24. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları
✅⑭. Bölümஐ Bazen, ஐ
Şubat 2
Sokağın biriydi burası. Hangi sokak olduğu bilinmeksizin. Etraf simsiyah bir sise bürünmüş ve gece siyahlığına doymuştu. Sisin içeri-sindeki belirsizlikle gerçeklikle yokluk arasında kaybolmuş bir sokak-ta gözlerimi açmış bir yabancıydım. Gökyüzünden çalınıp farklı bir diyara uçma arzusuyla gözümü karanlık gökyüzüne çevirdiğimde gözlerimin ışıltısı kulağıma gelen seslerle sekteye uğruyordu. Duyu-yordum ama duyduğum her neyse algımı değiştirip bulandırıyordu. Neredeyse gökyüzünü içerisinde farklı bir diyara yolculuk yapacaktım ki ellerimin arasından kayıp gidiyordu sihirli anlar ve kapısını yüzüme kapatarak başka bir yolculuğa koyuluyordum. Yine bir sokak ama bu sefer öncesinden daha farklı. Tabelaları bile okutmak istemiyordu bu yer. Öyle soluk öyle somurtuk. Göz ucumla etrafı izlerken bir yandan bir ses yankılanıp duruyordu.
“Düt düt.”
Bedenimdeki irkilmeyle yerde raylar belirmeye başlıyordu. Şaşırıyor-dum çünkü normal hayatta böyle eşeyler olmazdı. Rayların olduğu yer gözümün önünde kesinleşince rayların üstünde beliriyordum.
Karşımdan gelen bu tren sesine doğru bakarken yüzüm düşüyor ve belirsiz bir hüzün kalbimin ortasına yerleşiyordu. Eğer şu an rüya-daysam kulağıma gelen bu söylentiler gerçek olabilir miydi? Eğer bu söylentiler gerçekse şu an bu trenin altında kalmaktan kendimi kur-tarabilir miydim? Rüyada kalmak istememle bu rüyadan ayrılmak is-temem arasındaki farklılıkla savaşamadan kaskatı kesiliyordu bede-nim rayların üzerinde ve git gide yaklaşan ışık karanlık sokağı usulca aydınlatmaya başlıyordu. Bir adım, tek bir adım dahi atamayışım… Vücudum karıncalanırken bu durum daha da kötüleşiyor ve kendim için tek bir şey dahi yapamıyordum. Işık beni kendisine doğru yaklaş-tırırken yapabildiğim tek şey gözlerimi kapatmak olsa da tüm mekânı aynı zamanda ve aynı hızda görebiliyordum. Kurtarılmayı beklemek gibi bir durumum yoktu çünkü; tren çarptığı an da bu kabustan uya-nacaktım. Belimde bir el elimde diğer el. Hiç ummadığım an da yüzü gözükmeyen biri tarafından tutularak kurtarılıyordum. Rüyanın her anı giderek tuhaflaşırken onun yüzünü tanımaya çalıştıkça sokak de-ğişmeye başlıyordu ve o ben daha onu göremeden kayboluyordu. Işık altında beliren tek bir yer vardı ve o aydınlandıkça ben bu karmaşık-lığın ardında o yere doğu yürümeliymişim gibi düşünürken aynı an da rüyada olduğumu bilerekten kendimi uyandıramayışımla ilerliyor-dum. Kafenin kapısına yöneldiğimde içeride olmak yerine mutfakta beliriyordum. İki kişinin karşılıklı gülüşmelerini duyuyordum. Mutfa-ğın kapısını araladığımda bu gülüşmelerin sahiplerini görüyordum. Daha dün hayatıma almak istediğim adamın başka kadının kollarında olması! Acınası. El ele, dudak dudağa! Gitmek istiyorum. Gözlerimi kapatıyorum ama her şey o kadar gerçek ki bir türlü uyanamıyorum. Mutfak tezgâhında davetiyeler, kartlar görüyorum. Masaya yöneldi-ğimde keskin görüşüm azalıyor. Uyanıyor gibi oluyorum bu seferde daha fazlasını görmek ve uyanmamak için zorluyorum kendimi. Yine de uyanıyorum!
