4. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları
✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ
🌸2.Kısım🌸
Eylül 27
Hayatım, okulla ev arasında geçip gidiyordu. Diğer öğrencilerle aramda hâlâ belli bir mesafe vardı ama yavaş yavaş ısınmaya başlamıştım. O sabah, yine okula gideceğim güzel bir güne uyanmıştım; ama beni uyandıran kimse olmamıştı. Hatta, her sabah aynı saatte çalan telefon alarmım bile henüz devreye girmemişti.
Dışarıdaki araba seslerine artık alışmıştım. Önceleri yalnızca doğayı ve dedemin sesini duyardım; şimdi ise bu şehrin kalabalığı, gürültüsüyle hayat bana kendini anlatıyordu. İlk kez, benliğimin alıştığı seslerden ve kavramlardan uzaklaşıp kendi yoluma koyulmuştum. Ve şimdi, içimde taşıdığım her şeyi, bu yabancı şehirde bana ait bir savunma kalkanına dönüştürmeye kararlıydım. Artık bana karışan tek şey zihnim olabilirdi.
Odamı birkaç saniye süzdükten sonra yataktan kalktım. Yatağımı toplamayı düşündüm ama vazgeçip doğrudan mutfağa yöneldim. Güzel bir çay demleyip yanına özenli bir Türk kahvaltısı hazırlamak, günün güzel başlaması için yeterliydi.
Dedemin eski dostlarının yardımıyla tuttuğumuz öğrenci evi, bana huzurlu bir sığınak sunuyordu. Evde ne karışan biri vardı ne de ürkütücü bir ses. Rahat bir nefes alabiliyordum burada. Kahvaltımı hazırlarken sınıf grubundaki mesajlara göz attım. Önemli bir şey yoktu; bu da artık kahvaltıya bahanesiz bir şekilde hazır olmam demekti.
Evim sadeydi ama eski model bir televizyonum da vardı. Onu açtım; kahvaltımı bitirirken saat hâlâ okula gitmek için erkendi. Masayı topladıktan sonra odama gidip ne giyeceğime karar vermeye çalıştım. Sanki bolca seçeneğim varmış gibi birkaç kıyafet arasında gidip geldim. Sonunda bordo elbisemi seçip aynanın karşısına geçtim. Her zamanki gibi kıvır kıvır saçlarım göz kırpıyordu bana.
“Tararsam saçlarım kabaracak, taramazsam ‘bak saçlarını taramamış’ diyecekler. Ne yapacağımı şaşırdım valla. Düzleştirsem bari, ama yağmur yağarsa o emek heba olur! Yok ya burada çok yağmur yağmaz.”
Altlardaki o lüleler bazılarına hoş gelir belki ama benim için bazen dert. Çünkü düzleştirince hemen eski haline dönüyorlar; yağmurda, nemde düz saçlara elveda!
“Saçlarımı biraz düzeltmezsem, gün boyu yastık izi taşıyacak gibi duruyorlar.”
Kahkahamı tutamadım, aynanın karşısında kendi küçük telaşım komikti aslında. Bir an için saçlarımı bırakıp, "Bugün ne olursa olsun, ben buradayım," dedim içimden. Bu küçük detaylar, yeni hayatımda bir tür alışma ritüeliydi. Kendime güvenim biraz da bu saçlarla sınanıyordu. Belki de bugün biraz erken gitmeliydim okula. Kalabalıktan ve gözlerden uzak, bir köşede sadece kendime ait o deftere yazabilirdim hissettiklerimi. Yalnızca benim anlayabileceğim kelimelerle, kimsenin müdahale edemeyeceği, sadece bana ait küçük bir dünyada.
Düşündüm; kim bilir, belki bir gün bu saklı kelimelerim büyür, cesaret olur ve kendi sesimi duyuracak kadar güçlü olurdu. Ünlü bir piyanist olduğumda, o anlarımı ve hayallerimi yazdığım defterler çöp mü olurdu acaba? Yoksa onlar da tıpkı notalar gibi, zamanla anlam kazanır mı? İşte o an, kendime küçük bir söz verdim: Bugün ne olursa olsun, önce kendime dürüst olacaktım.
Defterimin çantamdaki varlığını dikkatlice kontrol edip evden çıkmış, karşıdaki yola geçip otobüsü beklemeye koyulmuştum. Eylül ayı hala sıcaktı ve otobüs beklerken anlımda oluşan teri silmek epey can sıkıcıydı. Uzaktan varlığını tespit ettiğim otobüse durur durmaz binip akbili bastım. Okuluma gidiyordum, kulağımda müzikle. Koltuklardan birine oturup telefonumdaki çalma listesini açtığımda, kim bana İlkay Beren’i dinlediğimi inkâr ettirebilirdi ki? Bu klasik anlar benim için şaşmazdı. Okulda enerjimi düşürecek gergin anlar her zaman vardı ama bu, Aylin’in yanında olmaktan daha iyiydi. Ah, benim arkadaşım hep belayı peşinden getirirdi. Ben de giderdim onun peşinden, onu koruma vasfıyla. Şimdi ise onunla bile ayrı düştük. Belki biraz özler beni ve yokluğumun kıymetini bilir. Yoksa beni daha çok rezil eder o.
