27. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları
✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ
Mart 3
Koskoca bir ağaç kollarından sarkıtırken dallarını, küçük ve sararan yapraklarını savurur işte o an etrafta sanki bir koro varmışçasına hışırdardı sapsarı yapraklar ve düşüverirdi yere. Yeniden filizlenebilmek için kabul ediliyordu toprak ana tarafından duası daha kavuşmadan toprağına. İşi yine de bitmiyordu. Rüzgârda öylesine bir heybetle savuruyordu ki o dalında tek tane kalan yaprağı, dışarıdan gören biri “Dayanmaz bu.” derdi. Yapraksa daha düşmeden o yazın meyvelerini toplayacak neşeli çocukların cıvıltısını duyuyordu kulaklarında. Hiç dans etmez miydi peki insanlar sonbaharın hışırtısı altında? Ah hem de nasıl! İşte o neşeyle direnmek yerine bu ahenkli dans teklifini kabul etmiş ve savrulmayı kavrulmak kadar aciz görmeyi bırakmıştı belki de. O küçük dayanamam korkusu bile yitecek hale gelirdi belki de kim bilir? Henüz kendimi bu ağacın dalları kadar salıvermemiştim. Bazı ağaçlar öyle uzun olur ki yüksekten dahi korkmazlar, ben öyle miyim?
Korkunun soğukluğu damarlarıma yayılırken, kendi içimdeki bu ürkek ağacın neden bir türlü boy veremediğini sorguluyordum. Dedemin gözetimi altında büyürken dünya bana güvenli bir yer değil, sürekli tetikte olunması gereken bir oyun alanı gibi öğretilmişti. Şefkatle sarıp sarmalanan değil, her adımımda gözlemlenen, her hevesim "tehlikeli" görülerek budanan bir çocuktum. Nedenini hiçbir zaman bilmediğim o sıkı denetim, içimde bir yerlerde filizlenmek isteyen her duyguyu daha başlamadan kurutmuştu. Bu yüzden sevmeyi, birine bağlanmayı veya düşmeyi... Hep birer uçurum kenarı gibi görmüş, sevmeye bile korkan o ürkek karakterime hapsolmuştum. Şimdi ise bu holdingin soğuk koridorlarında, içimdeki bu eksikliği Murat’ın gözleriyle doldurmak için an kolluyordum. Yolun doğruluğu veya yanlışlığı değil sadece tandık hissiyatına doğru yürüyordum.
“Serengül Hanım, merhaba ben Mani. Murat Bey’in yeni sekreteriyim. Sanırım giriş evraklarını size vermeliyim.”
Serengül Hanım, elindeki evrakları yavaşça masaya bırakıp gözlüklerinin üzerinden bana baktı. Gözlerinde, holdingin koridorlarında uzun yıllar geçirmiş insanların o tecrübeli ve sakin sükuneti vardı. Beni baştan aşağı, yargılamadan ama her detayımı tartarak inceledi.
"Hoş geldin Mâni," dedi sesi yumuşak ama otoriter bir tonda. "Seni bekliyordum. Murat Bey’in bugünkü programı biraz yoğun, bu yüzden biraz acele etmemiz gerekecek."
"Tabii, hemen hallederim," dedim, ellerimi önümde birleştirerek. Heyecandan parmak uçlarımın karıncalandığını hissediyordum.
Serengül Hanım, masasındaki dosyaları yavaşça kenara itti ve dirseklerini masaya dayadı. "Murat Bey bugün toplantılarını üst katlarda değil, 2. kattaki çalışma odasında yürütüyor. 2. kat, hemen şu koridorun sonundaki merdivenlerden ulaşabileceğin yer."
"2. kat mı?" Sesimdeki ferahlamayı gizleyemedim. Merdivenleri kullanacak olmam ve ikinci katın o güvenli yüksekliği, içimdeki o "fidan" hissini bir anlığına hafifletmişti. "Anladım, teşekkür ederim."
