10. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları

✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ

Sinem Yazıcı Tolan

Bölümler
1 ✅Yazar ile Tanışma: 2 ✅Kitap Tasarım Tanıtımı: 3 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 4 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 5 ✅②. Bölüm ஐ Başlangıç, ஐ 6 ✅③. Bölümஐ Yanında kalmam gereken biri misiniz? ஐ 7 ✅④.Bölümஐ Yeni anlamlar barındırabiliyorsa bedenim, aşığım. ஐ 8 ✅⑤.Bölümஐ Dalgın gözlerin dilini o kadar çok konuşturdu ki her şey apaçık hale geldi. ஐ 9 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 10 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 11 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 12 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 13 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 14 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 15 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 16 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 17 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 18 ✅⑩.Bölümஐ Ben seninle ilgili tüm kilitlerin sahibiyim. ஐ 19 ✅⑪.Bölümஐ Öyle gürültülüydü ki bedenim sanki herkes beni duyabilirdi. ஐ 20 ✅⑫.Bölümஐ Yepyeni güneş doğuyor insanların üzerine, en güzeli kalbime. ஐ 21 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 22 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 23 ✅⑭. Bölümஐ Bazen, ஐ 24 ✅⑮. Bölümஐ Bu beni daha acımasız gösterirken aslında daha acısız kılmaz mı? ஐ 25 ✅⑯. Bölümஐ İçimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. ஐ 26 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 27 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 28 ✅⑱ .Bölümஐ Her şeyi tersleyen ben mi oluyordum? ஐ

🌸2.KISIM 🌸

Kapı, yavaşça aralandığında, içimde daha derin bir gerilim dalgası yükseldi. Dışarıdaki dünyadan, Murat'ın yanında, dedemin karşısında kalacak olmanın getirdiği korkuyla, yavaşça içeri girmeyi başaramaz gibiydim. Dedemin sert bakışları, gözlerindeki yaşanmışlık ve Karadenizli ruhunun izleri, bir anda ortamı sarmıştı. Her adım, korkularımı biraz daha derinleştirirken bir kenarda kalmaya çalışmak ne de zordu. Dedem, kapıyı açarken biraz irkilmiş bir tavırla baksam da aslında dedemin gözlerinin derinliklerinde, yanımda yabancı bir adamı görmekten hoşlanmadığına dair bir iz yoktu. Dedem bu adamı aslında tanıyordu ve ne olduğunu da biliyordu. Ama bu sır, gizli kalmalıydı, öyle ya da böyle, kimseye belli olmamalıydı. Hele ki Murat’la ben hiç bilmemeliydim.

Dedemin sert bakışları, bir Karadenizlinin öfkesini barındırıyordu ama o bakışlar bir yandan da tecrübeli bir adamın kontrol ettiği gizli onaylarını içeriyordu. Öncelikle, birkaç saniye, Murat’a gözlerini dikti. Sertçe, alışkın olduğu şekilde, kararlı bir deyişle, “Sen de kim oluyorsun?” demek için dudağını oynatıyordu. Fakat bu cümle, beklenmedik bir şekilde, bir gülümseme ile sona erdi.

Dedemin tepkisinden gerilirken bütün vücudum sanki bir tuhaflık hissiyle dolmuştu. Dedemin ve Murat’ın karşısında, ilk defa böyle bir durumda bulunuyordum. Dedemin yüzünde o sertliği ve kırgınlığı görmek, bir yandan bana biraz cesaret verirken, diğer yandan panik atak gibi bir his yaratıyordu. Geriye doğru birkaç adım atmaya, gizlenmeye çalışmak isterdim ama alenen Murat’la açıktaydım. Kalp atışlarım hızlı bir şekilde hızlanırken ne kadar da komik bir durumdaydım böyle?

Dedemin gözlerinin derinliklerinde, bana doğru atılacak her adımı ölçüp biçen bir kurnazlık vardı. Ama sonra, o anın tuhaflığına rağmen, bir şeyler değişti. Yavaşça, o sert bakışlarının arasından bir gülümseme sızdı. Beni hala tanımıyor gibi yaparak, bir misafir gibi karşımda durmasına rağmen, söyledikleri, “Hoş geldin,” cümlesi, sanki her şeyin bir oyun olduğuna dair bir onaydı.

Ama ben bunu anlamakta zorlanıyordum. Her şeyin geçici olduğunu, her adımın bir yanlışlıkla dans ettiğini hissediyordum. Dedemin o gülümsemesi, sanki içindeki fırtınayı gizlemeye çalışan bir çabaydı. Gözlerinin derinliklerinde hala sert bir şeyler vardı; sadece bana, bu yabancı adamla olan bu karışık durumu, belli etmeden oynamayı öğretiyordu.

Murat’ın duruşu, tam tersine, rahatlatıcıydı. Sakin ve güven verici bir tavırla, bu gerginliğin ortasında durmaya devam ediyordu. Ama dedemin bakışları, Murat’ın rahat tavrını neredeyse hiç hissettirmiyordu. Her şeyin doğru yapıldığından emin olmak isterken, dedemin yüzündeki ifadenin benim üzerimde nasıl bir baskı kurduğunu hissedebiliyordum. Gerginlik her geçen an biraz daha büyüyordu. Dedemin gözlerinin, hala bir tür onayla karışık sertliğiyle paralel şekilde, ben de adım atmak için doğru zamanı arıyordum. Ama her şey, hep o korku arasında geçiyordu; yalanın, beni ne kadar bu dünyaya sokacağıyla ilgili korku.

“Gelin evlatlarım. Küçük prens bekliyordum ben dalyan gibi bir adam bulmuşsun torunum. Hadi içeriye girin hava soğuk.” diyerek bizi içeri davet etti. Ben hemen adımlarımı attım ama o kadar rahat o kadar güçlü görünen adam bir anda evin kapısının eşiğinde durakladı. Az önce dağları deviren, her şeyin üstesinden gelebilecek gibi gözüken adam, şimdi nasıl oluyordu da eve girmekte tereddüt ediyordu?

Dedem bir kaşını kaldırarak bana işaret etti, Murat’ın önüne terlik koymam gerektiğini gösteriyordu. O kısa ama etkili hareketle, Murat’ın terliklerini ayaklarının önüne koymaya başladım. Dedem, “Gir oğlum, ben buradayım, çekinme,” diyerek Murat’a cesaret vermeye çalıştı.

Benim aklım hala karışıktı. Dedemin bu kadar ılımlı olması, her zaman soğuk ve mesafeli davranan o adamın, şimdi bana yabancı olmayan birini bu kadar sıcak karşılaması beni şaşırtıyordu. Murat’ın yanımda olması bile içimi burkarken ve beni ürkütürken, dedemin bu tavrı, ondan duyduğum tedirginliği iyice derinleştiriyordu. Dedemin her zaman namus bekçisi olarak tanıdığım katı tutumu, şimdi neden böyle değişmişti? Bu kadar mı niyetliydi beni evlendirmeye?