“Okulun önünde indirir misiniz?” dememle otobüs durakta durdu ve hızla indim. Sabahın erken saatleriydi, okulun kalabalığından önce biraz yalnız kalmak, kafamı toparlamak istiyordum ama bu mümkün değildi. İnsanların tiyatroyla ilgili heyecanlı sohbetleri arasında gündeme dahil olmuştum. Kendi fakültemin kapısından içeri girdiğimde, burada olup biten her şeyin üzerimde nasıl bir etkisi olacağını bilmiyordum. Panonun önünde toplanan kalabalık pek ilgimi çekmese de erken gelmenin avantajıyla oraya doğru yöneliyorum. Peki bu önemli bir bilgiden mahrum kalmamak adına gözlerim o tarihi ana tanıklık etmez mi?
“Hadi canım!” diye düşündüm, “Bir de buna mı şahit olacaktım?”
“Pano kalabalık, herkes bir şeyler konuşuyor, ben de ‘Acaba kim ünlü olmuş da seyrediliyor bu kadar?’ diye merak ediyordum. Benmişim, bunu görmemek en iyisi.”
Kendi kendime söylenirken yanıma doğru bir oğlan geldi.
“Mâni sen misin?” diyordu erkeklerden biri.
“Hayır, onun sabahki sinirli versiyonuyum. Ne oldu?”
“Biraz asabisin ama en azından konuşkansın. Sessiz olman en fenası olurdu.”
“En azından yanlışlıkla ismim orada duruyor.”
“Pek sanmam, ben de Romeo. Tanıştığıma memnun oldum Juliet.” Derken uzattığı eli garipseyerek:
“Ne? Hayır, ben yokum oyunda.” diyerek o erli geri çevirdim.
“Ben bu oyunu iki yıldır bekliyorum, sen şanslısın.”
“Ben sadece yanlış zamanda yanlış yerlerde bulunma konusunda nam saldım. Bu da onlardan birinin etken olduğu durum. Kısacası rol arkadaşın ben değilim.”
“Peki neden istemiyorsun? Sahnede olmak bir ayrıcalık.”
“Ben aynaya bakarken bile göz kontağı kuramıyorum. Sahne bana fazla bakıyor.”
“O zaman yanlış okuldasın. Burada herkesin amacı bu.”
“Göz önünde olma şart değil. Bir köşede tüm bu güzelliklerin müziklerine eşlik etmek hatta o müziğin kendisi olmak en adili.”
Yani sen sahnede olmasan da arka plandaki gizli kahramansın yani.”
“Aynen, sahnenin tozunu yutmadan da var olabilirim. Hem o toz alerjimi de tetiklemiyor.”
“Senin alerji dediğin o dünya benim ekmek param ama onu ne yapacağız?”
“Anlıyorum, seni etkilemeden bu durumu halledeceğim. Gidip Kerem Hoca’yla konuşayım.”
“Bu, durumu o değiştirmez. Kerem Hoca’yı iyi tanırım. Ben onun son sınıf öğrencisiyim.”
“Hani herkes bizi dinliyor şu an. Bir şey demek istemiyorum ama Kerem Atasoy iyi tanıdığı bir öğrencisini Romeo seçerken niçin hiç tanımadığı bir öğrenciyi Juliet seçer ki?”
“Gözünden anlar o yeteneğin.”
“Oyunculuğa karşı hiçbir zaman merakım olmadı.”
“Demek ki sende bir yetenek görmüş. Yakında dizilerde oynamaya başlarsın. Bu şansını iyi değerlendir.”
“Sağ ol.” diyerek oradan uzaklaşmıştım. Ben ne anlardım oyunculuktan? Hatta o kadar çok kendimim ki yalan bile söylemeyi beceremem. Aylin sayesinde söylemişimdir hayatımdaki tüm yalanları. Şimdi o da yok yanımda. Yalanın kraliçesinden birkaç öğüt mü alsam? Arasam mı onu? Arasam beni Juliet olmaya ikna eder o. Beni Kerem Atasoy’a karşı avunacak cümlelere ihtiyacım var. Uf ya sabah sabah nereden bulaştım şu işe?
Git gide artmaya başlayan bu topluluğun arasından bu sefer itişmelerle çıkmıştım. Kerem'in odasını çok iyi bildiğimden dolayı vakit kaybetmeden o kapını önünde almıştım soluğu. Oradaydı, kapısının aralığından görünüyordu. Sanırım artık ben de ona görünüyordum.