Serengül Hanım hafif bir gülümsemeyle devam etti: "Murat Bey oldukça detaycıdır; dosyaların düzeninden tut da verdiğin cevabın tonuna kadar her şeye dikkat eder. İnsanı biraz terletir ama çok şey öğretir."
"Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum," dedim, sesimdeki kararlılıkla. "Onun hızına ayak uydurmak benim için önemli."
Serengül Hanım başını hafifçe salladı. "Murat Bey’in hızına ayak uydurmak maraton koşmak gibidir. Biraz işkolik biri.”
İçimden, 'O sadece bir işkolik değil, dedemden sonraki his…' diye geçirdim. Murat, dedemin o sarsılmaz otoritesini ve şefkatini yansıtan bir karakterdi; onu yakından tanımak ve kendimi affettirmek…
Teşekkür edip yanından ayrıldım ve o güvenli merdivenlere doğru, kalbimde tanıdık bir otoritenin iziyle yürümeye başladım.
Merdivenleri tırmanırken adımlarım, holdingin koridorlarındaki mermerin soğukluğuyla yankılanıyordu. 2. kata vardığımda, holdingin o devasa ve temiz havası yerini hafif bir hareketliliğe bırakmıştı. Koridorun sonunda durup etrafıma bakındım; burası Murat Bey’in geçici çalışma alanıydı ama yine de bir saray kadar düzenli ve bir o kadar da göz korkutucuydu.
Tam bir karar verememiş, öylece dururken koridorun köşesinden elinde bir tabletle, yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle genç bir kadın belirdi.
"Yeni gelen sensin, değil mi? Mani Hanım." dedi doğruluğumu teyit edercesine.
“Evet, ben Mani. Merhaba.
"Merhaba Mani Hanım. Ben Pınar, Murat Bey’in operasyonel asistanıyım. Serengül Hanım senin geleceğini söylemişti, 'çok tatlı ama biraz çekingen biri' diye bahsetti bana seni anlatırken."
"Evet, öyle gözükmüş olabilirim. İlk gün olduğu için biraz yabancıyım, kusura bakmayın."
Pınar, elindeki tableti koltuğunun altına sıkıştırıp yanıma geldi ve koluma nazikçe dokundu. "Hiç kusura bakma falan deme! Hepimiz o ilk günün heyecanını yaşadık. Gel, seni biraz gezdirelim. Murat Bey toplantıdan çıkmadan önce nerede, ne yapman gerektiğini bilmen lazım. Burası üst katlar kadar karmaşık değil ama kuralları biraz daha... katıdır."
Birlikte yürümeye başladık. Pınar, buradaki detayları bir arkadaş samimiyetiyle anlatıyordu. "Bak, burası Murat Bey’in çalışma odası. İçerideki düzeni asla değiştirme. Kahvesi her zaman tam şu noktada durmalı, dosyalar ise sadece renk kodlarına göre değil, aciliyet sırasına göre dizilmeli. Murat Bey mükemmeliyetçidir, o bir bakışta her şeyin yerinde olup olmadığını anlar, o yüzden ona alışana kadar biraz dikkatli ol."
Gözlerim, Pınar’ın işaret ettiği masada gezindi. Murat Bey'in dünyasıydı burası. Disiplinli, kusursuz ve bir o kadar da mesafeli.
"Peki, buradaki insanlar?" diye sordum çekinerek. "Murat Bey çalışanlarıyla nasıl bir iletişim kurar?"
Pınar durdu, hafifçe gülümsedi ve göz kırptı. "Murat Bey ile çalışmak bir satranç oyununda piyon olmak gibidir Mâni. Eğer hamleni doğru yaparsan, seni vezirine kadar korur. Ama hata yaparsan, tahtadan ilk silinen sen olursun. O yüzden burada sevgiden ziyade 'saygı ve dakiklik' konuşur. Ama korkma, ben buradayım; takıldığın her şeyi bana sorabilirsin."
"Saygı ve dakiklik..." diye mırıldandım.
