9. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları

✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ

Sinem Yazıcı Tolan

Bölümler
1 ✅Yazar ile Tanışma: 2 ✅Kitap Tasarım Tanıtımı: 3 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 4 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ 5 ✅②. Bölüm ஐ Başlangıç, ஐ 6 ✅③. Bölümஐ Yanında kalmam gereken biri misiniz? ஐ 7 ✅④.Bölümஐ Yeni anlamlar barındırabiliyorsa bedenim, aşığım. ஐ 8 ✅⑤.Bölümஐ Dalgın gözlerin dilini o kadar çok konuşturdu ki her şey apaçık hale geldi. ஐ 9 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 10 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 11 ✅6.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ 12 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 13 ✅⑦. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ 14 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 15 ✅⑧.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ 16 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 17 ✅⑨.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ 18 ✅⑩.Bölümஐ Ben seninle ilgili tüm kilitlerin sahibiyim. ஐ 19 ✅⑪.Bölümஐ Öyle gürültülüydü ki bedenim sanki herkes beni duyabilirdi. ஐ 20 ✅⑫.Bölümஐ Yepyeni güneş doğuyor insanların üzerine, en güzeli kalbime. ஐ 21 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 22 ✅⑬.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ 23 ✅⑭. Bölümஐ Bazen, ஐ 24 ✅⑮. Bölümஐ Bu beni daha acımasız gösterirken aslında daha acısız kılmaz mı? ஐ 25 ✅⑯. Bölümஐ İçimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. ஐ 26 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 27 ✅⑰.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ 28 ✅⑱ .Bölümஐ Her şeyi tersleyen ben mi oluyordum? ஐ

🌸1.KISIM 🌸

Kasım 2

Yine zorlu bir sabah olmuştu. Bu eve taşındığım günden beri bitmek bilmeyen otobüs sesleri hala devam ediyordu. Dışarıdaki bu gürültü, sabahın erken saatlerinde hâlâ hayatın ne kadar hızlı aktığını hatırlatıyordu. Bu sese rağmen sabah tek uyanık olan kişi dedemdi. Dışarıdan gelen sesleri bana unutturan da dedemin sesi olmuştu. Tükenmiş bir fikir yorgunluğuyla köşede oturmuş, gündemi değerlendiren kahverengi gözleriyle gazetesini gürültülü mırıltılarla okuyordu. Meğer babam sabah ezanıyla kalkmış düşmüş yollara ve çeşitli bahanelerle Artvin’e geri dönmüş. Dedem de oğlunu burada daha fazla tutamadığı için sinirlenip ben uyanana kadar kendini oyalayacak işlere yönelmiş. Dedem beni kaldırıp benimle dertleşmek istemişti ama ben ne babamla ne de annemle ilgili konuşmak istemiştim. Dedemin zoruyla ne yaptılarsa onlar kadar var olmuşlardı anne ve baba figürü hayatımda. Dedem durmuş ve kendini kurup şimdi de düğün telaşına girmişti. Oysa ben, evin soğuk sıcaklığı içinde dökülen seslerden kurtulup yalnızca kendimi tanımak istiyordum.

Beni kalkmış görünce “Kasım soğukları, insanı yavaşça içe kapatır,” diyerek başlamıştı dedem. Oturma odasındaki eski masa, üzerinde neredeyse her sabah kullandığım çelik çaydanlık ve birkaç kahvaltılıkla doluydu. Dedemin cümleleri, onun önünde hazır halde olan kahvaltı masası ve elinde okuduğu sesli gazetesiyle o an için geçmişin ağırlığıyla karşı karşıya kalmıştım. Onun Murat’ı bana sorup durmaları da gözlerimdeki kaçışın sebebiydi. Anlatamadıklarımı çekingenliğime veren dedemdi nihayetinde ama ben hiç onun hayal ettiği torun olmak istemiyordum ki.

“Neden hep başkalarının beklentileriyle boğuşmak zorundayım? Kendim olmaktan, kendi isteklerimden… Ne zaman özgür olacağım? Düğün isteği, Murat… Hepsi beni daha da kısıtlıyor. Hayatım, elime geçtiği anda kaybolup gidiyor sanki. Herhangi bir terslikte dedemin gözlerinde oluşabilecek hayal kırıklığı, benden vazgeçeceğini düşündüğüm anları hatırlatıyor. Ama ben, gerçekten istediğim kişi değilim. Yaşamak için bu duvarlar içerisinde ne yapacağım ben?” içsel düşüncelerim çaresiz kalmıştı.

Evet, belki şimdiye kadar onun istediği torunmuşum izlenimini herkese hatta belki de en çok kendime verdim ama artık o olmadığımın farkındayım. Ben olma yolundaki isteklerimin tam olarak ne olduğunu bulamasam da kendimi tanıma yolunda bir arayış içerisindeyim. Kafa yapımı -içimdeki öğretilere rağmen- değiştirmek öyle zordu ki, ola ki içimdeki bu arzu olmasın işte o zaman yıpranırdı bedenimdeki ben olma arzusu ve erişirdim dedemin beklentisindeki o torun hayaline. Şu an için bu imkansızdı çünkü ben damarlarımda akan kanın içerisinde çoktan nefes alan hücrelerimin bana ait olduğunu anlamıştım ve kaçak göçek de olsa birkaç kararı verebilmek çocuksu bir mutluluktu. Sonrasında ise belki kendi hayatım için gerçek bir konuşma yapabilecektim dedemle.

