12. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları

✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ

Sinem Yazıcı Tolan

Bölümler
1 ✅Yazar ile Tanışma: 2 ✅Kitap Tasarım Tanıtımı: 3 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 4 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 5 ✅②. Bölüm ஐ Başlangıç, ஐ 6 ✅③. Bölümஐ Yanında kalmam gereken biri misiniz? ஐ 7 ✅④.Bölümஐ Yeni anlamlar barındırabiliyorsa bedenim, aşığım. ஐ 8 ✅⑤.Bölümஐ Dalgın gözlerin dilini o kadar çok konuşturdu ki her şey apaçık hale geldi. ஐ 9 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 10 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 11 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 12 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 13 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 14 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 15 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 16 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 17 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 18 ✅⑩.Bölümஐ Ben seninle ilgili tüm kilitlerin sahibiyim. ஐ 19 ✅⑪.Bölümஐ Öyle gürültülüydü ki bedenim sanki herkes beni duyabilirdi. ஐ 20 ✅⑫.Bölümஐ Yepyeni güneş doğuyor insanların üzerine, en güzeli kalbime. ஐ 21 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 22 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 23 ✅⑭. Bölümஐ Bazen, ஐ 24 ✅⑮. Bölümஐ Bu beni daha acımasız gösterirken aslında daha acısız kılmaz mı? ஐ 25 ✅⑯. Bölümஐ İçimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. ஐ 26 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 27 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 28 ✅⑱ .Bölümஐ Her şeyi tersleyen ben mi oluyordum? ஐ

🌸1.KISIM 🌸
Kasım 3

Berbat bir sabah. Dün gecenin kötülüğü bu sabahın damarlarına kadar işlemiş gibi hissediyorum. Başım, dedemin evlilikle ilgili sözlerinden çatlayacak gibi. Perişan ve bitap halde, hayata karışmadan bu odada kalmayı dilerdim. Ne yatak beni kaldırıyor ne de dedemin sözleri hafızamdan silinebiliyor. Hiçbir zaman hayatın benim için hazırladığı o yolu yürüyemeyeceğim. Ne kadar bahtsız bir insanım! Dedemin hükmünü bitirecek kadar güçlü değilim. İçimden, “Keşke düşünceler beynimde dolaşıp beni boğacağına, bana bunları yaşatanlarda kalsa,” diyorum. İşte o zaman kandırılabilir bir zaman dilimine tabi olup sonunda dona kalmam.

Odamın kapısı tıklatıldı. Dedemin sesi sertti:

“Mâni, kalk.”

“Lütfen, yarım saat daha dede.”

“Nişanlın geldi. Kalk da gel.”

Başımda zonklayan ağrı, beynimi allak bullak ediyordu. Gece o kadar ağlamışım ki şişmiş, çapaklanmış gözlerim acıtıyordu canımı. Ayaklarıma çorap giysem ne gözlerimi temizlesem ne? Artık ne sıcak olur ayaklarım ne de temiz kalır gözlerim. Ne başımdaki düşünceler beni tutabilir ne de düşünceler başımdaki ağrıyı azaltabilir. İşte öyle kayıbım. Saçlarım darmadağın. Bir tokayla en tepeden sımsıkı topladım, düğüm gibi. Kim görürse görsün, umurumda değil.

Kapıdan hafif bir tıkırtı geldi. Dedem yine sabırsızlanıyor olmalıydı ama bu kez başka bir ses:

“Dede,”

“Benim, Murat. Deden çağırıyor.”

Murat’ın sesini duyunca şaşkınlığım iki katına çıktı. Neden buradaydı? Bir süre cevapsız kaldım.

“Tamam, geliyorum.”

Sütyeni takmış ve dolabın içinden bir tişört geçirmiştim üstüme.

Dedemin bu baskısına boyun eğerek odadan çıkıp oturma odasına vardığımda Murat, koltukta oturuyordu. Önünde kahvaltı sofrası kurulu, dedemse mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu.

“Murat kendin mi geldin? Yoksa yine mi dışarıda sabahladın?”

“Nasıl olduysa deden bulmuş numaramı.”

“Sen Aylin’e vermiş miydin numaranı?”

“Hatırlamıyorum,”

“Nerden bulduğu anlaşıldı.”

Dedem ışıldayan gözlerle odaya girdi.

Dedem “Hadi otur kızım sofraya.”

“Dede,”

“Lafı uzatma, Murat benim damadım. Dikilme ayakta. Otur koltuğa.”

Bu emirle usulca oturdum. Gözlerimi sofradaki yiyeceklerden çok, Murat ile dedemin arasındaki tuhaf uyuma diktim. Biri hayatıma yalanlarla girmiş bir adam diğeri ise her şeyimi kontrol altında tutmaya kararlı dedem. Neyin içine düşmüştüm sahi ben?

Kahvaltı neredeyse bitecekti ama onların sohbeti gün ışığı gibi upuzundu.

Dedem, Murat’a bakarak bir yandan konuşuyordu:

“Mâni, hep böyledir. Daha ağzındakini yutmadan yeni lokmayı alır. Kızım neden bu kadar zayıfladı anlamıyorum. Allah’tan artık sen varsın Murat. Biraz kilo alsın diye sana emanet. Yakında düğününüzü yaparız belki. Döndüğümde torunumun şişko yanaklarını görmek istiyorum. Şişko demişken bak sana ne göstereceğim.”

“Ne göstereceksin dede?”

Dedem telefonunu çıkarıyordu. Meğer albümdeki fotoğraflarımın fotoğrafını telefonla çekmiş. Şimdi de o fotoğrafları Murat'a gösteriyordu.

“Dede senin programın başladı televizyonda. Katili bulmuşlar.” desem de dedem o esnada bile göstermişti birkaç fotoğraf. Öyle iyice serilmişti hayatım ismimi bile söylemeye çekindiğim adama. Allem ettim kallem ettim bir şekilde dedemi ikna edip Murat’la dışarıya çıkma iznini kopardım. Yoksa daha çok sırrımı ifşa edecekti dedem.

