26. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları

✅⑯. Bölümஐ İçimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. ஐ

Sinem Yazıcı Tolan

Bölümler
1 ✅Yazar ile Tanışma: 2 ✅Kitap Tasarım Tanıtımı: 3 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 4 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 5 ✅②. Bölüm ஐ Başlangıç, ஐ 6 ✅③. Bölümஐ Yanında kalmam gereken biri misiniz? ஐ 7 ✅④.Bölümஐ Yeni anlamlar barındırabiliyorsa bedenim, aşığım. ஐ 8 ✅⑤.Bölümஐ Dalgın gözlerin dilini o kadar çok konuşturdu ki her şey apaçık hale geldi. ஐ 9 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 10 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 11 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 12 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 13 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 14 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 15 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 16 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 17 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 18 ✅⑩.Bölümஐ Ben seninle ilgili tüm kilitlerin sahibiyim. ஐ 19 ✅⑪.Bölümஐ Öyle gürültülüydü ki bedenim sanki herkes beni duyabilirdi. ஐ 20 ✅⑫.Bölümஐ Yepyeni güneş doğuyor insanların üzerine, en güzeli kalbime. ஐ 21 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 22 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 23 ✅⑭. Bölümஐ Bazen, ஐ 24 ✅⑮. Bölümஐ Bu beni daha acımasız gösterirken aslında daha acısız kılmaz mı? ஐ 25 ✅⑯. Bölümஐ İçimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. ஐ 26 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 27 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 28 ✅⑱ .Bölümஐ Her şeyi tersleyen ben mi oluyordum? ஐ

Şubat 14

Hayat bazen, kaçmaya çalıştığın yerden değil; kurduğun küçücük bir hayalden vuruyordu insanı.

On gündür bunu düşünüyordum.

Murat konuşmuştu. Kendini anlatmaya çalışmıştı. Ben de dinlemiştim. Ama bazen insanın gözleriyle gördüğü bir şeyi, kulaklarıyla duyduğu hiçbir cümle değiştiremiyordu. Lale'nin dudaklarına kondurduğu o öpücük, söylediği bütün sözlerin önüne geçmişti.

İçimde öfke yoktu. Keşke olsaydı. Bendeki ise sadece sessiz bir hayal kırıklığıydı. Çünkü ben Murat'a âşık olmamıştım. Sadece ilk kez bir erkeğe güvenmeyi göze almıştım. Dedemin de "Olur." diyebileceğini düşündüğüm birine kalbimin kapısını aralamıştım. İlk kez geleceğe dair küçücük bir ihtimal kurmuştum. O ihtimal ise daha filizlenmeden elimde dağılıp gitmişti.

O gece eve vardığında bana haber vermesini isteyen bendim. Dört gün boyunca telefonuma düşecek tek bir mesajı bekledim. Sonra onu, eski nişanlısının dudaklarında gördüm.

Belki de en çok canımı acıtan buydu. Bunları Kerem bana yaşatır diyerek güvenli olana gitmek…

O konuyu zihnimde daha fazla büyütmenin hiçbir anlamı yoktu.

Yaşananları geri alamazdım.

Verdiğim kararın arkasındaydım. İçimde hâlâ kırgınlık vardı ama o kapıyı yeniden aralamak istemiyordum. Bazı hayal kırıklıkları insanı ağlatmaktan çok, sessizleştiriyordu.

On gündür lokantaya gidip geliyor, işimi yapıyor, sonra da odama çekiliyordum. Konuşuyor, gülümsüyor, hatta güya eskisi gibi davranıyordum. Ama Saniye annemin gözünden hiçbir şey kaçmıyordu.

Öğleye doğru yanıma gelip önlüğünü çıkardı.

"Bugün senin izinlisin."

Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

"İzinli miyim?"

"Evet."

"Niye?"

"Çünkü dinlenmeye ihtiyacın var."

"Ben iyiyim."

"İyi olsaydın bunu söylemek zorunda kalmazdın."

Cevap veremedim.

Tezgâhın üzerine küçük bir zarf bıraktı.

"Al."

Merakla açtığımda içinden iki lunapark bileti çıktı.

"Anne..."

"İtiraz istemiyorum." dedi gülümseyerek. "Bugün Sevgililer Günü. Herkes sevdiğiyle vakit geçiriyor. Sen de gidip biraz insanların arasına karış. Bir şeylere binmek zorunda değilsin. Dolaş, sıcak bir kahve iç, pamuk şeker al, denizi seyret... Ama burada oturup aynı düşünceleri dönüştürüp durma."

"Lunapark bana göre bir yer değil."

"Biliyorum."

"Öyleyse neden?"

"Bazen insanın neşeli insanların arasına karışması, kendi sessizliğinden daha iyi gelir."

Saniye annemin gözlerinde öyle bir kararlılık vardı ki daha fazla üsteleyemedim.

İç çekerek biletleri çantama koydum.

"Tamam..."

Lokantadan çıkıp durağa doğru yürürken ayaklarım yolu ezbere biliyordu. Aynı kaldırımlar, aynı dükkânlar, aynı insanlar...

Sanki değişen tek şey bendim.

Otobüs beklerken çatlamış plastikleri, paslanmış direkleri olan eski durağa gözüm takıldı. Kim bilir kaç insanın bekleyişine şahit olmuştu. Ne çok vedaya ne çok kavuşmaya...

İnsan bazen sahip olduklarının kıymetini, onları kaybetmeye yaklaştığında anlıyordu. Ben ise elimde olmayan ihtimallere üzülmekten, sahip olduklarımı görmeyi unutuyordum.

Otobüs geldiğinde cam kenarına geçip sessizce dışarıyı seyrettim.

İstanbul bütün kalabalığıyla akıp gidiyordu. Birileri işe yetişiyor, birileri sevdiğine koşuyor, birileri de benim gibi nereye gittiğini tam bilmeden yol alıyordu.

Bir süre sonra otobüs lunaparkın önünde durdu.

Daha kapısından bile insanın içine renk doluyordu. Gökyüzüne uzanan oyuncaklar, her köşeden yükselen kahkahalar, pamuk şeker kokusu, çocukların heyecanla birbirine seslenişi...

Hayat, sanki birkaç saatliğine bütün dertlerini giriş kapısının dışında bırakmıştı.

Saniye annemin beni özellikle buraya göndermesinin sebebini o an biraz olsun anlayabildim.

Belki de insan bazen, kendi sessizliğinden kaçabilmek için başkalarının neşesine ihtiyaç duyuyordu.

Yine de tek başıma olmak içimde hafif bir tedirginlik bırakıyordu. Çantamın askısını biraz daha sıkı tuttum ve derin bir nefes alarak içeri girdim.

Etrafı ağır ağır dolaşmaya başladım. Gondol, dönme dolap ve yükseğe çıkan oyuncakların yanına bile yaklaşmıyordum. Onları seyretmek bile dizlerimi güçsüz bırakmaya yetiyordu.

"Atlı karınca yeter." diye mırıldandım kendi kendime.

En azından yere yakındı.

Tam atlı karıncaya doğru ilerleyecekken arkamdan yükselen tanıdık seslerle duraksadım.

"Mâni!"

Şaşkınlıkla arkamı döndüm.

Lokantanın müdavimi olan teyzelerden dördü bir aradaydı. İçlerinden kısa boylu olanı iki elini birden havaya kaldırmış bana sesleniyordu.

"Bakın, gerçekten Mâni!"

"Ben demiştim o diye." dedi yanındaki gözlüklü teyze.

"Nereye kaçıyorsun kız? Gel buraya."

İstemeden yanlarına yürüdüm.

"Siz de mi geldiniz?"

"Biz her sene geliriz." dedi kırmızı montlu teyze. "Saniye seni de mi gönderdi?"

"Biraz dolaş, kafan dağılsın, dedi."

"İyi demiş." diye başını salladı. "Yüzündeki bulutları dağıt biraz."

Tam o sırada kalabalığın arasından genç bir erkek sesi duyuldu.

"Babaanne!"

Konuşan teyze heyecanla arkasını döndü.

"Mehmet! Buradayız oğlum."

Yanımıza yaklaşan adam önce babaannesine, sonra bana baktı.

"Kolay gelsin." dedi kibarca.