Kahvaltımızı televizyonun karşısında yaparken çıkan sabah haberleriyle kanımız bir kere daha donar olmuştu. Dedemin her zaman gördüğünde tepkili olduğu bu haberleri o kumandayı eline alıp değiştirmeden ben kumandayı yastığın altına gizlemiş ve dedeme doğru yönelmiştim.

“İlkay Beren’in 17. Yıl dönümü.”

“Kumandayı bul.”

“Dede artık koca kız oldum ve hala anlayamıyorum senin tepkini. Tamam o intihar etti. Bu dinimize göre büyük bir günah ama…”

Dedem sözlerime devam etmemi istemeyen bir tavırla höykürüyordu.

Dedem, gözlerini fıldır fıldır açarak, “Hem de en büyük günahlardan. Şu rezilliğin soframda geçmesini istemiyorum.” dedi, sesi gerilerek.

“Belki intihar değildir dede. Niye bu haberlere senelerdir inanıyoruz?”

“Bizi ilgilendirmez milletin hayatı. Yemeğini ye.”

“Dede millet dediğin farkındaysan çocukluğumda beni annem umursamazken bana evini açan kadın yani.”

“Senin çenen fazla açılıyor bu ara.”

“Tamam dede.”

Ah bu cümle! “Tamam dede.” Cümlesinin ardındaki doluluğu bir aktarabilsem dedeme işte o zaman rahatlayacağım ama işte o zaman kopacak kıyamet. Dedemin bu sert tavırları, beni her seferinde köşeye sıkıştırıyor. Anlamsız bir evlilik baskısıyla ruhumu hapsediyor. Dedem için ben hala o masum kızım ama içimde biriktirdiğim hayaller, bir gün patlayacak gibi. Murat’la olan bu zoraki ilişkiyi düşünmek bile içimi burkuyor. Murat’ın yanında kendimi nasıl bulacağım? Üstelik bu dünyada en çok sevdiğim dedem bunu anlamıyor.

Dedeme sinirlenip düşen yüzümü kaldırmaya uğraşırken İlkay Beren’le ilgili okuduğum bir röportaj aklıma gelmişti.

“Kendimi burada özgür hissediyorum. Havaya ne kadar yakın olursam o kadar kendimde oluyorum. Bestelerimin de ilhamını buradan alıyorum. Çocuklarım böyle daha mutlu oluyorlar. Hayatımla ilgili bilmediğiniz çok şey var. Yaşadıklarıma sadece yükseklerde geçirdiğim anlar sabretmemi sağlıyor. Çocuklarımı buradan depoladığım huzur ve mutlulukla besliyorum. Yaşamak için insanın sebeplerinin yeterli olması gerek. Ben bencil bir anneyim. Kendimi çocuklarımdan esirgiyorum. Normal bir annenin sürekli çocuklarının yanında olması beklenir. Onları huzurlu yetiştirmesi gerekir. Ben onlara bu kadar kolay olan bir şeyi yaşatamadım. Bencilliğimden son zamanlarda tek kurtulduğum yer burası ama çocuklarımı her zaman getiremiyorum. Getireme...”

Bir elimde çatal durup aklımın içinde cümleler dolaşırken dedemin diktesiyle dikilmişti eğik belim.
“Kocaman kız oldun. İlgilenme şöyle şeylerle. Öyle birinin hayranı olmak iyi bir şey değil.”

“Bu kadının besteleri beni piyanistliğe iten dede.”

“Bir daha piyanist miyanist duymayacağım. Yasaklarını unuttun mu?”

“Tamam dede. Zaten beni duymamak için elinden geleni yapıyorsun.”

“Ne demek o?”

“Evlendiriyorsun.”

Dedem, bu cümledeki cesareti görünce gözlerini dehşetle açtı.

“Aylin gibi ipe sapa gelmez bir hayat mı yaşamak istiyorsun?”

“Kız psikolog ve atanacak puanı var.”

“Niye atanmıyor? Aklı kimde Allah bilir.”

“Tamam dede.”

“Damadı getir de tanışalım bugün. Öyle gelmem derse bir daha görüşemezsiniz. Nazlanmasın.”

Dedemin beni daraltmasından bunalıp ödev yetiştirme bahanesiyle evden kaçıp okula gidiyordum. Ve olanları, olacakları düşünürken okulun bahçesindeki bankta otururken ben saatler geçip gidiyordu. Düşüncelerim, dedem ve içimdeki gerçek ben arasındaki uçuruma takılı kalmıştı. Neden ben? Neden bu evlilik baskısı?

Telefonum arandığında bir umudun beni arıyor olabileceği ihtimal bile değildi değil mi?

Aylin ARIYOR…

Kasım ayında görülebilecek en güzel günlerden biriydi, gökyüzü masmavi ve bulutsuzdu ama içimdeki karanlık, güneşi bile örtmüştü. Gelen aramayla “Efendim Aylin.” dedim, biraz moralsiz.

“Murat geldi.”

“Ne?”

“Gerçi yarım saat önce falandı.”

“Dedem gördü mü Murat’ı?”

“Görmedi. O Murat dua etsin deden tuvaletteydi.” dedi Aylin gülerek.

“Gülünecek bir şey yok Aylin. Niye gelmiş Murat?”