Murat “Çok tatlı bir çocukmuşsun.”

“Sil o görüleri. Hatta gerekiyorsa format at kendine.”

“Küçükken de en az şimdiki kadar tatlıymışsın.” deyip yanağımı sıkıyordu.

“Yanağımı niye sıkıyorsun ki! İşte bu yüzden bu fotoğrafları sevmiyorum herkesin yanağımı sıkası geliyor. Bundan nefret ediyorum. Bir daha sakın sıkma.”

“Bakarız küçük hanım.”

Bir fısıltıyla ekledi:

“Mâni biz iddiaya girmiştik ve kazanmıştım. Hatırlıyor musun?

“Hatırlamıyorum.”

Hatırlarsın. Bugün benim dediğim olacak.

Sonra ekledi:

“Beraber bir aktiviteye gidiyoruz. İtiraz istemem.”

“Ara tatile yeni girdim. Sıcacık yatağımda uyumalıydım.”

“Bildiğim bir etkinlik var. Bu etkinliğe katılacağız.”

“Hayır, yapmayacağım. Eve geç gidersem dedem beni çiğ çiğ yer.”

“İyi yapma. Ben gidiyorum Mâni.”

“Dur, nereye gidiyorsun?” birden boş bulunup sesimi yükseltmiştim.

Geri döndüğünde niye parlıyordu onun gözleri?

“Bunun senin için bir önemi var mı Mâni?”

“Yok mu? Hayatımın içine sızmak gibi bir meziyetin oldu.”

“İddiayı görmezden gelebilirsin ama artık senin nişanlınım. Deden öyle diyor. Yazın düğünümüz varmış falan.”

“Çok utandırıcı. Bak ben yaza kadar seni de kendimi de bu saçmalıktan kurtaracağım.”

“Belki bir saçmalık değil de mucizedir.”

“Murat, ailen sana uygun bir kız bakmıyor mu hiç? Bizim oralara senin gibi bir delikanlı gelse hemen başını bağlarlar.”

“Bizde herkes kendi halinde.”

“Dedem seni hiç korkutmuyor mu?”

“Niye korkutsun? Adam aslına bakarsan haklı. Tek başına koskoca İstanbul’da yaşamak zordur. Sevdiğin biriyle evlenirsen endişe edecek neyin kalır ki? Hem dedenin senin üstündeki zorbalığı biter hem de sen istediğin hayatı eşinle yaşarsın.”

“Eşimin bana istediğimi yaşatacağı ne malum?”

“Balık baştan kokmaz mı?”

“Kokar.”

“O zaman seni istediğim o yere bırak götüreyim.”

“Nasıl bir yer?”

“Beraber aktivite yapalım istedim.”

“Bilmiyorum. Telefonun çalıyor.”

“Açmaya gerek yok.”

“Bence aç, banka falan değilse en azından bir daha aramaz.”

“Öyle mi diyorsun?”

“Aç.”

Murat’ın konuşmalarından sonra olan şuydu ki aktiviteye katılmak isteyen tek kişi Murat değildi. Ne hikmetse Kerem’de sevgilisiyle oraya gidiyormuş.

“Murat, bu nasıl bir denk geliş? Sen bilerek mi yapıyorsun?”

“Mâni bizim çevremiz maalesef ki Kerem’le aynı. İstemezsen gitmeyiz.”

“Olay gidip gitmemek değil. Seni arayıp bir de sana oraya gideceğinin haberini veriyor. Niçin seni bilgilendirme ihtiyacı duyuyor?”

“Göz dağı veriyor çünkü. Biz birbirimizden haz etmiyoruz, biliyorsun.”

“O zaman niye sana haber veriyor? Neyin göz dağı bu?”

“Hala sorguluyor musun bunu?”

“Her neyse tamam.”

“Gidiyor muyuz gitmiyor muyuz?”

“Gidelim mi?”

“İddiayı kazandığımı anımsa ve gece yarısına kadar makul isteklerimden cayma.”

“Makul istekler mi?”

“Evet, gidelim hadi.”

“Uzun mu sürecek yol?”

“Yani biraz tepeye doğru çıkacağız. Tabiat parkıydı sanırım.”

“Bir topluluk mu var orada? Kerem’de sevgilisiyle geldiğine göre birileri daha olmalı.”

“Evet, aktiviteleri toplulukla beraber gerçekleştireceğiz. Grubun başarısı gibi bir durum var. Seninle ben ekip oluruz ve eğleniriz.”

“Peki, saat kaç gibi biter?”

“Biter bir zaman.”

“Bana farazi zaman dilimi veremezsin. Eve geç gitmemeliyim.”

“Tamam ama Kerem orada. Yine seni bir köşeye çekmesine izin verme.”

“Murat, gitmeyelim.”

“Gidelim, vakti de dert etme. Geç kalırsak dedene açıklamayı ben yaparım. Bünyendeki stres ve endişe kaynağı öyle net ki.”

“Sürekli kendini eve yetiştirme duygusu hayatında olacakları görmeni engelliyor. Düşünsene saat ilerledikçe geç kalacağım endişesinden zaten orada eğlendiğimi anlayamayacağım. Senin gözlerinin içine bakacağım gitmek için. Bunu şu an sana söylediğim gibi başkalarına da anlatmaya çalıştım. Birine eve gitmek için yalvarmanın acizliği kötü bir şey. Sen bana bu endişeyi yaşatma. Vakitlice geri dönelim.”

“Seni bu konuda çok mu kötü hissettirdi arkadaşların?”

“Bazı insanlara ailemin huyunu anlatsam bile bir yerden sonra pek umursamıyorlar. Kendi eğlenceleri en mükemmeli çünkü.”

“Keşke deden seni bu kadar sıkmasa. Baskı altında yetişen çocukların baş kaldırıları çok yıpratıcı olur. Görmüş geçirmiş bir adamın bunu görememesi ne saçma.”