Saniye annemin beni dürtmesiyle başımı kaldırmıştım.
“Kuzum müşteriler varken uyumuşsun.”
Uyku sersemliğimle karşılık veriyordum.
“Efendim?”
“Hadi kızım kalk.”
“Tamam.” diyordum mamurca. Saniye annem tam gidecekken soru-yordum ona.
“Saniye anne, ben kestirirken Kerem buraya gelmiş olabilir mi?”
“Gelmedi.”
“Bir kafe gibi bir şeyler duydum.”
“Telefonda konuştuk. Onu duymuşsundur sen kızım.”
“Ne, ne gibi? Kerem’le mi konuştun?”
“Hayır, Refik babanla konuştum.”
“Refik babam dönmedi mi hala?”
“Bir saate kadar dönmüş olur.”
“Saniye anne çok kalabalık değil zaten. Erken kapatalım mı bugün?”
“Olur mu öyle kızım? Şimdi herkes hasta. Gelip çorba içip gidenler oluyor.”
“Uf peki.”
“Senin iş yapasın yoksa geç yat. Ben yetişirim kızım.”
“Ya Saniye anne o değil de benim içim bir tuhaf.”
“Hayırlara gitsin kızım, ne oldu?”
“Bilmiyorum.”
“Sen de mi hastalanıyorsun acaba? Hastaneye gidelim istersen lo-kantayı kapatınca?”
“Gerek yok ya.”
“Refik babanda burada değil ki. Kerem’i arayayım mı kızım? O seni hızlıca götürür hastaneye.”
“Bir küçük kırgınlığım var ama olağan şeyler bunlar. Hastalıktan zi-yade farklı bir şey bu sanki.” diyerek masanın üstündeki telefonu eli-me alıp bakıyordum. Murat’la dört gündür hiç iletişime geçmemiştik ve bugün de akşamı buluyordu.
“Mâni, kızım. Hadi şu içeceği götür gel.”
İçeceği götürüp geldiğimde Saniye annem beni lavaboya giderken tutuyordu.
“Bir şey mi oldu?”
“Kızım, sen biraz güzelleşsen sonra biraz dışarıya çıksan nasıl olur?”
“Pasaklı gibi miyim şu an?”
“Öyle değil kızım. Çiçekli elbisen var ya onu giy sonra git gez dışarı-da. Gençsin ve benim gibi yaşlanmadan önce daha çok hayatın içeri-sine dahil olmalısın.”
“Lokantada yalnız mı kalacaksın?”
“Bu ilk kez olmayacak.”
“Refik babam istemez bence. Daha dört gün önce dışardaydım.”
“Refik babanda aynı şeyi düşünüyor. Gençlerin olduğu bir kafeye git ve biraz farklı ortama gir.”
“Gezecek kadar iyi hissetmiyorum.”
“İyi hissetmiyorsun çünkü hep aynı yerde aynı insanlarla çevrilisin. Değişiklik lazım sana, kızım. Kim bilir, belki de dışarıda güzel bir sürpriz seni bekliyordur.”
Derin bir iç çektim. “Peki ya daha da yalnız kalırsam daha kötü olmaz mı?”
“Belki de yalnızlık, yeni bir şeylere yer açmaya çalışıyordur, hiç dü-şündün mü? Kendine bu fırsatı ver. Hem sen dışarı çıkmazsan Re-fik’le ben hep senin halini düşünmeye devam edeceğiz, anlıyor mu-sun?”