“Ay sen de çok takma kafana ya. Hala yanına gelmedi mi müstakbel kocan?”

“Gelmesi mi gerekiyor?”

“Senin okulda olduğunu söyledim.”

“Umarım ona evlilikle ilgili bir şeyler söylememişsindir.”

“O konu sen de canım.”

“Umarım bendedir de sen söylememişsindir. Gelirse oturuyorum işte. Kolay bulur beni.”

“Senin işin hiç belli olmaz. Erkeklerden hızlı kaçma gibi bir yeteneğin var senin.”

“Ha ha çok komiksin. Bu işleri kimler sardı acaba benim başıma? Çok mu istedim ben bir yalanın içine düşmeyi?”

“Bence halinden memnun olmalısın. Deden kafasına koyduğunu yapar. Murat’la arayı iyi tut ve istediğin hayatı yaşa.”

“Yine geldik yani senin o cümlelerine.”

“Kızım kocaya gittin mi rahat oluyorsun. Bizimkiler de böyle napalım yani?”

“Seninkiler böyle değil Aylin.”

“Genel olarak bizim oranın ağzını biliyorsun işte. Benimkiler benim sayemde aykırı oldular canım. Sanki bilmiyoruz arkamdan ettikleri dedikoduları. Bakma annemden çekiniyorlar da bana dokunamıyorlar.”

“Herkes bir karışık. Keşke herkes kendisiyle ilgilense. Başkalarının işlerine burnunu sokmak meşhur oldu ya.”

“Neyse sen Murat’la olumlu konuş. Güzel haberler ver bana.”

“Olacaklara bağlı.” dedim, içimde bir belirsizlik hissiyle. Bankta otururken, parmaklarımın ucuyla dizlerimi hafifçe yokluyordum, sanki her bir kelimenin ağırlığı beni aşağıya çekiyormuş gibi.

“Bak kırk yılın başında kendin için bir adım attın ve dedene rağmen gittin o üniversiteye. Ben gibi aykırı olamıyorsun ve senin o adamdan başka bir çaren yok. İstanbul’da kalman için ne gerekiyorsa yap yoksa o sevmediğin kuyuya geri dönersin.”

Aylin’in sesi, yanımda duruyormuş gibi geliyordu; derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapatıp hafifçe başımı salladım. O an gözlerimi kapattığımda Aylin’in sözleri sonrasında içimde belireceğine inandığım bir güç yoktu. Dalgın ve kararsız bir kalp görüyordum kapalı gözlerimin ardında.

“Yıprandım şimdiden.” Kollarımı kavuşturup, başımı öne eğdim; vücudum sadece beni dik tutmaya yarayan bir kemik torbası gibiydi. Başımı koyacak bir yer aramıştım ama öyle güvensizdi ki her yer başımı öne eğmekten başka bir çarem kalmıyordu sanki.

“Yolun çok başındasın. Bu kadar hızlı yorulamazsın.”

“İnanılır gibi değil yaşananlar. Murat gibi bir adamın şu an da hayatımda olması ve ondan yardım talep etme fikri mucize gibi bir şey ama bu durumu bana mucize gibi hissettiren bir ailede olmak işte bu berbat bir his Aylin.”

Kendimi geriye yasladım, kafamı gökyüzüne çevirerek, bulutların geçişini izlemeye çalıştım. Belki orada cevap bulabilirim diye düşündüm ama tek gördüğüm bulutların arasında parıldayan aptal gülüşlü bir adamdı. Kerem’i bulutların arasında hissetmek ne demekti hala?

“İzlediğin dizilerdeki gibi işte. Bu senin mucizen olabilir. Hayatını değiştireceğin adam kesinlikle Murat.”

Aylin’in sözleri içimde karşılığı olmayan bir mayındı.

“Niye zor geliyor ama bu bana? Birinden hele ki bir erkekten bir şey istemek çok içler acısı. Keşke beni koruyup kollayan bir babam olsaydı da hiç böyle bir şeye gerek kalmasaydı.”

İfademi yansıtmadan, içimdeki duyguları bastırmaya çalıştım ama gözlerim hafifçe dolmaya başlamıştı.

“Yavrum ya, bunlar kabullendiğimiz konular. Güncelleme kendini çünkü onlar eski sürüm. Sizinkiler de böyle.”

Aylin’in sesi bana sıcaklık veriyordu ama kabulleniş, derin bir yaraya bastırılan bir dert gibiydi.

“Allah yukarıda. En iyi sen biliyorsun kalbimin nelere kırık olduğunu. Ailemin yanımda hiç olmayışı ve her zaman yalnız kalmış olmak… Ben daha bir ortama girmeden önce o ortama girişimin planını bile kafamda bin kere kurgularım ki girdiğimde en küçük bir hataya meyil vermeyeyim. Hiç gelişi güzel yaşayamadım. O küçük dünyamda hataya asla yer veremezdim ki ben.”

Bu sözler dilimden dökülürken, ellerimle peçeteyi sımsıkı kavradım, parmaklarımın baskısı kaygımı biraz hafifletiyormuş gibi hissettim.

“Mâni,”

“Biliyorsun en küçük açığımı kollayıp beni tek cümlesiyle kahredecek bir dedem var. Şimdi ilk kez kendim için bir yalana kalkışmak… Bunu yediremiyorum kendime. İçimdeki hata yapmama dürtüsü öyle ağır basıyor ki her an geri çekebilirim kendimi bu küçük oyundan.”