"Hadi,” dedi, koridorun sonundaki kapıyı işaret ederek. "Şimdi odana geç, dosyalarını yerleştir. Murat Bey çıktığında seni orada görmek isteyecek. İlk izlenim, burada kazandığın ya da kaybettiğin ilk savaştır."
Pınar neşeyle uzaklaşırken, odanın kapısında öylece kaldım. 2. katın sessizliği üzerime bir örtü gibi serilmişti. İçerideki çalışma masasına doğru ilk adımımı atarken, bu yeni dünyanın kurallarına kendimi teslim etmeye hazırdım. Murat’ın dünyasına, Pınar’ın o tatlı desteğiyle dahil olmalıydım.
Pınar yanımdan ayrılıp koridorun sonunda gözden kaybolduğunda, 2. katın sessizliği beni kendi düşüncelerimle baş başa bıraktı. Odanın kapısı aralıktı; içerisi, Murat Bey’in varlığını her santiminde hissettiren ağır bir disiplin kokuyordu.
Murat’ın odasının o dar aralığından içeriye sızan görüntü, zihnime kazınmış tüm "Murat" figürlerini bir anda darmadağın etti. Kapının kenarına sinmiş, nefesimi tutmuş izliyordum. Karşımda, okulda tanıdığım, terslemelerime rağmen her defasında gülümseyerek üstünü kapatan, varlığımı kollayan o adam yoktu.
Karşısındaki otel yöneticisine bir projenin detaylarını anlatıyordu. Sesi buz gibi keskin, jestleri her zamankinden çok daha ölçülüydü. O kadar tertipli ve işine odaklıydı ki, titreyen dosyaların elimden düşmemesi için kapı pervazına iyice yaslandım. Okulda provalarım iyi geçsin diye telefon numaramı bilmemesine rağmen beni bulup destek olan, her "git başımdan" dediğimde tüm terslemelerimi yumuşatan o adamın, bu sert ve tavizsiz maskenin altında yattığını bilmek içimde garip bir sızı oluşturdu. Benim yanımda böyle değildi; okulda bana şakalar yapar, günümün nasıl geçtiğini merak eder, bir gölge gibi varlığıyla beni sarmalardı. Tabi bunlar ilk zamanlarda böyleydi değil mi? Ona sevgiliyiz dediğim ilk günün ardından onu Lale ile görmüştüm. Her yerde çok farklı gözüküyordu gözüme.
Aradaki o uçurumu görmek içimi ürpertti. Ona karşı hissettiğim o "tanıdık" duygu, bir anlığına yerini yabancılaşmanın verdiği o ürpertiye bıraktı. İşte tam olarak şimdi “Neyin peşindeyim ben?” dedirtti bana. Bir an vazgeçip gitmek istedim. Bu adam benim bildiğim adam mıydı sahiden?
Tam o sırada başını çevirdi. Kapı aralığındaki varlığımı fark ettiğinde gözleri o ciddiyetten hızla arındı. Ama sonra, o çok iyi bildiğim, her daim kollarını açmaya hazır şefkatli bakışının yerine, buradaki o buz gibi mesafeli ifadeyi korumaya çalıştığını gördüm. Sendelemesi tam o saniyeye denk geldi; benim kalmaya karar verdiğim…
Gözlerini öfkeyle kaçırdı benden, sanki bir hayal kırıklığıymışım gibi hissettirdi bu bana. Kerem hakkında dediklerim geldi gözümün önüne, dedemin beni terk edişi geldi. Dedem yerine Murat’a kendimi affettirmeyi istemiştim ben. Sanki dedemin gözleriyle baktı bana, incindim. Birini sevdiğim için kendimden nefret edercesine…
O an odanın içindeki hava akmayı bıraktı sanki. Odaya sinmiş olan o profesyonel ağırlık, aramızdaki görünmez bağı aniden koparmış, yerine tahammülü imkânsız bir soğukluk getirmişti.
"Toplantımıza kısa bir ara verelim, devam edeceğiz," dedi otel yöneticisine. Yönetici odadan çıkarken, kapının kapanma sesi, okul koridorlarındaki o sıcak adamla bu holdingin soğuk patronu arasındaki uçurumu adeta tescilledi.