Berbat haldeydim ve bunu her ne kadar gizlesem de anlıyorlar mıydı? Evet, dört gün önce, bana aşık bir adamın sevgililik teklifini kabul et-miştim. Onun bana bakan gözlerindeki tutkunun gücü, dudakların-dan dökülen o sözcükler… Hangi kadın kendini bu sözlerle güvende hissetmez ki? Ama işte şimdi dört gündür ortalıkta yok... Dört uzun, sessiz gün. Ve hiçbir şey… Bir mesaj, bir selam… Hiçbir şey. Kabul et-tiğim o teklif, kısa bir rüyadan başka bir şey değilmiş gibi. Kendimi kandırılmış, yapayalnız hissediyordum.
“Ben mi bir hata yaptım? Fazla mı çabuk evet dedim? Acaba her şey bir oyundan mı ibaretti?” diye geçerken zihnimden şimdi sığındığım bu lokantadan kafamı dağıtmam için gönderiliyordum. Fakat gerçek-ten dışarı çıkmak iyi hissettirecek miydi bana?
“Mani, kızım hadi boş gözlerle bakıyorsun hala bana. Kar soğuğunda gelende yok zaten, git hava al.
Biraz huzursuzca, "Ama ben gerçekten dışarı çıkmak istemiyorum," dedim, sesim yavaşça titreyerek ekliyordum.
"Şu an kendimi hiç hazır hissetmiyorum. Bir süre daha burada kalabi-lir miyim, lütfen?"
“Özellikle bugünlerde kimse gelmedi ya lokantaya sen eski dertlerini hatırladın kızım. Çalışmak insanın dertlerini geçiştirir halbuki. Şimdi sen dışarıya çık, bir gez, dolaş içindeki karanlığı aydınlat. Sonra yine gelir durursun burada.”
Başımı eğip bir süre sessiz kalmıştım. Gerçek hayatta olduğu kadar rüyalarıma da taşıyordu artık bu kırıklığım.
Saniye annem sesindeki hüzünle farkına varmıştı ki, beni sadece söz-lerle rahatlatmak yetmeyecekti. Bana doğru adım attı, ellerini nazikçe omuzlarıma koyarak, "Mani, biliyorum seni zorlamak istemem ama hatırım için bir kere sözümü dinle.”
Saniye annemin bakışlarından kaçamadım ve gözlerimi birkaç sani-yelik karanlığının ardından açarak derin bir nefes aldım.
"Tamam," dedim onu üzmeyecek şekilde.
Saniye annem başını sallayarak “İşte böyle, bir adım bile olsa nefes-len kızım.”
Saniye annemin kısa ısrarlarıyla odama gitmiş ve hala görmediğim değeri telefonun ucunda beklediğim için kendime şaşırıyordum. Üs-tümü giyinip lokantaya geri dönene de içimde hala bir umut var gi-biydi ama en kötüsü de “Hata mı yaptım?” korkusunu kapının eşiğin-den çıktığımda hissetmekti. Onun beni bıraktığı bu bilinmezlik bir in-sana yapılamazdı özellikle de bir sevgiliye.
Lokantanın kapısını açarken içimi saran o soğuk hava, birkaç adımda beni dışarıdan içeri çekti. Gözlerim odada dolaşırken Saniye annemin yüzüne takıldı. Beni hiç olmadığım kadar sessiz bir şekilde gözleriyle izledi. Ne yapmam gerektiğini bilemedim. Gidip ona anlatmalıydım, hep kafamı meşgul eden duyguları ona açmalıydım belki de. Ama susmaktan başka bir şey yapamıyordum. İçimdeki ikiliği ve verdiğim kararların sonucunu belki de bir tek kendim bilmeliydim.
“Ben geldim,” dedim sonunda, adım adım yaklaşıp ön tezgâhın arka-sında çalışan Saniye annemin yanına.
“Ne güzel olmuşsun kızım.”
“Sahi mi?” dedim tereddütle, onu anlamaya çalışarak.
“Gençliğimdeki gibisin. Cıvıl cıvıl.”
“Teşekkür ederim,” dedim mahcup bir şekilde. Zoraki bir gülümseme oturtmaya çalışıyordum yüzüme ama bunun içten olmadığı gün gibi ortadaydı.