"Gel bakalım." Teyze kolundan tuttu onu. "Sana bahsettiğim kız bu."

"Teyze..." dedim mahcup bir sesle.

"O ne? Tanıştırıyorum işte."

Mehmet belli belirsiz gülümsedi.

"Merhaba."

"Merhaba."

İkimiz de ne diyeceğimizi bilemeyince sessizlik çöktü.

Kadın bunu fark edince dirseğiyle torununu dürttü.

"E konuşsana oğlum."

Mehmet derin bir nefes verdi.

"Babaanne..."

"Ne?"

"Beni rezil ediyorsun."

Teyzelerden biri kahkahayı bastı.

"Bak hele! Utandı."

"Ben utanmadım." dedi Mehmet. "Siz abartıyorsunuz."

"Tamam tamam." dedi babaannesi ellerini kaldırarak. "Biz karışmıyoruz."

Sonra bana döndü.

"Mâni kızım, korkma. Isırmaz bu."

İçimden Keşke konu hiç buraya gelmeseydi, diye geçirdim.

Diğer teyzeler kadının koluna girdi.

"Hadi gel artık."

"Dondurma yiyecektik."

"Gençleri rahat bırak."

Kadın giderken bile dönüp bize baktı.

"Sakın kaçmayın."

"Babaanne..." diye söylendi Mehmet.

Kadın kahkahalar atarak uzaklaşınca ikimiz de aynı anda derin bir nefes aldık.

"Bunun için gerçekten özür dilerim." dedi.

"Özrü bence ikimiz de hak ediyoruz."

"Demek yalnız ben utanmadım."

"Hayır."

İlk kez göz göze geldik.

"İsterseniz..." dedi çekinerek, "sadece biraz yürüyelim. Babaannem uzaktan bizi görsün, görevin tamamlandığını sansın."

Bu fikre istemeden hak verdim.

"Sanırım en mantıklısı bu."

Kalabalığın arasına doğru sessizce yürümeye başladık.

Kalabalığın arasına karışıp ağır ağır yürümeye başladık.

İlk birkaç dakika ikimiz de sessizdik.

Lunaparkın gürültüsü, konuşmamız gereken cümlelerin yerini dolduruyordu.

En sonunda Mehmet sessizliği bozdu.

"Sanırım babaannem, bu akşam eve gidince düğün tarihini bile belirlemiştir."

İstemsizce başımı çevirdim.

"Bana da öyle geldi."

"İşin kötü tarafı, onu vazgeçirmek imkânsız."

"Lokantada da öyle."

"Demek sizi de rahat bırakmıyor."

"Hiç."

“Peki siz hiç hatırlamadınız mı beni?”

Başımı iki yana sallıyordum.

“Biraz daha yüzüme bakarsanız tanırsınız. Çay desem size?”

Üstünkörü süzmüştüm onu.

“Doğru, akşama kadar çay içen müşteri. Babaannenizden bahsetmiştiniz.”

“Evet, ilk başta babaannemi kırmamak için lokantaya gelmiştim. Aslında o gün tanışacaktık fakat bugüne nasipmiş.”

“Aslında tanıştık sayılır. Konuşmuştuk en azından.”

Başımı eğdim.

“Bu kadar tatlı ve yanakları kızaracak bir kız olduğunu bilseydim babaannem başımın etini yemeden önce tanışmak isterdim seninle. Benim adım Mehmet. Elini uzatıyordu fakat ben karşılık vermiyordum.”

“Tanıştığımıza henüz memnun muyum bilmiyorum. Kesin yargılar canımı çok sıkmıştı önceden.” Elini geri çekiyordu.

“Sorun değil. Açıkça bunu dile getirmen çok güzel.”

Lunaparkın çıkışına yakın, daha sakin bir köşeye geldiğimizde eliyle küçük bir kafeyi gösterdi.

"Bir şey içmek ister misiniz?"

"Aslında..."

"Hayır derseniz de sorun değil."

Reddetmek istedim.

“Öncelikle izninizle tuvalete gideyim ilk.”

Tabi olur. Ben beklerim.”

“Dilerseniz siz babaannenizin yanına geçin.” Diyerek başımı eğip lunaparktaki tuvalete gidiyordum.

Tuvaletten çıkınca sarı saçlı bir kadın gözüme ilişti. Görüntünün sahibi yüzünü dönünce kalbim hoşlanmadığım birini görme gerçeğiyle sıkıştı.

“Lale…”

“Sonunda! Çok beklettin.” Dedi bana yaklaşarak.

“Ne yapıyorsun burada?”

“Hiç öyle Murat’ın yanındaydım. Birden seni özledim.”

“Senle uğraşamam.”

“O çocuk yeni arkadaşın mı?”

"Sana ne?"

"Hiç, İsmail ismini hatırladın mı?"

“Ne diyorsun sen ya?”

“Hiç dikkat et de yeni sevgililerin eskilerine dert olmasın.”

“Kes sesini ve git.”

Omuz silkti.

Tam dönecekken durdu.

"Ha bir de..."

Bana bakmadan konuştu.

"Bugün dikkatli ol."

"Neden?"

"İçimden öyle geçti."

Cevabımı beklemeden kalabalığın arasına karıştı. Onun gidişiyle tam nefeslenip tazelenecektim ki o an koca bir hayal kırıklığı belirdi gözümün önünde. Aylin’in beni bırakıp gittiği İsmail oradaydı. Tam karşımda!

Tam birkaç adım atmıştım ki kaçmak için hızlıca bileğimi kavradı.

“Bırak!”

“Korkma, kaçma. Konuşalım.”

“Aylin’le konuştukların yetmedi mi İsmail?”

“Seni buldum. Sadece bu ana odaklanmak istiyorum. Sonunda karşılaştık.”

“Konuşmayacağız, yolumdan çekil. Bırak kolumu!”

“Hayır, hayır!”

"Bu kadar kolay mı sanıyorsun?"

"İsmail, uğraşma benimle."

"Uğraşmadım zaten." dedi sakince. "Yıllardır seni bekledim."

"Ne anlatıyorsun sen?"

"Kapına geldim, evini değişmişsin. Okuluna gittim, okulu bırakmışsın. Mektup gönderdim, cevap vermedin." Gözlerini gözlerime dikti. "Ama pes etmedim."

"Bu normal değil."

"Normal olan seni unutmam mıydı?"

Elimi zorlayarak çekiyordum ama çok sert tutmuştu beni.

"Çekil."

"Hayır."

"İsmail."

"Bugün ilk defa yalnızsın."

Bu cümleyi öyle sakin söylemişti ki ürperdim.

"Seni ilk defa gerçekten dinleyebileceğim. Konuşalım Mâni."

"Benim sana söyleyecek hiçbir şeyim yok."

"Var."

Başını iki yana salladı.

"Sadece söylemene izin vermediler."

"Kim?"

"Osman Deden."

İçimde bir şey gerildi.

"Dedemin adını ağzına alma."

"Niye almayayım?" dedi alaylı bir tebessümle. "Beni her seferinde senden uzaklaştıran oydu."

"Hayır."

"Öyle."

Bir adım daha yaklaştı.

"Şimdi bakıyorum da..." Gözleri yüzümde dolaştı. "Yanında o da yok."

Bileğimdeki eli koluma doğru çıkarken diğer kolumdan da kavradı beni.

"Artık kimse seni benden alamaz."

Sağ elimi sıkamadan sertçe çektim.

"Sen aklını kaçırmışsın."

"Hayır." dedi fısıldayarak. "Yıllarca bekledim. Bir kere olsun beni dinle."

"Seni dinlemek istemiyorum."

"İstiyorsun."

"İstemiyorum."

"Duyduklarım yalan olamaz."

"Ne duydun?"

Yüzünde tuhaf bir umut belirdi.

"Beni sevdiğini."

Kanım çekildi.

"Kim söylediyse sana yalan söylemiş."

"Hayır." dedi kendinden emin bir sesle. "Sana ulaşamayınca anladım. Seni korkutmuşlar. Seni benden uzak tutmuşlar."

"İsmail..."

"Bugün kimse aramızda durmayacak."

Kolumdan çekti.

"Gidiyoruz."

"Bırak beni!"