Şaşkınlıkla içeri geçtik, Murat ve dedem ise bir yandan sohbet etmeye başladılar. Birbirlerini kırk yıldır tanıyormuş gibi rahatça konuşuyorlardı. Aylin ve ben gözlerimizle dedemi izliyorduk, ikisi arasındaki bu uyum, beni biraz daha yabancılaştırıyordu. Dedemin o sert yüzü, Murat’a karşı bir sıcaklıkla değişmişti ve ben şok içindeydim.

Aylin, fısıldayarak bana seslendi, “Senin dede sevdi Murat’ı. İyi ki Murat aklıma gelmiş, yoksa bugün ikiniz de memlekete dönüyor olacaktınız.”

“Ne olacak Aylin, bu yalanı bir şekilde sürdürsek de Kerem’e olan duygularımı nasıl kontrol edeceğim? Sürekli etrafımda olan adam artık yok ve her şey yalanmış. Günde bir kere görsem ya şanslıyım ya da aptal,” dedim, içinde bulunduğum karışıklığı bir nebze de olsa dile getirerek.

Aylin, biraz daha dikkatli bakarak, “Etrafına daha iyi bak. Seni mutlu eden yanında olan bir kişiyi kaybetme,” dedi.

“O zaman gitme, burada kal,” dedim.

Aylin, saatine bakarak ayaklandı ve “Ah kör kız, benim orada yaşantım var. Burada yaşantım yok,” diyerek kapıya yöneldi.

Aylin, “Dede ben gidiyorum, memlekette görüşürüz,” dedi ve ardından Murat’la birlikte kalkmaya başladılar.

Dedem yanıma geldi ve fısıldayarak, “Çabuk sen de çık, sevgilinle, yoksa bu çatlak Aylin dalyan gibi damadımı elinden alır,” dedi.

Ben de mecburen evden dışarı çıkmak zorunda kaldım. Kapının önünde, Murat’la Aylin’i uğurlamak için bekledik. İlk olarak Aylin’i bırakacaktık, sonra da Murat beni geri götürüp bırakacaktı. Murat, Aylin’in bavulunu arabanın bagajına yerleştiriyordu.

Aylin, Murat’a teşekkür ederek, “Teşekkür ederim enişte,” dedi.

“Ne diyorsun sen Aylin!” dedim şaşkın bir şekilde. Her ne de olsa Aylin gidiyordu. Murat bana yardımcı olmasa şu an da Aylin’in yanında dedemle ben de dönüyorduk memlekete. Belki de biraz daha alttan almalıydım arkadaşımın beni sinirlendirecek cümlelerini.

Aylin gülerek, “Bak nasıl kızardı, gördün mü Murat? Yanaklarını yerim senin,”

Murat, “Sorun değil, çok güzelsin,” diyerek karşılık verdi.

Biz göz göze geldik. Gözlerimizdeki derinlik, söylediklerimizden çok daha fazlasını anlatıyordu. Sanki yeniden arabadaki o andaydık. Müzik… Kızarıyordum ve o anın uzunluğundan biraz fazla etkilenmiştim. Gözlerimi kaçırıveriyordum.

“Artık arabaya binelim,” dedim, konuyu değiştirmeye çalışarak.

Otogara vardık. Aylin’in otobüsü kalkmak üzereydi. Murat, Aylin’in bavulunu taşımak için otobüsün arkasına geçerken, ben de ona sarılarak vedalaşıyordum.

“Sen bir işler karıştırıyorsun ama Aylin,”

Aylin gülerek, “Mâni abuk sabuk konuşma,” dedi, son bir kez bana takılarak.

“Bir an da bana geliyorsun sonra gidiyorsun. Yine orda burada görüştüğün çocuklardan biriyle mi gezeceksin, tozacaksın sen?”

“Sal beni Mâni.”

“İyi bin otobüsüne.”

“Kendine dikkat et, Murat geliyor ona da elveda diyeyim,” diyerek arkasını döndü Aylin.

Murat, Aylin’in bavulunu otobüsün bagajına yerleştirmiş, ardından bize yaklaşmıştı. Yüzünde her zamanki samimi ifadeyle, “Allah’a emanet ol, Aylin,” diye seslendi. Basit ama sıcak bu sözler, Aylin’in gözlerinde bir parıltıya yol açtı.

Aylin tatlı bir gülümsemeyle karşılık verdi: “Sen de kendine dikkat et, enişte,” dedi, abartılı bir vurgu yaparak. Sonra bana dönüp şakayla karışık bir tehdit savurdu: “Eğer Murat’ı bırakacak kadar aptallık yaparsan, onu ben alırım, haberin olsun!”

Sözlerine gülerek ama hafif utanmış bir hâlde, “Yeter artık, git otobüsüne,” deyip omuzundan hafifçe itekledim. Kahkahasıyla yanıt verdi, otobüse yönelirken bir yandan da el sallıyordu.

“Görüşürüz, Mâni! Murat, sen de kendine iyi bak! Sizden güzel haberler bekliyorum!” diye bağırdı.

Aylin otobüse binerken oturduğu yeri gözlerimle takip ettim. Yanındaki koltuk boştu ve bu durum beni ister istemez düşüncelere sürükledi. Yol boyunca o boşluğu dolduracak kişinin kim olduğunu belki de sadece Aylin biliyordu. Otobüs hareket ettiğinde el sallamaya devam ettik.

“Gitti başımın belası,” diye iç çekerek mırıldandım.

“Üzüldün sanki,” dedi Murat, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle.

“O sürekli farklı insanlarla. Bir gün sağ dönmeyecek diye korkuyorum,” diyerek kaygılarımı açık ettim.

“Sonuçta bu onun seçimi, değil mi?” diye sordu sakin bir sesle.

“Evet, ama işte… Kötü ne huyu varsa hâlâ çocukluk arkadaşım,” dedim hafifçe omuz silkerek.

Bir süre sessizlik oldu. Sonra Murat, sanki konuyu dağıtmak ister gibi, “Yine de arada iyi fikirleri olabiliyor,” dedi, göz ucuyla bana bakarak.

“Ne gibi?” diye sordum merakla.

“Beni bu oyununuz için seçmesi mesela. Bence doğru bir seçim yapmış.”

Gözlerimi devirdim ama istemsizce gülmeye başladım. “Değil mi ya? Kendi arkadaşlarından birini de seçebilirdi. Neyse ki ucuz kurtuldum.”

Şakayla karışık iç çektim: “Şu durumuma bile şükrediyorum. Of ya.”

Murat ciddi bir ifadeyle, “Şükretmeye devam etmelisin. Hadi gidelim,”

“Gidelim, eve gideyim de gün bitsin,” dedim isteksizce.

Ama Murat, aklımdaki huzur planını bozacak şekilde başını salladı. “Seni bir yere götüreceğim. Hemen kaçma.”

“Bu saatte mi? Dedem merak eder,” diye itiraz ettim.

“Vaktini çok yemeyeceğim,” dedi ısrarla.

“Sen de yorulmadın mı?” diye sordum, göz ucuyla ona bakarak.

“Dinleniyorum aslında. Hani ben mafya babasıyım ya, işim kolay,” dedi göz kırparak.

Şakasını anlamam bir saniye sürdü. “Murat, buna alınmadın, değil mi?” diye sordum gülerek.