“Günaydın, Cennet. Gel.” dedi.
Adımlarım isteksizce sürüklendi eşikten içeri.
“Şey… Iı, müsait misiniz?” diye sordum, gözlerim odayı tararken.
Oysa o çoktan yerinden çıkmış, bir iki adımda önümde belirivermişti.
“Sen amma çekingen çıktın.” dedi hafifçe gülerek.
“Öyle demeyelim de şaşkınım diyelim.”
Yanaklarımda bir sıcaklık hissettim. Kendime sinirlendim, neden bu kadar kolay dağılabiliyordum ki?
“Beni gördüğün içinse bu şaşkınlığın hala alışamadın mı bana?”
Gözlerime eğildi. Yüzü fazla yakındaydı. Geri çekilmedim, ama göz göze gelmeyi de beceremedim.
“Alışılabilecek biri misiniz sizce?”
Sanki yanıt vermek yerine beni izledi bir an. Sonra başını azıcık eğdi.
“Gel, ben sana eşlik edeyim.” dedi ve omzuma, çok hafif, neredeyse kararsız bir dokunuşta bulundu.
İstemsizce omzumu geriye çektim ama o, çoktan adım atmıştı. Kerem’in o ilk gün ki olan kabalığı yine mi cereyan ediyordu? Ah işte yine o masa. Yine Kerem. Yine ben.
“Ne yapıyorsunuz? Durun.” dedim aniden.
Kerem o an durdu. Ciddileşti. Kollarını omzumdan çekti. Bu sefer elleri belimin iki yanına geldi.
“Yine mi?” dedim içimden.
Vücudum istemsizce gerildi.
Gözlerimi dikerek baktım ona. Bedenimle söyleyemediğim her şeyi bakışlarıma yüklemiştim.
“Çekinmemelisin.” dedi sessizce.
Bu, bir öneriden çok, içini ezip geçen bir cümle gibiydi.
“Neden bu rahatsızlığı bana verip duruyorsunuz? Elleriniz…”
Yutkundum.
“Çekin yoksa.”
Geriye doğru bir adım attı o ve onun elleri hiçbir suç işlememişçesine hemen havaya kalktı. Onun yüzünde beliren o savunmasız ifade sanki beni eksik hissettirmişti.
“Pardon,” dedi.
“Fazla mı oldum? Bazen gereksiz doğrudan olabiliyorum ama seni seçtim. Çünkü gözlerinde başka bir şey var. Gerçek bir şey. Yani, bana öyle geldi. Belki saçma bir fikir, bilmiyorum.”
Afallayarak şu an ki durumu asıl konuyla değiştirmek istemiştim.
“Bu ne ya? Bir de oldu olacak tanımadığınız yeteneğimden bahsedin. Birini oyuncu yapmak içinse bu tuhaf yakınlık siz yanlış kişiyi seçtiniz.”
“Oyuncu mu? Ne oyuncusu?”
“Son sınıf öğrencilerinizden seçtiğiniz Romeo öyle dedi. Yeteneği gözünden tanırmışsınız. Yanıldığınızı söylemek isterim. Ben oyunculuktan anlamam.”
“Ama anlaman lazım. Seni seçtim.”
“Tiyatroda rol almak istemiyorum. Bir de elinizi artık çekin.”
“Çektim ama bu bir son değil.”
“Ne demek o?”
Kulağıma doğru yaklaşarak fısıldıyordu.
“Çünkü bir gün gelecek ve her sabah beni göreceksin.”
Elimle ittirmiştim üstüme üstüme gelen o bedeni.
“Siz biraz ayıp etmiyor musunuz? Şu odada kızları sıkıştırıyor musunuz sürekli?”
“Özel olduğunu bilmeni isterim.”
“İnsanı çıldırtmak için var olurmuş bazı erkekler. Kerem Atasoy’un böyle biri olması beni üzdü.”
“Nasıl biriyim?”
“Saymamı ister misiniz?”
“Say.”
“Sayarsam sınıfta mı bırakırsınız beni?”
“Endişeli bir o kadar da öfkelisin. Neden bu kadar asabisin?”
“Çünkü dışarıdaki panoda adım yazılı.”
“Sevin işte. Beni daha çok göreceksin.”
“Ünlüsünüz ama bulunmaz Hint kumaşı değilsiniz.”
“Benden daha yakışıklısını gördün yani?”
“Çok mu bencilsiniz yoksa bu da mı bir rol?”
“Rolden kastın ne?”
“Burası bir sahne değil ve ben de oyuncu değilim. Siz ekrana aitsiniz ama ben bu okulun öğrencisiyim.”
