13. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları
✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ
🌸2.KISIM 🌸
Bazen, başkalarının hayatını yakmadan önce, kendi canımı yakmak daha kolay gelir. Hastane koridorunda durum tam da böyleydi. Etraf, genzimi yakan dezenfektan kokusuyla dolmuştu. Solgun sarı ışıklar, duvarlardaki çatlak fayansları daha da belirginleştiriyor, her geçen insanın ayak sesleri yankılanıyordu. Ayak demişken yalnızca birkaç dakika önce kendi bedenimde hissettiğim acıyı unutmaya çalışıyordum, ne de olsa her acı zamanla geçer diye alışmıştım. Bacağımın her bir kası uyuşmuş, ayağımdaki ağrı kalbime inen bir darbe gibi hissediliyordu. Bu canımı daha da acıtmamı sağlıyordu. Alçıya alınmış ayağım, hastanenin tüm soğukluğuyla birleşip beni tek bir noktaya sıkıştırmış gibiydi. O an içimdeki boşluğu dolduramadan, İstanbul'a geldiğim ilk günden bu yana geçen her şeyin yüküyle ezildiğimi hissediyorum. Gerçekten ne kadar zaman geçmişti ki? O gün ki öfke, hissettiğim yalnızlık, içimdeki gerginlik… Ne kadar süreyle ruhum bunlarla savaşmaya devam edecekti? Yaşadığım şeyler, bir geçiş mi yoksa bir ömür sürecek bir döngü müydü? Yine eski Mâni’ye dönüyorsam eğer tüm o nöbetler de geri gelir miydi? Düzelemiyorum ve her şey ayağım gibi daha da kötüye gidiyor.
Ayağım kırıldı, bacağımda birkaç derin çizik vardı ama her bir yara, geçmişimin gölgelerinden, İstanbul’a ilk adımımı attığım günden beri var olan bir acının hatırlatıcısıydı. O ilk an, o günün duyguları... Şimdi burada, şişmiş ayağım ve soğuyan kaslarım arasında kaybolmuş gibiyim. Alçı, yalnızca vücudumun bir parçasını sarıyor olsa da, içimdeki o eski fırtına devam ediyor. Beni iyileştirecek olan, fiziksel değil, ruhsal yaralarımdı. Ve Murat... O, bu sürecin sadece fiziksel değil, duygusal yönünde de yanımda kalıyordu. Beni bırakmayan tek şey onun desteği, ama içimdeki huzursuzluğu bir türlü uzaklaştıramıyordum.
Hastane koridorlarında sararmış ışıklar altında beklerken, ben yalnızca zamanın değil, kendimin, içimdeki kırık dökük parçaları nasıl toparlayacağımı da düşünüyordum. Her adımımda hem fiziksel hem de ruhsal acıyı hissederek, İstanbul’a ve geçen üç aya, gelinen bu noktaya bakıyordum. Murat’tan evlenme teklifi bile almıştım.
Yanımda oturan Murat, telefondan çıkan soluk beyaz ışığı yüzüne yansıtıyor, sanki tüm dikkatini oraya vermiş gibi davranıyordu. Murat’la aramda geçen sessizliğe, elinde tuttuğu telefonun ekranı vuruyordu. Yavaşça elimi salladım, acıyı az da olsa dindirebilmek için doğrulmaya çalıştım. O sırada, sanki hiç konuşmadığımız kadar yoğun ve derin bir bakışın arasında kalmıştık.
“Yorucu mu?” dedi sonunda, gözleri ifadesiz ama meraklı.
“Sadece yorucu olsa keşke. Bitmek tükenmek bilmeyen bir ağrı var,” diye mırıldandım. Ellerimi birbirine kenetleyip alnımı hafifçe yasladım, “Dayanıyor gibi görünsem de hep oturmak, hiçbir şekilde kımıldamamak istiyorum.” dedim, sesim biraz titredi.
Bir hemşire yanımızdan hızla geçti. Metal bir tepsiden çıkan hafif tıkırtılar, kalp monitörünün uzaktan gelen ince sesine karışıyordu. Hastane bir anlamda yaşamın ve ölümün arasında kalmış bir bekleme salonu gibi hissettiriyordu.
“Dedene haber verelim mi?” diye sordu ama cevabım hemen peşinden geldi.
“Dedene haber verelim mi?” dedi Murat. Cümlesi beni kendi iç sesimden ayırıp dışarı çekti.
“Olmaz,” diye hemen karşılık verdim, kafamı iki yana sallayarak. “Yine kızar, söylenir ve bin tane şeye tepki verir.”
Hafifçe gülerek omuzlarını silkti. “Kırk gün falan alçıda kalır bence bu ayak. Nasıl saklayacaksın ki?”
Omzumun üstünden ona bakarak sinirli bir gülümseme attım.
“Üstümdeki pastayı nasıl yok ederim diye düşünürken başıma gelene bak.” diyerek kafamı kaldırdım, her şeyin şaşırtıcı bir ironiyle birleştiği noktada.