Bağırmadan ama derin bir hüzünle, gözlerimi kapatıp başımı yana çevirdim, sanki bu sözler başımın içindeki karmaşayı dağıtacakmış gibi.

“Değişmek istiyorsun ya hani. Denemelisin. Senin kadar hata yapmaktan korkan birini daha tanımadım ben. Ya en fazla yaptığın hata şu ya. Duvarlara şiir yazıp dedence azarlanmaktı. Bunları bile bıraktın. Biraz kendin ol. Seni çok değiştirdiler bence.”

“Ne zaman değiştim ben bile tam olarak bilmiyorum ki. Hep bir geri çekildim.”

“En azından artık bunu kabul ediyorsun. Eskiden sana bunu anlatmaya çalıştığımda inkâr ederdin Mâni. Tıktılar seni eve olanlar oldu.”

“Bunu inkâr etmek demek aileme baş kaldırmakla eş değerdi. Bazen ailenin doğrularına inanmak istersin ve kendini silikleştirirsin.”

Yavaşça derin bir nefes alarak, omuzlarımı geriye attım, bu sefer daha kararlı durmaya çalışıyordum.

“Ama artık sen kararlısın. Geri dönme bence. Murat bence doğru adam senin için.”

Başımı iki yana sallamıştım.

“Oyun için diyelim mi şuna?”

“Bence gerçek bir damat adayı olabilir. Alışmayı dene. Belki bir gün onunla evlenmek istersin.”

“Düşünme bile. Ben oyununa bile hazır değilken sen aklını kaçırmış olmalısın. Hem bu sahtecilik durumu bile elbet bir gün araya soğuk sular sokacak. Gerçi bir daha nerden göreceğim ki onu? Bu durum bitti mi zaten uzaklaşırım ben.”

“Kerem’den uzaklaştığın gibi mi?”

“Onu hiç hatırlatma. O, Kerem’e olan ilgimi bilirken daha ne olsun istiyorum ki ben? Berbat bir ikilemdeyim.”

İçimdeki karamsarlığı atmaya çalışarak, başımı sağa sola çevirdim.

“Ay aman Kerem de olmayı verdi işte. Murat takmaz öyle şeyleri. Hem taksa şimdiye kadar salardı seni kafasından.”

“Uf tamam, dediğine göre Murat yakınlarda bir yerlerdedir zaten. Kapatayım da şu sohbete tanık olmasın.”

“O gelene kadar şimdi sen ne konuşacağını kafanda kurgulayıp duracaksın değil mi? Yine hata yapmamak için dizi gibi kafanda günde kaç senaryo üreteceksin acaba?”

“Uğraşma benimle. Bilmediğim bir ortamdaki konuşmaların içerisinde gerilebilirim. Özellikle de bu hayatımı etkileyecek bir meseleyken sıkı tutmalıyım işimi.”

“Gergin olma sal biraz.”

“Hmm.”

Kollarımı açarak, göğsümü havaya kaldırdım; kendime güvenmeye çalışıyordum.

“Hadi sana boş beleş kurgulamalar. Bol bol yor kendini.”

“Ay Aylin, sağ ol bu hararetli sohbet için.”

“Ne demek, seni böyle asi değil de kendini tanırken görelim bir de.”

“Hadi bakalım, gazamız mübarek olsun.”

“Tamam, kolay gelsin.”

“Sağ ol.”

Bu küçük adım, içimdeki kargaşayı susturmak için yeterli olur muydu? Bilmiyordum. Ama belki, bir yerden başlamak gerekiyordu.

Murat çardağa doğru yaklaşırken, ayaklarım sanki taş bağlıymış gibi ağırdı. Onunla olmak tuhaf bir şekilde rahatlatıcıydı ama zaman geçtikçe, kendi içimdeki çatışmalar büyüyordu. Hayallerim, gerçeklerimle savaş halindeydi. İçimdeki sese kulak vermek, hayatta kalmanın ve var olmanın yolunu bulmak için mücadele etmekten başka çarem yoktu. O an, yaşamak için mücadele etmekten başka bir yol bulamayacağımı anladım. Kendi sesimi bulmak, belki de hayatımı yeniden şekillendirmek için bir fırsattı.

Telefonu kapattığım gibi okulun içinden Murat’ın çıkması şaka gibi. Selam verip gelip yanıma oturuyordu.

“Murat, içeriden çıktın.”

“Arkadaki park yerine arabayı park ettiğim için okuldaymışım gibi gözüktüm değil mi sana?”

“Biraz öyle oldu.”

“Sizin evin oradan geliyorum. Haberleri almışsındır belki.”