“Yok, dalga geçiyorum sadece. Ama merak ediyorum, şu an beni nasıl görüyorsun? Sapık, dede ya da mafya babası olmadığımı anlamışsındır, değil mi?”

Bir an düşündüm, sonra ciddi bir ifadeyle, “Kitapsın,” dedim.

Kaşlarını kaldırdı. “Kitap mı?”

“İçini dolduramıyorum, bilgilerin çok az ama sayfalarca da dolabilirsin. Niye böylesin?”

“Aslında o kadar da karmaşık değilim.”

“Ben niye öyle düşünmüyorum?”

“Belki de o kitabı doldurmak istemiyorsundur,” diye karşılık verdi.

“Sen ne kadar bilgi verirsen o kitap o kadar dolar.”

“Bunu müzik gibi düşün,” dedi. “Kısa ama tekrar tuşuyla sonsuz. Seni düşlerinde savurduğu gibi bir his. Belki o kitabı doldurman için biraz savrulman gerekiyor.”

“Kitabı doldurmak istiyorsan rüzgâr bul diyorsun.”

“İsmini söylemeye çekinen kız neden beni merak etmeye başladı?”

“Benim hakkımda artık fazlaca bilgiye sahipsin. Verdiğim kadar almalıyım da.”

“Tek neden bu mu?”

“Başka ne olsun istiyorsun ki?”

“Bana zaman ayır, seni şuraya götüreyim.”

“Tüm bu tan tana beni o istediğin yere götürmek için mi?”

“Öyle olsun.”

“Çok ısrar ettin ama Murat. Eve gitmeliyim.”

“Eve sonra gidersin.”

“Güzel değilse bir daha gelmem dediğin yere.”

“Benimle gezmek eğlencelidir.”

“Daha önceki kız arkadaşın seninle eğlenmiş olabilir ama ben tamamen arkadaşın statüsüyle geliyorum. Senin gözünü boyamaya çalışıp her şeyi beğenmiş gibi yapamam.”

“Gördüğünde çok beğeneceksin. Ben ilk gördüğümde beğenmiştim.”

“Tamam, övdüğün yeterli bana. Hadi vakit daha da geçmeden gidelim.”

“Önden buyur.” demesiyle otogardan çıkıp onun arabasına doğru yürüyorduk. Tam arka kapıyı açacaktım ki “Öne otur.” diyordu.

“Arkası iyidir, rahattır.” diyerek çoktan arka koltuğa binmiştim.

O da arabaya binmişti ve çoktan yola koyulmuştuk.

“Nereye gidiyoruz sahi?”

“Sürpriz.”

“Ben sürpriz sevmem.”

“Sır o halde.”

“Sen söyle yine sır kalır o.”

Cevapsız kalmıştı tabi bu “Nereye gidiyoruz?” sorusu. Sürprize beni götürecek olan bina yaklaştığında dışı parıl parıl parıldıyordu. Hem otel hem restoran hem de alışveriş merkeziymiş burası. Yerden ta tepeye kadar çıkan dışı şeffaf bir asansör. Aklım hayalim durur eğer ona binersem. Murat bilmiyordu ki yükseklik korkum olduğunu. Ya ısrar ederse o asansöre binmem konusunda? Yirmi katlı bir bina ve benim ta dışından baktığımda aklıma gelen o tepeden bakma görüntüsü. Huh, içim ürpermişti. Arabayı otoparka çekmiş ve çoktan üst kata yürüyerek çıkmıştık.

“Beğendin mi burayı?”

“Beni gezdirmeye bile başladın.”

“Damat olmak kolay değil.”

“Tabi öyledir o.”

“Bak, buraya dünyanın en yetenekli sanatçılarının piyanolarını kısa süreliğine sergilemek için getirttiler. Bence görmelisin.”

“Ya, hepsine bakabilir miyim?”

“Dokunulmaması için önlemleri alınmış. Uzaktan bakabiliriz.”

İçeriye giriyor ve sergiyi geziyorduk. Hayran hayran etrafta dolanan çocuklarla aynı gibiydim.

“Şşt dikkat et. Takılıp düşeceksin.” diyerek tutmuştu kolumdan Murat.

“Ya şunların güzelliğine bakar mısın? Değer bilen olmak çok farklı.”

“Senin için bir parça çalmamı ister misin?”

“Yasak ya nasıl çalacaksın.”

“Bekle,” diyerek piyanonun başına geçiyor ve Evgeny Grinko’nun Field şarkısının bestesini çalıyordu. Onu benimle beraber orada bulunan insanlar dahi alkışlıyordu. Onun parmaklarından ne güzel çıkıyordu o notaların bir aradaki ritmi. Yanıma geri döndüğünde insanlarla kısa bir sohbet başlıyordu. Özellikle bir teyze orada bizi epeyce oyalıyordu. Onun gidişiyle soruyordum Murat’a.

“Murat, yasakları çiğnedin.”

“Murat soylu olduğumu unutma. Hayat belki adaletsiz olabilir ama Murat Soylu senin için o piyanoyu çalacak izinleri aldı. Bu bir mafyacılık değildi, yasaldı. İzinsiz biri çalsa sence etraftaki güvenlik boş durur muydu?”

“Benim için mi çaldın?”

“Hayatımdasın ve İstanbul’u yaşıyorsun.”

“İstanbul… Sevgilinmişim gibi konuşma.”

Murat bir adım yaklaştı, sesi alçaldı ama bakışları ciddileşti.

“Ailenin rızası alındı, geriye sadece sen kaldın.”

Gözlerimi kaçırmak istedim ama bakışları yakama yapışmış gibiydi.

“Bu sadece bir rol. Üstelik senaryosunu ben yazmadım Murat. Üstelikte bu bir sahneyse seyircisi de dedem. Gitmemiz lazım.”

Murat bir an kıpırdamadı. Bakışları, söylediklerimi duymamış gibi sabitlenmişti üzerimde.

“Bu bir rol demek kolayına geliyor. Ama ben her repliği gerçek hissedeceğime eminim. Öyle etkili bir oyuncuyumdur.”

Ayaklarım kendiliğinden geri çekildi, omzumdan neredeyse düşecek olan çantamı omzuma geri taktım.

“Gitmemiz lazım,” dedim yeniden, ama bu kez sesim hem daha yorgun hem daha kararlıydı.

“Tabii ki gidelim,” dedi, sanki içinden başka bir şey geçiyormuş gibi.

Sonunda yürümeye başladık. Salonun içinden ağır ağır çıktık, seslerin uğultusu arkamızda kaldı. Kapıdan çıkarken içeri son bir kez baktım, o anın içinde fazla kalmış gibiydim. Hava serinlemişti. Çantamı omzumda düzelttim.
Tam merdivenlere yönelmiştik ki, arkamızdan bir ses geldi.

“Murat!”

Kadın, Murat’a doğrudan sarılmak ister gibi yaklaştı.

“Yine ortalıktan kaybolmuşsun. Üstelik biriyle gelmişsin… Ne hoş.”

Murat yanımda durdu ve sanki o an kadınla göz göze gelmekten kaçındı.
“Beni görmedin sanırım,” dedi kadın, sesi hafifçe alaycılıkla karışık.
“Ne güzel, böyle sürpriz yapıyorsunuz bize Murat Bey.”