Murat, ağır hareketlerle sandalyesinde doğruldu. Sendelediği o ana dair hiçbir iz kalmamıştı; sanki o an hiç yaşanmamış, sanki kapı aralığında birbirimize baktığımız o çıplak gerçeklik bir illüzyondan ibaretti.
“İçeri girin.”
Masasının üzerindeki evrakları kusursuz bir simetriyle düzeltirken, bakışlarını beni delip geçecek bir ciddiyetle bana çevirdi. Artık o odada sadece bir CEO ve asistanı vardı.
"Yeni asistan siz olmalısınız," dedi. Sesi o kadar resmi, o kadar yabancıydı ki; okulda bana yardım ederken kullandığı o yumuşak tonu hatırlamak, bir hayali anımsamak kadar imkansızdı. "Burada kurallar bellidir. Zamanlama ve sessizlik, çalışma prensiplerimin temelidir."
Gözlerine baktım; o gözlerde bana dair hiçbir hatıra, hiçbir şefkatli anı yoktu. Beni, daha önce hiç görmemiş, o koridorlarda hayatımı kurtarmaya çalışan adam değilmişim gibi süzdü.
"Dosyaları masanın soluna bırakın ve çıkın," dedi, gözlerini tekrar ekranına çevirerek. "Henüz tanışmadık sanıyorum. İsmim Murat. Çalışma programınız Pınar tarafından size iletilecektir."
O an öyle parçalandım ki... Sanki varlığım bu odanın içinde buharlaşıyordu. Onun beni tanımaması, okulda geçirdiğimiz onca anın bir hiç uğruna silinmesi, umutlarımı ateşe verdi.
"Anladım, Murat Bey." diyebildim sadece. Sesim titremesin diye dudaklarımı birbirine bastırdım.
Arkamı döndüğümde, onun tamamen işine odaklandığını, varlığımın onun için bir "işlevden" ibaret olduğunu hissettim. Kapıyı kapatırken son bir kez ona baktım; o artık benim tanıdığım Murat değildi. O, bu holdingin soğuk kalbiydi ve ben, o kalbin içinde bir yabancıydım.
Murat’ın odasından çıktığımda içimdeki o istemsiz titreme, yerini aniden buz gibi bir hissizliğe bıraktı. Sanki biri içimdeki o hırçın duyguları, o kırgınlığı ve o çocuksu hayal kırıklığını bir anda çekip almıştı.
Kendi masama geçtiğimde, ben artık Mâni değildim. Bir an için kendimi koca bir hiç gibi hissettim; boşluğun tam ortasında, varlığı ile yokluğu birbirine karışmış bir gölgeydim.
Masaya oturdum. Saatler, sadece bir sekreterin rutin ritmiyle akıp gitti. Telefonları açtım, dosyaları imzalattım, kahveleri tazeledim... Murat Bey’in o buz gibi otoritesi, odanın içinde bir rüzgâr gibi estiğinde bile yerimden kıpırdamadım. O gün boyunca etrafımda tek bir sıcaklık kırıntısı, tek bir insani bakış yoktu. Sadece evraklar, rakamlar ve mesai vardı. Ben orada sadece bir işlevdim; o ise ulaşılmaz bir dev. Zaman, zihnimi uyuşturan bir rutinle akıp giderken, o "hiçlik" duygusu beni tamamen sardı.
Mesai bitip restorana vardığımda, zihnimdeki o enkazı kapının dışında bırakmıştım. Ancak restoran, bu sessizliğimi kabul edecek kadar sakin değildi. İçeri girer girmez sorular yağmaya başladı.
"Ee, nasıl geçti ilk gün? Murat nasıl tepki verdi?” dediklerinde sadece dinlenmek istediğimi dile getirip konuyu kapattığımda bir daha hiçbiri konuyu açmamıştı. Üstümü değiştirip restorandaki işime geri dönüyor ve siparişler arasında vücudumu meşgul edip zihnimi dinlememeye çalışıyordum. Artık tam istediğim yerdeydim. Kendi ayaklarımın üzerinde bir kadındım ama neden bir şeyler hala çok eksik geliyordu?
