telefona bakmam lazım.”
Soğuk kahveler gelmişti.
“Olmaz Mâni. Bana cevap ver.”
“Bakmalıyım Murat.”
Telefonu açmıştım. Tam o esnada soğuk kahveleri getiren çocuk çıkıyordu lobiden.
Aylin “Mâni çabuk eve gel, evi boşaltıyorlar. Eşyalarımızı dışarı atıyorlar.”
“Ne evimi boşaltıyorlar? Murat evi boşaltıyorlarmış.”
Bu olanlar bana çok gelmişti ve oracıkta Murat’a doğru bayılmıştım.
❀