Sesim koridorda yankılanırken o ilk kez sertleşti.

"Hayır Mâni... Bu sefer kaçmana izin vermeyeceğim."

“Evimiz dahi hazır Mânii gel benimle.”

"Bırak!"

Sesim kalabalığın içinde kaybolup gidiyordu. Etrafımızdan insanlar geçiyor, birkaç adım ötede müzik sesleri yükseliyor, lunapark bütün neşesiyle devam ediyordu. Kimsenin fark etmemesi için içimden dua ediyordum. Birilerinin dönüp bakmasını değil, sadece kurtulmayı istiyordum.

"Bırak beni, İsmail."

Ama o duymuyordu.

Sanki yıllardır kafasında büyüttüğü bir hayalin içindeydi ve benim söylediğim hiçbir şey o hayale ulaşamıyordu. Bileğimi bırakmıyor, beni hâlâ kendisine aitmişim gibi görüyordu.

"Bu sefer olmaz Mâni."

Tam o anda arkamızdan gelen sesi duydum.

"Elini çek."

İsmail'in yüzündeki ifade değişti.

Mehmet yanımızdaydı.

Nasıl geldiğini anlamamıştım. Sadece bir anda aramızda durduğunu gördüm. O an bileğim o ağır yükten onun İsmail’i ittirmesiyle kurtulmuştu.

İsmail önce ona baktı, sonra küçümseyen bir ifadeyle gülümsedi.

"Sen kimsin lan?"

Mehmet'in bakışları sakindi.

Öyle sakin ki bu, bağırmasından daha ürkütücüydü.

"Senin bilmen gereken kişi."

İsmail alaylı bir şekilde başını eğdi.

"Karışma."

Mehmet bir adım yaklaştı.

"Bak, ikimiz de aynı şeyi biliyoruz. O senden uzak durmak istiyor. Defolup gidiyorsun!"

İsmail'in yüzündeki gülümseme silindi.

"Bana ne yapacağımı söyleyemezsin."

Mehmet gözlerini ondan ayırmadı.

"Söylemiyorum."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Sadece sana şunu anlatıyorum. Bir insanın istemediği bir yerde durmaya devam edersen, sonunda karşında sadece onun istemediği biri değil, onu korumak isteyen insanlar da olur diyorum."

İsmail'in bakışları sertleşti.

"Tehdit mi ediyorsun?"

Mehmet hafifçe başını eğdi.

"Hayır."

Sesi hâlâ sakindi.

"Tehdit edecek olsam bunu açıklama gereği duymazdım."

O cümleden sonra İsmail'in yüzündeki ifade değişti.

Çünkü Mehmet'in kararlılığını görmüştü.

Mehmet biraz daha yaklaşıp sadece onun duyabileceği bir ses tonuyla konuştu.

"Bir daha ona yaklaşırken iyi düşün. Sonun olur.”

İsmail birkaç saniye boyunca ona baktı.

Mehmet sesini biraz daha alçalttı.

"Bir insan sana gitmeni söylüyorsa gidersin."

İsmail başını eğerek küçümseyici bir ifadeyle baktı.

"Gitmezsem ne olacak?"

Mehmet'in gözleri bir an bile ondan ayrılmadı.

"Bak..."

Sesi fısıltıya dönüştü.

"Şu an burada bağırıp çağırmıyorum. Çünkü Mâni'nin daha fazla korkmasını istemiyorum."

Mehmet devam etti.

"Ama şunu iyi anla. Onun istemediği bir adımı bir daha atarsan, karşında sadece onu rahatsız ettiğin için sinirlenen birini bulmazsın."

Bir an durdu.

"Karşında durmayı bilmeyen birini bulursun."

“Senin kafan iyi herhalde. Biz birbirimizi seviyoruz. Naz yapıyor.”

"Sanmıyorum. Önemli olan, bir daha ona böyle dokunmaya cesaret edip etmeyeceğin."

İsmail yeniden alaycı bir şekilde gülümsedi.

"Yoksa ne olacak?"

"O kolu kırarım."

İsmail birkaç saniye Mehmet'e baktı.

Sonra kahkaha attı.

"Sen kimsin lan?"

Mehmet'in yüzündeki ifade değişti.

"Bak oğlum..."

İsmail bir adım yaklaştı.

"Ne bak oğlum? Ne yapacaksın?"

Mehmet çenesini sıktı.

"Bir insan sana git diyorsa gidersin."

İsmail sırıttı.

"Sen de sevgilisi gibi konuşuyorsun."

"Değilim."

Mehmet'in sesi sertleşti.

"Ama senin anlayacağın dilden konuşmayı biliyorum."

İsmail güldü.

"Ne yapacaksın? Dövecek misin?"

Mehmet bir anda yakasından tuttu.

“Mehmet, lütfen dur.” diyerek araya girmek istedim ama Mehmet tek hareketiyle beni yeniden arkasına aldı.

"Sen gerçekten kaşınıyorsun."

İsmail beni çekmeye yeltendi ama bana değemedi.

"Çek lan elini!"

Mehmet geri adım atmadı.

"Bir daha ona dokun."

Sesi dişlerinin arasından çıkıyordu.

"Bir daha onun canını sık."

Kısa bir duraksama oldu.

"Sonra ne olduğunu görürsün."

İsmail daha da öfkelendi.

"Sen kendini ne sanıyorsun lan?"

Mehmet'in sabrı o anda tükendi.

"Senin karşında duracak kadar adamım."

İsmail üzerine yürüyünce ikisi bir anda birbirine girdi.

Ne olduğunu anlamamıştım.

Sadece birkaç saniye içinde Mehmet'in İsmail'i yere indirdiğini gördüm.

Etrafımızdaki sesler kesilmişti.

Mehmet, İsmail'in üzerine eğildi.

"Bak şimdi iyi dinle."

Sesi soğuktu.

"Bir daha Mâni'nin yanına yaklaşmayacaksın."

İsmail öfkeyle baktı.

Mehmet biraz daha yaklaştı.

"Çünkü bir daha seni durdurmaya çalışmam."

O an Mehmet'in yüzüne baktım. İsmail'den kurtulduğum için nefes alabiliyordum ama durum vahim bir hal almıştı.

Mehmet üzerine eğildi.

"Anlamadın mı?"

Sesi alçaktı.

"Bir insan sana istemediğini söylüyorsa, bitecek."

İsmail dişlerini sıkarak ona baktı.

"Sen..."

Mehmet sözünü kesti.

"Sus."

Bu tek kelimeyle bile İsmail'in daha fazla konuşmasına izin vermedi.

İsmail tekrar doğrulmaya çalıştı ama yaşadığı şaşkınlık ve aldığı darbenin etkisiyle birkaç saniye olduğu yerde kaldı.

Mehmet ona baktı.

"Bir daha Mâni'ye yaklaşmayacaksın."

İsmail öfkeyle gülümsedi.

"Beni bununla durdurabileceğini mi sanıyorsun?"

Göz kırparak kendinden emin bir şekilde “Ben seninle ayrı ilgileneceğim. Merak etme sen.” diyordu

“Mehmet, gidelim.” Diyerek Mehmet’i çekiştirdiğimde onun İsmail üzerindeki odağını zor dağıtıyordum. Neredeyse onu epeyce çekiştirmiştim.

Uzaklaşmıştık oradan.

"Babaannen görseydi seni böyle..."

Bana baktı.

"Benim yüzümden olanlara bak."

Elini tuttum. Bir de yeni tanıdığım bir adamın elini…

"Elin acıdı mı?"

Parmaklarına baktım.

"Kıpkırmızı olmuş."

Mehmet cevap vermedi.