“Komik, o başı bir ben kaldıramıyorum galiba.”

“Bir gün tak edecektir mutlaka. Ben de babama karşı hala sakinim. Bana da bazı konular tak ediyor ama baş kaldırı için doğru zamanı bekliyorum.”

Konu konuyu açarken birbirimizi tanımaya başlamamız olayın akışından geliyordu. Aklımda silmek için bıraktığım bir gülüşü vardı ama artık bir görüntüden daha fazlaydı. Kaç aydır kendi duygularımdan bir kuple mırıldanmadığım adama günlerdir uzun uzun cümleler kuruyorum.

Aktivite dedikleri şey huzur verici doğanın içindeki yarışmalarmış. Murat’la arabayı park edip yürümeye başlayınca biraz nefesim kesilir gibi olmuştu.

“Yokuş yok aslında. Çok az eğimli bir arazi. Niçin bu kadar yoruldun ki?”

“Aslında yorulmadım. Ayak serçe parmağıma kramp giriyor gibi oluyor. O zaman bütünüyle efor sarf diyorum.”

“Koluna girebilirim.”

“Gerek yok. Arada oluyor böyle.”

“Sen böyle oynayamazsın ki.”

“Oynarım,”

“Emin misin?”

“Evet.”

“Görünmeye başladılar zaten. On dakikamız daha var. İstediğinde yürürsün.”

“Yürüyorum şimdi.”

Murat’ın görünmeye başlıyor dedikleri yere varıp onların arasına dahil olmuştuk. Herkesle merhabalaşmış ve sıra Kerem’e gelmişti. Onu sona saklamış olmak Murat’ın beni yönlendirmesiyle olan bir şeydi. Şuraya geldiğimden beri şaşkınlığa uğradığım bir şey vardı. Kerem’in kapısında gördüğüm o kadın değil de daha yeni tanıştığım bir simayla gelmişti Kerem.

Murat “Merhaba Lale ve sen. Takılmaya mı başladınız?”

Kerem “Hani geçen gece karşılaştık ya. Şu ekip aynı ekipti orada. Lale de senin buraya geldiğini duyunca aynı ekibi toplamak istedi. Açıklama yeterli oldu mu? Sonra kulak misafiri olmak istiyorsun haddinde olmayan konulara.”

Murat “Mâni’nin oturması lazım. Seninle uğraşamam.”

Lale “Ne oldu küçük kıza? Yoksa senin ağırlığını mı kaldıramadı tatlım?”

Murat “Mâni, şuraya geçelim mi?”

Biraz daha kalmak istemiştim orada. Üçüne de eş aralıklarla bakıyordum onları çözebilmek için.

Kerem “İyi misin Mâni?”

“İyiyim, sen iyi misin?”

Kerem “Sanmıyorum.”

“Niye sanmıyorsun?”

Kerem “Seni görmeye alıştığım yer çok farklıydı.”

Murat konuşmamızdan rahatsız oluyordu ki araya girmişti.

“Aktiviteler başlamadan su içelim Mâni.”

“Al benden de o kadar. Sizi görmeye alıştığım yer çok farklıydı.”

Kerem “Daha sık görünür olurum o halde.”

“İnternet sizi görmek isteyene yeter. Hayal ürünü gibi bir şey olduğunuz için.”

Kerem “İnternetten satın alınamıyorum.”

Lale “Ay fenalık geldi. Sizin aranızda ne var? Bir çekim falan mı?”

Murat “Saçmalama Lale. Mâni görüyorsun ki benim yanımda.”

Lale “İki gün sonra ayrılacaksın ondan. Neyin havasına giriyorsun Murat?”

Murat “Siz ikiniz herkesi kendiniz sanıyorsunuz. Sırf beni sinirlendirmek için bir araya geldiniz. Derdiniz ne? Şurada eğlenmeye geldik.”

Sesi öyle yüksek çıkmıştı ki, oradaki gözler üzerimize dikilmişti.

“Murat, bağırma. Herkes bize bakıyor.”

Murat “Bilerek yapmadım.”

Kerem “Oyunlar başlar şimdi. Geçip adınızı yazdırın.”

Lale “Dursunlar bir. Küçük kız, ben kimin sen biliyor musun?”

“Kimsiniz?”

Murat “Lale, sus.”

Lale “Murat’ın hayatına ne zaman girdin? Ne zaman gördü seni?”

Murat “Tamam Lale, abartma.”

“Niye soruyorsunuz?”

Lale “Söyle.”

“14 Eylül.”

Lale “10 Eylül.”

“Hayır, on dört.”

Lale “Bilirim, Murat hızlıdır. Ama hızlıca unuttuğu kadar hızlıca bırakır da. Sıran gelir mi, göreceğiz.”

“Biraz daha açık konuşur musun?”

Lale “Benden ayrıldı ve zaman geçmeden seni buldu. Birini böyle kolay unutabiliyor işte yanındaki adam.”

“Bu beni pek ilgilendirmiyor.”

Lale “Ama onun yanındasın. Seni de tekmeleyecek.”

Murat “Şovun bitti mi?”

Lale “Bitti.”

Murat “Ailemiz için yaptığımız bir şeyden hata yaptığımı fark ederek geri döndüm. Asla arada duygular olmadı.”

Kerem “Mâni’yle de asla aranda bir duygu yok. Umarım hatanı fark eder ve geri dönersin Murat.”

“Sizin bitmeyen meseleleriniz beni bağlamıyor. Bunu siz aranızda üç kişilik ekipken konuşun.”

Lale “Yani diyorsun ki zengin adamın koynuna gireyim. Sonra ne olursa olsun.”

“Ağzını topla.”

Lale “Bir tarafına taktığın yok söylediklerimi. Gecelerce kullanılırsın artık kızım.”

Murat “Kes artık sesini.”

Kerem “Lale yeter.”

“Susun siz. Şu geceleri bir açsana sen.”