“Gerçekten o kadar sınırlı mısın? Daha büyük hayallerin yok mu? Oyunculuk için ne insanlar geçti gözümün önünden ama sen istemediğini mi dile getiriyorsun?
“Kerem Hocam, sonrasında gülmek için bir öğrenciyi seçtiyseniz o seçilenin kendim olduğunu anladım. Mezun olana kadar benimle uğraşacaksınız ona da tamam. Mıknatıs gibi çekiyorum huylu insanları. Şu hatadan dönün ama. Başka biri emin olun daha iyi oynar Juliet’i.”
Dudaklarını büzmüştü ve bu kısa sürede az çok iletişime geçmiştik. Şimdi niye böyle şaşırmış gibi davranıyordu? Yoksa derslerindeki takılmalarına yüz astığım için mi beni kendi kendine görevlendirmişti. Ünlü bir insanla yakın olmak geleceğim açısından doğru mudur? Ya ama bu adam çok konuşkan ve ben de henüz buraya yeni yeni uyum sağlarken fazla üzerime gelmiyor mu? Hala bana cevap vermiyor ve yüzü birkaç şekle bürünüyordu. Bu kadar düşünecek ne vardı?
Büzük dudağı normal hale geldiğinde tam konuşacak olup tekrar susmuştu ve birkaç kere eli masayı tıngırdatmıştı.
Kerem “Sen nasıl istersen.”
Biraz uzaklaşmıştı.
Kerem Atasoy’un bu tavrı hoşuma gitmişti çünkü sonunda doğru olana karar vermişti. Gerçi onun aklında olanı da anlayamamıştım. İsmim yanlışlıkla mı yazılıydı yoksa bilerek mi? Bilerekse niye bu kadar hızlı vazgeçti bu kararından? Kesinlikle ismimi birisiyle karıştırıp duruyor olmalıydı. Ya da gerçekten bir mıknatıstım ve derdi çekiyordum.
Ben olayları masumca kafamda oturtmaya çalışırken Yaren ve Şeyda odanın kapısını tıklatıp açık kapıdan içeriye çoktan girmişlerdi. Belli ki göz koydukları metinde ana kahraman olacağımı öğrendiler ama Kerem beni başrol yapmaktan şükür ki vazgeçmişti. Ta ki kızlar benim seçmelere katılmadığımı ve bana yapılan özel muameleden bahsedene kadar. Kerem kızlara bakarak: “Juliet sensin Mâni” dediği an da ona karşı kızgın mıydım yoksa kırgın mı bilemiyordum. Neden iki öğrencinin lafıyla bir öğrencinin hayatını etkiler insan?
“Başrol olmak istemiyorum Kerem Hocam ve eğer beni bu saçma oyundan çıkartmazsanız buradan giderim.”
Kerem'in gözlerine bakıp onay bekliyordum. Nafileydi bu çabam, dediği dedik olacaktı.
Kerem'in bu ani karar değişikliği beni de pasif duruma düşürmüştü. Ondan cevap alamayınca odasından çıkmaktan başka çarem kalmamıştı. Konuşuyordum kendi kendime.
“O benim ders hocam. Nasıl bu kadar inat olabilir ki? Sırf kızlara inat beni zorluyor. Ah tavrımı ortaya koysam bile nasıl hayır diyebilirim ki. Sergilenmesi gereken oyun için artık çaba göstermem gerek.”
Yürürken yine düşüncelerime daldım. “Bu okulun normal dersleri bile tuhaf gelmeye başlamıştı. Asıl anlayamadığım şey, öğretmenin ünlü olmasıydı. Üstelik beni ilk görüşte utandıracak şeyler söyleyip, o tavırlarını da her geçen gün daha da artırması…”
Juliet ile ilgili provalar ve sahneler konusunda kafam hâlâ karışıktı. Tiyatro derslerinin büyük kısmının bundan sonra tiyatro salonunda yapılacağını duymuştum. Bu yüzden önce oraya gidip ortamı görmek, orada piyano olup olmadığını öğrenmek istedim. Belki orada Juliet’e, belki de kendime dair ipuçları bulurdum.
Yavaş adımlarla tiyatro salonuna doğru yürürken, arkamdan hafif bir ses geldi:
“Hey…”
O yöne döndüğümde, günler önce karşılaştığım ve bir daha karşılaşmayacağımızı sandığım, o güzel gülüşlü adam bana sesleniyordu. Yanıma yaklaşmıştı.
“Sanırım sizinle daha önce karşılaşmıştık. Bir yeri arıyor gibisiniz, size yardımcı olabilirim, genç hanım.”