Sadece arkasında kalan yere, İsmail'in olduğu tarafa bir kez daha baktı.
“Bakma o tarafa.” Diyerek yüzünü döndürdüm. Öyle korkmuştum ki. Mehmet sanki yeniden oraya gidecek ve kaldığı yerden devam edecek gibi izlenim bırakıyordu.
"Bir daha böyle bir şey yapma."
Dedim sessizce.
"Sana bu şekilde davranamaz. Kimdi o adam?"
“Biraz endişeleniyorum. Bana taksiye kadar eşik edebilir misin?”
“Böyle bir gecede seni taksiyle göndermeyeceğimi bil.”
“Şey, teşekkür ederim ama birini aramalıyım.”
“Kimi?”
“Refik babamı. O gelir beni alır.”
“Uğraştırma gece gece adamı. Ben götürürüm seni.”
“İzninle.” diyerek Refik babamı aradım.
O gelene kadar olanları kısaca anlatmaya çalıştım. İsmail'den bahsederken bile kelimeler boğazımda düğümleniyordu.
Utanıyordum. Bu gece yaşananlar için Mehmet'ten defalarca özür diledim. Ama o, sanki ortada özür gerektiren bir şey yokmuş gibi davranıyordu.
Refik babam geldiğinde taksiyle döneriz sanmıştım fakat Mehmet bizi eve bırakmayı ısrarla teklif etti. Refik babam varken güvenliydi yolculuk ve Mehmet yol boyunca yaşananları Refik babama anlattı. Ben ise arada araya girerek eksik yerleri tamamladım. Refik babamla arabadan binip; Mehmet’le vedalaştıktan sonra lokantaya girdik. Saniye annem hâlâ ayaktaydı.
Lokantaya girer girmez bana baktı ve ilk başta sadece sarıldı bana. Ve o an, bütün gece güçlü durmaya çalışacak tarafım dağıldı. O an öyle ağladım ki kalbim yumuşadı. Bir annenin kollarında yumuşacık bir tende güvende olabiliyormuşum demek ki. İçimi, gerginliğimi ağlayarak oracıkta döktüm.
O gece anladım ki insan kendini savunmadan anlaşıldığında insandı. Gün boyunca içimde tuttuğum her şey, Saniye annemin kollarında sessizce dağıldı. Ne İsmail’in sözleri kaldı aklımda ne de diğer acılarım. Sadece ilk kez, birinin yanında kendimi savunmak zorunda olmadığımı hissettim. Belki de insanın en büyük yarası, kimseye yük olmamak için yıllarca taşıdığı acılardı. Ve belki de bazı insanlar hayatımıza bizi değiştirmek için değil, yıllardır sakladığımız kırgın yerlerimize dokunup "artık güvendesin" demek için girerdi.
☆☆☆
Şubat 15
Sabah olduğunda Saniye annem halâ yanımdaydı.
Saniye annem “Kalktın mı canım?”
Başımla sorusunu onaylıyor ve sesimdeki titremeyi azaltmaya çalışıyordum.
“Daha iyi oldun mu kızım?”
Kızım mı, ne güzel demişti öyle.
“Evet, iyiyim Saniye anne.”
“İyi ki sana bir şey olmadı. Tüm gece bunu düşündüm.”
“Endişelenme, Mehmet Bey onun gözünü korkuttu.”
“Sahi, ne iyi bir adammış. Olaya el değdirmeyeyim dememiş. Onun bu hareketleri etkiledi mi seni?”
“Hayır, ben sadece… Saniye anne bunu niye soruyorsun? Ya yoksa beni bilerek mi gönderdin oraya?”
“Biraz konuşun, tanışın istedim kızım. Babaannesi ısrar etti.”
“İnanmıyorum sana Saniye anne. Bir daha böyle işlere girişme. Kalbim kırık, ruhum yorgun ve sadece yatıp ağlamak istiyorum.”
“Kızım aslında bir durum daha var.”
“Ne oldu ki?”
“Bu sabah ne benim ne de Refik babanın telefonları sustu.”
“Neden?”
“Nasıl derim bilmiyorum.”
“De anne.”
“Sabah magazin haberlerinde dün gece olanların görüntülerini yayınlamışlar. Biz sen uyurken açıp baktık. Konuşmalar duyulmuyor ama görüntülerde bariz bir şekilde o adamın yumruklandığı var. Bu görüntülerle darp raporu alıp Mehmet’e zarar verebilir.”,
“Ama orada Mehmet sonra geliyor ve beni koruyor. İsmail bileklerimi zorla sıkıyor.”
“Videoda sanki Mehmet hep ordaymış gibi. Olayın başı yok, sanki Mehmet hep saldırıyor gibi.”
“Telefonumi” diyerek telefonumu çantamdan çıkarıp hem videoyu izliyor hem de sosyal medyaya bakıyordum.
İnternette en çok izlenen sabah haberi sunucularından birinin sosyal medya yazısıyla yıkılan bir sayfada şunlar vardı.
Şunlar yazılıydı;
“Merhaba, benim sabah çiçeklerim. Kerem Atasoy ve Murat Soylu ile ilişkisi anlaşılmayan Mâni Zorlu dün gece bir gece mekânında kameralara yakalandı. Aşk iddiaları çarpıcı bir şekilde gündeme gelirken Mâni Zorlu’nun dün gece tamamen farklı birinin kollarındaki görüntülerini resimlerde görebiliyoruz. Tabi bu durum yeterince karışık değilmiş gibi ortamda yüzü görünmeyen bir başka şahıs tarafından adamın darp edildiği kamuoyuna yansımış durumda. Bu iş nereye gidiyor, kimin eli kimin cebinde gündüz kuşağında sizlerleyiz çiçeklerim. Hepsini ayrıntılarıyla konuşacağız. Sağlıcakla kalın!”
Bunları yazan sunucu beni tanımıyordu ki kimin nesiyim bilsin?
“Orada sadece üç kişiydik. Kim bunları haber yaptı? İnanamıyorum.”
Asıl olanlar sonradan çıkacaktı piyasaya tabi. Bu sırada olanlardan haberim yoktu tabiî. Tüm tezgâhı Lale çevirmişti ve onun amacının ne olduğu çok açık olsa bile kim yeltenirdi ki bir insanın hayatını karartmaya? Ben kendi içimde kılı kırk yararken o kadın tek bir özrü bile özüme sunmamış aksine Murat’la hayatına devam eder olmuştu. Kameralarla resimler, videolar çekinmiş ve şişire şişire bir hal olmuşlardı hayatımı. Tamamen çıplak gözle aşk, ihtiras ve darp adımın yanında duruyordu. Daha önce sosyal medyanın hiçbir yanında var olmayan ben adeta herkes tarafından ismi tanınır birine dönüşmüştüm. Kuduran dalgaları derinlikte susturmuşken onların fokurdamaya başladığını duyuyor gibiyim. Özellikle de dedemle arta kalan son günümüz. Dedemin düştüğü pozisyon onu haklı çıkarandı. Güya ona kendimi kanıtlayacaktım ama bir halta yaramayan ve sadece adamların peşinde koşan bir kadın figürüne dönmüştüm. Tam da korktuğum o şey olmak berbattı. İsmail’i bizim orada herkes tanırdı ki. Birde onunla ben yan yana olunca her şey gerçekçi gözüküyordu. İsmail’le aşk haberleri tamamen asparagastı. Hem de ona o pislik İsmail’e aşıkmışım gibi görünecek şekilde çeşitli sayfalarda beni haber yapmışlardı. İsmail'i bulup getirenin Lale çıkması artık enteresanlaşmamıştı gözümde ama geçecek onca histerik günü yok etmemişti de. Aklımdaki bu soruların cevabını sonraki zamanlarda Kerem'den alıyordum. Kerem yaşadığım üzücü durumu duyup lokantaya geldiğinde benim kapılarım herkese ve her şeye kapalıydı. Yine herkesten gizli kendimi yiyip bitiriyor ve etimi kapalı kapılar ardında iz bırakmadan sıkıyordum. İnsanlar unutmaya başladıkça benim hayatım da normale döner sanmak aptallıktı. Bu da dedemin olanları öğrenip telefonda aradığı o ilk andan itibaren soluğundaki sövgüyü içime işleten karanlık bir duvardı. Aşması zordu çünkü. Belki de artık her şey gitmek üzere kuruluydu.