Kerem “Bakın oyunlar oynanmaya başladı. Yetişemedik.”

“Kerem Atasoy, git istediğinle oyna. Lale Hanım, şu söze açıklık getirin.”

Ayarlarımla oynanıyordu. Beynimin içinde komşuların avaz avaz bağırtısı vardı. Sanki kötü bir şey yapmışçasına edilen o boş dedikoduları ve bu saçmalıkla büyüyen gençleri yiyip bitiren cümleleri burada duyuyor olmak çok öfkelendiriyordu beni.

Lale “Az laftan çok şey anlaman gerektiğini sana annen baban öğretmemiş olmalı.”

“Hanım Efendi ya açıkça söyleyin ya da haddinizi bilin.”

Lale “Hayatın tüm kilitlerini sana açacak adamı buldun tatlım. Murat’la yatarsın, onun sayesinde en lüks markalarla takılırsın. Adını bile duymadığın ülkelerde gezer ve onun kısa süreli yatak arkadaşı olursun. Ondan hamile kalacak kadar Murat’ın dikkatsiz bir anını bulursan işte o an hayatını kurtarıp bir veliaht verirsin artık Soylu ailesinin ellerine. Sonra gel keyfim gel. Sen bunları gel yapma. Ben seni alayım yanıma. Eğiteyim, büyüteyim. Kendi ayaklarının üstüne dur.”

“Ne güzel kurmuşsun kafanda öyle. İstanbul yaşamak için yeter bana.”

Lale “Ah bu saf sözleri Murat’a da mı yapıyorsun? Kurnazmışsın.”

“Beni öyle tanımıyorsunuz ki. Üçünüzde hem de. Ben dediğin o ülkelerin ismini bilmiyor olabilirim ama emin ol Murat’tan önce istersem kolaylıkla o ülkelere ulaşırım. O adından bahsettiğin lüks markalarla takılıp gel keyfim gel yaparım.”

Lale “Rüyanda mı?”

“Ah Lale, benim durduğum yer kolaylıkla şahlanır. Tek sorun bunu içimin almayışı. İsteseydim eğer Murat’tan daha zengin biriyle çoktan evlenmiştim.”

Murat “Gerçekten mi?”

“Murat, dedemin o gece getirdiği ahbapları sıradan insanlar değildi. Hiç fark etmedin mi dışarıdaki özel plakalı araçları? Dedem sandığın gibi biri değil diye boşa demiyorum sana. Ben bile tanıyamıyorum bazen onu.”

Kerem “Biri bana da anlatabilir mi ne olduğunu?”

Murat “Ne yapacaksın bu bilgiyle?”

Lale “Ne yani senin deden de mi zengin?”

“Sen öyle bil.”

Lale “Murat’la parası olduğu için birliktesin. Yalanlar atma bana.”

Murat “Mâni doğru diyor. Arabaları düşününce isteseydi evlenerek çok zengin olurdu.”

Kerem “Ne arabası ne evliliği? Mâni?”

Lale “İnanmayın şu kızın yalanlarına. Sallıyor, atıyor kafasında ne varsa. Giyiniş tarzına bir bakın. Ya bir tarzı bile yok ki bakılacak. Doğruyu söylesene kızım sen. Seni bile iplemiyorum desene. Gurursuzsun.”

Murat “Kes diyorum sana kaç defadır sesini. Sorguladın, duydun. Haddini bil artık.”

Lale “Ona mu hak veriyorsun? Onu mu seviyorsun? Sen hangi kadını sevebilirsin ki? Sürekli ayrıntıları düşünürsün. Sürekli saçma sapan şeylere takılırsın. Ailenden başka ne umurunda? Bu kız mı? Neyi benden fazla? Onu sana çeken şey ne? Görüyorum, kör değilim. Bu kızla senden bir halt olmaz.”

“Lale, gidiyorum ama bunu kendinle aş. Gidelim Murat.”

Lale “Gidelim Murat, diyor ya. Çıldıracağım.”

Kerem “Murat istersen Lale’yle kal. Ben Mâni’yi götürebilirim.”

Murat “Nasıl getirdiysen öyle götür Lale’yi. Hadi Mâni.”

Bakışımla Murat’ı onaylayıp gitmek için arkamı dönüyordum ki kolum çok ama çok sıkı tutulmuştu. O an da Lale beni hangi öfkeyle kendine doğru döndürdüyse canımı fena yakmış ve başımı bastırarak oradaki güzelim kocaman pastaya suratımı gömmüştü. Yüzümden düşen pasta ve aldığım darbeyle gözlerimden, yüzümden kek ve krema parçaları düşüyordu.

“Sen var ya!”

Bu da neydi? Yüzüme pasta yapıştıracak bu şeyin nedeni aşk olamazdı. Bu hastalıklı. Bu bir kıskançlıktı.

Murat, Lalenin kol bileğinden sıkarak tuttuğunda Laleye iki tane çakasım gelse de yüzümdeki kek parçalarını yüzümden ayıklamaya çalışıyordum. Kerem elime cebinden çıkardığı peçeteyi verse de onu almıyordum.

Murat’ın öfkesi neredeyse benimkinden daha fazlaydı. Kızın kolunu öyle sıkmıştı ki ona doğru bakarak onun ağzından çıkan sözlere odaklanıyordum.

“Yeter, yeter senden çektiğim! Aşığım ona. Ailemle ailenin arasında olan maddi sirkülasyon umurumda bile değil. Benim, tek önemim şu pastayı yüzüne geçirdiğin o kadın. Buna bir daha yelten, neleri yakıp yıkacağıma o zaman gözlerinle şahit olursun. Buna o benle beraber görünürken evine gittiğin sevgilinde dahil.”

Kerem “İleriye gitme sen de Murat. Bırak kızın kolunu.”

Murat “Mâni benimle Kerem. Sevgilime herhangi bir nedenden ötürü yaklaştığını görürsem senin beynini yakarım.”