***
Aradan geçen bir hafta, üzerimdeki o "hiçlik" örtüsünü daha da kalınlaştırdı. Murat’ın ofisinde geçirdiğim her gün, birbirinin kopyasından ibaretti. Dosyalar, telefonlar, notlar... Onun buz gibi soğuk bakışlarına, o tanımamazlıktan gelişine her gün biraz daha alışıyordum ama içimdeki o sızı, alışmaya çalıştıkça daha da derinleşiyordu.
Artık ofise girdiğimde, okul koridorlarındaki Mâni ile buradaki asistan Mâni arasında hiçbir bağ kalmamıştı. Murat Bey, odasında oturup dünyayı yönetirken, ben onun kapısının hemen dışındaki masamda, bir gölge gibi varlığımı yok ediyordum. O, beni gerçekten görmüyor; ben ise onu gördükçe kendimden uzaklaşıyordum.
Akşamları restorana döndüğümde, insanlar bana neşeyle bir şeyler anlatırken ben sadece kafa sallıyordum. Artık soruları bile duymuyordum. Mutfaktaki hummalı çalışmanın içinde, tencerelerin buharında veya tabakların birbirine çarpma sesinde kaybolmayı tercih ediyordum. Zihnimi, "neden" diye sorgulamayacak kadar yoruyordum.
Ama ne yaparsam yapayım, eve döndüğümde o yatağa uzandığım o sessiz dakikalarda, içimdeki o korkunç boşluk yeniden büyüyordu. Kendi ayaklarımın üzerinde duruyordum, artık bir işim, bir düzenim ve kurallarım vardı. Ancak her sabah uyandığımda, göğsümün tam ortasında bir şeylerin eksik olduğunu, sanki aklımın bir parçasını o odada, Murat’ın masasının üzerindeki dosyaların arasına bırakıp gelmişim gibi hissetmeye devam ediyordum.
Bir haftanın sonunda, sabah ritüelim olan kahveyi masasına bırakmak için odaya girdim. Adımlarım her zamanki gibi sessiz, bakışlarım yere sabitlenmişti. Kahveyi tam da Pınar’ın öğrettiği o milimetrik noktaya yerleştirip, tek bir kelime etmeden arkamı dönüp çıkmaya yeltendim.
Tam kapıya yönelmiştim ki, o soğuk sesiyle durdurdu beni.
"Mâni," dedi. Sesi, her zamanki gibi dosyaların hışırtısı kadar pürüzsüz ama bir o kadar da mesafeliydi. "Bir dakika."
Durup ona döndüm. Başını kaldırmamıştı bile, ekrandaki verileri incelemeye devam ediyordu. O an odanın içindeki hava, o ilk günkü gibi tekrar o bıçak sırtı gerginliğe büründü.
"Buradaki birinci haftan doldu," dedi, bu sefer başını hafifçe kaldırıp gözlerini doğrudan benimkilerle birleştirdi. O bakışlarda yine o tanıdık şefkate dair en ufak bir kırıntı yoktu; sadece analiz eden bir patronun keskinliği vardı. "Deneme sürecini değerlendiriyorum. Ancak şu ana kadar gösterdiğin performans, beklentilerimin oldukça sınırında."
Yutkundum. Boğazımdaki o sızı, sanki kelimelerin çıkışını engelliyordu. O devam etti:
"Burası senin o restoranındaki çalışma düzenine benzemez Mâni. Oradaki o 'servis et ve geç' mantığıyla burada yürüyemezsin. Burası bir holding, burası bir strateji merkezi. Senin o restoranın gürültüsünde zihnini dağıtman, burada yaptığın en ufak bir hatada tüm sistemin aksamasına neden olur. İki işi aynı anda yürütebileceğini sanıyorsan, yanılıyorsun."