☆☆☆
Mart 2
Beyni gitmeye kurulu olan bir kızın aklına girecek hangi sözler Kerem’in sözlerinden daha ikna edici olabilirdi? İnsanlarla göz göze gelmekten kaçarken, kendi kabıma sığamazken o kendime paha biçilemez bulduğum cesareti onun konuşmalarında bulmak ve harekete geçmek harika bir başlangıç olabilirdi.
Yüz kızartıcı bir suç işlemişçesine lokantadaki belirsizlikte yuvarlanırken Saniye annemin elime tıkıştırdığı yemeği Kerem’in önüne koyuyordum.
“Afiyet olsun Kerem,”
“Yemeğimi yiyip gideceğim. Başına dert olmam.”
“Israr etmeden gideceksin. O kadar fenayım yani?”
“Yemeği yer, geçerim.”
“Hayranlarınla sohbet etmiş olmalısın. Nasıl hissettiriyor bu?”
“Onlarla değil seninle sohbet etmek istiyorum. Neyse ki birazdan gideceğim.”
“Buradasın ama. Ruh gibiyim o günden beri hala. Neden bu oluyor bilmiyorum.”
“Otursana yanımda az.”
Geçmiştim onun yanındaki tabureye. Dertleşmeye ihtiyacım vardı ve içimdeki sözcüklerimin bir kısmı onun sohbetine doğru dökülüyordu.
“Kaç zamandır o konudan senden olsun bir başkasından olsun kaçıyorum Kerem.”
“Sen benden sadece o konudan sebep kaçmıyorsun ki. Seni istediğim için kaçtın zaten.”
“Kapatalım mı o konuyu?”
“Peki, ya bu durumu anlatmaya hazır mısın bu kez?”
“Hakkımda yazılanlar ve bunun peşinden gelen kötü şöhretim seni de etkiledi mi?”
“Tabi ki de hayır. İsminin benimle anılması değil isminin o adamlarla anılması beni etkiler Mâni.”
“Kerem şaka değil, bir anlığına ciddi ol. O gün başıma ne gelebilirdi bilmiyorum.”
“Ciddiyim zaten. İyisin, kaybetme kendini daha fazla, sen yalnızca işinin başında ol.”
“Sanmıyorum. Dedemin beni nasıl bırakıp gittiğini bir sen gördün. Bana yaptığı imaları bir sen duydun. Bu haberler dedemi benim kendimi bulma savaşımda haklı çıkardı. Kimsenin yüzüne bakamıyorum.”
“Bu haberler doğru değil.”
“Kerem, şuranın bile müşterisi azaldı. Seni bu aileye karşı mahcup ettim.”
“Emin ol onlar öyle düşünmüyor. Bak bana, benim sayemde alışık onlar böyle şeylere. Takma.”
“Olayın olduğu gün beni dedem aradı. Hiç ses vermeden öylece durdu ama soluduğu nefesi yetti.”
“Ne olmuş yani?”
“Dönmem gerekiyor. Yeterince rezil ettim onu.”
“Sakın ha, daha yeni başladın bu hayata. Hemen pes ediyorsun.”
“Burası benim hayat tecrübem için çok ağır. İstanbul’un kendisi çok güzel de insanları fena, sen biliyorsun bunu zaten.”
“Ya Murat?”
“Akışta. Lale onu çevrelemiş. İnandırıcı gelmez ki bu saatten sonra bana Murat’la konuşabilmeyi başarmak. Hani nerede o? Yok.”
“Onu sandığımdan daha fazla mı tutuyorsun hafızanda?”
“Sana yanaşacak kadar alçaklaştım o gün motosiklette. Bunları yapacak biri değilim ama bunları yapabilecek birine dönüyorum. Dönüşmemeliyim. Dedemin istediği gibi geriye döndüğümde biriyle evlenip otururum evimde.”
“Benimle de evlenebilirsin.”
“Şu esprilere bir de sen başlama.”
“Gitmemen gerek.”
“Niçin? Adım çıktı artık. Bunlar ben değilim.”
“Bir süre sonra unutulup gidecek haberler için fazla yıpratıyorsun kendini.”
“Dedem var. Ne kadar ondan kopuk gözüksem de o hala benim dedem. Unutmaz o.”
“Gidecek misin öylece?”
“Biletimi aldım.”
“Ne?”
“İlk kez sana söylüyorum bunu çünkü bana burada kapılarını açtıklarında her şey çok güzeldi, şimdi nasıl veda edeceğim onlara?”
“Gidemezsin. Onlar sana çok alıştı.”
“Saniye annem ve Refik babam bana bir gelecek verdiler ama olmadı. Varlığım onların işlerine daha çok sıçramadan verilen en doğru kararı verdim.”
“Bazı şeyleri bilmem gerek.” diyerek düzeltmişti üstünü.
“Çabalama, bu haberi kim çıkardıysa amacına ulaştı. Gidiyorum.”
“Murat’la ben üniversitede de aynı okuldaydık.”
“O kadar geçmişe gideceksin yani.”
“Ben anlatayım. Sen de o zaman karar ver gidip kalmaya.”
“Gidiyorum, artık çok geç.”
“Öğren ilk gerçekleri. Lale o zamandan beri Murat’a takıntılıydı. O zamanlar bir nebze daha iyi olduğumuz için Murat’ın Lale’den hiç hoşnut olmadığına yakinen şahit olurdum. Aynı ortamda bulununca Lale, Murat’a hangi kaynak üzerinden yakın oluyorsa oraya yöneliyordu. Biz de öyle konuşur olduk zaten Lale’yle.”
“Artık Lale ve Murat’ı duymak istemiyorum.”
“Dinledikten sonra karar ver buna.”
“Gerçekten Murat' ı çok mu seviyor bu kadın?”
“Sevgi değil. Sadece takıntı.”
“Eğer Murat biriyle evlenirse ne olacak bu kadına?”
“Seninle de bu yüzden uğraşıyor.”
“Ne? Nasıl yani?”
“Murat'ın sana nasıl baktığı fazlaca belli. O bu saçma fotoğrafları ve magazin haberlerini bence pek umursamadı.”
“Doğrusu şu ki siz erkekler bütün kızlara aynı şekilde bakabiliyorsunuz.”
“Mâni, Murat belki de orada mecbur kaldı Lale’yi öpmeye.”
“Ben seni mecburiyetten öpüyor muyum?”
“Ya bu olursa? Senin gidişini durdurmak için illa da seni öpmem mi gerekir?”
“Bunu sakın deneme.”
“Amma da kıymetli dudakların var. Sadece arıza çıkarmaya yarıyor.”
“Gidiyorum işte kurtuluyorsun benden.”
“Seni o haberden kurtaracağım Mâni.”
“Nasıl yapacaksın bunu?”
“Herkese sadece benim sevgilim olduğunu söylediğimde Resan’ın işleri açılacak ve gitmek zorunda olmayacaksın.”
“Öyle kolay mı?”
“Bekle,”
Eline telefonunu alıp canlı yayın açıyordu.
“Selam millet, biliyorsunuz ben nadiren canlı yayın açarım. Mâni Zorlu, merhaba de. Canlı yayındayız canım.”
“Kerem, sahiden mi?”
Gerginleşmişti yüzüm.
“Dur yüzünü çok göstermeyeyim. Kıskanırım seni elden. Sevgilimi gördünüz. Artık şu yalancı haberlerden bir uzaklaşın ya. Arkadaş ortamlarında yanlış anlaşılmalar olabilir. Murat benim yakın bir dostumken bu yaptığınız yakıştırmalar hoşnutsuz. Bir pastaya gömülü surat görürken siz, ben aşk görüyorum. Biliyorsunuz Kerem Soylu’nun sevgilisi olmak zordur. O geçen ki haberlerden beslenen insanlar benim aşkımı kirletemediler. Bir iftira atmak istediler eski bir tanıdığı parayla tutup benim sevgilime ama başaramayacaklar çünkü ben onun daima yanındayım. Gündüz kuşağındaki mesleğini icra eden güzel dostlarım bu cevap size verebileceğim en tatlı cevap. Sevgilimin tadı kaçmadan ağızları ballandırın. Güle güle dostlarım.”
Kerem canlı yayını bitiriyordu.
“Sahiden beni herkese sevgilin olarak tanıttın.”
“Artık bileti iptal et ve o parayla bana bir şeyler ısmarla.”