“Murat, gitmek istiyorum.”

Bir sürü öfke barındıran cümle geçmişti ve beni düşündüren onca cümlenin arasında tek bir şey gizliydi. Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ve oyun daha da genişleyip budaklanmıştı.

Kerem “Gel yüzünü yıkayalım. Yukarıda çeşme var.”

Murat “Sen laftan anlamıyor musun? Uzak duracaksın Mâni’den.”

Kerem “Öfkenin harını başka yerden al. Gel Mâni.” deyip omzuma geçirdiği elini Murat alel acele gelip çekmişti üstümden.

Kerem “Ne yapıyorsun Murat? Sadece yardım ediyorum.”

Murat: “Yardım etmiyorsun. Onun canını yakıyorsun. Bir daha sakın Mâniye yaklaşma!”

Kerem “Buna sen mi karar veriyorsun?”

Murat “Evet, ben karar veriyorum”

Murat benim elimden tutup beni arabaya doğru götürüyor gibi gözükse de bana göre beni sürüklüyordu.

Murat benim elimden tutup arabaya doğru ilerliyordu. Daha doğrusu, beni sürüklüyordu.

“Murat, ne yapıyorsun? Yavaşla! Canım yanıyor,” dedim öfkemi saklamadan.
O an durdu ve elimi bırakarak yüzünü bana çevirdi. Ama duruşu hala güçlüydü, bir milim bile geri adım atacak gibi görünmüyordu.
“Bıraktım işte kolunu,” dedi. “Ama o adam için canının yanmasına izin vermeyeceğim. Şimdi sadece benim elimden bir kere acı çek. En azından bu, kalbinin acımasından daha iyidir.”

“Benim için iyi olan şeylere sen karar veremezsin.”

Murat “Bugün saat on ikiye kadar hayatındaki her şeye ben karar veririm.”

Gözlerindeki kararlılık başımı döndürüyor, ne diyeceğimi şaşırtıyordu. Sesi aniden yumuşadı:

“Mâni, bugün seni buraya getirmek hataydı. Bu karmaşanın ortasında kalmana neden oldum. Sadece biraz birlikte olmak istemiştim.”
Yutkundum, onun gibi bir adamın böylesine yumuşayabileceğini hayal bile edemezdim. Cevap verecek gibi oldum ama o devam etti:

“Kerem’in yanında olmana dayanamıyorum. Gözlerine her baktığımda içinde olmadığım bir dünyayı görüyorum, bunu biliyorum. Ama sana söylemem gereken bir şey var.”

Gözlerimin içine baktı. Ne kendini ne de beni kandıracak hiçbir niyet taşımıyordu yüzünde. “Sana aşığım,” dedi bir nefeste, kelimelerini yarıda kesmeden.

Bir an nefes almayı unuttum. “İnsan iki günde âşık olmaz Murat,” dedim zayıf bir sesle.

“İki gün değil,” dedi hafifçe başını eğip gülümseyerek. “Seni tanıdığımdan beri kendimden başka biri olduğumu anladım. Üç aydır seninle geçirdiğim her anla daha da anladım. Neredeyse dört ay oldu, Mâni.”

“Aşk kolay bir şey değil. Hele bu oyunun içinde.” Sesim biraz çatlamıştı ama ciddiyetimi korumaya çalıştım.

“Merak ediyordun ya hani bu bir tesadüf müydü? Seni nasıl gördüm. Az önce canım acıdı ona sen o şekilde bakınca. Biraz da benim gözlerimde gör ne anlama geldiğini Mâni.”

Birden birkaç adım geriledi ve durdu. Bütün dünyayı susturacak kadar sakin bir sesle, bir mahkûmun son umudu gibi konuşmaya başladı:
“Sana ilk rastladığımda okulun önündeydin. Henüz kimle karşılaştığımı bilmeden ben, lüle saçların uçuşmak istiyordu burnuma sanki koklamam için. İşte o zamandan beri yalnızca senin ışığını görmek istiyorum, belki de seni görmenin bin bir yolunu buldum. Ne zaman sana yaklaşsam nefes aldığımı hissettim, uzaklaştıkça boğuldum. Eğer bu aşk değilse, ne olduğunu bilmiyorum.”

Bir an duraksadı, gözlerini kaçırmadı, sadece beni biraz daha içine çekti:
“Seninle olduğum her an, hayatımın her anı önemli oluyor gibi geliyor. Bu basit bir heyecan değil, değil mi? Eğer öyleyse, bu heyecanı kaybetmek istemem.”

Nefesimi tutarak bakıyordum ona. “Korkutuyorsun beni,” diyebildim nihayet, neredeyse fısıldar gibi.

“Ben korkmuyorum. Çünkü bu kadar korkunun arasında bir tek sana olan hislerimden eminim,” diye cevapladı.

Onunla geldiğim bir yerdeydim ve kendimi son zamanlarda hissettiklerim yüzünden fena kaptırmıştım olanlara. Şu an da Murat’ı keskin bir dille reddedersem olacaklar nelerdi? Nasıl şu şekilde kendimi tehlikeye atacak kıvamı görmezden gelip susmuştum? Bu, Murat’ın söyledikleri sahiden gerçek miydi?

“Mâni,” diyerek dokunmak istediği omzumu irkilerek çekmiştim geri. Bedenimin tavrı onu bile bile hayal kırıklığına uğratıyor olmalıydı ki elini geri çekip bir süre o da benim gibi sessizleşiyordu. Murat'ın söyledikleri, beni adeta donakalmış bir şekilde bırakmıştı. Sözleri bir yandan kalbimi sıkıştırıyor, diğer yandan korkutuyordu. Yüzümdeki kek ve krema parçaları hala soğuyordu ama en çok soğuyan şey içimdeki duygulardı. Murat'ın “Sana aşığım” dediği o an, kelimelerin gerçekliğine inanmakta zorlanmıştım. Hızla gelişen bir duygu değildi, Murat bana çok farklı bir adam gibi görünüyordu.