Kadın gözlerini bana çevirdi, hafifçe kaşlarını kaldırdı.

“Sen misin Murat’ın yeni oyun arkadaşı?” diye sordu sesindeki merakla.

Gözlerim bir an da öyle bir gerildi ki susmak mı istedim yoksa hızlıca gitmek mi bilmiyorum.

“Lale, yine her zaman olduğu gibi karşılaştık.” diye karşılık verince Murat yeni bir problemin doğduğunu hisseder gibiydim.

“Hoş bir karşılaşma oldu yine, yeniden, sahiden? İnsan bazen eski tadı arıyor, değil mi Murat’cığım?”

Lale hafifçe gülümsedi, gözleri kıvrıldı ve sanki her sözü beni incitmeye yönelikmiş gibi imalıydı.

“Sana söyleyeyim mi? Bazı tatlar kolay kolay unutulmuyor.” Direkt bana bakarak söylemişti bunu. Oysa bu ima kendi tadıyla ilgiliyse eğer bu çok patavatsızcaydı.

“Bırak Lale, senin eski hikayelerin geride kaldı,” dedi Murat, sesi sertleşirken bile nazikti.

Lale ise hafifçe omuz silkerek, “Tabii tabii, sadece dostane bir hatırlatma,” diyerek gülümsedi ama gözlerindeki o kışkırtıcı parıltı hiç kaybolmadı.

“Bu arada Lale, bilmelisin ki yanımdaki bu hoş kadın benim sevgilim. Adı da Mâni.”

Lale’nin gülümsemesi aniden dondu, gözleri şaşkınlık ve hafif bir öfkeyle boğuşuyordu.

“Sevgilin mi? Bunca seneden sonra ciddi bir ilişki ha? Buna inanmalı mıyım sahiden?”

“Bazı şeyler ayaküstü ispatlanmaz.”

“Mâni’ye bakıyorum da kız arkadaşının gözlerinde sana karşı o inanç, o bağlılık yok gibi…”

“Lale, bu sefer yanlış yere bastın.”

Alaycı gülüşüyle Lale durumu devam ettirdiğinde sessiz kalmak yerinde bir karardı ama Murat ne kadar daha bu konuşmaya dayanabilirdi?

“Senin gibi bir adam, böyle bir şeyi ciddiye almaz, almadı da hiç Murat.”

“Değil bu kez böyle. Mâni farklı.”

Lale alaycı bir şekilde gülümseyerek:

“Öyle olduğunu ispat et bakalım. Çünkü ben, Murat’ın sözlerini değil, yaptıklarını görürüm. Ve şimdi burada, bu gözler, senin bu rolünü seyrediyor. Üstelik hiçbir dizin tutmuyorken bence yol yakınken geri dön. Bu liseliyle olacak işler değil bunlar.”

Bu kadın biliyor muydu yoksa her şeyin bir oyun olduğunu? Ama nasıl? Her şey çok yeni. Murat’ın hayatını bilip birden başlayan bu durumun olmasına inanmayacak kadar yakın biri demek ki. Belki de biraz benim de üste çıkmam gerekiyordu.

İşte tam bu anda derin bir nefes aldım, kararımı verdim.

“Lale,” diye başladım, sesimde hafif bir titreme olsa da sözlerim keskin ve netti.

“Sana bunu göstermek zorundayım. Çünkü artık saklanacak bir şey yok. Belli ki Murat’ın hayatını yakinen bilen birisin ve şanslısın ilk yine sen öğrendin onun benimle sevgili olduğunu.”

“Vay be, ne cesurmuşsun! Bu işin sonunda yorgun sen olacaksın. Konuşmamıza katılacak seviyede misin? Üstelik sen bu kadar tecrübesiz, çelimsizken nasıl olacak? Sen kaç yaşındasın? 0n beş mi?”

“Yaşımın kaç olduğuyla değil, karakterimin ne kadar sağlam olduğuyla ilgilen Lale. Çünkü ben senin yaşındayken bile senin şu anda olamadığın kadar kendimdim.”

Bir anlık şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı, ardından alaycı bir kahkaha attı.
“Ah, ne kadar kendinden emin konuşuyorsun. Tecrübesizliğini ukalalığınla örtmeye çalışıyorsun belli ki.”

Gülümsememi bozmadan devam ettim:

“Sen de tecrübelerini kibirle kapatıyorsun. Ama o kadar yıpranmışsın ki Lale, her cümlende geçmişten medet umuyorsun. Demek ki senin tecrübelerin sana bugün mutluluk getirmemiş.”

Lale'nin gözleri kısıldı, sesi biraz daha sertleşti.

“Murat’ın yanında kalmanın nasıl bir yük olduğunu biliyor musun? Onun karanlık taraflarını, geçmişindeki hesaplaşmaları... Bunlarla baş edemezsin. Çünkü bunlar senin yaşına ağır gelir.”

Derin bir nefes alıp bir adım ona yaklaştım.

“Murat bana yük değil. Onun geçmişini sevdim çünkü o geçmiş sayesinde bugün yanımda duruyor. Ben Murat’ın gölgesini değil, ışığını görüyorum. Sen o karanlıkta kayboldun, farkında değilsin.”

Bu kez sesi titredi, belli ki savunmaya geçmişti:

“Senin sandığın kadar kolay değil bu dünya. Masal okumuyorsun. Murat sana neleri anlattıysa bil ki gerçekte daha fazlası var.”

Sert bir ifadeyle cevap verdim:

“Ve ben o fazlasına da hazırım. Çünkü Murat benimle dürüst. Senin gibi yalanların, oyunların arkasına saklanmıyor. Belki de bu yüzden kaybettin Lale. O artık geçmişindeki kadınları değil, geleceğinde yanında olabilecek birini istiyor.”

Lale’nin dudakları bir an gerildi. Bir cevap vermeye çalıştı ama kelimeleri toparlayamadı. Gözlerini kısarak son bir hamle yaptı:

“Göreceğiz bakalım... Bakalım ne kadar dayanabileceksin.”

Omuzlarımı silkerek sakin bir sesle noktaladım:

“Sen ne gördüğünü sanırsan san... Ama burada önemli olan senin ne düşündüğün değil, benim neye razı olduğum. Ben razıyım, Lale. Ve bu senin beklediğinden çok daha sağlam bir karar.”

Lale’nin kaşları daha da çatıldı, gözlerindeki alay yerini kıskançlığa bırakmaya başlamıştı. İçindeki öfke sessizce büyüyordu, ama bunu dışa vurmak için doğru anı bekliyordu.

“Senin ‘sağlam kararın’ mı? Ah Mâni, ne güzel söylüyorsun da… Murat’ı gerçekten tanıyor musun? Onun ilgisini çektiğini sanmak bile abartı.” dedi, sesinde küçümseyici bir tonla.

Murat bir adım öne çıktı, gözleri Lale’den kaçmadan onun gözlerine kilitlendi. “Lale, artık bu kadar yeter. Mâni benim yanımda, bundan sonra yapacaklarımıza karışma.” dedi sert ama kararlı bir sesle.