Parmağım sanki aynı tuşa tıklıyor gibi bacağımın kenarına defalarca değip kalkarken içimde derin bir orkestra şefi elindeki baton ile gerilimimi arttırıp arttırıp azaltıyordu. Konuşmalar tam anlamıyla başlamadan önce yalancı bahara engel olmak isteyen ben hangi melodiyle siyahın içinde aydınlanacağım? Bu yalancı güneş doğmadan önce ortalıkta dolanan ateş böcekleri kadar dahi beni aydınlıkta tutabilecek mi Murat? Niye bu böyle? Beni dürüstlük nidalarıyla büyüten aynı kişiye neden yalan söylemek zorundayım? Beni burada tutan bir şey var ve bu beni her gün heyecanlandırıyor. Geçen günleri dahi artık seviyorum. Bir sonraki güne girmeden biten günü kendim gibi uğurlayabiliyorum. Geri dönmek bunu engeller. Bir küçük umudum var kendime dair ve bu geriye döndüğümde solar. Etrafımdaki korunaklı çevreyi içime sıkıştırmışken o çevre kendim olmuşken bir de geriye dönerek içimdeki o korumalarla beraber dışımda belirginleşecek olan o korumayı kaldıramam. O katılık işte ben ona oradayken katlanabilirdim, doğrum bu sanırdım ama İstanbul’a adımımı attığım o an duvarlarımın olduğunu bildiğim kadar dışımdaki katı katmanı da üstümden attığımı da bildim. Şu an yine aynı kabuğa sığamam. Değişiyorum, değişmeliyim. Kendimden fedakârlık ettiğim kadar bir başkasından da aynı fedakarlığı istemek ve şu an onunla ayaklarım geri geri giderken yan yana oturmak her şeyi daha fazla hatırlatıyor. Hayatımı bir süreliğine onun iki dudağı arasına sıkıştıracağım ve umarım bu beni yeni bir dar kalıba sokmaz. Çünkü bu riski artık çevrem değil de ben kendimi korumak istediğim için alacağım. Marketçi dayıların bile iki dudağı arasına giren ömrümün iplerini sıkı sıkıya tutmanın zamanı geldi. Şimdi o iplerin birini Murat’a ödünç vereceğim.

“Murat,” tedirginlikle küçük bir tebessüm belirmişti yüzümde. Yanaklarım kımıl kımıldı içten içe. O gözlerimde büyüdükçe başka şeylerde büyüyordu. Yeni bir şans, belki de bir mucize. Bir nevi korku. Kendi kararlarımla yaşamak istediğim bu hayatı bu adam mı devir teslim yapacaktı bana? Ya beni tutup başka bir duvara savurursa? Küçük bir yardımın sonucu yıkıcı olabilir mi? Sen bana doğru gelirken ve ben daha kendi sorularımın cevabını bulamazken aslında ne de netti olacaklar. Buna senin gözlerinden görerek baksam daha iyi çözerdim belki bizi.

“Niye buradasın bakalım?” deyişiyle daha en başından donmuş gözlerim kulaklarımın yardımıyla ayılmıştı.

“Efendim?”

Gülümseyerek “Okuldasın, Aylin söyledi.” dediğinde benim gülümseyişim yitmişti.

Sağ elime kilitlemiştim sol parmaklarımı.

“Evet, biliyorum.”

Gülümseyişi değişmişti ve sorgulayıcı bir tavra bürünen yüzüne meraklı ses tonu eşlik etmişti.

“Bir şey olmuş gibi. Kerem’le karşılaşmak için mi geldin?”

Ne desem bilememiştim. Bir an da olaya girmek o kadar doğru değildir belki de.

“Okulda, burada yani sınıfta ah her neyse.” gözlerim yalan söyleyemeyişimle kısılıp duruyordu. Kendimi kasmamla çektiğim nefes dahi girmiyordu içime.

“Her yerde onu mu aradın yine?”

“Hayır, bu öyle bir şey değil.”

“Nasıl bir şey peki?”

“Endişe verici bir şey.”

“Endişeli olmak senin sıradan bir günün gibi.”

“Diyemiyorum.”

“Mâni istediğinde konuşmaya başlayabilirsin.”

“Böyle olmaz.”

“Ne olmaz?”

“Ben sanırım hala fazla yorgunum.”

“Çardağa geçip oturmak ister misin? Senin için daha az dikkat çekici olur, belki endişelenmeye bir süreliğine ara verirsin.”

Gözümle çardaklara bakacak kadar süre dahi harcamamıştım.

“Hayır sadece biraz huzurlu hissetmek istiyorum.”

“Hala aynı şeyi mi dert ediyorsun kendine?”

“Neyi?”

“Öpücüğü.”

“Gündemim ondan daha meşgul.”

“Ne gibi? Onu başka bir kızla gördüğün için mi?

“Hayır, Murat. Hatırlatma.”

“Kerem’i görmeye gelmedin mi buraya?”

“Seni görmekti amacım.”

“Ben mi?”

“Bir de evden daha doğrusu dedemden uzaklaşmak istedim.”

“Sabah evden birinin çıktığını gördüm, dedendi belli ki. Gece de birileri gitmişti. Hâlâ birilerinin senin evinde olduğunu bilmiyordum.” dediğinde bir an afalladım.

“O kadar kişiyi görmüşsün ama beni görmemiş misin?” dedim, kaşlarımı kaldırarak.

“Sabah yedide şirkete gitmem gerekti.”

“Sen sabah yediye kadar orada ne yapıyordun peki?” dedim, sesime hafif bir alay tonu eklenmişti. Bu soruyla onu köşeye sıkıştırmak istedim.

“Dün konuşmalarımız yarım kaldı. Hâlâ telefon numaranı bilmiyorum. Sana ulaşmak bence artık bu kadar zor olmamalı, Mâni.”

Bu durumu bu kadar net ve kararlı bir ifadeyle söylemesi duraksamama neden oldu.