“Keşke seni iddia konusunda zorlamasaydım.”
“Gelecekmiş bu durum bir şekilde başıma. Merak etme, ben zaten sürekli yaralanırım. Tabii bu görünür olmasaydı iyiydi.”
“Sana söylemiştim, ben anlatırım durumu.” dedi Murat, umursamazca ama aynı zamanda ısrarcı bir şekilde yineledi.
“Dedene ben anlatırım.”
“Seni daraltır şimdi. Ben eve gidince anlatırım.”
“Telefonunu ver, dedeni arayayım. Mâni”
“Hayır, sen daha fazla benim için çabalamıyorsun. Doğruca kendi hayatına dönüyorsun. Bundan sonrası bende.”
“Gece yarısına kadar senin olayın bende. Telefon numaranı söyle.”
“Şu oyunu bitirelim çünkü sonu daha bugünden bilinmez bir yere gidiyor.”
“Bitirmiyoruz çünkü hoşuna gidiyorum.”
“Murat,”
“İnat yapma da ver artık numaranı. Sabah kahvaltıda ansızın beni masanda görmek istemiyorsan verirsin numarayı.”
“Tehdit ediyorsun.”
“Tam aksine, senin özeline haberli girmek için senin numaranı istiyorum. Dedenin ısrarı ve sağı solu belli olmuyor.”
“İstemiyorum.”
“Neden istemiyorsun?”
“Çünkü bağımlılık bu.”
“Bağımlılık bunun neresinde?”
“Birine telefon numaranı verirsen ondan mesaj beklemeye başlarsın. Duyguların küçük bir ekranda beliren birkaç cümleye bağlanır. Niçin yüce gönüllü kalbimi onu üzecek bir ekrana bağlayayım?”
“Sana yazmayacağımdan çekindiğin için mi numaranı vermek istemiyorsun?”
“Bunu yanlış anlama. Ben kendimi böyle koruyorum. Sen de muhakkak gideceksin.”
Konuşmanın ortasında bir hemşirenin adımı çağırdığı hafif ama keskin sesi duyuldu. Herkes bize bakıyormuş gibi hissettim.
“Bugün Kerem’e nasıl olduğunu sorduğunda kalbin oysa ona ne çok kırılmıştı. Onun telefonunu benden istedin. Onun kapısına kadar gittin. İçindeki duygudan kendini koruyamadın.”
“Senden bir mesaj beklemeyeceğim numaramı bilsen de. Ben senin yükün olmak istemiyorum. Dedeme de söylerim. Sen gerisini düşünme.”
“O adamların torunlarından biriyle evlenmek sana iyi mi gelecek?”
“Evleneceğimi kim söyledi?”
“İstanbul’da yaşamadan yapamazsın. Gözlerinde görüyorum.”
“Belki evlenirim. Bu seni alakadar etmez ki.”
“Yapma, evlenme teklifi ettim sana. Duygularımı görmezden gelme.”
“O adamların torunları senin kurduğun cümleleri kurmadılar bana. Sen kendi hayatına döndüğünde doğru olan bu olur.”
“Kendi hayatım zaten yıllardır benimle. Ben işimi yapıyorum, ailemle ilgili sorunlara koşuyorum, bütün o saçma sapan başıma üşüşen işlerle uğraşıyorum ama hepsi senin yanına gelene kadar başıma dert. Burası bir sonraki düşüncemi merak etmediğim tek yer.”
“Tamam, ekle.”
Telefonumun rehberinden numaramı kaydetmesi için ona göstermiştim.
“Nihayet Mâni.”
“Biraz geri planda kal. Dedem her seni aradığında gelme.”
“Aradım seni. Şu çalan benim numaram.”
Ekranımda beliren onun numarasıymış.
“Kaydettim. Eve gidince dedem sana öder hastane borcumu.”
“Gerek yok ki.”
“Gerek var. Her ne kadar dedeme içlensem de paramın kaynağı o. Sana borçlanamam.”
“Peki hayatın sana olan borcu ne olacak?”
“Hayatın bana borcu mu varmış? Hayatın herkese borcu var. Alacaklısı çok yani.”
“Sen şirin bir kızsın.”
“Edebiyatım iyidir. Aylin öyle der.”
“Haklı. Yürüyebilecek misin öyle?”
Kafamı diğer yöne çevirdim. Aramızda bir şekilde hem bitmeyen bir yakınlık hem de binlerce kelimenin ağırlığı vardı.
Omuz silkip düşündüm. “Alışmam gerek.”
Murat son bir kez daha yüzüme baktı, ifadesinde sadece endişe değil, biraz da sabır vardı. “Nasıl için rahat edecekse...” diyerek konuşmayı sonlandırdı.