Lale, Murat’ın benimle olan halini görünce, içinde bir kıskançlık ateşi parladı. O an dayanamayarak, eliyle saçlarını hafifçe savurdu ve:

“Beni kolayca bırakacağını mı sandın? Daha yapacak çok işim var Murat Bey.” diyerek hızlıca ortamdan uzaklaştı.

Yanımdan geçerken arkasına bakmadan, “Unutma, C bu savaş yeni başlıyor.” diye fısıldadığı an da içimden derin bir ürperti geçti.

Murat tereddütle yaklaşıyordu bana.

“Mâni, burada olman... bu kadar açık hesaplaşma beklemiyordum,” dedi, sesi yumuşaktı.

Ben bir an duraksadım, içimden bir yerde hala o tedirginlik vardı. Murat’ın hayatını tam anlamıyla bilmiyordum, bu yüzden burası benim için yabancı bir arena gibiydi.

“Benim içinde bu sohbet kolay olmadı ama bir yerden tutunuyoruz hayata. Hem sen şu yalanı gerçekmiş gibi söylemeseydin ben de ucundan tutmazdım. Oysa bu durumu daha dürüst olalım ki bu yalanı bir tek dedeme söylemeliydik. Şu an senin hayatındaki bir insana zorbalık yaptım ve iyi mi oldu bilmiyorum.”

“Mâni... Böyle bir hesaplaşmanın tam ortasında kalacağını tahmin etmedim. Bu oyun dedene karşı kurduğumuz bir plan olacaktı. Ama Lale’nin ortaya çıkışı… Beklemediğim bir hesap karıştı işin içine.”

Başımı hafifçe eğdim, içimdeki sıkışmayı bastırmaya çalışarak:

“Ben de tam olarak bu yüzden tedirginim. Dedeme karşı sevgili rolü oynamak başka… Ama senin geçmişindeki biriyle böyle karşı karşıya gelmek… Bilmiyorum Murat, iş buraya gelince kendimi fazla içinde hissettim.”

Murat bir adım bana yaklaştı, sesi daha yumuşaklaştı:

“Anlıyorum. Sana böyle bir şey yaşatmak istemezdim. Ama Lale… O başka bir mesele. Onun ne zaman, ne yapacağını kestirmek zor. Seni burada koruyamadığımı düşündüğüm an bile canımı sıktı.”

Gözlerinde ilk defa o karışık duyguların dışında bir mahcubiyet gördüm. Hafifçe gülümsedim.

“Zaten bütün mesele de bu değil mi? Sen bile ne yapacağını kestiremiyorsan… Ben nasıl kestireyim?” dedim, sesimde ince bir şakayla.

Murat gülümseyerek başını iki yana salladı.

“Sanırım sana fazla güveniyorum,” dedi. “Hem cesaretine hem aklına… Ama bazen unuttuğum bir şey var: Burası senin alışık olduğun bir dünya değil.”

Omuzlarımı hafifçe silkerek yanıt verdim:

“Alışmam mı gerekiyor yani?”

Murat göz kırpar gibi bakıp hafifçe başını eğdi:

“Kim bilir... Belki de. Ama şunu bil: Ne olursa olsun, burada yalnız değilsin.”

Murat hafifçe yaklaştı, yüzünde oyunbaz bir ifade vardı.

“Belki de bu karmaşanın içine seni çekmek için gizlice plan yaptım,” dedi gözlerini kısarak.

Kaşlarımı kaldırıp ona takıldım:

“Demek öyle… Beni bu karmaşaya bilerek mi dahil ettin yani?”

“İtiraf ediyorum,” dedi gülümseyerek. “Ama itiraf ederken bile çok tatlı değil miyim?”

İstem dışı bir kahkaha çıktı benden. Murat konuşurken yine o meşhur ellerini kullandı, avuçlarını açıp mimikleriyle bana doğru yöneldi. Sözleriyle adeta etrafımıza sıcak bir baloncuk örüyordu.

“Bakıyorum, dedeme oynadığımız tiyatro dışında da yeteneklerin varmış,” dedim alayla.

Murat başını hafifçe yana eğdi, gözlerinde yumuşak bir ışık vardı:

“Senin yanında kendimi bile tanıyamıyorum bazen. Belki de gerçek oyunu şu an oynuyoruz.”

Adımlarımız yan yana uyumla ilerliyordu. Etrafımızda kalabalığın uğultusu varken biz yürümeye devam ediyorduk. Murat, konuşurken yürüyüş yönümüzü değiştirmek için omzuma hafifçe dokundu. Bir anlığına aramızdaki mesafe iyice kapanmıştı. Ben de başımı ona çevirip gülümseyerek baktım.

İçimden bir his, bir gölge, aniden gözlerimin ucuyla kalabalığın içinde bir silueti yakaladım. Tam o anda, faklı bir köşede Kerem yürüyordu. Ona baktığımda artık bizi gördüğünden emindim. Gözleri donuklaştı, bakışlarını üzerimizden çekemedi. Murat'ın elinin benim kolumda oluşu, bana doğru eğilerek konuşması, benim yumuşak bir tebessümle karşılık vermem…

Dışarıdan bakıldığında bu sahne, çoktan birbirine yakınlaşmış bir çiftin sıcak ve özel anı gibi görünüyordu.

Kerem’in dişleri hafifçe sıkıldı ve kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti. Sanırım biraz öfkeliydi.

Murat tam o anda, Kerem’in baktığını fark etmeden bana doğru eğildi.
“Bu yürüyüş bile güzel oldu sayende,” diye fısıldadı. “Sanırım bugün planladığımdan fazlasını yaşıyorum.”

Sesim yumuşaktı: “Şu anda dedemin önünde değiliz, kendini fazla kaptırma.” gibi bir uyarıyla herhangi bir yakınlık kavramından uzaklaşmak istemiştim.

Murat, gülümseyerek başını iki yana salladı:

“Kim bilir… Belki de kendimi kaptırdığım şey sadece rol değildir.”

Murat hafifçe yaklaştı, yüzünde oyunbaz bir ifade vardı.

“Belki de bu karmaşanın içine seni çekmek için gizlice plan yaptım,” dedi gözlerini kısarak.

Kaşlarımı kaldırıp ona takıldım:

“Demek öyle… Beni bu karmaşaya bilerek mi dahil ettin yani?”

“İtiraf ediyorum,” dedi gülümseyerek. “Ama itiraf ederken bile çok tatlı değil miyim?”

İstem dışı bir kahkaha çıktı benden. Biz konuşurken adımlarımız zaten başlamıştı; kalabalığın arasında, mağazaların ve vitrinlerin önünden ağır ağır ilerliyorduk. Konuşmalarımız yürüyüşümüze eşlik ediyor, adımlarımız uyumlu bir ritimle atılıyordu.

Murat konuşurken yine o meşhur ellerini kullandı; bir yandan anlatıyor, diğer yandan avuçlarını açıp mimikleriyle bana doğru yöneliyordu. Vitrin ışıkları, fondaki uğultu… Bunca kalabalık arasında Murat yalnızca benimle ilgileniyordu.

“Bakıyorum, dedeme oynadığımız tiyatro dışında da yeteneklerin varmış,” dedim alayla.