“Senin sevgilin değilim. Bu çok yanlış.”
“Lale’nin ve dedenin radarından çıktın. Bir rahatlasan mı?”
“Ama Murat bizi sevgili sanacak.”
“Mecburi bir hizmetti dersin ona. Neyse artık ben kaçayım. Derse yetişeceğim daha.”
“Yemeğini bitirmedin daha. Sence Murat için o öpücük gerçek miydi?”
“Lale seni tek hamlesiyle İstanbul’dan gönderiyordu. Düşünsene Murat’a neler yaptırıyordur.”
“Kerem, tuhaf birisin. Bana ve Murat’a iyilik yapıyorsun. Sağ ol.”
“Bir daha olmaz ama Murat’a iyiliğim. Sırf sen kal diye yapıyorum.”
“İlginçsin.”
“Sen benim cennetimsin. Sanırım ben cennetime cehennemin gelmemesi için uğraşıyorum.” diyerek saç tellerimde elini gezdirmişti.
Geri çekilip gitmesini ister gibi baktım.
“Anlattıkların için teşekkür ederim.”
“Ne demek. Dalga geçiyorum sadece anlıyorsun değil mi? Bu dünyada cennet görülmüş bir şey mi ki ben bulayım?”
“Seni İtalyan kızla bastığım gün bunu anlamıştım Hocam. İyi günler.”
“Kızınca hocam, demen de ayrı bir hoş oluyor.”
“Hadi okula, öğretmen bey.”
Kerem hangi dünyada yaşıyordu? Bir aşırı düşünceli olup bir de benimle dünyanın dalgasını geçen bir adama dönüyordu. Her kıza sarkıntılık eden biri miydi gerçekten? Buna dikkat etmedim mi şimdiye dek? Acaba gerçekten ünlü olduğu için şımarıp kendini vazgeçilmez mi zannediyor? Gerçi Nejla da ona utangaç tavırlarla gülmüştü. Erkeklerin ne düşündüklerini hiç çözemiyorum. Onları sevecek oluyorsunuz. Küçücükte olsa bir şeyler hissediyorsunuz. Tam ona güveneceğiniz zaman olmayacak olaylarla karşılaşıp üzülen siz oluyorsunuz. Aynı dünyada havalı erkeklerle yaşamak gerçekten de zor. Öyle erkekleri hayal ettiğimizi düşünüyorlar. Belki de haklılar öyle erkekleri hayal ediyoruz ama hayalimizle gerçeklik arasındaki tek fark duygular. Saniye annem bu konuda çok şanslı bir kadın. Gerçekten de hayallerde kurulan en güzel aşkı yaşıyor Refik babamla. Sevdiğin kişiye karşılık verip en küçük darbede yıkılmak ise benim en büyük korkum. Bazı şeyleri görürsün ve gözlerin senin hislerine göre olayları sınar. Ama bazen başlamadan yıkılır hayaller. Bazen de hayallerini yıkan o hayalin kendisidir. Sevdiğin kişi istediğin gibidir ama geçmişi seni yorabilir. Tek bildiğim şu ki içimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. Gerçek aşkı yaşadıklarımın, gözlerimin, kalbimin ve aklımın birliğinin sınamasıyla ve onaylamasıyla yaşayabilirdim.
“Murat'a yaptığım haksızlık mıydı? Bu kadın ona takıntılı olabilir ama öpüştüler! Belki de bu sefer haksızlık yapan benimdir.”
Kerem lokantadan çıkıp giderken onun hareketlerine odaklıydım. Arada kızlara pas vermiyor değil gibi hissettiriyordu sonuçta. Tahminim de doğruymuş zaten çünkü kızlara göz kırptığını gördüğüm an da onun bakışlarında bir pişmanlık oluşmuştu. İki saniyede yaptığı konuşmayı unutup kızlardan gaz alması ortamı memnuniyetsiz kılardı çünkü. Özellikle de benimle olduğu ortamlarda onu böyle görmek benim için yeni bir şey olsa da onun için olağandı.
Günlük rutin lokanta işlerini yaparken akşamında Mehmet geliyordu. Elimde kâğıt kalem onun ne söyleyeceğini bekliyordum.
“Nasılsın Mâni?”
“İş, güç. Sen?”
“İyiyim, bir çayını içerim.”
“Olur, otur sen.”
Kerem’e rağmen şurası kalabalık değildi ya şaşılacak bir durumdu. Sırf Kerem’in uğrak mekânı diye günde kaç müşteri ağırlıyordu şurası. Kerem gidince kalan son müşterilerde kalkmış öyle çayı ve kurabiyesi önünde oturan tek müşterimle koca lokantada bir başımıza kalmıştık.
“Mâni gelsene biraz konuşalım.” demesiyle Mehmet’in Refik babam girmişti içeriye.
“Bugün de sinek avlıyoruz.”
“Refik baba, bir konuşalım mı seninle?”
“Saniye mutfakta mı?”
“Melahat teyzeye gitti.”
“Ben de bahçeyi yıkayayım.”
Refik babam genelde bahçe ve kapının önündeki müşterilerle ben de içerideki müşterilerle ilgilenirdim. Tabi şimdi burada sinek avlatan ben olunca içimde yaşadığım eziklik onun hayal kırıklığını gördükçe artıyordu.
Refik babamın elinde yeni aldığı hortum bahçeye geçişiyle o kafasını dolduracak bir iş bulmuştu kendine. Saniye annem de muhtemelen üstümdeki haber yığınından beni kurtarmak için Melahat teyzeye diyerek mahalledeki bütün kadınları tek tek gezip üstümdeki yanılgı ve yargıları düzeltiyordu.
Mehmet’in ısrarı Refik babam gidince tekrar yinelemişti kendini.
“Tamamen boş burası. Hadi gel bir çay içelim.”
Onun karşısına oturup “Mehmet,” diyerek susmuştum konuşacaklarım varken.
“Olaylardan sonra nasıl oldun?”
“Kötüyüm tabi. İnsan insana bunu yapar mı?”
“Çok etkiledi bu durum seni ama sana hiçbir şey olmadı.”
“İsmail yüzünden lokantanın dışına adımımı atamıyorum. Öyle güçlüydü ki kolları bitti dedim. Bitti de zaten. Bir de şuraya bak zehir zemberek bir içle lokantayı müşterisiz bırakmak kanıma dokunuyor.”
“O kadar da kötü değil ya.”
“Her şeyi bir önceki hayatımdan bir tık daha yaşanılabilir kılmak istedim ama sonuç hüsran. Her gün gelip bana dostluk etmeye çalıştığında sana susuyordum ya. Bil işte yardımcı olduğun insanı. Niye sustuğum ortada. Her şeyin içine ettim.”
“Neden bu kadar karartıyorsun düşüncelerini? Dağılan ne varsa toparlanır.”
“Bilmiyorum, daha sabaha kadar buradan gitmeye niyetliydim ama adamın biri beni sahiplendi ve yüceltti. Belki de birkaç güne kalmaz buralar müşteriyle dolar taşar. Peki o zaman ne yapacağım? Başka biri üstünden geçinirken önemsediğim asıl kişi iyice silinecek.”
“Bu birilerinin adı yok mu?”
“Var tabi. Sevgilimdi.”
“Sevgilin mi vardı? Şu Kerem var ya, o mu? Yaptığı açıklamayı gördüm çünkü.”
“O bugün olan bir şey. Beni o “Çok Kocalı Hürmüz” diye attıkları koca bir manşet var ya işte ondan kurtarmak için yaptı. Bak ben sahip çıkıyorum bu kıza, siz kimsiniz dercesine konuştu işte.”
“Ben de olsam Kerem’in yaptığını yapardım.”
“İşte bunu yapması gereken asıl kişi Kerem değildi. O gelip destek olmalıydı bana ama ben onu engellemek için çok çabaladım. Birini kendimden iteklerken dur noktam hiç yok.”
“Sevgilinin adını demek istemiyorsun galiba.”
“Aldatıldım,”
“Ya, hatırlatmak istemezdim.”
“Hiç unutmuyorum ki.”
“Nasıl aldatıldın?”
“Boş ver. Aldatıldım işte.”
“Ama üzgünsün. Sence kesin olarak aldatıldın mı? Emin misin?”
“Bilmiyorum. Gerçekler devreden çıkıp olgular devreye giriyor aklımda. Biri biriyle dudak dudağaysa bu aldatılma olmuyor mu?”