Hastanenin soğuk basamaklarını tırmanıp eve geldiğimde aynı sertlikle karşılaşacağımı biliyordum. Kapının önündeki basamaklar bir engelden çok, kendi bağımsızlığımın sınandığı birer meydan okumaydı. Koltuk değneklerini elime daha sıkı kavrayıp, içimden, “Alışmam gerek,” diyerek adım attım. Murat'ın yardımı ısrarcı ve dikkatliydi, ama ben her seferinde koluma uzanan elini nazikçe geri çevirdim.
Kapıyı dedem açtı. Sabah pırıl pırıl evden ayrılan torununun, akşam üstü bu perişan hâlde dönmesi onu hayli etkilemişti. Yüz ifadesi hem şaşkın hem de tedirgindi.
“Bu halin ne kızım, kargaşadan mı çıktın?” diye sordu, sesinde merak kadar hafif bir öfke de vardı.
“Sayılır dede. İlk bir kızla tartıştım, sonra başım bir pastaya gömüldü. Ardından da çukura düştüm ve ayağımı kırdım,” diye karşılık verdim.
Dedemin kaşları çatıldı, sorgulayıcı bakışlarını üzerime dikti. “Mâni, torunum, sen benimle alay mı ediyorsun, yoksa dalga mı geçiyorsun? Doğruyu anlat hele,” dedi.
Araya giren Murat oldu. Sakin bir tonla, “Hepsi doğru,” diyerek cevap verdi.
Dedem bir Murat'a, bir de bana bakarak başını hafifçe salladı. Murat ayakkabımın tekini kenara bırakmıştı. Çekyata oturduğumda diğer teki güçlükle ayağımdan çıkardım. Dedem hemen benim yaptığım pisliğin peşine düşmüş, eline bir bez alıp temizliğe koyulmuştu bile.
Murat, oturduğu yerden çevreyi dikkatle izliyordu. “Deden titiz mi?” diye sordu sonunda.
“Arada çok pimpirikli olur,” diye yanıtladım. “Şimdi o lekeyi silmeye kafası takıldı. Yoksa bırakmaz.”
Murat hafifçe gülümsedi. “Kahvaltıya geldiğimde iki de bir bardağımı ileri ittiriyordu,” dedi.
“Takıntısı var. Masanın kenarında duran bardak düşer diye düşünür. O yüzden herkesin bardağını masanın ortasına iter,” dedim gülümseyerek, ama içimde dedemin sabit alışkanlıklarına duyduğum hafif bir yorgunluk vardı.
“Güldürüyor beni deden,” dedi Murat, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm.
“Keşke ben de gülebilsem,” diyerek omuz silktim.
Dedem elinde temiz beziyle geri döndüğünde, Murat bir anda daha dik ve toparlanmış bir şekilde oturdu çekyatta. Dedem Murat’a döndü ve beklenmedik bir soruyla konuşmaya başladı.
“Oğlum, anlat hele, benim torun ne yaptı bugün?”
Araya girmeye çalıştım. “Dede, kırk gün ayağım alçıda kalacak,” diye söyledim, yüzümde biraz sabırsızlıkla.
Bu bilgi karşısında dedem kaşlarını çatarak, “Sen okula nasıl gideceksin bu ayakla?” dedi.
Yanıt Murat’tan geldi.
“Tatil zaten bir ay. Sonra da on gün rapor alır. İlk haftalarda bir şey kaçırmaz.”
“Elbette alışacağım bu ayakla gezmeye. Koltuk değnekleri boşuna icat edilmedi,” diye konuyu kapatmaya çalıştım.
Ama dedem hızla sözü başka bir yöne çevirdi. Murat’a dönerek, “Oğlum, sen de o ki buradasın. Gelin, ben sizi gitmeden evlendireyim. Bu kız burada tek başına sağlam kalamaz. Görüyorsun, parçalanmış hâlde geri döndü,” dedi.
“Dede, ayağım ağrıyor. Yorgunum,” diyerek onu susturmaya çalıştım, ama Murat’ın cevabı daha olgunca ve yumuşaktı.
Murat bir süre düşündü, sonra yüzünde hafif bir tebessümle, “Mâni iyileşsin, Osman dede. Sonra onun gönlü nasıl isterse öyle olsun,” dedi.
Dedem bir şey demeden bana bir göz attı, ardından Murat’a. İçindeki tedirginlik, düşüncelerini açık etmekten uzak durmaya çalışmasına rağmen, yüzünden okunuyordu.
“Sen böyle dedin ya. On kere ayağını kırar o.”
“Dede, uğraşma benimle.”
Murat “Ben de izninizle kalkayım.”