Murat başını hafifçe yana eğdi, gözlerinde yumuşak bir ışık vardı:
“Senin yanında kendimi bile tanıyamıyorum bazen. Belki de gerçek oyunu şu an oynuyoruz.”

O sırada yolumuz biraz daraldı; Murat hafifçe kolumu tuttu, yürüyüş yönümüzü değiştirmek için omzuma nazikçe dokundu. Bu dokunuş aramızdaki mesafeyi iyice kapatmıştı. Ben de başımı ona çevirip gülümseyerek baktım.

Sohbet ne kadar yumuşak görünse de içimdeki gerginliği tam olarak atamamıştım. Arkada birisi vardı; duraksayan nefesi ve durgun bakışıyla… Kerem. Kerem’in karşımıza çıkması… Artık bu görünmek istemesiyle alakalıydı. Adımları biraz sert, bakışları belirgin bir şekilde üzerime odaklanmıştı.

“Mâni,” dedi Kerem, sesi önce yumuşak ama ardından hafif gerilmiş bir tona büründü. “Sizi burada görmek... sürpriz oldu.”

Murat kısa bir adım duraksadı, nazik ama mesafeli bir sesle yanıtladı:
“İyi akşamlar Kerem. Evet, bizim için de biraz beklenmedik bir gün oldu.”

Kerem’in gözleri Murat’tan bana döndü. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gerginlik vardı.

“Beraber yürüyüş... ne güzel.”

Ben sesimi normal tutmaya çalıştım, ama içimdeki o karmaşayı bastırmak zordu:

“Evet... biraz nefes alalım dedik.”

Kerem’in bakışları üzerimde gezinirken sesini biraz alçalttı:

“İyi misin Mâni?”

Kelimeleri o kadar dikkatle seçmişti ki, içinde kaygıyla karışık bir kıskançlık da gizliydi. Gözlerimi kaçırmadan yanıt verdim:

“İyiyim Kerem. Teşekkür ederim.”

Tam o anda Murat usulca yanıma biraz daha sokuldu. Eli, fazla dikkat çekmeden ama hissettirecek şekilde belime yerleşti. Hareketi nazikti fakat açık bir sahiplenme vardı.

Kerem'in gözleri bir an oraya takıldı. Kaşları hafifçe çatıldı ama yüz ifadesini kontrol altında tuttu.

“Anladım,” dedi kısa ve soğuk bir tonda.

Hemen belimden ittirivermiştim bu sahiplenmeyi.

Belimden ittirir ittirmez, Murat hafifçe geri çekildi ama gözleri Kerem’in üzerinde sabit kaldı.

Kerem ise, o an fark etmiş gibi bir an durakladı, ardından yüzünde zor saklanan bir tebessüm belirdi.

Kerem “Murat, siz ikiniz. Sizi böyle bir tek gören ben miyim acaba Murat?”

Murat sertçe karşılık verdi: “Neyin hesabını soruyorsun sen?”

Kerem “Yoksa rahatsız mı oldun seni görmemden? Bir ter boşalması yaşadın sanki.”

Murat gözlerini devirdi:

“Bir yok olsana. Kiminle ne konuşuyorsan onları yetiştirebilirsin, bizi rahat bırak.”

Ben araya girdim, sesim hafif espriliydi:

“Size de merhaba hocam, not girişini ne zaman tamamlarsınız?”

Kerem alaycı bir şekilde:

“Giriş süresi bitmeden önceki saat görürsün notunu.”

Gülümseyerek karşılık verdim:

“Benim notumu zaten belli ettiniz ama eskisi kadar umurumda değil. İsterseniz geçirmeyin.”

Murat sakin bir ifadeyle cevap verdi:

“Okulu değiştirmiyor, şaka yapıyor sadece.”

Kerem biraz rahatladı, sonra devam etti:

“İyi oldu öyle. Peki, Murat, hayat nasıl gidiyor? Az önce Lale’yi gördüm, sinirleri bozuk gibiydi.”

Ben araya girdim:

“Lale ablayı mı gördün? Benden de selam söyleseydin, gerçi az önce karşılaştık zaten.”

Murat hafifçe gülümseyerek:

“Haydi biz artık gidelim, sonra görüşürüz Kerem.”

Kerem hafifçe sırıttı:

“Her zaman görüşebiliriz, sonra pişman olma.”

Murat gülümseyip cevap verdi:

“İşimiz var Kerem, hadi bay.”

Birkaç dakika geçtikten sonra Murat hafifçe kaşlarını çatarak bana döndü:
“Mâni, bir işim çıktı, telefon görüşmesi yapmam gerekiyor. Seni biraz yalnız bırakabilir miyim?”

Ben de gülümsedim:

“Tabii, ben de tuvalete gitsem iyi olur. Burada var mı?”

Murat el hareketiyle işaret etti:

“Var, şuraya bak. O tabelayı takip et, bulursun. Burada bekliyor olurum seni.”

Murat’ın parmağıyla işaret ettiği yöne doğru gidiyordum. Adımlarımı hızlandırarak kısa sürede oraya vardım. İçeri girdiğimde, bir anda kapıdan Kerem’in girmesiyle karşılaştım. Kerem, başındaki şapkayı biraz daha indirerek, kalabalığın içinde tanınmamaya çalışıyordu ama ben onu her yerinden tanırdım. Tuvaletin loş koridorunda, bir anlık sessizlikte bakışlarımız kesişmişti.

“Gerçekten buraya kadar mı düştük?” diye fısıldadı, sesi alaycı ama hafif tedirgin bir tını taşıyordu. Göz ucuyla etrafı süzüyor, kimsenin onu fark etmediğinden emin olmaya çalışıyordu. İnsanlar hızla girip çıkıyor, bazılarının yüzlerinde Kerem’in kim olduğunu anlamaya çalıştıklarını gösteren ifadeler belirmişti.

“Senin burada ne işin var?” dedim sert bir şekilde. “Bu kadar dikkat çekmemeye çalışıyorsan, neden buradasın?”

Kerem, hafif bir gülümsemeyle yaklaştı ama aramızdaki mesafeyi koruyacak kadar temkinliydi. “Mâni, seni görmeyi beklemiyordum ama itiraf edeyim, şaşırmadım. Senin bir şekilde beni bulman kader gibi geliyor.”

“Seninle karşılaşmak istemedim,” dedim. “Ama böyle bir tesadüf oldu. Ne yapabilirim ki? Seninle tartışmaktan başka.”

“Beni takip etmiyorsun değil mi? Yine bir rastlantı,” dedi alaycı bir şekilde.

“Şey, burası kız erkek karışık bir tuvalet sanırım. Pek dikkat etmedim doğrusu.”

“Yok bence sen beni takip ettin.”

“Bu bir tesadüf. Zaten kız-erkek karışık olduğu bir tuvalete girecek değilim.”

Kerem, gözlerini kıstı ve bir an düşünceli bir şekilde bana bakarken, “Hadi canım, inanmak zor ama olabilir tabii. Sadece dikkat et, kimseyi zor durumda bırakma,” diye takıldı.

Ben de “Kerem, gerçekten de bir tesadüf. Seninle burada karşılaşmak istemedim,” diyerek cevabımı verdim. “Ama seninle karşılaşmak zorunda kaldım, ne yapabilirim ki?”