“Şu an seni tutup öpsem ve Murat görse kendini aklayabilir misin?”
“Saçma örnekler.”
“Olayı anladın değil mi?”
“Ama Murat’ta onu öpüyordu.”
“Bunu ona hiç sordun mu? Niye öpmüş onu?”
“Soramam.”
“Niye?”
“Akla mantığa uygun cevaplar istemiyorum.”
“Yani kendini örtüyorsun bu da sana azap çektiriyor.”
“İşte ben de Kerem’in sevgilisi görünüyorum. O çeksin azap.”
“Onun sevgilisi olduğunu kabullendiğine göre ünlüsün artık.”
“Hayır tabi ki.”
“Şanslısın ki tasarımcıyım. Proporsiyonuna uygun kıyafetlerle seni biraz şu salaş tarzından çıkaralım. Kendine gel ve yasından arın.”
“Bunu talep mi ettim?”
“Ya Kerem’in sevgilisi olarak kameraların karşısına şık çık ya da o aklında kalan sevgilini elde etmek için onun hayatına şık bir kadın olarak dahil ol.”
“Yorulurum bir kere ben başkası için çabalarken.”
“Çok dalgın olduğundan kalbindeki yarım kalınış anlaşılıyor.”
“Adı Murat ve o kalıcı olarak gitti.”
“Sanırım seni eski sevgiline ayarlamak benim işim değil çünkü babaannemin senin hakkında farklı planları var.”
“Şu uslanmaz planları biliyorum.”
“Bana sürekli senden bahsediyor. Dış görünüşün, davranışların. Seni kırk yıldır tanıyor gibiyim.”
“Seni de boğmuşlar. Görmezden gel.”
“Sürekli ismini hafızamda taşıdığım biriyle tanışmak tuhaf. En azından birkaç destekte bulunabilirim sana. Sevgilinle yaşadığın sorunun üstesinden gelmen gibi.”
“Onu sinirlendirmeyi başaran bir yapım var.”
“O zaman arkadaş olmak iste.”
“Öyle bile olsa iyiydi.”
“Onunla arkadaş kalabileceğin bir ortamın da yok değil mi?”
“Yok.”
Üstelik Lale hakkında yeni öğrendiğim şeyler hala aklımda bir yere düzgünce oturmamıştı. Murat bu konunun neresinde kalacaktı bilmiyorum.
“Bir iş yeri falan var mı?”
“Var tabi, Soylu holdingi duydun mu? Resmini göstereyim dur.” diyerek internette arattığım otelin resmini gösteriyordum.
“Orası mı gerçekten?”
Mehmet’in yüzünü şaşkınlık belirtisi kaplıyordu.
“Niye öyle baktın?”
“Hiç, pek hoş bir his uyandırmadı bende.”
“Ben de bir kere gittim. Çok bilmiyorum yani.”
“Bu Murat dediğin çocuk Önder Soylu’nun oğlu mu?”
“Tanıyor musun onu?”
“Babasının ismini biliyorum. Sen nasıl oldu da bulaştın o aileye?”
“Bulaşmak mı? Kötüler mi o kadar ki o sözü söyledin?”
“Haklarında pek iyi şey duymadım. Yani otelin geçmişi için çok söylentiler var. Orada intihar edenleri veya intihar gibi gösterilenleri basına yansıtmadan üstünü iyi örttüklerini duydum.”
“O ne öyle korku filmi gibi.”
“Yani oğlunun haberi var mıdır bilmem ama babam anlatırdı Önder’i.”
“Yakinen tanıyor yani baban o aileyi.”
“Eskiden, uzun bir dönem şirketteki bir kadının işlerini yapardı.”
“Ya, ne dedikodular var desene?”
“Yani dedikodudur belki de. Sen de onca adam arasında onu nasıl buldun?”
“Okulda karşılaşmıştık. Piyanistti orada.”
“Şaşırtmadı işte bu. Neyse senin için bir şeyler düşündüm.”
“Düşün.”
“Bir sekreter açığı oluşturulabilir Mâni. Sen de o boşluğu doldurursun.”
“Öyle kolay mı birini şirketin sahibinin oğlunun yanına sokmak?”
“Şanslısın ki ortak bir mazimiz var. Tanıdıklarım o kadar çok ki orada hallederim.”
“Ben buradaki işimi bırakıp gidip orada çalışırsam iyice adım yüzsüze çıkacak.”
“Mâni burada zaten müşteri yok. En azından git adamın hayatını gör ve sonra vazgeç ondan. Bak böyle iyi görünmüyorsun.”
“Telefonla arasam açardı belki de.”
“Ara.”
“Ne?”
“Ara hadi.”
“Peki.” diyerek arıyordum ama Murat tarafından hiçbir aramalarım çalmıyordu. Saatler geçiyordu Mehmet’le konuşurken ve hiçbir şekilde aramalarıma geri dönüşler olmayıp sonunda telefon numaram engelleniyordu.
“Engellemiş olmalı Mâni.”
Hissiz bir nefesti soluğum.
“Sahiden aramam otomatik kapanıyor.”
“Artık o otele gitmekten başka şansın kalmadı.”
“İlla da oraya gitmem gerekli olmamalı.”
“Bence gitmelisin, belki de oraya aitsindir. Bunu oraya gittiğinde hissedersin.”
“Niye saatlerdir oraya gitmem için uğraşıyorsun? Sen Murat’ın arkadaşı falan mısın?”
“Ben Murat’ı tanımam etmem.”
“Bir ısrar hissediyorum.”
“Git kendini bir göster işte. Ne olur ki? Oradaki hayatı da bir tat. Bak bakalım ne kadar aitsin o ihtişamlı yaşama.”
“Oraya aitmişim gibi hissettirdin ama sadece bir kere gittiğim bir yer. Sırf Murat’a haksızlık yaptığımı var sayarak o kadar insanın arasına girmek açıkçası tuhaf.”
“Belki de asıl ait olduğun yer orasıdır. Burada kendini yiyorsun birine zarar vereceğinden ama orada çalıştığında sadece bir başınasın.”
“Mehmet ya, tasarımcılıktaki başarılarından mı geliyor bu konuşkanlığın?”
“Olabilir. İki üç hafta çalış sonra verirsin istifanı. O zamana kadar burası da toparlanır. Hem istersen tasarıma ilgin varsa o alanda çalışmanı sağlarım sonra.”
“Hiç ilgim yok inan. Bu kadarı yeterli. Ben kafamı fazlalıklardan arındırayım derken sen orayı dolduracaksın.”
“İlk bir yüzüne güneşi getirelim de gülümse biraz. Sonra kalıcı olduğun yeri seçersin.”
“Vallahi şu an Aylin’e benziyorsun. Onun gibi başıma çorap örüyorsun.”
“O kız kim bilmiyorum ama ben seni bir aidiyete postalıyorum. Git bir bak bakalım eski sevgilinin yanı nasılmış. Sevgilin nasıl bir patron, baskı uyguluyor mu çalışanlarına? Gör gününü.”
“Ha öyle, günümü göreyim diye gideyim yani?”
“Âşık olmadan önce düşünecektin onu.”
Aşk, deyince durdum bir.
“Tamam be, ayarla. Bakalım, dediklerin kadar yetenekli misin?”
“Yetenekli olmasam tasarımcı olmam herhalde.”
“Bana niye yardım ediyorsun Mehmet?”
“Sanki senin sayende önüm açılacak gibi hissediyorum. Birlikten kuvvet doğar.”
Göz kırpmıştı.
Murat’ın yanında çalıştığımı düşünerek hayale kapılacaktım da Kerem’le olan sevgililik mevzusu hayale bile daldırmıyordu beni.
“Nereye daldı gözlerin Mâni?”
“Murat’ı farklı bir ortamda görebilirim. Onun dünyası senin dediğin gibi korku doluysa ve Murat beni onlardan uzak tutmaya çalıştığı için sevgili olduktan sonra aramadıysa ben ne yaparım bilmiyorum.”
“Şimdiden yumuşuyorsun.”
“Sanırım onun çok üstüne gittim. Ben erkeklerin düşüncelerini şu yaşıma kadar hiç önemsememiştim. İnsan olarak değil de karşı bir cins olarak adlandırmaya alıştırılmış bir bünyeydim. Seninle bile oturmuş planlar yapıyorum. Çok değiştim.”