“Oğlum, otur. Sizin dışarıda konuşacağınız yok bu işleri. İkna et torunumu evliliğe.” “Murat’ın kendi işi var ya dede. Onlarla da ilgilenmesi gerekiyor.” “İşi yoktur onun. Benle oturur şimdi. Bir güzel çayımızı demler içeriz.” Murat “Tamam, biraz daha durayım.” Sonra dedem yine gösterdi meşhur fotoğraflarımı. Hem fotoğraflara baktılar hem de çaylarını içip bir şeyler yediler. Dedem “Sen biliyor musun damat benim tombişimin ortaokuldayken bir sürü seveni vardı.” “Kim seviyormuş beni dede?” Bu sırada masanın üzerindeki suyu uzanarak alıp içiyordum. Dedem “Tabi senin haberin olmadan biz çocukları kaçırırdık. Özellikle bir çocuk vardı. Adı neydi ki? Bak şimdi hatırlayacağım. Ha İsmail'di. Bu çocuğu ne kadar korkuttuysak da geldi bizim kıza aşkını itiraf etti. Bizim kız bunu duyar duymaz çocuğa bir tokat atmış ki. Çocuk gerçekten bir hafta yanağı kırmızı gezdi. Sonradan anladık tabi biz olayı tam anlamıyla. İşte babası geldi benim oğluma diyor. Sizin kız bizim oğlana vurmuş. Annesi de çocuğun ağzından zor almış lafı. Sonradan İsmail’i getirdi ailesi bizim kız özür dilesin diye. Böyle geldiler karşı karşıya. Bu oğlan Allah'ın emri Peygamberin kavliyle seni babandan istiyorum demesin m? Sonra bizim kız bir tokat daha attı bu oğlana. Ben kimseyle evlenmeyeceğim dedi. Ama şimdi buralarda böyle yalnız başına olmuyor oğlum. Bir an önce evlenin.” Dedemin lafı dönüp dolaştırıp evliliğe getirmesi, içtiğim suyun boğazıma takılmasına neden oldu. Nefesim kesilmiş gibi öksürmeye başladım, kontrol edemediğim ses boğazımdan yükselirken gözlerim sulanmıştı. O anda Murat’ın yüzünde beliren endişe bulut gibi havayı doldurdu. Yerinde hafifçe kıpırdandı, elini kaldırıp müdahale etmek ister gibi yaptı ama dedemin gözlerinin önünde hareketsiz kalmayı seçti. Dudaklarını sıkıp bir an yere bakarak sabırsızca dizlerinin üzerinde ellerini ovuşturdu. Hiçbir şey yapamayışının verdiği mahcubiyet yüzüne ince ince yansıyordu. “İyi misin kızım? Dikkat etsene suyu içerken.” dedi dedem, olayı hafife alarak. Boğuk ama dingin bir nefes aldıktan sonra ellerimle su bardağını hafifçe yerine bıraktım. Sesi titreyerek ama yeterince net konuştum. “İyiyim dede, merak etme. Yutkunamadım bir an…” Sesimdeki hafif çatlak, durumu geçiştirmeme yetti. Dedem fazla oyalanmadan konuyu tekrar Murat’a çevirdi. Murat ise başını hafifçe kaldırarak bana yeniden baktı. O an bakışında, sadece kısa bir öksürük krizinde bile yanımda olamayışının pişmanlığı seziliyordu. Ama bu üzüntüyü ifade edebileceği yer burası değildi. Omuzlarını dikleştirip gerginliğini üzerine oturttu ve sadece dedeme cevap vermekle yetindi.
“Osman dede, Mâni zaten toparlayacaktır. Siz hiç merak etmeyin.”
Dedem sorularını arka arkaya sıralarken, Murat’ın bakışları sık sık kaçamak bir şekilde bana dönüyor, ama dedem bunu fark etmiyor, bir şeyden habersiz konuşmaya devam ediyordu. O kısa anlarda Murat’ın bakışları, söylenemeyen birçok şeyi anlatıyor gibiydi. Dedem “Sen bu adam için ölüp bitmiyor musun kızım? Evlenin de gözüm arkada kalmasın. Ben artık yatayım siz bu konuyu biraz konuşun.”
Dedemin sözleri sanki odada yankılandı. Güz gibi sessiz ama sert bir rüzgâr esti içimde. Murat’ın şaşırmış ama kaşı çatılmamış, sakin kalmaya çalışan yüz ifadesine kaydı bakışlarım. Güzeldi; büyükbabasının güvenine bu denli yaklaşması hayret vericiydi. Fakat şimdi sıra Murat'taydı: Ne diyecek ne yapacaktı? Dedem yerinden kalkıp bizi odada bir başımıza bırakırken yere vuran ritmik terlik sesiyle koridora doğru yürüdü. O anı unutamayacak gibiydim: Bir dedenin bu evde kendi kanından torununu bir adama böyle rahatça emanet etmesi… Bu yalnız bırakış bilinçliydi, hesabını yapmıştı o yaşlı eller. Murat, yanlış bir şey söylememek için bir an derin nefes alıp eliyle boynunu ovuşturdu.
“Deden beni sana emanet etti resmen,” diye yumuşak bir şaka yaptı. “Nasıl?” dedim anlamayarak.
“Şaka yapıyorum. Evin misafiri benim, ev sahibi de sen. Öyle bir şey işte.” Yine laflarla bana çarptırmıştı tüm hislerini.