“Son vermeliyiz.” diye atıldım söze ve ısrarla ekledim: “Bu oyun, senin yükünü fazlasıyla artırıyor.”

“Bu yükü seninle paylaşmadan bedenimden dışarı nasıl bırakabilirim?”

“Bazen hafiflemek için bırakmak gerek… Belki de artık biz bu oyunu bırakmalıyız.”

“Senden vazgeçmiyorum Mâni.”

“Ben bu oyunu başlatarak hatalıydım, şimdi bitirerek hafiflemek istiyorum.”

“Bu itiraf sonrasında korkunç mu geliyorum sana? Niye kendini dedenin kızgın sularından korumak için bana sığınmıyorsun?”

“Anlamıyorsun. Ağzına alıyorsun o kelimeyi. Aşk ne demek biliyor musun?”

“Seninle öğreniyorum.”

“Bu doğru cevap olamaz.”

“Aksine, ben ilk kez aşkı öğrenebileceğim. Heyecanlandırıyorsun beni.”

“Heyecan bir gün kaybolur. Oysa aşk sonsuzdur.” dedikten sonra gözlerimdeki kararsızlıkla, derin bir nefes aldım. “Ama bazen, o sonsuzluğa bile ihtiyacım olmuyor. İçimi hafifletmek, sadece biraz rahatlamak istiyorum. Seninle değil, tek başıma…”

Murat bir an sözlerime suskun kaldı, sonra sert bir şekilde gülümsedi. “Tek başına mı? Ama tek başına kaldığında, her şeyin çok daha zor olduğu aşikâr.”

“Bu benim sorunum.”

“Asıl sorun, seni gerçekten sevip sevmediğimi anlamanda. Seni ürkütecek sözler kurduğumu bile bile cesaret ediyorum sana açılmaya. Kaçma, sesimin titremesinden dahi anlamıyorsun. Seni gerçekten seviyorum.”

Murat'ın sesindeki titreme, bana yavaşça doğru kayarak, derin bir huzursuzluk bıraktı. Gözlerimden kaçan tek bir gözyaşı, kendimi açıklamak zorunda kalmamı sağladı. “Ben her an, her kararda kayboluyorum.”

Murat konuşmanın baskısı altında derin bir iç çekti. “Birlikte kaybolmak istiyorum, Mâni. Ama sana, şu anın içindeki huzursuzluğu da asla yük edindirmek istemiyorum.”

“Bu dediklerin için ortak bir çaba gerekir ama bu benim sözlerimde geçmez.”

“Uzun süredir sana görünür olmak için çabalıyorum. Artık biliyorsun, itiraf ettim sana.”

“Gitmek istiyorum.”

“Ortak bir çabadan bahsettin. Aşk için bu mu gerekli? O halde İstanbul’un olmam için yardım et bana Mâni.”

Niye onu hiç kırmak istemiyordum şu an da? Normal şartlar altında bu cümleleri kuran kişileri ezip geçerdim ama Murat’a karşı naif bir yanım vardı. Sadece o andan kurtulmak istiyordum, bunu nasıl yapacağımı bilmeden sözlerim döküldü içten içe.

“Ben böyleyim işte. Hep bir bahanem vardır daha az sevilmeye.”

“Yapma onu işte. Şu uzaklığın, soğukluğun bir duvar gibi önümde.”

“Murat, neden beni yalnızca evime götürmüyorsun? Kendime buradan gitmek için başka bir yol bulmamı mı bekliyorsun?”

“Evlenelim mi?”

Murat’ın “Evlenelim mi?” sorusu, aslında sormayacağı bir şeydi. Ve o an, sanki dünya bir anda durdu; kalbim öylesine yavaşladı ki, saniyeler arasında her şeyin titrek hareketlerine tanıklık ediyordum. Hislerim yavaşça çözülmeye başladı, kaslarımda hissedebileceğim kadar yoğun bir durgunluk vardı. Tıpkı kalbimin, ciğerlerimin her anını hissettirecek kadar yavaşça attığı gibi.

O soruyu duyduğumda, sanki o kadar derin bir sessizliğin içindeydim ki, dışarıdaki dünya, gerçeği anlamak için çok uzaktı. Murat’ın gözleri —beklenmedik bir şekilde, ilgisini bana odaklamış —sadece o gözler gözlerime yabancı değilmiş gibi odaklandı. Ama ben, ister istemez ona bakmak zorunda kaldım.

Arabaya binmek ister bir tavırla jest ve mimiklerimle arabanın kapısını açtırmış ve o koltuğa oturduğumda Murat’ın az önceki cümlesi aydınlanmıştı kafamda. Sahiden o duyduğum neydi?

Arabanın klimalı ortamında soğuk hava burnumda asılı kaldı ama Murat’ın yanımda oluşunun yarattığı bir başka soğukluk vardı; özellikle parmaklarını direksiyona yaslaması, şoför koltuğundaki hâliyle sert çizgilere odaklanan bakışları.

Beyaz teninde, çene hattını izlerken, dikkatimi başka şeyler de çeker oldu. Âdem elmasının hareketini görmek, her şeyin yeniden yavaşlamasını sağladı. En çok da o küçük ama belirgin hareketi izlemek içimden korkarak baktığım en tehlikeli detaydı. Normalde birine bakmaktan çekinirdim ama şimdi... Bir şekilde Murat’ı incelerken gözlerim kayıyordu.

Bakışlarım; dudakları, ağırlığı, boynu, o yerinden hareket etmeyen kirli sakalıyla şekillendi. Âdem elması doğru yöne kayarken, her bir hat sesi biraz daha çok büyüdü. Ama tek bir şey vardı, vücudum onun etkilerine yavaşça tepki veriyor, fakat zihnim tamamen ona odaklanmayı reddediyordu. Öylesine bir gerilim vardı içimde.