“İşte bu yüzden benim dediklerimi yapacaksın. Seni onun hayatına sokuyorum Mâni. Onu iş hayatında da gör. O ki değişiyorsun düşüncelerini ona göre şekillendir. Şimdi ilk yapacağımız şey çalışma ortamına uygun tarz kıyafetlerle seni giydirmek.”
“Senin şu tarz kıyafetler dediklerin ne kadar tutuyor?”
“Moda tasarımcısıyım. Sana dönüşmeli kıyafetler göndertirim. Sen de zarar vermeden geri gönderirsin. Bir ücret ödemene gerek yok.”
“İyiymiş,”
“Herhangi bir özgeçmişin var mı?”
“Hayır, daha önce hiç hazırlamadım.”
“Uygulamadan bir tane hazırlayalım da elimizde bir materyal olsun.”
Özgeçmişim Mehmet tarafından hazırlanıp onun yaptığı aracı birkaç konuşmayla bana torpil yapacak kişiye ulaşmak üzere çoktan yola çıkmıştı. Tabi bunu tek bir günün içinde yetiştirmek bizim iki ayağımızı bir pabuca sokuyordu. Mehmet’in bir aramayla kuaförleri ve koca bir kıyafet pazarını şu lokantanın içerisine sıkıştırışı takdire şayandı. Saniye annemlerden izin alarak yapmıştık bunu elbette. Hatta sabah kara kara bakındığımız şu lokanta şu an o kadar komikti ki mahallenin tüm teyzeleri bu gece evlerine hem güzel hem de karnı doymuş gidecekti. Öyle bir rağbet görüyordu ki kuaförler Saniye annem ve Refik babam yaptıkları servislerle bugün kırıyordu parayı. Günler sonra ilk kez şuranın maddi kazanç elde ettiğini görmek beni aşırı mutlu kılıyordu. Günün sonunda odamda kıyafet askılığında Mehmet’in yardımcılarından bir hanım efendiyle seçtiğimiz kıyafetler vardı. Onları nasıl kombinlediğini anlattığında giyinmeye dair birkaç ipucu öğreniyordum.
☆☆☆
Mart 3
Dün geceden kombini yapılan elbiseyi sabah üzerimde görürken olanların bir rüyadan ibaret olmadığına emindim. Sabah sabah bu sefer iş için değil de benim için dikilmişti ayağa Saniye annem ve onun odama girişiyle Mehmet’in dün geceki kuaförlerden biriyle geldiğini söylediğinde son hazırlıklarımı yapıyordum.
Saniye annem “Kızım, sen şimdi gideceksin ya orada çalışmaya. Peki bu Kerem meselesi ne olacak?”
Saniye annemden böyle bir konuşma beklememiştim.
“Saniye anne, gel otur.” diyerek ikimiz de yatağımın üstünde oturmuştuk.
“Kızım, Kerem kolay kolay bir kızı getirip bizi emanet etmez. Sormadım bugüne dek ama siz sevgiliyseniz sen niye başka bir iş için süslenip püsleniyorsun Ferda’nın torunuyla?”
“Doğru diyorsun. Sadece şunu bil Saniye anne, ben Kerem’in bildiğin üzere öğrencisiydim. Dedem beni evlendirmek isterken ben reddettim ve ayağım alçıdaydı. Sizin gibi iyi niyetli insanlar dışında kimsenin beni yanlarında işe almayacağını biliyor olmalı ki Kerem beni buraya getirdi.”
“İyi, güzel özetliyorsun kızım da Kerem’le aranızda bir şey var mı?”
“Yok,”
“Yedisinden yetmişe herkes bana sizi soruyor.”
“Dün biletimi almış gidecektim ama Kerem nasıl beni buraya getirip koruduysa dün bana sahip çıkarak beni bir kere daha korudu. Yalan söyledi ama sevgili değiliz.”
“Biri için yalan söylemek kolay mı kızım? Bak bu Kerem senden hoşlanıyor olmasın?”
“Saniye anne görmüyor musun buraya gelen müşterileri. Kerem için aşk diye bir şey olduğunu mu sanıyorsun?”
“Öyle bir çarpar ki aşk adamı hayatının en büyük yanılgısını yaşarsın kızım.”
“Kerem’e âşık olunmaz çünkü onu tanıyorsun işte. O eğlence adamı.”
“Ben uyarmış olayım kızım. O ki öyle diyorsun sen kalbini koru Kerem’den.”
“Saniye anne, Kerem benim hakkımda size bir şeyler diyor mu? Mesela beni getirmeden önce size benden nasıl bahsetti?”
Saniye annem duraksadığında yatağın üstünde duran elimi kaplıyordu eli. Anlım büzüşüyordu onun cevabını gık demeden beklerken.
“Sen sen ol bizim oğlana yüz verme emi kızım. Sen de biliyorsun, görüyorsun etraftaki kızları. Kerem’in kalbi iyidir ama seni sevmeyi beceremez, üzer seni kızım. Dikkat et.”
Büzüşen anlım Saniye annemin cevabıyla gerginleşiyordu.
“Öyle zaten. Merak etme Saniye anne.”
“Hadi o zaman. Epey bir beklettik Ferda’nın torununu.”
Saniye annemle kısa metrajlı konuşmamız içime bir tedirginlik sokmuştu. Kerem’le gerçek olmayan sevgililik bile dikkat etmem gereken bir konuyken ya onunla olma konusunu diretseydi kalbim? Murat’ın kalbi mi sahihti yoksa Kerem’in herkese olumsuz gözüken kalbi mi? Kerem’e hissettiğim o kalp çarpıntısını her seferinde bastırmak elde değildi. Onu derinliğin içinde bir yerde hapsederken beni yüzeyde, en güzel şekilde sevebileceğini gösteren Murat’ı üzmek berbat hissettiriyordu beni. Çünkü o kalbimi ilgisiyle, güveniyle kazanmıştı ama Kerem’e duyduğum hisler tamamen ilk görüşte kendiliğinden gelenlerdi. İlgi ve güven yani aklım kalbimin derinliğindeki acıdan daha iyi gelirdi bana. Belki de henüz ilgi ve güvenin yanılgısına uğradığımı bilmeden bir adamın sadece gösterdiği karakterine kapılarak yanında işe başlayacaktım. Tabi bir de içimden konuştuğum kadar dışımda kibarlaşamayan bir Mâni devreye girebilirdi. İşte bu davranışlara ancak zaman şahit olabilirdi.
Kuaför hanımın özeniyle güzelleşmek ve bu güzellikle utanıp güzel sözlere baş eğmek… İşte ben daha önce hiç kendimi böyle hoş bir kadın hissetmemiştim.
Mehmet’in arabasına kuaför hanımla beraber biniyor ve gidene kadar yaptığımız sohbetler içerisinde tıkanmamak adına onlardan tüyolar alıyordum.
Arabada ne konuşmuşuz ne yapmışız sanki onların yanından uzaklaşıp otele girdiğim anda hepsi uçup gitmişti aklımdan.
Otelin içerisinde Mehmet’in dediği kişiyle görüşüp beklemeye alındığımda kalbim çok ama çok ağrıyordu. Üst üste gelen her an ve tam bekleme sırasında telefonumun ekranında beliren arama…
Kerem ARIYOR…
Şimdi de neydi bu? Murat her şeyiyle doğru biriyken Saniye annemin uyarılarıyla yeniden sevmeyi bilmeyen bir Kerem’i görmüşken hangisine ağır basıyordu kalbim de bu kadar baskı hissediyordum?
“Hayır, ağrımayacaksın. Unuttukların silindi.”
Kalbimde nereden geldiği anlaşılmayan ağrıyı çok zor iteliyordum geriye doğru.
Mehmet söylediklerinde haklıydı çünkü beni bekleme odasına alan beyefendi işe kesinlikle sorgusuz sualsiz alındığımı söylerken sadece bon bir kişi tarafından da görünmem gerektiğini söylüyordu. O hanımefendinin de odaya girip sorduğu soruları ne kadar yapacağım işte muktedir olmasam da aşmıştım. Mehmet’le gelirken açtığımız banka hesabı olsun başka ıvır zıvır olsun tüm prosedürleri tamamlamıştım. Sıra artık Murat’ın karşısına çıkmaktaydı.