“Dedem senin varlığından cesaretleniyor.”
Kısık bir ses tonuyla araya giriyordu Murat’ın kelimeleri.
“Sence ne biliyor deden? Benim bu işi ciddiye aldığımı mı?”
Bu adam bir gün içerisinde beni daha ne kadar şaşırtacaktı? Zaten o itiraf bir gerginlikti şimdi birden ortaya çıkan bu şakalar ve bilmiyormuş edaları tuhaftı. Nefes alırken sesimi kontrol ederek şu cevap geldi içimden: “Murat, bunu dedem duymasın. Ciddi olduğun için burada olman gerekiyordu zaten.”
“Ben de bunu diyorum, Mâni. Sen beni ne kadar ciddiye alıyorsun, orası ayrı. Ama deden biliyor, hissediyor...”
“Deden biliyor demek…” diye mırıldandım. Murat’ın bu ısrarcı tavrı giderek artıyor ve dinmek bilmiyordu. Ayağımın bu son durumu Murat’ın itirafının üstünü örter sanmıştım ama ben unutmak istesem de Murat’ın her tavrı daha da belirginleştiriyordu durumu.
“Neden hâlâ benimle aranda bir duvar örüyorsun?” dedi yumuşak bir tonla.
Kelimeleri fazla nazikti, ama bana kalırsa yeterince sert de sayılırdı.
“Murat… Dedem buradayken bu durumu konuşmalara sığdıramayız. Ayağım alçıda ve durum sadece bu.”
“Durumu hafifleştirme. Sana doğru insan gibi gelen hala o adam mı?” Ses tonu yükselir gibi olduğunda dedemin duyacağı endişesiyle kaşlarımı çatarak susturmuştum onu.
“Bana karşıda mı duyguların değişmez?” derken son bir içtenlik sezmiştim bu sözlerde.
Aceleci sözlerim bitirmek istiyormuşçasına haykırdı: “Bir şeylerin içine bu kadar dalma.”
“Eğer gerçekten düşündüğün buysa… Saat gece yarısı oldu. Gideyim o halde.”
Ayağa kalkmaya niyetlenmişti ki, dedemin kapıyı açıp tekrar belirivermesi her şeyi böldü.
“Nereye oğlum, bu saatte? Burada kalacaksın, o kadar yolu gece gece sürme. Yazıktır günahtır. Mâni’nin de eli ayağı tutmuyor, biraz daha destek olursun.”
“Osman dede, teşekkür ederim ama gerek yok, ben…”
Dedem elini havada salladı, Murat’ı susturup karşı koymasına fırsat tanımadı. “Çocukluğumuzdan beri her şeyi biliyoruz oğlum. Sen kalacaksın, hepsi bu. Kimse bir şey demez, değil mi Mâni?”
Dedemin bu tavrı benim ağzımı açık bırakırken Murat şaşkınca bir bana, bir dedeme baktı.
“Osman dede, ben de bir şey demeyeyim artık,” dedi hafif gülümseyerek ama tedirgin bir ifadeyle.
Murat’ın isteksiz ama kibar kabulüyle dedem kapıdan çıkıp tekrar odaya yöneldi. Oysa dedemin niyeti gayet nettir; o gece sabaha kadar ikimizi de oturma odasında tutmaktı. Ev oldukça küçüktü ve bir tek benim odam vardı, şimdi o odaya sürekli giren çıkan ve bu gece orada kalmayı planlayan dedemdi.
“Murat… Olanları garip bulmuyor musun?” dedim sonunda.
Murat başını sallayarak güldü. “Dedene hayır diyemiyorum, ne yapayım? Hem burada kalmak belki sandığın kadar kötü değildir.”
Bu sözleri biraz şakayla karışık, biraz da ne anlama geldiğini bilmediğim bir tonla söyledi. Dudaklarımı kıpırdatacak cesareti bulamayarak sadece hafifçe başımı çevirdim. Murat’ın kalışını garipsemiş ama bu oyunun bir parçası olmaya kendimce razı gelmiştim.
Gecenin karanlığında koridordan dedemin boğuk horultusu duyulurken Murat’ın nefesi hâlâ odada yankılanıyordu. Gitmesi gerekirdi belki, ama kader geceyi bizimle baş başa bırakmıştı.
Bütün gece, her gün olduğu gibi yalnızca kafamda Kerem vardı. O, bir şekilde hala her şeyin ortasında duruyordu; ama işte, burada, bu odada, Murat’ın itirafını duyduğum o an... Hem şaşkınım hem de bir yanım hâlâ anlamış değil. Hissedebildim mi? Evet, belki de ama gerçekte, düşüncelerim hiç değişmedi. Kalbim hala Kerem’de, hem de bu kadar net bir şekilde, ama... İşte her şey değişiyormuş gibi hissettim.