Masasının üzerindeki dosyayı sert bir hareketle kapatıp bana doğru hafifçe eğildi. Sesi alçaldı ama tonundaki baskı, omuzlarıma binen görünmez bir yük gibiydi.
"Zorlanıyorsun. Ve bu zorlanma, odak noktana yansıyor. Burada duygulara, yorgunluğa veya dışarıdaki o karmaşık hayatına yer yok. Eğer o restorandaki o dağınık zihniyetle burada kalmaya devam edeceksen, seninle yollarımızı ayırmamız gerekecek. Profesyonellik, sadece iyi kahve getirmekten ibaret değildir. Buradaki ritme uyum sağlayamayan, bu masadan kalkıp gider."
Sözleri, birer kırbaç darbesi gibi üzerime iniyordu. Beni hem tanımıyor gibi davranıyor hem de beni zayıf noktamdan, yani "yetersizlik" korkumdan vuruyordu.
"Anladım," dedim, sesimdeki o titrek boşluğu gizlemeye çalışarak.
Tam arkamı dönüp çıkmaya yeltenmiştim ki, Murat’ın sandalyesinin arkalığından gelen o gıcırtı sesiyle adımlarım havada asılı kaldı. Gitmeme izin vermemişti.
"Henüz bitirmedim," dedi. Bakışlarını ekrandan bir an bile ayırmadan, parmaklarını masanın üzerinde yavaş bir ritimle gezdirmeye başladı. "Anladığını söylüyorsun ama gözlerin başka bir şey anlatıyor Mâni. O dağınıklık, o sürekli 'başka bir yerlerde olma' hali... Sadece işine odaklanamayan bir asistanın değil, hayatını kontrol edemeyen birinin belirtisidir. Burası senin sığınağın değil."
Sözleri, göğsümün tam ortasına saplanan birer soğuk bıçak gibiydi. Ama asıl yıkım, restorandaki işimi aşağılamasıyla değil, bir anlığına o profesyonel maskesinin çatlaması ve altından çıkan o zalimlikle geldi.
"Sadece restoranla da sınırlı değil," dedi, aniden oturduğu sandalyede dikleşerek. Gözlerinde o buz gibi ifade, yerini parlayan bir öfke kırıntısına bıraktı. "O kadar kendinden emindin ki... Kerem'in bulduğu o işe sığınırken, 'ben artık yeterliyim, kendi ayaklarımın üzerindeyim' derken ne kadar da cesurdun. Benim dünyamdan, evimden o işe güvenerek ayrıldığında, her şeyi çözdüğünü sanıyordun."
Sesindeki alaycı tını, odadaki havayı daha da ağırlaştırdı.
"Ne oldu Mâni? Kerem'in o 'hayatını kurtaracak' dediği iş, seni buraya, benim odamın dışındaki bir asistanlık koltuğuna mı mahkûm etti? Madem o kadar yetenekliydin, madem benden kaçacak kadar özgürdün, şimdi burada, benim karşımda ne işin var?"
Söylediği her cümle, geçmişteki o savunmasız halime ve ona karşı kurduğum o gururlu, hırçın duvarlara birer hakaretti. Kerem’in adını onun ağzından duymak, sanki en mahrem yaramın üzerine tuz basılması gibiydi. Meseleyi bir iş meselesinden çıkarıp, kişisel bir yenilgiye, bir "pişmanlık" gösterisine dönüştürüyordu.
"Oraya giderken kendini ne kadar da ulaşılmaz sanıyordun," diye devam etti, bu kez sandalyesini hafifçe geriye iterek. "Şimdi ise burada, bir haftadır benden onay bekleyen, kendi hayatını bile yönetemeyen bir asistan olarak karşımda duruyorsun. Bu mu senin 'kendi ayakların üzerinde durma' dediğin şey?"
Nefesim kesildi. Okuldaki o şefkatli adamın yerinde yeller esiyordu; şimdi karşımda, zayıflığımı bir silah gibi kullanan, beni kendi geçmişimle ve Kerem ile vuran bir yabancı vardı. Kelimeler boğazıma düğümlendi. Kerem’e olan güvenim, ondan ayrılışım, o "özgürlük" çabam... Hepsi Murat'ın gözünde sadece acınası birer başarısızlık tablosuna dönüşmüştü.