“Neden bunu yapıyorsun?” dedim, gözlerimi ona dikerek. Sesim çatallıydı ama içimde bir öfke ya da kırgınlık yoktu; sadece yorgun bir merak vardı. Gerçekten neden bu kadar ısrarcı olduğunu anlamak istiyordum.

“Ne yapıyorum?”

“Bu kadar çaba harcıyorsun. Gözümü açmaya çalışıyorsun, bana yardım ediyorsun. Ama bu kadar uğraşmasan mı acaba? Genç erkekler böyle yapmaz, daha düşüncesiz olurlar. Sen dedemden bile daha düşünceli davranıyorsun sanki.”

Murat’ın gözlerinde beliren ifadeyi çözemedim. Hafif bir tebessümle cevap verdi.

“Belki de bu düşüncelilik seni anlamaya çalışmamdan geliyor, Mâni. Ama bunun seni rahatsız ettiğini görüyorsam, belki de kendimi sorgulamam lazım.”

Sonra kahkaha attı. Onun bu kahkahası, bende bir türlü çözülmeyen düğümü iyice sıkılaştırmıştı.

Murat’ın kahkahası yankılanırken, bir anlığına sessizlik içinde kaldım. Onun bu kadar rahat olabilmesi garip geliyordu. Onun bu gülümsemesini, rahat tavırlarını anlamaya çalışırken içimdeki karmaşa daha da büyüyordu.

“Neden gülüyorsun?” diye sordum. Sesimdeki merak kendimi ele vermişti.

“Çünkü her şeyi bu kadar ciddiye alman bana komik geliyor,” dedi. Gözlerini bana dikti. “Sanki dünya senin omuzlarında dönüyor gibi davranıyorsun ama bu sadece senin hayatın, Mâni. Bazen akışına bırakman gerekmez mi?”

“Akışına bırakmak mı?” dedim, alayla. “Sen bunu yapabiliyor musun?”

“Deniyorum,” dedi, omuz silkerek. “Ama itiraf edeyim, senin gibi birini tanıyınca bu daha da zorlaşıyor.”

“Benim gibi biri mi?”

“Evet, karmaşık. Derin düşünceli. Bazen uzak, bazen çok yakın. Ama kesinlikle sıradan değil,” dedi. Yüzündeki ifadede bir samimiyet vardı ama aynı zamanda beni anlamak için çabalayan bir kişi gibi görünüyordu.

Bu sözler beni hem şaşırtmış hem de biraz utandırmıştı. Bakışlarımı yere indirdim. “Sıradan olmamak bazen yorucu oluyor,” dedim sessizce.

“Biliyorum,” dedi. “Ama bu seni sen yapıyor.”

“Murat,” dedim, derin bir nefes alarak. “Ben bazen kendime bile yetişemiyorum. Sen neden bu kadar uğraşıyorsun?”

“Çünkü denemeye değer olduğunu düşünüyorum,” dedi. “Ve belki de kalbimi senin için bu kadar basitleştirebiliyorumdur.”

O an, neredeyse zihnim sert bir duvara toslar gibi oldu. Bu cümleyi duyduğumda, anlamak için içimde bir şeylerin kalkıp yerini almasını bekledim. Ama o kadar yabancıydı ki, bu kadar içten bir açıklama bana. Murat’ın sözleri durdurdu beni. Kendi savunmasızlıklarımdan kaçmak, Murat’ı kendimden uzak tutamazken bununla yüzleşir olmuştum.

“Bilmiyorum,” dedim, dürüstmüş gibi. “Gerçekten bilmiyorum.”

Çünkü bu, gerçek değil gibiydi. Böyle bir cümle daha öncesinde düşünülmüş olabilir miydi? Çünkü ben bugünü, yarını hatta sonraki günlerde olabilecek konuşmalarımı daha şimdiden kurgularım. Ama bu çok aniydi. Ne de olsa biz sevilmeyenler bazı sızıları bilirdik ya. Böyle hissiz kalır ve kötü anların ardından gelecek güzel anlarında bitmesini dileyip sadece başımızı yalnızlığa yaslamak isterdik.

Bir an, hiçbir şey duymamak, hiçbir şey düşünmemek istedim. Ama bir yandan da o ses beni sarmaladı, sanki başka bir dünyadan bana ulaşan bir şeydi. O an, bu duyguları hissedebilecek kadar açık kalbim vardı ama bir kımıltı kolayca yok edilebilirdi.

Ona, “Bilmiyorum,” demem, aslında “biliyorum ama anlamıyorum gibi yapmam gerek” demekti.

Ama işte dedem ve ona karşı duyduğum zorunluluk, onu yanı başımda tutmamı sağlıyordu. Hani, gerçekleri reddetmek çok kolaydı? Duydum ve sadece yankısını hatırladım.

“Bilmek zorunda değilsin,” dedi sakin bir sesle. “Sadece kendine bir şans ver. Hatta belki de bana da.”

O konuşmaya duygularla devam edecek gibiydi. Sevilmemeye, unutulmaya, ertelenmeye karşı kendime ördüğüm zırh beni bu sözler içinde yaşatamazdı ki. Bu zırh benim karakterim gibi görünür hale gelmişken neyden ödün verecektim acaba ben? İçimde bir şeylerin kırıldığını hissediyordum ama bunun yerini ne alacaktı, emin değildim.