Dedemin bizi burada, bir odada tutacağını hiç hayal etmemiştim. Yalnız kalacağız, ya da kim bilir, belki ben öyle sanıyorum ama buradaki her şey bambaşka bir yere kayacak. Gerçekten de bütün geceyi uykusuz geçirmeyi beklerken, gözlerimin kapanması ve... Ne kadar tuhaf bir şekilde, saatin uyuşukluğu beni sarmalayarak kendimi kaybetmeme sebep oldu. Sendeledim, sohbetin devamında kurduğum her söz havada çırpınıyor ve bedenim bir yandan yavaşça dağılmaya başlıyordu. Uykusuzluğa karşı her çırpınışım boşunaydı.
O sırada dediği bir şey vardı, ama gözlerim kapanmadan önce iyice seçemedim, sadece, bir şekilde bu uyku haline karşı çırpınmak istediğimi hatırlıyorum. Ama her şeyin o kadar çabuk kayıp gittiğini... Murat’ın sesi, elinin tavrı hâlâ netti.
Beni sarmalayan uyku sarhoşluğu, kafamın içinde iyice bulandı. Cümleler birbirine girdi, derin düşüncelerimi bir araya getiremediğim gibi, Murat birden yanı başımda belirdi. Çekyatın üstüne, yanıma oturmuş, adeta beni boşluğa düşüren bir tınıyla devam ediyordu.
“Mâni...” dedi sesinin tonu bir an için masal gibi tatlıydı.
“Biliyorsun, yapmamalıyım ama… Senin için burada olduğum gerçeği değiştirmiyor. Sadece senin için bu evde, bu koltukta ve gözlerinin karşısındayım.”
Uykusuzluk yüzünden bu sözleri irdeleyip analiz edebilseydim, belki korkar, belki de şiddetle reddederdim ama şu an öyle bir şey yapamamam gibi bir tuhaflığa düşüyordum.
Çok derin ama aynı zamanda bulanık bir gözlemi yapan ben ne düşündüğümü ne hissedeceğimi bilmiyordum. Bir parça Murat’ı savunmaya geçmeye başlamıştım sanki. Belki de biraz kendimi unutur olmuş ve onun yaşadığı duyguları kendimden fazla sahiplenmiştim.
Aslında, karşımda biri duruyordu; bir taraftan, elbette ki Kerem vardı ama… hem hissettiklerim kadar, sözler de onlarla çelişiyordu.
“Gözlerindeki itiraz onu yansıtıyor. Sen hâlâ Kerem’i mi düşünüyorsun?”
Murat bu kez gerçek anlamda merakla soruyor gibi değildi ama yine de sesi dolunay kadar keskin geliyordu. Her şey karışıktı. Sözlerim daha anlaşılmaz hale geldi; sanırım içimden bir yerler benimle tartışıyor, bu yüzden dedim ki, “Ne olur, beni bırak.” Ama Murat’ın hüsrana uğramış ifadesi beni iyice boğmaya başlamıştı.
Saatin ilerleyen dakikalarında, belki de tamamen uyku sarhoşluğunun etkisiyle, kelimeler daha anlamsızlaşmaya başlamıştı. Zihnimde bir yanda Kerem vardı ve onun etkisinde dalmaya çalışıyordum; diğer yanda ise Murat’ın varlığı sanki hafifçe canımda bir şeyleri uyandırıyor gibiydi. Ama en derin uykuyu basmadan bu hissettiğimi anlamak ne kadar zor olabilirdi?
Murat, uyku sarhoşluğunda kaybolan bakışlarıma bakarak bir süre durakladı. Ne kadar yaklaşmak istese de o gece bir şeylerin zorlanmaması gerektiğini anladı. Sessizce içindeki dürtüleri susturarak, onun alacağı kararlar ve hissedecekleri üzerine kurduğu her şeyi bir geceliğine silmeye çalıştı.
“Mâni,” dedi yavaşça, soğukkanlı bir sesle. “Belki sabah her şey daha farklı olur. Ama bu gün için senin yanında olmak yetiyor.”
Bir an sessizlik oldu. Murat başını hafifçe eğdi, gözlerini kapadı. O an, içindeki tüm duygular bir araya gelip hüzünle karıştı, ama bunu Mâni'ye gösterecek değildi. Gözlerini kapattığında, yüzündeki her bir detay kayboldu. Gözlerinin nemi, Mâni’yle paylaştığı o yakın anlardan kalan bir ağırlık gibi saklı kalırken, kalbinin derinliklerinde bıraktığı o boşluk her geçen saniye daha belirginleşti. Geceyi burasının dışında geçirip sabah kaldığı yerden yeniden, eski maskesini takacak, sevdiği kadına eski güler yüzünü ve tatlı sözlerini sunacaktı. İşte bu yüzden, içindeki kederi her ne kadar bir anlığına da olsa çekmeyi başarabilse de o geceyi evde geçirmek yerine evden çıkmayı tercih etti.