Saniye annem, bana bir şey söylemeden önce elini havluyla kurula-yarak göğsüne yakın bir yerden para çıkardı. Sonra bana doğru uza-tıp:
“Al bunu. Taksi çağırdım. Ona verirsin. Vakitlice git, biraz temiz hava al gel kızım,” dedi kararlıca.
“Olmaz Saniye anne. Zaten…” diye itiraz etmeye çalıştım ama sözle-rim bitmeden beni susturdu. Elime parayı tutuştururken bir daha ko-nuşmama fırsat vermedi.
“Al dedim. O kadar,” diye keskin bir kesinlikle ekledi. Onun bu kararlı-lığı karşısında direnemedim. Eliyle sırtımı hafifçe iterek beni harekete geçirmeye çalışıyordu.
Taksiyi bizzat kendi elleriyle çağırdı ve ben binene kadar orada bek-ledi. Tüm bu olup bitenin ne zaman ciddileştiğini anlayamadan ken-dimi taksinin kapısını açarken buldum. Taksinin kapısını yavaşça ka-pattım ve oturdum. Motorun uğultusu kalbime dolarken, soğuğun yerini arabanın içindeki ılık hava aldı. Elleri direksiyonu kavrayan taksici, iç aynadan bana baktı ve sıcakkanlı bir ifadeyle konuştu.
“Otur rahat ol kızım. Biliyorum nereye gideceğimizi.”
“Biliyor musunuz?” dedim şaşkınlıkla. Bu durum bir anda fazlasıyla garipleşmişti.
Taksici hafifçe başını salladı. “Elbette. Saniye Hanım dedi nereye gö-türeceğimi. Meraklanma sen,” dedi, yüzüne yayılan huzurlu bir gü-lümsemeyle.
Başımı yana çevirdim, dışarıdaki sokak lambalarının ardı ardına kayıp gidişini izledim. Her geçen saniyede aklımda dönen sorular arttı. Sa-niye annem nereye gideceğimi neden söylememişti? Bu plan nedir? Daha da önemlisi, gitmemi bu kadar neden istemişti?
“Bazen insanın içine kapanması çözüm olmaz, değil mi kızım?” dedi taksici, yine aynadan bana bakarak fakat ben baş sallamayla yetini-yordum.
Bir süre sonra taksici sessizliğe fazla dayanamayarak yeniden konuş-tu. “Saniye Hanım çok iyi bir insandır. Kendi evladı gibi sever seni belli ki,” dedi. Sesindeki sıcaklık biraz olsun gerilimi dağıtmıştı.
Başımı çevirdim ve ona hafifçe gülümsedim. “Evet, öyle… Hep ya-nımda oldu.”
“Her şeyi zamanında yapmak önemlidir,” dedi bir süre sonra, derin bir iç çekerek. “Bazen insan sorularıyla baş başa kalır ama unutma-malı ki hayat soruları değil, cevapları sever. Bu yüzden asıl önemli olan yola devam etmektir.”
“Ben…” dedim tereddütle, ama ne diyeceğimi bilemedim. Yarım kalan cümlem, taksinin motor uğultusunda kayboldu.
Sokak lambalarının ışıltısı, taksinin farlarından dökülen sarı huzme-ler, o geceyi daha da gizemli kılıyordu. Çok geçmeden tanımadığım bir caddeye saptık.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum sonunda, artık sessizliğe daha fazla dayanamayarak.
Taksici bir an tereddüt etmeden cevap verdi. “Saniye Hanım’ın git dediği yere. Önemli biriyle buluşman gerekiyor belli ki.”
“Buluşma mı?” dedim hayretle. O an gözlerimde bir şaşkınlık belirdi. “Ben kimseyle buluşacağımı bilmiyordum.”
“Gittiğimiz kafenin adı Zarif Durak’ım.”
“Ya, peki ne bu ısrar?”