Gözlerimin ondan kaydığı her an, vücudum kendisini biraz daha bırakıyordu. Yavaşça birkaç kez, o yutkunmalarını hissettim ama bunu saklamaya çalıştım. Kalbim çok yavaş bir şekilde atıyordu, oysa Murat sessiz bir şekilde dikkatini benden alamıyordu. Onun üzerimdeki etkisini hiç istemediğimi bilerek devam etmeye çalıştım ama bunun imkânsız olduğu her geçen saniye beni biraz daha köşeye sıkıştırıyordu.

Elimin, karnımın arasında durduğu her noktada, bu kalp atışının azaldığını bilmek, onu reddetmemi o kadar da kolaylaştırmıyordu. Zihnimde derin bir bıçak gibi kıpırtı yer ederken ben hâlâ cevap verememekte inat ediyordum. Murat’ın kelimeleri kocaman bir boşluk yaratmışken arabanın içinde, sessizliğe kapıldım.

“Neden evlenelim ki?” diye fısıldadım, sadece dudaklarım kımıldıyordu, içimde bir duvar kurarak.

“Çünkü seni seviyorum.” dedi.

Bir adım daha geri attı sözlerim.

“Ama bu…” diyebildim sadece, cümlelerim geçici, yavaş ama güçlü bir şekilde yere indiler. “Bunu kabul edemem Murat.”

“Neden?” dedi, sesindeki tek bir kelime bile bir bütün oldu.

“Nedenini biliyorsun.”

Murat, sessizliğin içine sıkışmıştı ama ben sözlerimi yavaşça, dikkatlice seçerken, hislerimi derin bir şekilde saklı tutuyordum. Gözlerimi onun yüzünden ayırmak zor oluyordu çünkü ne kadar kaçsam da o daima beni izliyor ve her hareketimi hissediyordu.

“Nedenini biliyorsun,” diye tekrar edebildim, sesimdeki gücü zorla bastırmaya çalışırken.

O bir an sessizliğe büründü, gözleri bana derin bir soru işareti gibi baktı. Belki de bana bakan bu gözlerde bir çeşit yakarış vardı, umdu sadece. Bekledi, duymak istediği cevabı. Gözlerim bile ona yetemezken sözler nasıl yeterdi? İnanmak istemedim bir adamın karşımda benden beklediği aşka.

Yavaşça başını salladı ama söylemek istediği şeyi yine diline dolayacak kadar yumuşamıştı.

Murat, ciddiyetle yüzümü gözlerimde aradı. Gözlerimin sürekli kaymasından kendimi zorladığımı fark etti. Yüzünde rahatlatıcı bir gülümseme yerine, daha derin ve belirgin bir ifade yerleştiğinde beni rahatlatmak için çabaladığını daha o ilk karede anlıyordum.

“Bunu şöyle açıklayayım, Mâni,” dedi, sesindeki sertlik yerini yavaşça bir parça güven veren tonlamaya bırakıyordu. “Evlenmek falan, hepimizin kafasında bir yere düşse de... Şu an mesela birinci tercihimiz bu değil tabii. Ama... Seni tanıdıkça içimde başka bir şeyler şekilleniyor. Bu şaka değil, bu gerçek.”

“Gerçekten mi?” diyebildim, sesim düşük ve titrek bir şekilde çıkarken.

“Bunu anlatmam gerekiyor Mâni,” dedi, sesi daha rahat fakat hala çok netti. “Bazı şeyler hemen gelişmeyebilir, elbette... Ama seni düşünmek benim için sıradan bir şey değil.”

Kendimi daha fazla savunmasız hissettiğim bir anda, Murat arabanın içindeki atmosferi hafifletmek için hemen bir adım geri gitti.

“Hala pastanın kreması yüzünde, gözlerinin içinde gerçek seni görmek yüzündeki krema kadar kolay olsa keşke.”

Murat, gerginleştirdiği bu havayı yumuşatamazdı elbette. Ben de ne diyeceğimi bilemiyordum ki.

Murat hafifçe eğildi ve bana doğru bir adım atarak ciddi bir yüz ifadesi takındı.

“Dur bekle,” dedi aniden, sanki bir şey hatırlamış gibi.

“Neyi bekliyorum?” dedim anlamadan. Elime tutuşturuyordu arabanın anahtarını.

“Arabaya otur, tuşuna bas ve kapıları kilitle. Geri döndüğümde her şeyi açıklayacağım.”

Elimdeki anahtara bakıp istemeden onun söylediklerini yaptım. Birkaç dakika, ardından on dakika… Ve tam yirmi dakika sonra hızlı adımlarla geri geldi. Kapıyı bana açtırıp yan koltuğa oturduğunda nefesi hafifçe kesiliyordu ama ifadesi rahattı.

“Nerede kaldın? Kerem’le mi tartıştınız? Ne oldu?” diye sordum.

Murat kaşlarını kaldırdı. “Ne Kerem’i Mâni? Gazeteci kayda almıştı bizi.”

“Gazeteciler mi?” dedim irkilerek. “Murat, mahvoldum! Sence beni de haber yaparlar mı?”

Murat başını iki yana salladı, sanki bir çocuğu sakinleştirircesine.

“Endişelenmen için söylemedim. Yalnızca haberin olsun istedim. Artık benim yanımdayken hiçbir şeyden korkma. Hallettim, o görüntüler yok oldu.”

“Sen… Sen Kerem kadar ünlü müsün? Niye seni çekiyorlar ki?” dedim kısık bir tonda, içinde biraz merak saklıydı.

Cevabı basitti ama ses tonu neşeliydi.

“Sandığından daha önemli bir ailem var diyelim.”

Başımla anlamlı bir şekilde onayladım ama sonra dayanamayıp ekledim:
“Bu müthiş bir zorluk olmalı. Her haline, hareketine dikkat etmen gereken bir yerde benimle berabersin. Kendine daha ‘kolay’ bir yol bulsaydın Murat. Belki bu durum senin için benim yanımdayken büyüyebilir.”