☆☆☆
Zaman, kendini fark ettirmeden ilerlemişti. İlk geceyi ardında bırakan Murat, ne yapacağını bilemeden bir boşluğa düşmüş, ardından adım adım içine kapanarak sessizliğe bürünmüştü. Beş gün boyunca ne Mâni’yle tek kelime etmiş ne de kendini nehrin akışına bırakıp akıl almaz bir şekilde harekete geçmişti; yalnızca beklemişti. Hem zihnindeki soruları hem de Mâni’nin duygularına dair kabullenmesi gereken gerçekleri sindirmeye çalışmıştı.
Murat, ellerini sımsıkı kavrayarak her geçen gün yaşadıklarına yeni bir anlam yüklemeye devam ediyordu. Mâni’yle yeniden karşılaştıklarında onun nasıl bir tepki vereceğini, her anın sonunda neler yaşanacağını düşünerek huzur bulmaya çalışıyordu. Ancak her gece sonunda, Mâni’nin Kerem’e karşı hissettiği duygular Murat’ta belirsiz bir kıskançlıkla yankılanıyor, bu da suskunluğu huzurdan çok çaresizlik gibi hissettiriyordu.
Bir gün, yolu yeniden aynı mekâna düştüğünde...
Gözleri yavaşça çevresindeki kalabalığı tararken, birden karşısında o tanıdık silueti gördü: Kerem. Aynı anın içinde dolanan hava ikisi içinde bir anda değişmiş, sakinliğin ve hatta suskunluğun yerini gergin bir hissiyat almıştı. Her ikisi de düşmanlarının karşısına çıkmış, dileklerini apaçık göstermişlerdi. Murat’ın yüreği gerçekten bu sevdaya mı meraklıydı, yoksa o da bir sırrın parçası mıydı? Zamanının büyük kısmını duygularına direnerek geçirmek zorunda kalan iki adamın karşılıklı durduğu, ne pahasına olursa olsun kendi çizgilerini korumaya çalıştıkları o an... Sözler peş peşe adım adım dökülmeye başlamıştı.
Kerem, sanki ondan beklediği cevabı almaya çalışıyormuşçasına, Murat’tan önce öylesine bir cümleyle başladı: “Murat, seninle konuşmak istediğim bir konu var.”
Ve bir an önce paylaşılması gereken sorular Kerem’in ağzından sıçrarken, o beş günlük suskunluk birden beklediğinden çok daha büyük bir açıklığa dönüşmüştü.
“Konu ne?”
“O gün, beş gün önce dediğin aklıma takıldı. Ben Mâni’nin canını mı yakıyorum? Bu ne demek?”
Murat’ın kaşları hafifçe kalktı. “Demek istediğim, onunla dalga geçerek onu üzmene izin vermeyeceğimdi,” diye sesini netleştirdi.
Kerem, gözlerinin içine bakarak karşılık verdi: “Başka bir şey olmadığına emin misin?”
Murat, yine sert ve kararlı bir tavırla, “En başından beri, maksadın onun sana inanmasını sağlamak ama şu tavırların çok samimiyetsiz,” dedi.
Yüzleşmenin içindeki gerginlik, iki adamın arasındaki soğukluğa da yansıyordu. Kelimeler, her birinin kalbini tahrip etmek için özel olarak seçilmiş gibiydi.
“Sen de dahil oluyorsun benim gibi. Aramızdaki fark ne? Senin tavırların samimi mi gerçekten?” diyerek Murat’a meydan okudu.
Murat derin bir nefes aldı ve sükunetini koruyarak, “Ben gerçek duygularla yaklaşabilirim ama senin kendince bir amacın var,” diye cevap verdi, bir anlamda her kelimesiyle Kerem’in sinsi planlarına karşı bir sınır çizmişti.
Kerem’in gözleri keskinleşti. “Söylesene, asıl nedenin duygular değil de babana kendini göstermek olduğunu?”
Murat’ın duruşu hiç değişmedi. “Neyse ki Mâni senin gerçek yüzünü görebilecek biri,” dedi, adeta meydan okumaya karşılık vererek.
Bunun üzerine Kerem, alaycı bir şekilde, “Babanla derdin o kadar mı büyük? Kendini bana fark ettirmeden kızın hayatına sızdın, sevgilim diye dolanıyorsun etrafta,” dedi.
Murat soğukkanlı bir şekilde yanıtladı: “Kerem, yol yakınken verdiğin sözden dön. Belki Mâni bir daha hiç burada olmayacak. O zaman bu sözüne zaten devam edemeyeceksin. Kızın hayatı pamuk ipliğine bağlı.”
Kerem bir an sustu, sonra derin bir nefesle sordu: “Geçen de böyle bir şey ima etmişti. Okulu mu bırakacak?”
Murat sert bir şekilde karşılık verdi: “Sen bu şekilde onun dikkatini dağıtırsan, bu kız nasıl orada durabilsin?”
Kerem’in lafına geçmeden önce Murat, “Onun inadı varken dikkati dağılmaz ki,” diye mırıldandı, ama gözleri hala kaygılıydı, Mâni’nin geleceğini düşünerek.