İçimden, “Tiyatrolar artık burada canlandırılacakmış, ben de Kerem'e sinirlenip İçimden, “Tiyatro dersleri artık buradaymış, Kerem’e sinir oldum da buraya kaçıyorum,” diye geçiyordu ama ağzımdan çıkmadı tabii. Sadece kaşlarımı kaldırıp kısa bir “Yok, teşekkürler. Yardım edemezsiniz.” dedim. Sesimde biraz soğukluk vardı, farkındaydım.
Biraz yürüyünce durup, kendimi zorlayarak sesimi yumuşattım: “Tiyatro salonunu arıyorum ama nerede olduğunu bilmiyorum. Siz biliyor musunuz?”
Adam gözlerimi kaçırmadan, “Biliyorum, sizi götüreyim isterseniz. Ama bana Murat deyin, böyle daha rahat olur,” dedi.
“Tamam, sağ ol,” dedim ve arkasından yürümeye başladım. Adımlarımız birbirine uyumsuzdu, içimde utançla karışık bir rahatsızlık vardı. “Yine mi denk geldik,” diye düşündüm. İçimden biraz daha sert olup onu göndermek geliyordu ama bu sefer bekleyecektim.
Bir yandan da, “Bu adamın böyle rahat davranması sinir bozucu,” diye düşündüm. Kendimi biraz toparlamaya çalışıyordum; belki bu sefer farklı olur, diye umuyordum.
“Soyadın ne?” dediğinde, kulağımın arkasını kaşımayı bırakıp biraz tereddütle ona baktım.
“Soyadım mı?” diye tekrar ettim, sesimde hafif bir meydan okuma vardı.
“İsminizi sormaya çekindiğimi belirtmem gerek,” dedi samimi bir ifadeyle.
Gecikmeden karşılık verdim: “Çekinmeye devam edebilirsiniz.”
Aramızda kısa bir sessizlik oldu. Ortamda oluşan gerginliği kırmak için, boğazımı temizleyip biraz esprili bir tonla devam ettim:
“Eğer erkeklere ilgi duyan biri olsaydım, belki sohbetimize devam ederdim. Ama şu an ilgimi çeken başka şeyler var. Hayatımdaki insanlar, yollarım, belki de yanlış yerlerde dolaşıyorum... Neyse, fazla karışık oldu.”
O, sakallarının arasından belli belirsiz bir gülümseme daha sundu bana. Oysa ben göz temasından kaçınarak minik adımlarla yürümeye devam ediyordum.
Zemin kattaymış tiyatro salonu. Yani Kerem'in odasının bulunduğu kattaydı. Tiyatro salonuna yaklaştıkça heyecanlanmaya başladım. Salonun kapısından içeriye girdim. Bir baktım ki karşımda piyano duruyor.
“Burası işte aradığınız yer. Sanırım sizinle tanışmadan gitmem gerekecek çünkü daha adınızı bile öğrenemedim.”
“Teşekkür ederim yolu öğrettiğiniz için. Yolun kendisini kendim buldum bile. Sanırım şurada da bir çıkış var. İyi günler.”
Tiyatro salonunun bahçeye doğru açılan kapısına doğru yönelerek hızlıca uzaklaşmak istiyordum.
“Murat.” diye ardımdan gelmişti yeni tanıdığım bir ses.
Ne dediğine anlam vermeyerek ardıma dönmüştüm.
“Tam duyamadım sizi.”
Yakınıma gelerek: “Benim adım Murat. Düşündüm de ismini söylememiş olman, ismimi söylememi engellemez.” demesiyle bir süre durdum. İçimden “Onun ağzı benden daha iyi laf yapıyor.” diyordum.
“Mantıklı... Murat. Konuşmaya kararlısınız ve ben de ilk dediğinizde isminizi aklımda tutmayı başarabilmiştim.”
Suratımda oluşması muhtemel şapşal gülümsemeyi engelliyor olmak gerçekten zordu.
“Ben de kızlarla ilgilenen biri değilim. Beni yanlış tanımanızı istemiyorum. Kızlarla ilgilenmiyorum derken yani ilgileniyorum ama her kızla değil.”
“İlginizle ilgilenmiyorum. Artık gitmeme izin verecek misiniz?”
“Aslında ben bir şey soracaktım size.”
Çalılıkların arka tarafında sesler yükselmeye başlamıştı.
Sol işaret parmağımla çalılıkların arkasını işaret ediyordum.
“Bir şey mi oluyor? Duyuyor musunuz?”
“Siz geride durun. Ben bakarım.”
Murat beni koruyan bir edayla arkasında bıraktı ve seslerin geldiği yöne doğru gitti. Ben de merakla yavaş adımlarla onun peşinden ilerliyordum. İşittiklerim tartışma cümleleriydi.
“Allah kahretsin. Tam üç yıldır peşimdeydin. Seninle sevgiliyim ben artık. Ama sen ne yaptın! Hayatımı mahvettin Burak. Sen beni herkese küçük düşüren o kızla konuştun. Şimdi de ayrılıyor musun benden!”