Kerem, şapkasını düzelterek başını hafifçe eğdi “Beni ne kadar sinirlendirmek istersen o kadar giderim, biliyorsun değil mi?”

“Gideceğiniz yerde biri var ki öyle kolaylıkla gidebiliyorsunuz Kerem Hocam.”

Kerem, hafifçe kaşlarını çatıp, alaycı bir gülümsemeyle bana yaklaştı.

Kerem, ses tonumu taklit edercesine cevap verdi. “Hocam, mı oldum şimdi? Daha da ilginçleşiyorsun, Mâni.” Araya giren birkaç yabancı, koridordaki havayı boğuklaştırıyordu. İnsanlar Kerem’i tanımasın diye hafifçe önüne geçtim ve alçak bir sesle konuştum: “Biraz daha dikkat etsen iyi olur. Buradaki herkes senin kim olduğunu anlar ve sen o zaman zor duruma düşersin.”

“Benim için mi endişeleniyorsun, yoksa tartışmamızın ortasında seni de fark etmesinler diye mi?” diye sordu, bir yandan gülümserken.

“Kerem, bazen gerçekten çekilmezsin,” dedim dişlerimi sıkarak. “Burada bir şeyleri çözemeyiz. Ve emin ol, bu kadar yaklaşman kimseye bir fayda sağlamaz.”

“Seninle tartışmak başka bir şey ama gerçekten hissettiğini anlamak... İşte o zor olan.”

“Şu an burada olmamız bile başlı başına bir hata,” dedim, sesimdeki gerginlik, tuvaletin dar alanında yankı yapıyordu. Bir yandan kapı arkasındaki adımlar, birileri geliyormuş gibi hissettiriyordu.

“Herkes bizi duyacak, Mâni,” dedi Kerem, sesinde beliren gerilimle.

Kerem, gözleriyle etrafı taradı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme daha belirdi.

“Merak ettim de sen beni her zaman bu kadar zeki mi buluyorsun, Mâni?” dedi, sesinde hafif bir tını vardı. “Ne alakası var? Beni sinirlendirmeye çalışmanın faydası yok Kerem.”

“Niye Mâni? Ne de olsa senle benden bir şey çıkmaz değil mi?”

“Anladın mı gerçekten bunu? Yani, bir süre sonra benimle takışmayı bırakıp sadece susmayı mı tercih edeceksin? Buna ancak ‘Amin,’ derim.” dedim, yüzümdeki gülümseme kaybolmadan. Ardından, sesimde ince bir meydan okumayla devam ettim, “Ama şunu unutmayın hocam, bu kadar dalga geçmek size bir şey kazandırmaz.”

Kerem gülümsedi ama bu sefer biraz daha ciddileşti.

“Seninle her şeye alıştım, Mâni. Ama bu kadar kendini gösterme, çok abartıyorsun,” dedi ve biraz daha adım attı, bana doğru yaklaşarak ekledi: “Hadi, biraz daha dikkat et etrafına. Bazen dikkat et etrafına. Bazen dikkatlice bakmak, her şeyin farkına varmanı sağlar.”
“Seninle her şeye alıştım, Kerem. Ama bu kadar kafana takmak da sana hiç yakışmıyor,” dedim. “Evet, etrafıma dikkat ediyorum ama bazen dikkatimi dağıtacak çok şey oluyor Kerem. Senin gibi biri de bunlardan biri.”

Kerem, gözlerindeki alaycı ifadeyi kaybetmeden ama biraz da ciddiyetle, “Hadi canım, kendine de biraz dikkat et, Mâni. Gözlerindeki o bakışlar seni ele veriyor. Kimseyi kandıramazsın,” dedi.
O an biraz daha yaklaştı, neredeyse aramızda bir adım mesafe vardı. “Kerem, dikkat et. Bir süre sonra ne yaptığının farkına varmazsın,” dedim, sakin bir şekilde ama içinde bir parça sinirle.

“Bu kadar yaklaşmak sana iyi gelmeyebilir değil mi Mâni? Düşün bakalım. İsmim bile Kerem Hocam yerine Kerem olmuşken iyice düşün.”

Gözlerimdeki sertlik arttı ancak bu sefer, etraftan gelen tıkırtılar ve adımlar yüzünden sesimi biraz daha düşük tuttum.

“Sana mı iyi gelmeyebilir yoksa bana mı Kerem Hocam? Öğrencinizle bu kadar yakınlık kurma çabası, genelde başka türlü adlandırılır. Size bunu kimse daha önce öğretmedi mi?”
“Sen, asla benim öğrencim olmadın. Bunu kabul etmedin, ben de seninle sadece takıştım. İlgimin yalnızca senin üzerinde olması seni diğerlerinde ayırmadı mı sanıyorsun? Önemliydin ta ki seni Murat’la görene dek.”

“Bundan sonra bakmazsınız olur biter. Olurda bakarsan nefretimi arttırsın zaten.”

“Bu kadar tehditkâr olmanı sevmiyorum, Mâni,” dedi, sesindeki yumuşak tını bir anda sertleşmişti. Ama hemen ardından tekrar gülümsedi,

“Çok zekisin ama kendine göre. Sen sev diye yapmıyorum zaten.”

Kerem, gözlerinde yine o alaycı ifadeyle bana yaklaştı. “Beni her zaman bu kadar zeki mi buluyorsun, Mâni?” dedi, biraz da flörtöz bir tınıyla kendini yinelerken. “Bazen bu kadar kendini gizlemeye çalışman sana hiç yakışmıyor küçük hanım.”

Ben de gülümseyerek cevap verdim ama bir o kadar da sert bir tonla. “Kerem, senin gibiler her zaman her şeyi bildiğini sanır. Ama bazen tek bildiğin şey, daha fazla sinir bozmak. Şu an da bunu yapıyorsun ama merak etme, ben sana aynı şekilde karşılık veriyorum.”

Kerem, biraz daha yaklaştı, neredeyse aramızda bir adımdan daha az mesafe vardı.

“Böyle sinirlenmeni seviyorum Mâni,” dedi, alaycı bir gülümsemeyle. “Ama gözlerindeki o ışıltıyı da görüyorum. Ne kadar inkâr etsen de bana daha fazla dikkat ediyorsun, biliyorum.”

“Buna ‘dikkat etmek’ demek bile zor, Kerem,” dedim, sesimde bir tını ve alttan alttan yükselen bir sinirle. “Seninle her karşılaştığımda aynı şeyi hissediyorum hem sinirleniyorum hem de başka bir şey. Ama o başka şeyi sen asla bilemeyeceksin.”

Kerem bir an duraksadı, sonra başını hafifçe eğdi, gözlerindeki alaycı bakış kayboldu. “Evet, başka bir şey hissediyorsun, değil mi? Bunu kabul edebilirim. Ama ben seni anlamak için her zaman bir adım atmaya hazırım. Gerçekten de seni zorlamak hoşuma gidiyor.”