Bir süre sessizlik içinde kaldık. Sonra Murat, elini yavaşça bana doğru uzattı. “Çardağa geçelim mi? Belki biraz daha az ciddiyetle konuşabiliriz,” dedi gülümseyerek.

Teklifine bir an tereddütle baktım. Ama sonra, bu kez akışına bırakmaya karar verdim. Hafifçe başımı salladım ve onunla birlikte yürümeye başladım.

Şöyle bir gerçek vardı: Kalbimde yankılanan tek isim Kerem’di. Attığım her adımda onun gözlerini, gülümseyişini, varlığını düşünüyordum. İçimdeki hisler hem karmaşık hem de keskin bir şekilde netti. Murat burada sadece bir araçtı; dedemi kandırmak ve üzerimdeki baskıyı azaltmak için sahte bir kurtuluştu.

Çardağa geçtiğimizde içimdeki tüm hisler bir kez daha yüzeye çıktı. Murat’ın yanında olmanın suçluluğu, Kerem’e olan hislerimi daha da belirginleştiriyordu. Onunla geçirdiğim her an, aslında kalbimin başka birine ait olduğunu daha güçlü bir şekilde hatırlatıyordu.

“Gergin değilim,” dedim yalan bir rahatlıkla. Peki bunu içimden söylemem gerekmez miydi?

“Pek de öyle görünmüyorsun,” dedi Murat. “Ama dert etme, ben bir şeyleri zorlamayacağım. Sadece burada oturup konuşabiliriz.”

Bir süre sessizlik oldu.

“Birini mi düşünüyorsun?” diye sordu Murat. Soru beni irkiltti.

“Hayır,” dedim hızlıca. “Sadece... Dedem ve onun baskıları. Onunla başa çıkmak gerçekten zor.”

“Canın niye sıkkın? Sadede gelirsen belki sana yardım edebilirim.”

“Aylin de tam olarak bunu diyordu.”

“Söyle bakalım ne diyor? Senin bu kadar gerilmeni gerektiren şey ne? Arkadaşınla olan bir meseleye kısa sürede karıştığıma göre önemli olmalı.” dedi, yarı gülümseyerek. Ancak bu gülümsemenin ardında, anlamak isteyen bir merak vardı.

Ellerimi birbirine kenetleyerek dizlerimin üzerinde sabit tuttum. Gözlerim bir an ona, bir an boşluğa kayıyordu. “Dürüst olmam gerekirse,” diye başladım, sesi titreyen bir çocuk gibi. “Hayatımın kontrolünü ele almak için bir adım attığımı sanıyordum ama şimdi... Şimdi sanki başka bir düğümün içine düşmek üzereyim.”

Murat kaşlarını çattı, gözleriyle sanki üzerimde bir şeyler okumaya çalışıyordu. “Bu düğüm dediğin şey neyle ilgili? Aylin’le yaptığın konuşmanın ipuçlarını duyar gibiyim ama doğrudan senden duymak isterim,” dedi, yumuşak bir sesle.

Bir anda içimdeki korkuların ve umutların ağırlığıyla çöküverdim. “Murat, benim hayatımda hep başkalarının kararları oldu. Dedemin kuralları, toplumun dayattıkları, hatta bazen kendi korkularım... Bu üniversiteye gelmek bile bir mucize gibiydi. Şimdi senden bir şey istemek...” Boğazıma düğümlenen sözleri zar zor yuttum. “Bu tamamen kendi özgürlüğümü aramak için. Ama bunu seni de bağlamasından korkuyorum.”

Duraksıyordum.

“Kıvranmayı bırakıp anlatır mısın?”

“Sana ortalıklarda görünmemen için söylemlerde bulundum ama sen etrafımda gözüküp durdun.”

“Gitmemi mi istiyorsun? Deden yoksa gece beni mi fark etti?”

“Kalman gerekli. Sabaha kadar kalmışsın zaten.”

“Evet, telefon numaranı almak için seni beklediğim doğru.”

“Bu konuda niye inatçısın bu kadar? Olmamalıydı, bu kadar inat etmemeliydin. O kadar çok etrafımdasın ki tek çarem sen oluverdin.”

“Nasıl bir çare bu? Deden beni mi öğrendi?”

Bir süre sessizlik oldu. Murat, gözlerini kaçırmadan bana baktı. “Mâni,” dedi, adımı incelikle telaffuz ederek. “Birinin özgürlüğünü bulmasına yardım etmek, bir yük değil. Ama bana neden ve nasıl bir yardım istediğini açıkça söylemen gerekiyor. Yoksa kendimi bir romanın ortasına kondurulmuş bir karakter gibi hissederim.”

Dudaklarımda buruk bir gülümseme belirdi. Onun bu sözü, bana biraz da olsa rahatlık verdi.

“Murat, şimdi konuda daha derine gireceğim. Sen üç aydır benim hayatımda bir şekilde varsın. Hep dedem deyip duruyorum.”

“Dedenin varlığına üç ay önce alıştım.”

“Evet, dün akşam sen dışarıdayken dedem onca ahbabının içinde biraz kaba bir tabirle beni görücüye sundu.”

“Bunu yaptı mı gerçekten?”

Başımı onu onaylarcasına sallıyordum.

“Aylin dedemin sözcüklerinin yönünü değişmeseydi eğer o adamların torunlarından biriyle evlendirilecektim.”