"Çık," dedi, bu kez sesindeki öfkeyi tekrar o steril profesyonelliğin arkasına gizleyerek. "Ve bir daha o restorandaki o 'başarılı' halinle buraya gelme. Burada sadece işin var, garsonluğun değil."
Odadan nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Kulaklarımda sadece onun Kerem ile ilgili kurduğu o acımasız cümleler çınlıyordu. Murat, beni sadece işimle değil, seçimlerimle de yargılıyordu. Çok şaşkındım, onun canını bunları söyletecek kadar yakan şey neydi? Başımdan aşağıya akan o kaynar sular, bu pişmanlık! Ben neden susuyordum ki onun tavırlarına karşı? En fazla ne olabilirdi daha? Ben onun yanına yaklaşırım kendimi affettiririm derken daha büyük bir yük bindi üzerime. Sahi bu kadar nefret ettirecek ne yapmıştım ben?
Ellerimi birbirine kenetleyip yüzümde dolandırıyordum ama ne yapsam nafile duramıyordum yerimde. Ve o kapadığım ağzım açılıveriyordu.
Kapının kolunu tuttuğumda avucumun içi terden sırılsıklamdı. Kalbim göğüs kafesimi döven bir çekiç gibiydi ama o an, o çekiç artık korkudan değil, içimde biriken zehirli bir öfkeden dolayı vuruyordu. Murat’ın o mesafeli, soğuk ve acımasız dünyası, benim gerçekliğimi daha fazla esir alamazdı. "Çık" demişti ama ben çıkmıyordum.
Kapıyı ardımdan sertçe ittirdim. Murat, gözlerini tekrar ekranındaki o ruhsuz sayılara dikmişti bile. Varlığımı yok sayan o tavrı, bardağı taşıran son damlaydı.
"Siz..." diye başladım. Sesim, az önce titreyen o kırılgan kızın sesi değildi; daha gür, daha derin bir yerden geliyordu. Murat, klavyedeki parmaklarını durdurdu ama başını kaldırmadı.
"Çık dedim, Mâni," dedi, sesi bir jilet kadar keskindi.
"Çıkmayacağım!" diye haykırdım, odanın içindeki o ağır ciddiyeti yırtarak. Masasına doğru bir adım attım; o mesafeli, o "asistan" duruşunu bir kenara fırlatıp attım. "Siz benim hayatım hakkında ne biliyorsunuz ki? Kerem’i, o işi, benim kendi ayaklarımın üzerinde durma çabamı... Bunların hepsini birer başarısızlık tablosu gibi önüme sermeye ne hakkınız var?"
Murat yavaşça başını kaldırdı. Gözlerinde o anlık, sanki bir anlığına o eski "şefkatli adam"ın gölgesi parladı ama hemen ardından o soğuk, yabancı duvarlar yeniden yükseldi. "Had sınırını aşıyorsun," dedi, sesi tehlikeli bir sakinliğe bürünmüştü.
"Haddimi mi? Siz haddimi benim geçmişimle, benim kararlarımla, benim yaralarımla mı ölçüyorsunuz?" Masanın üzerine eğildim, gözlerinin tam içine baktım. "Okulda bana o gülümsemeyle baktığınızda, o şefkatli ellerinizi uzattığınızda neydim ben? O zaman bir asistan değildim, bir 'hiç' değildim. O zaman Mâni’ydim! Şimdi ise ne değişti? Sizin bu holdingdeki egonuz mu, yoksa benim kendimi kurtarma çabam mı sizi bu kadar rahatsız etti?"
Sessizlik odanın içine yayıldı. Murat’ın gözlerindeki o donuk ifade, ilk kez sarsıldı. Çenesi kasılmıştı, parmakları masanın kenarını öylesine sıkıyordu ki eklemleri bembeyaz kesilmişti.