“Bana yaklaşmak da sana hiç yakışmıyor, Kerem,” dedim, bir adım geri çekilerek. “Ama dikkat et, bazen sadece yaklaşmak değil, doğru zamanda geri çekilmek de seni daha çok ilgilendirir.”
Kerem, gözlerinde hala o yoğun ifadenin izlerini bırakırken, gülümsedi. “Sadece sana yaklaşıyorum, Mâni. Ama sanırım ben de senin kadar karışık biriyim. Beni bu kadar zorlaştırma çünkü bir noktada gerçekten seni yakalamayı başarabilirim.”

Gülümsemem kayboldu, gözlerimdeki sertlik arttı. “Kerem, bu kadar derine gitmek zorunda değilsin. Eğer sadece laf sokarak beni tanıyacağını sanıyorsan, yanılıyorsun. Ama eğer başka şeyler istiyorsan… O zaman biraz daha dikkat et, her şey bir anda değişebilir.”

Kerem, bir adım daha atarak, bana biraz daha yaklaştı. Ama bu kez ciddi bir ifadeyle konuştu. “Biraz fazla güveniyorsun ama kendine mi yoksa Murat’a mı bilemedim. O öpücüğü kaçırmanın nedeni yoksa Murat mıydı? Ama bu seni geride bırakmaz, bilmelisin. Ne kadar itiraf etmeyi reddetsen de içinde hissettiğin şeyleri saklamak kolay olmayacak. Sen benim Cennet’imsin. Murat senin seveceğin biri değil.”

“Kerem, seninle olmanın tehlikesini biliyorum,” dedim, gözlerimi ona sabitleyerek. “Ama senin de bir noktada farkına varman gerek. Sadece laf sokarak bir şeyleri halledemeyiz. Ben sıradan biriyim ve bu uğraşları bitirelim.”
Kerem, alaycı bir gülüşle başını salladı fakat bu sefer bir yumuşaklık vardı. “Bunu sonuna kadar deneyeceğim, Mâni. Çünkü seni ne kadar itiraf etmesem de belki de en çok istediğim şey sensin. Senin için bu hisleri bitirmeyi denerim.”

Kerem’in sözleri kulaklarımda çınlarken, yavaşça bir adım daha geri çekildim. Gözlerim ona sabitlenmişti ama içimdekileri bastırmak zor oluyordu.

“Kerem, bu kadar ileri gitme. Bu senin ve benim işimiz değil,” dedim, sesim hafif titreyerek. “Murat'la olan ilişkim hakkında hiçbir şey bilmeden böyle konuşman da sana yakışmıyor. Ne istediğini gerçekten bilmiyorsun.”

Kerem bir adım daha atarak, aramızdaki mesafeyi neredeyse tamamen ortadan kaldırdı. Gözlerinde hâlâ o kararsızlık vardı ama bir o kadar da kararlıydı. “Bunu fark etmemiş olabilirsin ama seninle her şey başka olabilir. Senin gibi biriyle bu kadar savaşıyor olmak bitmeyecek bir vardiya gibi. Şu süreyi kısaltsan mı artık? Murat’ın yanında dolaşmak yerine benim yanımda olsan olmaz mıydı?”

Kerem, gözlerimdeki kararsız ifadeyi fark etmiş gibi bir an duraksadı. Ardından, daha derin bir bakışla, “Murat’la her şeyin doğru olduğunu mu sanıyorsun? O, seni gerçekten görebiliyor mu, Mâni?” diye sordu, sesi kesik ve derindi. “Gerçekten hissettiğin şeyleri, gözlerindeki ateşi görebiliyor mu? Yoksa bunlar sadece birer maskeden mi ibaret?”

“Niye, umurunda mı?”

“Beni takip et. Buradaki herkes seni gördüğünü iddia eder ama ne zaman kalbini ortaya koysan, kimse seni gerçekten anlamaz. Ben, seni doğru görebiliyorum. Her zaman... Ve sen bunu hissediyorsun.”

Kerem, başını hafifçe eğerek gülümsedi ve elimden tutarak beni hızlıca peşinden sürükledi. Tam o sırada, Kerem’in söyledikleri arasında kaybolmuşken, gözlerim birden farklı bir şey gördü. O kadar büyüleyici bir manzara vardı ki, gözlerim ona kilitlendi. Kerem’in olduğu yerden bir adım geri attım ve bu kez etrafıma odaklandım. Uzun ve lüks bir koridor boyunca ilerledikçe, atmosfer değişmeye başladı. Sadece gülüşmelerin, hafif müzik sesinin duyulduğu bir ortam vardı. Etrafımda, alabildiğine estetik bir şekilde yerleştirilmiş nadir çiçekler, zarif lambalarla aydınlatılmış her köşe, adeta bir masal dünyasına adım atmamı sağlıyordu.
Koridorun sonunda devasa bir camdan duvarla karşılaştım. Manzara karşısında dilim tutuldu. Okyanusun derin mavisiyle birleşen gün batımının altın rengindeki ışıkları, tüm çevremi büyülü bir ışıkla sarıyordu. O an dünya durmuş gibiydi, her şeyin yavaşladığını hissettim. Gökyüzü, sarı, kırmızı ve mor tonlarında renklerle boyanmıştı ve okyanus dalgaları, her birinin sessizce kumsala vurmasıyla rüyaya benzer bir huzur yaratıyordu. Havanın içinde yumuşak bir tuzlu esinti vardı, dudaklarıma değen hafif bir rüzgarla sanki ruhum uyanıyordu.

Kerem, bir adım geride kaldı ama derin bir şekilde beni izlemeye devam etti. O esnada, bir tek gözlerimiz konuşuyordu. Benim zihnimde, içinde kaybolduğum bu manzarada, yalnızca onun varlığı vardı. Bu doğanın güzelliğiyle birleşen bir atmosferde, kalbimdeki duygular bir kez daha kabardı.

“Burası… Burası gerçekten… Çok güzel, Kerem,” dedim, içimdeki sesi kontrol edemeyerek. Bir adım daha attım ve sanki kendimi bu büyülü manzaranın bir parçası gibi hissettim. O an, Kerem’in bakışlarında sadece huzur değil, aynı zamanda derin bir arzu da vardı. Okyanus gibi derin, bazen sert ama bir o kadar da huzurlu... Gözlerimiz, birbirini izlerken, her şeyin geri dönülemez şekilde değişeceğini biliyorduk.

Kerem, hafifçe bir adım attı ve bir anda çok yakınlaştık. Bu kadar yakınken, kalbim hızla çarpmaya başladı. Ve o an, ikimizin de hislerini gerçeğe dönüştürme fırsatı vardı. Gözlerim onun gözlerinden başka hiçbir şeye odaklanmadı.

“Sadece burada olman, her şeyin bir anlamı var, Mâni,” dedi, sesi sessiz ama derindi. “Beni görüyorsun, duygularını hissedebiliyorum. Şu anda, her şey seninle çok daha farklı.”

Bütün o büyüleyici manzara, okyanusun dalgalarının sesi, rüzgârın tenimdeki hafif dokunuşu... Hepsi Kerem’in söyledikleriyle birleşiyor, ikimizin arasında daha önce hiç yaşanmamış bir ilişkiyi işaret ediyordu. O an sadece ikimiz vardık. İkimiz ve tenimiz…