“Her şeyin daha güzel bitmesi gerekiyor. Yapma böyle.”
“Seni sevdim ben.”
“Ben de seni sevdim ama artık yürüyecek gibi değil.”
“Melisayı mı istiyorsun! Tamam, git ona!”
“Kendine bir şey yapacaksın. Gitmiyorum.”
“Senden sonra da yaşıyor olacağım. Ama sen, sen kocaman bir pislikte boğulacaksın. Seninle geçirdiğim vaktin haddi hesabı yok. Seninle her şeyimi paylaştım, her şeyimi!”
Kız konuştukça hakaretleri artmaya başlamıştı.
“Saygı boyutunu aşıyorsun Gaye.”
“Gayette asmıyorum. Senin hayatını mahvedeceğim.”
Murat tam konuşmanın bu kısmına müdahale etmek zorunda kaldı.
Murat, Burak'ın kolunu tuttu.
Murat: “Sakın böyle bir şeye kalkışma!”
Murat'ın sesini duyunca ben de hemen olaya karıştım. Öylesine korkmuştum ki.
“Ne yapıyorsun! Vuracak mıydın kıza?” diyerek celallenmiştim.
Burak: “Çok ağır laflar söyledi. Artık dayanamıyorum sana! Beni sen kaybettin. Sürekli yanında olmaya çalıştım. Ama sen çok bencilsin ve bunun cezasını kendin çekiyorsun. Melisa sana hiçbir şey yapmadı. O senin arkadaşın olmaya çalıştı. Deliriyorum senin yanındayken. O kadar daralttın ki beni, senden ayrılmak için her şeyi göze aldım ben. Abi beni tuttuğun için sağ ol. Kendime ait olmayan tavırlar sergilemeye başladım. Artık gör beni gaye. Başka sevdiğin bir adama aynı hataları yapma. Yoksa hayatın boyunca yalnız kalabilirsin.”
Burak uzaklaşıp gittiğinde belliydi aslında ne kadar üzüldüğü. Bazı gidişler üzülmenin de alametiydi. Ben hep erkeklerin kızları üzdüğüne şahit olan biriydim ama bu kız kendisini çok seven bu adamı nasıl da çileden çıkarmıştı.
Gaye'nin ses tonu durgunlaşmıştı.
“Yine beni suçluyor. Ben ne yaptım ki ona?”
“İstersen yanında kalabilirim?” diye atılmıştım söze.
“İsminiz ne?”
Az önce ismimi söylememek için kaçarken şimdi bu acı çeken kıza destek olmak için ismimi söyleyiveriyordum.
“Mâni.”
Murat ismimi duyunca gülümsedi. Gülümsedikten sonra yüzünü kaplayan şaşkınlık ifadesi de neyin nesiydi böyle? İsmimi öğrenmesi kazandığı bir inat savaşımıydı?
“Gaye ben. Şimdi ne yapacağım onsuz?”
Gaye'nin yanındaki banka oturup “Aklını dinle derdim normal şartlarda ama bu gönül meselesi. Aklını sakın dinleme, kalbini dinle. Aklın sana yanlış yollar göstermiş olmalı. Aklını gerektiğinde kullan. Bence o çocuk hala seni seviyor. Sadece dayanılmaz hale gelmiş bazı şeyler. Hala onu kazanabilirsin. Dediğim gibi kalbini dinle ve onu bir daha kırmamaya özen.”
“Yani gidip onun kalbini kazanayım?”
“Aranızda ne yaşandı bilmiyorum ama onu seviyorsan durma, git. Her şeyi halletmek için tam sırası.”
“Uf, insan sinirlenince gitmek istemiyor.”
“Sinirin elbet geçecek. Peki ya sonra?”
“Tamam, gidiyorum. İkinize de teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Gaye, Burak'ın peşinden gittiğinde Murat bana bakarak “Adın Mâni...” diyordu.
Neden öyle sevimlice gülüyor bana? Sanki Coca cola'nın sırrını öğrendi.
“Mâni ne demek?”
“Dilemediği şeye Mâni olan, engelleyen demek.”
“Ben de Murat'ım. Yani huzurlu ortamı sağlarım.” derken adımları ilerlemiş ve bana az önceki olduğu konumdan daha çok yaklaşmıştı.
“İsimlerle ilgili bir takıntın mı var? Ben de lisedeyken çok ilgilenmiştim.”
“Takıntım yok. İsimlerle ilgilenecek ne var? Sadece merak ettim.”
“Bak şimdi.
M: Hayalperest
U: Mükemmeliyetçi
R: Şanslı
A: Ağır Başlı
T: Sakin, içine kapanık”
“Ciddi misin sen?”