Kafasını yana eğip, gözlerimin içine bakarak son derece samimi bir şekilde gülümsedi:

“Senin yanındayken büyüyen her neyse seni endişelendirmeden bitirebilirim. Ayrıca kolay yollar beni hiçbir yere götürmedi ama sen götürdün.”

Gözlerini kısa bir an üzerimden ayırmadan sürdürdü konuşmasını:

“Yüzünün aydınlığını görmek ne güzel şey bir bilsen. Yaşıyorsun, canlısın. Gözlerini arada böyle büyütüp de bana şaşkın bakınca seninle bir ömür geçirmek istediğimi fark ediyorum.”

Bunlar değerli sözlerdi ama kalbim kurulan cümleleri işitmiyor gibiydi. Onun benim bile göremediğim tepkilerimi seyrederek analiz ettiği beni susturamadım. Evet, olabildiğince şaşkınım çünkü içim Kerem’le dolu ve ondan umduğum sözlerden fazlası Murat’ın sözcüklerine doğuyordu. Bu hoş sözlerin beni iyi hissettirmesi gerekmez miydi? Ben yerin dibine girmiş gibiydim onun kurduğu cümlelerin ağırlığıyla. Onun tüm endişelerimi bitirecek tarzı konuşmaları müsaade etmeyeceğim bir boyuttaydı.

Elimdeki araç anahtarını ona uzatarak:

“Anahtarını al ve gidelim. Temizlenmek istiyorum.” dedim sıkkın bir ifadeyle, konuyu değiştirerek.

“Elbette,” dedi bir kahramanın görev başındaki ağırbaşlı ciddiyetiyle.

Herhangi bir çeşme hayratının önünde durdurmuştu arabayı.

“Yüzüm temiz artık, çok şükür.”

Yıkamıştım yüzümü, elimi ama elbisemin göğüs kısmı hala krema doluydu. Elimle alsam da kendimi ıslatsam da temizlenememiş bir de üstüne berbat olmuştum. Sinirim bir hayli bozuk ve dalgındı dedemin bana soracağı hesabı düşününce.

“Ah!”

“Mâni!” Murat arabadan inip koşarak beni ayağımın çukura bodoslama girdiği yerden kaldırmıştı.

“İyi misin?”
İnlemelerim bağırmalara dönüşse de öyle bir canım yanıyordu ki. Gözlerimde dolan yaşlar ve bu ağrı hiç geçmeyecekti sanki.

Yere çömelmiş ve Murat’ın beni kaldırıp tuttuğu koluna koala gibi sarılmıştım. Murat’a tutunduğum eli acıyla ayağıma götürmüş ve daha fazla hisseder olmuştum ağrıyı.

“Sanırım ayağıma bir şey oldu Murat.”

Sıklaşan nefesim kelimelerimin arasını sekteye uğratıyordu.

“Kalkmayı deneyelim bir.”

“Olmaz, sabit değilken daha çok ağrır.”

“Gidelim bir ultrasonda baktıralım.”

Başımı iki yana sallıyordum.

“Mâni, hadi ben kaldıracağım seni.”

“Hayır, çok kötü. Hiç böyle ağrımamıştı. Daha önce de binlerce kez düştüm. Bu çok ayrı.”

“Bacağında kan var.”

“Düşerken üst bacağıma doğru çizildi. Acıdan belli onun kanadığı.”

“Kendini hazır hissetmeni hızlandırmalıyız. Üçe kadar sayayım ve kalkmayı dene.”

“Ah baksana, buz gibi bir şey var mı arabada?”
“Yok maalesef.”
“Şimdiden mosmor oldu.”

Murat bakmak için ayağıma dokunduğundan bağırıyordum.

“Hassaslaştı ve morarma var.”

“Burkulmaktan daha kötü bu.”

“Kırılmış olabilir mi?”

“Ne? Neler yaşıyorum ben? Ölmem mi gerekiyor her şeyin bitmesi için!”

“Kötüyü çağırma. İster hoşuna gitsin ister gitmesin.”

Arabanın arka kapısını açıyor ve çömeldiğim yerden yer çekimine karşı beni kaldırmada zorlansa da bir hamlede başarıp arka koltuğa yerleştirmişti beni.

“Hastaneye gidiyoruz.”

“Çok sallama arabayı. Yavaş git.”

“Olur.”

O ağrımı hissetmemem için beni konuşturmaya çalışsa da ben sadece kendimde kalmak istedim. Gözlerimden süzülen yaşların farkına bile varamadan, her geçen saniye ile içimdeki acı büyüyordu. Kafam karışıktı, bir yandan Murat’ın endişeli bakışları, bir yandan da içimi boğan düşünceler… Hastaneye gitmek zorundaydım, ama oraya varana kadar geçecek zaman, her şeyin içinde bir bilinmez gibi geliyordu.

Murat arabayı olabildiğince dikkatli ve yavaş sürüyordu. Bir yandan hastane yoluna saptık, bir yandan da gözlerim kararmış, içimden bağırıyor olsam da sesim çıkmıyordu. Yol uzun gibiydi, ama sonunda hastane binasını gördük. Murat'ın park ettiği arabadan inmeden önce, derin bir nefes aldım. Kollarımın güçlü dokunuşu ağrıya geçici bir rahatlık sağlamıştı ama her adım attıkça ağırlaşan yük içimde bir yara gibiydi.

Murat beni iyice sarmıştı. “Biraz daha dayan, Mâni. Her şey geçecek. Sen sadece kendini koru.” diye fısıldadığında ben kendi işimi kendim halletme çabası içerisindeydim.
İçeri girdiğimizde hastane acil servisi hemen ilgi gösterdi. Hemşireler, doktorlar koşturuyordu fakat hepsi bir şekilde olayı daha az korkutucu hale getiriyor gibiydi.

Ve o anda şunu fark ettim: Murat orada acımı hafifleten tek kişiydi işte kalbim bunun için daha çok acıyordu. Kerem yoktu.