Taksici birkaç virajı alırken, ben hala kafedeki buluşmanın kimle ol-duğunu kestiremeden düşünüp duruyordum. Tam o sırada telefonum çaldı, cebimden çıkarıp ekrana baktım; Refik babam arıyordu.
Hızlıca telefona cevap verdim. “Efendim, Refik baba?”
“Mani, kafeye gittin mi?” dedi.
“Henüz gitmedim,”
“Kızım ben sizin geçen ki durumunuzdan az çok haberdarım. Bu du-rumu çözmeniz gerektiğini düşünüyorum.”
“Refik baba, bu çok utanç verici.”
“Utanma kızım.”
Resmen Kerem’in bana yaklaşımını herkes sırayla öğreniyordu. Yü-züm iyice düşmüştü bu duruma.
“Mani, Kerem ilk kez bir kadını önemserken biz senin bu duruma da-ha yumuşak bakmanı bekliyoruz. O ailesiyle ilgili yoğun hisler yaşar-ken seni kırmış olabilir. Kendini gerçekten berbat hissediyor. Ben is-tedim ki konuşun.”
“Refik baba bunun konuşulacak bir tarafı yok. Kerem’in hayatı çok farklı.”
“Biz de o hayatın içindeyiz kızım. O benim de oğlum. Zarif Durak Ka-fe’de birileriyle oturacak. Az önce aradım konuştum onunla. Senin oraya gideceğinden haberi bile yok.”
“Refik baba,”
“Sonrası sana kalmış kızım. Bırak sana kendini anlatsın.”
Kafedeki buluşmaya gerçekten gitmeli miyim? Bu soruyu sormak is-temedim ama zihnim bir türlü rahatlamıyordu.
Taksicinin girmesi gereken sokağa yaklaşırken takılı kalan birkaç sa-niyelik düşünce kırıntısı daha vardı aklımda. Sahiden o kafeye girecek miydim?
Taksiciye ödeme yapıp onun getirdiği kafenin yakınındaki durakta inmemle rüyam kaldığı yer de devam ediyor gibiydi. Aynı hissiyat içe-risindeyken farklı hissettiren tek şey gece gündüze galip gelirken üzerime düşen bu titremeydi. Bu bir rüya içerisinde rüya ola bilir miydi bu esintiyle üzerimde beliren ürpermeye rağmen? Duraktan kafeye doğru ilerleyişimle kafenin içerisine bakışım arasındaki süre kısa bir üşüme mesafesi kadardı. Kafenin içerisine dışarıdaki camın-dan baktığımda rüyamdan farklı olan birkaç fazla insan haricinde on-lar aynı masada aynı yerlerinde oturuyorlardı.
“Murat,”
Daha az önce günlerdir mesajıma bir cevap göremediğim adam tele-fonumun ekranında belirmek yerine bu kafede o kadının yanında ye-rini belirtmişti. Bunu kendime yedirememiş ve tekrardan telefonu-mun ekranına bakmıştım.
“Bu, bundan bir haberim. O kadınla olduğuna ait tek bir mesaj bile yollamayacak kadar değersizim.”
Kapıdan feleğim şaşırmış şekilde hızlı hızlı uzaklaşıyordum. Yola fır-lamamla aniden yola atlayışım arasında kendimde değildim çünkü aklım fazlasıyla oturtamıyordu bu görüntüyü. Ben kabullenmiştim, güvenmiştim. Kendime rağmen evet demiştim.
Arabanın ani freni ve aniden bir vücuda doğru çekilişim. Hepsi bir an da gerçekleşivermişti.
“Ne yapıyorsun Mâni? Böyle atlanır mı yola?”
“Sen miydin?”
“Kim?”
Hararetli bir şekilde konuşuyordum.
“Rüyamda gördüm. Sen beni tren raylarında ezilmekten kurtarıyor-dun. Sonra olan biten her şeyi görüyordum.”
“Sakinleş. Hadi kafeye girelim. Bir şeyler içeriz.”