“Evet, ama içine kapanık değilsin. Tanımadığın kişilerle konuşuyorsun. Gayeyle Burak'ın ilişkisine yardım ettin. İyi ki bırakmışım bu isim işini, baksana yalancı çıkardı beni.”
“Hayır, hayır son derece iyisin.”
Kendime verdiğim sözü şimdiden çiğnemeye başlamıştım. Murat’ın yakınlaşan adımlarını geçte olsa fark ederek mesafemi korumalıydım.
“Gidiyorum ben.” diyerek adamın yanından uzaklaşır olmuştum. Oysa hala orada durarak ne yapıyordu bilmiyordum.
“Mâni, seni buldum. Sana ait olanın bende olması ayrıca ilginç.”
"Adımlarımı hızlandırırken, onun son cümlesi aklımın bir köşesine takılı kalmıştı: 'Sana ait olanın bende olması...' Bu ne demekti? Şimdi zihnimde bana engel olan yeni bir Mâni vardı." Merak ve huzursuzluk iç içe geçerken, kalbim hızla çarpıyordu. Cümle içimde yankılanırken, geçmişten gelen eski bir melodiyi hatırlamak gibiydi, tanıdık ama bir türlü tamamlanamayan.
Belki de bu zamana kadar kaçtığımı sandığım şey, aslında aradığım şeydi. Belki de kendimi tamamlamam gereken bir yolu işaret ediyordu. Belki de bu yüzden, Murat gibi biriyle karşılaşmak bir tesadüf değildi.
İçimde garip bir cesaret dalgası kabardı. Kendimi bir sırra yaklaşmanın eşiğindeymiş gibi hissediyordum. Onunla karşılaşmam, hayatımda yeni bir kapının aralanması gibiydi. Geri dönmek mümkün değildi artık; bu cümleyle bir kere yüzleşmişken, kendime ve bana ait olan her şeye bilinçsizce doğru yürüyecektim.
Düşüncelerimi toparlayıp son bir kez arkamı döndüm, Murat hâlâ orada duruyordu. Bir adım atmadı ama bakışlarında, sanki birlikte çözmemiz gereken bir sır vardı. Belki de bu, hep aradığım o bağlantıydı.
Gülümseyerek başımı çevirdim ve içimde yeni bir kararlılıkla yürümeye devam ettim.
☆☆☆
Okulun ön kısmından okula tekrardan giriş yapıyordum. Üniversiteli olmak gerçekten bir ayrıcalık mı? Benim gibi bir sürü üniversiteli var. Ayrıcalıklı biri olmam için üniversiteli olmam yetmeyecek. Ben piyanist olmak istiyorum. Dedem piyanist olmama karşı çıkıyor. Benim en fazla müzik öğretmeni olmamı istiyor. En yakın arkadaşım Aylin'le, dedemi ikna edip bu üniversiteye gelebildim. Belki de buralarda hiç olmayabilirdim. Bu yüzden kendini topla Mâni. O tiyatro oynanacak. Bu okulda hiçbir hocayla zıt olmayacaksın. Elinden gelebildiğince sakin ol. Elinden gelmezse doğaçlamanı yaparsın. Neyse fazla konuşmamalısın, klasik batı müziği dersine gir.
Sınıfa girmeden önce kantine gidip su almıştım. Havanın sıcaklığı insanı çok susatıyordu. Ders başlamadan yetişmiştim bu kargaşa içerisinde. Hocaların anlattığı dersler o kadar güzel geliyordu ki kulağıma. Kaliteli bir okul oluşu öğretilenlerin kalıcılığında hissettiriyordu kendini. Hocalarla ders arasında muhabbet ediyorduk ve onlarda laf aralarında Kerem’le tanışıp tanışmadığımı sorguluyordu. Gerçekten de çok dikkat çekiyordu şu adamın tavırları.
“Tek zulmü bana o adamın. Niye bana kafayı taktı ki!” diye geçirmedim değil aklımdan. Derslerim bittikten sonra yeterince yorgundum. Arkadaşlara ispat edemiyordum Kerem’le bir tanışıklığımın olmadığını ama torpilliye çıkmaya başlamıştı çoktan adım. Birazdan olacak olanlar sabır taşımı çatlatacaktı. Tam okuldaki günüm bitmiş eve gidiyorum diyordum ki merdivenlerden inerken duyuruyordu inatla kendini.
“Cen-net.”
Ahenk katıyordu uydurduğu ismi söylerken kelimeye.
Yine mi bu ses! Artık ismimi öğrenmesi gerek bu adamın. Sınıfta herkes cennet diye sesleniyor bana. Yoklama alırken cennet deyince tüm sınıf adımı cennet sanıyor. Duyumsamazlıktan gelirsem gider illaki.
“Cennet!”
