5. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları
✅②. Bölüm ஐ Başlangıç, ஐ
4 Ekim
İstanbul’a yolculuğum uzun bir otobüs yolculuğuyla başlamıştı. Şu an da evim dediğim yerdeyim. Peşimden sürüklediğim eşyalarımsa benim buradaki dert ortağım. Sahip olduğum insan sayısıysa eşya sayımdan daha azdı. Birkaç kişiye sahiptim ya da sahip olduğumu zannediyordum. Genelde beni sevenlerin çoğu ortalıktan kaybolurdu. Böyle bir kaderi değiştirmekte buraya gelişimin amaçlarından biriydi ama bunun için ne kadar çırpınırım gerçekleri gördükçe bilemiyordum. Müzik öğretmeni olmaksa hayalime yeni giren bir durumdu. Tercihleri yazana kadar böyle bir hayalim yoktu elbet. Dedem beni isteklerimden uzak tutan birisiydi. Ben hayatım boyunca böyle bir pasifliğe itilmek istemedim. Beni çok sevmesine rağmen itti. Keşke beni benim istediğim gibi seviyor olsaydı. Belki istediğim gibi okuyabilirdim. Piyanist olabilirdim.
Tabii yediğim çomaklardan birisiydi hayalimin baltalanması. Şimdiyse tek şansım bu özel okuldaki hocalardan yararlanmaktı. En azından yeteneğimi ortaya koyabilirsem veya biri tarafından tutulursam dedeme bir şeyler göstermiş olabilirim. Onun bu ketum inadını kırabilirim.
Dedemin üzerimde bıraktığı kötü anılar kadar iyi anılarımız da oldu. Özellikle şu anki evim. Burası iki katlı bir müstakil ev. Ben ikinci katında yaşıyorum. Benim evime çıkmamı sağlayan dokuz basamaklı bir merdiven var. Alt katın yola bakan tarafındaki kapısı benim katıma göre az daha solda kalıyor. Niyeyse her yerde her şey yamuk. Alt kat üst katı eş tutmazken nasıl ev inşa ediyorlar hayret ediyorum. Bu katın ev sahibi bazen gelip orada kalıyormuş o bile rahatsız değilse bu durumdan ben kiracı olarak susarım. Alt komşum şehre daha yakın olan diğer evinde konaklarken istediğim yalnızlığa şuracıkta ulaşıyorum. Pek gürültülü biri değilimdir de şu hesap verme muhabbeti şükür ki komşu yetmezliğinden haneme bir puan kazandırdı. Öyle çok sevdim ki burayı, her şeyiyle tatlı geliyor bana. Kapımın önünde soğuğa dayanıklı adını bilemediğim bir bitkim bile var. Çiçeklerle ilgili yeteneksizliğimden ölmez umuduyla kendi ortamında yaşayıp gidiyordu canım bitki. Evimin içerisine girildiğinde bizi oturma odası karşılıyordu. Bir oda bir salon evim az eşyalıydı. Girişten biraz ilerlediğimizde batı tarafımda kalan koca bir dikdörtgen girişle karşılaşıyoruz. Burası benim şimdiki oturma odamdı. Eskiciden alınan iki tip çekyatı kuzey güney yönlü karşılıklı şekilde yerleştirmiştik. Televizyonuysa güney batı yönüne çaprazlama koymuştuk. Üçlü çekyatların arasında bir adet halı ve eski, kahve tonlarında, tırtıklı bir sehpa vardı. Tüllerse sırf evin içerisi gözükmesin diye asılan uydurma tüllerdi. Kuzey yönündeki koltuğun sağ tarafındaysa yattığım oda bulunmaktaydı. Yatağım eski yatağım gibi batmıyordu. Hemen kapının karşısındaki camın altına yerleş-tirmiştik onu. Etrafımda, dolabım çalışma masam ve ıvır zıvırım vardı. Odamdan çıktığımda sol tarafımda koltuklarım kalırken sol tarafımda tuvalet kapım ve biraz ilerisinde olan mutfak kapım bulunuyordu. Tuvaletim ve banyom küçüktü. Şanslıyım ki bu küçüklüğe sığabileceğim bir küvet koymuşlar. Ve başka bir şansımsa mutfağın diğer odalara göre büyük olmasıydı. Bu mutfak biraz eski püsküydü fakat işime yarıyordu. Açılıp kapanan masaysa bazı günler yemek yeme için kullanıyordum. Onu ileriki zamanlarda oturma odasına götürerek ders ça-lışmakta planlarımın arasındaydı.
Dolmuş sonunda evime yaklaşmıştı.