“Olmaz.” derken onun kafeye doğru ilerleyen bedenini tutuyordum.
“Olmaz.”
“Neden?”
“Saniye annem çağırdı. Eve gitmeliyim.”
“Bir şey olmaz. Zaten buraya geleceğini söyleyende oydu. İkindi saa-tinde uyumuş uyanmışsın. Delilik vurmuş sana. Öyle dedi.”
“Saniye anne ya. Durum öyle değil.”
“Nasıl peki?”
“Boş ver. Beni bugün hiç görmedin Kerem. Tamam mı?”
“Mâni, iyi değilsin bence.”
“Bundan sana ne? Beni görmedin. Ayrıca teşekkür ederim. Sayende birkaç yara izinden kurtuldum.”
“Bir dahakine sen de benimkini kurtarırsın. Hadi içeriye geçelim.”
“Sen niye geldin?”
“Sen içeridekileri görüp böyle telaşa düştün değil mi? Onlarla bugün burada buluşacaktım ama senin geleceğini söylemedim.”
“Bu ne demek oluyor?”
“Daha sana nasıl gösterebilirim ki olanı? Gözlerinle görmüyor musun arka planı?”
“Tüm bu organizasyonun asıl sebebi Murat’ın o kadınla beraber ol-duğunu göstermekle mi alakalıydı?”
“Seni bu görüntüden kurtarabilirim.”
Kalbim acıyordu.
“Ben taksiyle dönerim. Murat’a beni burada gördüğünü söylersen...”
“Evet, söylersem?”
“Saçlarını keserim. Şapkayı boşuna takmamış olursun.”
“Tamam, tehdidin işe yaradı. Söylemeyeceğim.”
“Güzel,”
“İyi bari ben götüreyim seni. Saniye annemi de görürüm.”
“Arabanla mı geldin?”
“Yok, motosikletle geldim.”
“Ben binmem ona.”
“Korkuyor musun?”
“Evet.”
“Kabulleniyorsun yani?”
“Hoşuna gitmiştir.”
“Çok. Düş yollara öğrenci.”
Motosikleti yola kadar getirmişti.
“İki kişi sığmayız buna. Bunun arka koltuğu yok mu?”
“Bana sarılacaksın.”
“Hayır.”
“Kucağımda da oturabilirsin. Senin tercihin.”
“Salaklık yapma.”
“Yine hakaret ediyorsun.”
“Şuradan gidelim artık. Nasıl düşmem ben bundan? Hangi istemedi-ğim yer daha güvenli?”
“Kucağım.”
“Bir şartım var ama.”
“Nedir? Kafenin önündeyken Muratlara selam vereceğiz.”
“Senin burada olduğunu bilmesini istemiyordun. Şimdi de kaos isti-yorsun.”
“Deminki halimi bilmesine gerek yok. Bana motorla turlayacağına dair söz verdiğini düşün. Beni restorandan aldın ve geri götürüyor-sun.”
“Bana uyar. Hadi gel.”
Kerem'in motosikletine yönelirken gözlerimle etrafa bakıyordum. Ak-şam olmasına rağmen etraf sanki gülümsüyordu. Kerem'in bir dizini açması sayesinde diğer dizine oturur olmuştum. Bir yere dokunma-dan oturmak kolay değildi elbet. Ellerimi kucağımın üzerinde kavuş-turmuş olan ona gitmesini söylüyordum.
“Gidelim.”
Murat, Kerem’le ilgili o kadar lafının ardından bakalım bu görüntüyü yutabilecek miydi?
“Bu şekilde gidersek yaralanabilirsin.”
“Bir şey olmaz bana.”
“Kollarımın arasından ayrılmamaya özen göster.”
“Ölmek için binmedim.”
“O zaman benden destek al.”
Ellerimi sarıyordu bedenine.
“Ne yapıyorsun!”
“Ölmemeni sağlıyorum. Böyle kal.”