Merdivenlerden indiğimde onun karşısına geçerek kibar kalmayı denemek gelmişti önce aklıma ama sonra onun o pervasız tavrına kayıtsız kalamamıştım.
“Benim adım Cennet değil, Mâ-ni.”
“O isim sana hiç yakışmıyor.”
“Teşekkür ederim.”
Kerem gözlerini üstümde gezindirip şımarık bir gülümsemeyle dudaklarını kımıldatmaya başladı.
“Senin biraz kilo vermen gerek. Beş kilo gibi bir fazlalığın var. Bu şekilde seni kabul edemem. “
“Sabır sabır.”
“Duyamadım. Bir şey dedin herhalde.”
“Başka öğrencilerinizde var. Bakın biri orada. Yaren geliyor.”
Yaren’in gelişiyle şu anki karşılaşmadan apar topar kaçabilirdim.
Yaren “Hocam size bir şey danışacaktım.”
“Sizi rahat bırakayım. İyi günler.”
Kerem “Kaç bakalım.”
Yaren gelmeseymiş Kerem Hoca’ya daha ne kadar dayanabilirdim bilmiyordum. Beş kilo fazlalığım varsa ona ne! Bu kiloya inene kadar neler çektim. Haberin bile yok. Neyse Mâni sinirlenme.
Okuldan çıkıp derin bir nefes almayı başarmak bugün için harikaydı ya. Uğraştığım şu boş işlerin ardından yine o eski asi ben ortaya çıkacak diye kendimi bastırmaktan harap oluyordum. Sonunda attıracaklardı beni okuldan. Beni evime ulaştıran otobüs durağına doğru yürürken aceleciydim. Her ne kadar durağa gitmekte acele etsem de durak hayallerimdeki anlar kadar uzak değildi.
İstanbul çok kalabalık bir şehir. Dikkatin toplu olmalı dolaşırken. “Acaba alışveriş mi yapsam eve gitmeden? Gerçi evde her şey var. Gezersem kaybolurum diye korkuyorum. Keşke bir tanıdığım olsa ve onunla gezsem.” derken pat diye önüme çıkan bir araba.
“Merhaba.”
“Hıh... Ödüm koptu. Sen nerden çıktın! Az daha eziyordun beni!”
Murat: “Ezmem seni korkma. İşten çıkmıştım. Hava o kadar güzeldi ki buradaki dondurmacının dondurmasından almak istedim.”
Arabasının camından Murat’ı görebilmek için eğildim.
“Afiyet olsun. O kadar dondurmacıyı es geçip buranınkini almaya geldiğinize göre burayı iyi biliyor olmalısınız.”
“Burayı iyi biliyor olmalıyım.”
Taklidimi mi yapmıştı o?
“Ben de otobüs yolunu iyi biliyorum. Hadi Allah’a ısmarladık.”
Bu adam bana benziyordu sanki ya da benimle baş etmek için benim gibi konuşuyordu.
İstemeden yine yüzümde beliren gülümsemeyi silmek için kendimi sarstım. Adamın beni taklit eder gibi yapması komiğime gitmişti. Yüzümdeki gülümsemeyi kendimi sarsarak azaltsam da dudaklarımı gülmemek için kapalı tutmaya çalışıyordum.
“Hadi gelin. Sizi ben evinize bırakayım. Otobüsle gidecekseniz eğer uğraşmayın bugün onunla.”
“Çok teşekkür ederim ama tanımıyorum sizi.”
“İçimden bir ses sizi evinize bırakmamı söylüyor.”
“İçinizdeki sesle de henüz tanışamadık. Ona iyi olacağımı iletin. Kendim gitsem daha iyi olur. İçinizdeki sesle tanışınca belki bir gün olabilir.”
Genç kızları avlamaya çalışan adamlar acaba böyle mi davranıyor? Bu adamda öyle biri mi? Aylin’in saçma eski erkek arkadaşlarına da benzemiyor bu adam. Bakalım, daha neler göreceğiz?
Murat: “Sırf beni tanımadığınız için otobüsle gitmenize izin veriyorum. Bir daha ki sefere sizi evinize ben bırakacağım.”
Otobüs gelmişti ve Murat’a karşı otobüse binmek üzereyken dilimden dökülen sözler şunlardı.
“Belki... Bir daha ki sefer.”
Otobüse binerken aklımda tek bir düşünce vardı: 'Belki, sadece belki, bu adam hayatımda bir dönüm noktası olacak belki de bir gülümseme olarak kalacak.'"
Birbirimize hem sen hem siz şeklinde hitap ediyor olmamız, kim bilir belki de bu hayatta yeni bir kapının anahtarıdır. Ve ben, o kapıyı açmaya bir adım daha yaklaşmış olabilir miyim? Bunu hayat gösterecekti.
❀