“Müsait bir yerde” dediğimde ağır ilerleyen bu dört tekerlekliyi biraz ileride durdurmuştu. Ayrı kaldığım evimin basamaklarını çıkıp anahtarı kapının deliğine sokmuştum. Durağanlaşmıştım. Sırtımdaki okul çantasıyla öylece dikili kalmıştım. Anahtarı yavaşça çeviriyordum. Durağanlığım aklıma gelen çılgın günlerdendi.
Sadece kendimin duyabildiği ses tonunu yine konuşturuyordum.
“Aklımda Kerem vardı. Bana yaklaştığı an, beni zorla Juliet yapışı. Romeo da kendisi olur bu delilikle. Gerçekten de Romeo o çocuk muydu? Uf bir de bu saçmalığa çalışacağım. Çıkar şu deli adamı aklından!”
Anahtarı kilitten çekip evime girmiştim.
Karşılaştığım yeni bir sessizlik daha! Aslında hiç alışkın olmadığım bir ortam. Hayır, çok insana alışkın olduğumdan değil bu garipsemem. Sadece yalnızlık işte! Belki de alışmak istemediğim bir ortamdı alış-mak istediğim ama yararı yoktu böyle alıştırmıştı hayat. Çoğalmak içinse yalnız kalmışım meğer. Koskoca bir eve sahibim. Her şeyiyle bana ait. Ev düzenini yoluna soktuğum gibi okul düzenimi de yoluna sokmalıyım.
“Şimdi ben bu oyunda rol alacağım ama oyunun kâğıdını Kerem’den istemem gerek.”
DEDEM ARIYOR...
Cebimde sessizliğin mahpusu olan telefonum titreşimiyle dile getiriyordu amacını. Açıyordum.
“Alo ded...”
“Nasıl kızım oralar? Seni üzen yok de mi? Gelir üzerim seni üzeni yavrum. Bir tanem seni çok özledim. Tombiş yanaklarına bakıyorum sürekli. Fotoğraflar yetmiyor. Oraları iyi öğren ama çok gezme tamam mı? Sahibin yok sanmasınlar. Oraları öğren ben geleceğim torunum. En yakın zamanda geleceğim.”
Dedem bir haftada dile getirebileceği tüm cümleleri bir aramayla işittiriyordu.
“Dedeciğim çok mu özledin beni? Daha geleli üç hafta oldu.”
“Olsun torunumu çok özledim ben. Tombişimin ilk okul günü nasıldı?”
“Normal bir gündü dedeciğim. Biraz yoruldum. Yemek yiyeceğim. Sonra da uyurum belki.”
“Bak kaç zamandır aramadım seni bir süre bekledim ki alış. Oraya gelince ilk gününü benim sana aldığım kalemle günlüğüne yazmış mısın bakacağım. Seni daha da yormayayım kuzum. Yat uyu. Kendine iyi bak ben gelene kadar.”
“Tamam dedeciğim. İyi geceler.”
Dedemle daha çok konuşmak isterdim ama gerçekten yorgundum. İs-tanbul’a taşındım. Ev bul. Evi temizle. Eve taşın derken çok yoruldum. Saat bir hayli ilerlemişti. Pijamalarımı giyip mutfağa geçmiştim. Isıtmıştım dolaptan elime ilk gelen konserveyi. Oysa yemek yemeye bile üşenmiştim.
Yemeği yiyip ardında çıkan bulaşığı toparlayıp yatacaktım ki aklıma dedeme verdiğim söz gelmişti. Dedem şimdi olurda çat kapı gelirse yazdığım hiçbir şey yoktu onun hediyesi üzerinde. O günlüğe yazdığım yazıyı tamamlamam gerekiyordu ama canım hiç mi hiç istemiyordu. Zor bela mı açılır bir günlük? Birkaç bir şey karalayayım işte dedem sevinsin, diye geçirdim aklımdan ama günlüğü açtığımda ne günlüğün içerisindeydi dolma kalemim ne de çantamın herhangi bir yerinde. Kalem çoktan uçup gitmişti ve belli ki içimin şu sayfaları doldurmak istemeyişine güzel bir bahane bulmuştum. Keşke kalem yerine şu günlüğü kaybetseydim. En azından daha az üzülürdüm.
“Acaba kalemim nerede? Kalemimin üzerinde ismim yazdığı için onu belki bulabilirim. Koskoca dünyada kim çocuğunun adını Mâni koyardı ki? Otobüste mi düştü? Acaba okuldaki görevliler bulmuş mudur? Bulsalar bile nereden bulabilirim kalemi mi? Ne zaman kaybettiğimi bile bilmiyorum.” gibi soruların cevabı yoktu.
Yoğun düşüncelerle birlikte uykum iyice gelmişti. En azından güzel bir uyku çekmek için uyuyabilirim.
❀