"Benim canımı yakanın ne olduğunu sanıyorsun?" dedim, sesim bu sefer bir fısıltı gibi ama bıçak gibi keskin çıktı. "Tamam Mani’yi görme. Ben buraya, kendimi affettirmeye geldim. Ama sen, bana bir asistan gibi değil, benden nefret eden bir yabancı gibi davranıyorsun. Sahi, Murat ben sana bu kadar nefret ettirecek ne yaptım?”
“Sadece inadını bırak ve deneme sürecini bitirip git.”
“Bu mu?”
“Ne sandın? Beni o arkadaş kalıplarına sığdırırken ne düşünerek geldin buraya kadar? Ben senin asistanım seçilmeni onaylamasam gelebilir miydin buraya kadar? Kimden ne akıl alarak böyle bir işe kalkıştın sen? Paraya mı ihtiyacın vardı senin Mani? Deden senin kiranı ödüyor, harçlığını yolluyordu. Sen Kerem dediğin için oldu bunlar. Bu oyunu sen bitirdin, sahip olduklarını sen kendi ellerinle ittin. Sana neden iyi davranayım ben? Sen kendini harcarken ben neden seni umursayayım?”
Her kelimesi, birer tokat gibi yüzümde patlıyordu.
"Demek mesele hala bu..." dedim, sesimdeki öfke yerini acı bir gülümsemeye bırakırken devam ettim.
“Bunu tek başıma mı yaptım? Delirtme Murat beni. Bir gün bile dolmadan sen başkasıylaydın. İyi davranmıyorsun ki bana. Güven vermiyorsun hiç. Kerem olmasa benimle ilgilenmeyecekmişsin gibi geliyor.”
“Mani,”
“Her neyse. Gitmiyorum bir yere. Korunaklı alanımın dışındayım bak, dedemle kurguladığınız o oyunun çok uzağındayım. Artık gerçeğim, bunu görebiliyor musun?”
“Peki, burada, benim odamın hemen dışında, o masada otururken bile dedenin sana bıraktığı o mirasın, o soyadın veya o güvencenin seni buraya getirdiğini inkâr edebilecek misin?”
“Ne demek bu?”
“Sadece ‘git’ demek. Beni yok saydıktan sonra tekrar bana gelemezsin Mani.”
“Tamam, öyle olsun. Deneme sürecinin bitmesine bir haftam kaldı. Aynı şekilde görmezden gel beni. Sonrasında bir daha sizin karşınıza asla çıkmayacağım. İzninizle.”
Murat’ın yüzündeki o ifade, bir anlığına sarsılır gibi oldu; sanki benim o kapıdan çıkıp gitmemi beklemiyordu. Beklediği şey; bir tartışma, bir itiraz ya da yalvaran bakışlardı. Ama ben, ona istediği o asistan maskesini, o duygusuz ve mesafeli kabuğu, tam da onun benden istediği gibi eksiksiz bir şekilde geri verdim.
"Bir hafta," diye tekrarladı, sesi beklediğimden daha düşük ve pürüzlü çıktı. Bakışlarını bir an için ekrandan ayırıp, kapıya yönelen silüetime dikti. "Sadece bir hafta. Bu sürenin sonunda, profesyonel bir ayrılık gerçekleşecek. Kurallar belli."
Ona bakmadım. Bakışlarımı yere sabitlemiş, odanın o ağır atmosferinden çıkmak için can atıyordum.
"Anlaşıldı, Murat Bey," dedim, sesimde en ufak bir duygu kırıntısı bırakmayarak.
Arkamı döndüm ve kapının koluna uzandım. Kalbim hala o ilk günkü gibi kanıyordu ama dışarıdan bakıldığında, onun o "yok saydığı" asistanın ta kendisiydim. Kapıyı araladığımda, Murat’ın sandalyesinin gıcırtısını duydum ama arkama bakmadım.
Koridora çıktığımda, o holdingin devasa sessizliği üzerime çöktü. Bir haftam kalmıştı. Sadece yedi gün.