Murat sert bir şekilde yanıtladı: “Henüz onun naif kalbini tanımadığın için saçmalıyorsun işte. Kızın hayatı endişelerle dolu, bir de senin saçmalıklarını hayatına ekleyemez. Onu rahat bırak.”
Kerem gülerek karşılık verdi: “Sen onun naif kalbine erişebildin mi? O kadar uğraş verdin yani?”
Murat’ın cevabı keskin oldu: “Benim için farklı biri. Vazgeç babamla arandaki anlaşmadan.”
“Farklı bir kız öyle mi? Farklı olan ne? O da bir kadın değil mi?” diye yeniden sert bir çıkış yaptı Kerem.
Murat bu sefer daha kararlı konuştu: “Onun hayatı olmak istiyorum Kerem. Sen bunu anlayamazsın çünkü aklın hala intikam duygusunda. Mâni’nin zarar görmesini engellerim ben ama sen bir anlaşma için boşuna uğraşmış olursun.”
Kerem sinsi bir gülüşle sormadan edemedi: “Ya videokaset? Babanın elinden alıp onu bana verebilecek kadar önemsiyor musun o kızı?”
Murat’ın yüzündeki ifade kayboldu. Sertçe cevap verdi: “Sana söylemek istediğim şey oldukça basit. O kızın kalbi bir oyuncak değil. Onunla oynayamazsın.”
Kerem, zafer kazanmış bir ifadeyle yanıtladı: “Babanın benimle olan konuşmalarına şahit oldun o ki. Gidip ona söyle bunları. Çünkü senin uzak dur demelerin umurumda olmaz. Ya o videoyu elime getirirsin ya da beni sıkça görmeye devam edersin.”
Murat, gözleri kerem’in kararlılığını inceledi. “Zorlama, babamın saçma sapan oyunlarına inanma. Uzak dur,” dedi.
Kerem’nin konuşması bir tehdit gibi yankılandı: “Bence Mâni’den uzak durması gereken kişi sensin çünkü sen oyun dışısın.”
Murat gülümseyerek karşılık verdi: “Sen mi oyundasın? Sen mi seveceksin onu? Bırak Allah aşkına. Sen sadece içindeki yangını bitirmek için kızın kalbini kırıyorsun. Onu, izni olmadan öpme çabasına giriyorsun. Bir öpücük sevmek için yeterli mi sence? Bu kadar mı basit?”
Kerem çapkın bir şekilde cevap verdi, “Benim sevmeyi bilip bilmememin bir önemi yok. Önemli olan o kızın beni sevmesi.”
Murat sert bir şekilde gülümsedi, “Seni ben bile sevmiyorum. O şımarık halini Mâni umursamaz. Onu bu şekilde kandıramazsın,” diyerek bitirdi.
Kerem’in yüzü bir an gerildi.
“Öyle san. Bunu sana en kısa sürede ispatlayacağım.”
“Ben de bu kızı koruyacağım hem senden hem de o dağına güvendiğin kardan.”
Kerem, “Babana söylemem korkma. Seni mat ettiğim süreç uzun sürsün istiyorum. Hemen gelip elinden Mâni’yi almayacağım. Biraz önceliğin olsun,” dedi.
Murat sertçe “Onu benden alamazsın,” diye yanıtladı.
“Git bunu babana söyle. Bana maval okuman kolay tabi.”
“Ben seni uyarıyorum.”
“Öyle usulca gireceğim ki onun kalbine. Onca emeğin varken nasıl onun zihninden uzaklaştığına şaşırıp kalacaksın.”
“Dene o zaman Kerem.”
“Öncelik sen dene. Buyur.”
Konuşmanın sonunda, her ikisi de adeta donmuş bir şekilde duruyordu, iki güçlü adam, göz göze. Birkaç saniye süren sessizlik, her ikisinin de bir şeyleri kaybetme korkusunu hissettirdiği anın özeti gibiydi. Kerem son olarak, Murat’a anlamlı bir bakış attı, her kelimesini dikkatle seçerek, “Bundan sonra daha sık görüşeceğiz,” dedi.
Murat, gözlerini tam Kerem’in gözlerine dikerken, derin bir iç çekti. Bir zamanlar birlikte durduğunda hissettikleri hiçbir şeyin kalmadığı bir noktada, birbirlerinden sadece bir adım uzakta duruyorlardı. Fakat o adım, her ikisi için de çok uzun, çok tehlikeli bir yolculuğun başlangıcıydı.
Ve o an, her ikisi de Mâni’yi geri almanın bir yolunu bulmak için birbirlerinin oyunlarını oynamak zorunda kalacaklarını fark ettiler. Bir yanda aşk, diğer yanda düşmanlık… İkisi de kalpleriyle savaşacak, ne olursa olsun durdurulamayacak bir oyunun içinde yer alacaklardı. Peki ne vardı o video kasetin içinde?
☆☆☆