Çalıştırıyordu Murat'ın gözünün önünden geçecek olan bu aleti. Ka-fe'nin önündeyken kornayı çalıyordu. Bunu fark etmediklerinde Ke-rem Laleyi arıyor onu dışarıya çağırıyordu. Ve kafeden dışarıya ilk çı-kan Lale oluyordu.
Lale “Hayırlı olsun.”
Kerem “Sağ ol.”
Kafeden çıkan Murat afallaşıyordu sanki. Lalenin yanına geliyor ve orada duruyordu.
Lale “Biz seni beklerken sen bu liseliylesin.”
Kerem “O üniversiteli.”
Kerem'in yüzüne bakıyordum.
“Ve çok başarılı bir öğrenci. Hayalleri var.” diye söylerken duygulan-mıştım. Bu cümleleri okulu tamamen bırakmışken ve gerçekten de lise mezunu olarak hayatta yaşamaya çalışırken duyuyordum.
Murat sert tonuyla: “İn oradan.” diyordu.
Lale “Ne oldu sevgilim?”
Bakışlarım “Ne oldu sevgilim?” cümlesine dönüyordu.
“Düşeceksin.” diyordu Murat, yerdeyken bakışları.
Kerem “Düşmez. Bu keratayı ne kadar iyi kullandığımı en iyi sen bilir-sin.”
Murat “İnmeyecek misin?” dediğinde yere bakan bakışları yüzüme geliyor, gözlerimi oyuyordu.
Konuşma sırası bana geliyordu.
“Kerem gidelim.”
“Tamam. Görüşürüz gençler.” dediğinde oradan uzaklaşır olmuştuk.
“Murat'ı unutmak imkânsız değil. Daha önce hoşlandığım adamın ku-cağındayım ve bir şey hissetmiyorum. Hissetmiyorum değil mi?” diye kendime sorarken onun yüzüne bakıyordum. “İkiniz de aynısınız.” diyerek makus talihime gülmüştüm.
“Bakışları...” ondan kalanlar. Silmen gerek onu Mâni. Birini sevmeden öpemezsin. O, o kızı öptü. Hikayeme konuk olan klasiklerden seçme bir erkek tipiymiş. Eğlenmek istiyormuş benimle. Başlamadan bitti işte, biz var olamadık.
“Mâni. Geldik.”
“Evde değiliz.”
“Kumdan kale yapmaya ihtiyacın var gibi. Koş oraya.”
Beni öylece göndermek istediği yere doğru baktım.
“Eve gitmek istiyorum.”
“Kül kedisi gibi davranma.”
“Ne alâka?”
“Saat gecenin on ikisi değil. Eğlen biraz.”
“Ben ergenim Kerem ve uyumak istiyorum.”
“Kızların ergenliği erken bitiyor, tripleri kalıcı oluyor diye biliyorum.”
Diyecek lafım olmadığından dolayı susuyordum.
“En azından bir yerde kahve içelim.”
Kerem’in dizinde oturmuş duruyordum.
“Senin gibilerin ergenliğinin kalıcı olduğu belli.”
Saniyeler öncesindeki konuşmaya ancak cevap bulabilmiştim. Ağzın-dan şaşırdığını belirten garip bir ses çıkmıştı.
“Sen altta kalmaz mısın hiç?”
“Ben iniyorum.”
Motosikleti tutan kolunu ittirmiştim. Dizinden kalkıp iniyordum.
“Öylece gidecek misin?”
“Taksi param var.”
“Çok inatçısın.”
Yeni yeni çıkan rüzgâr bağlı saçımı uçurmaya başlarken, saç lastiğimi koparıyor ve lüleli saçlarımı uçurmaya başlıyordu. “Çok inatçısın” cümlesinin ardından gerçekleşiyordu bunlar. Üzerime giydiğim çi-çekli elbiseyle, ahenkli uçuşan saçlarımla birlikte giderken “Bazen,” diyordum.
❀