“Bunu yapamaz ki sana. Reşitsin sen her şeyden önce.”

“Yapar, yapar çünkü ben ona bağlıyım. Kendi başıma buradan şuraya adım attırmaz bana. Bu yüzden kaçıp geldim buraya. Yeni bir yer tanımak ve tek başıma olabileceğimi kanıtlamak istedim ama dedem dört sene yerine yarım dönemi uygun gördü bana. Yarım dönemde hayatımı kuramadım.”

“Bariz bir şekilde endişelendim şu an. İstersen sana kalacak farklı bir yer ayarlayalım Mâni. Rahat etmen için bir yurt veya apart. Hangisinde rahat edersen ben hep senin yanındayım.”

Ellerim dizlerime yapışmıştı, sanki onları tutarak kendimi tutuyordum. Gözlerim Murat’ın gözlerinden kaçtı, bir anda o kadar kötü hissediyordum ki… İnsan dedesinden kaçıp nasıl da bir başkasına sığınacak duruma gelebilirdi? İçimdeki yalnızlığın derinliği burnumu sızlatmıştı lakin gözlerimdeki sulanmayı engelleyememiştim. Bu düpedüz acizlikti, benim dedeme güvenip ona sığınmam gerekliydi. Aile demek tam da buydu ama ben ailesinin nesinden bahsedebilirdim ki şu an? Beni ben olma yolunda yanımda koruyup kollamayacak bir aile ne işe yarardı ki? En fazla hayatımı daha da zorlaştırırdı. Tam da şu an olduğu gibi. Beni başka bir insana mecbur kıldığı gibi.

“Mâni,” dedi, sesi titriyor, “…eğer gerçekten kendini yalnız hissediyorsan, senin için buradayım. Ama seni kötü görmekten korkuyorum. Ağlama lütfen.”

“Ağlamam ki ben. Sadece gerginim. Doğrusu ilk günden beri hep yardım için yanımdasın. Ben yardım istemeyi de istemezdim böyle bir konuda ama ben ilk kez iyi hissettim Murat. İstanbul’da bile üstünü örttüğüm konular var. Belki Kerem de bunlardan biriydi ama bu… Bu yaşanılıp öğrenilmesi gereken bir kalp kırıklığıydı. Biliyor musun benim bu kalp kırıklığını öğrenmeye bile ihtiyacım varmış. Duygulardan o kadar uzak tutuldum o kadar ezberden bildim ki bazı duygusal durumlar nasıl yaşanılır tahmin bile edemedim. Bazı duyguları ezberden bilmek en fenasıymış. Üstünkörü siliyorum işte, git gide yeni bulduğum kendimden vazgeçiyorum. Bir de bunları sana anlatmak seni beni dinlerken yormak… Belki bir daha göremeyeceksin beni ve boşuna sohbet kuruyoruz şurada.”

“Niye bu kadar ayrıntılı düşünüyorsun? Geçirdiğimiz her anın önemi var. Yanımdan gidecekmiş gibi konuşman yalnızca dedenin baskılarının eseri. Buna yenilme. Ne kadar endişeli olduğunu, kendi duygularından kaçtığını defalarca gördüm ben Mâni. Sen susarken bile gözlerin kendini korumak için bağırıyor. Silinmezsin benden, her şeyden önce tanıştık bir kere. Gitme, yenilme dedene.”

Küçükte olsa bir kanıksama gülüşü belirmişti buruk suratımda.

“Yani, ben burada... Gerçekten burada olmak istiyorum ama her şey çok karışık. Bir şekilde de gerçekten kendimi kaybediyorum gibi hissediyorum.”

Murat başını salladı. “Sana kendini kaybettirecek bir durumdaymışsın gibi görünüyor. Ama hâlâ kendini toparlayabileceğini biliyorum. Sadece... Bana gerçekten anlatmalısın, Mâni. Dedenin tavırları ne kadar seni sıkıştırıyor, Aylin'in söyledikleri ne? Bir şeyler söylüyorsun ama aslında senin neyle karşı karşıya olduğunu tam anlamış değilim.”

Gözlerimi kaçırdım. Aylin'in adını anmak bile bir şekilde içimi acıttı ama Murat’a her şeyin yarım yamalak bir şekilde şekillendiğini anlatmak zorundaydım.

“Dedem bir sevgilim var mı yok mu öğrendi dün. Bunu söylemek zor, ama... Aylin’in söylediğine göre, sevgilim sensin.”

Murat, bir anda gözlerini bana çevirdi. “Anlıyorum,” dedi, ama sesindeki sertlik beni korkuttu. “Dedenin sana ne yapmaya çalıştığı da anlaşılır oldu. Aylin seni böyle zor durumda bıraktı ama senin hayatın, senin kararların. Deden seni çok zorluyor ama sonunda ne istediğine kendin karar vermelisin. Deden, sevgilin olduğunu düşündüğüne göre evine görücü olarak başka birilerini getirmez herhalde daha. Ama senin ne istediğini bilmiyorum, Mâni.”

Murat, gözlerini kısarak bana baktı, söylediklerim üzerine düşündüğü belliydi.

Sadece çardağın hafif rüzgârı ve uzaktan gelen birkaç kuş sesi vardı. Gözlerim yine yere kayarken, içimdeki korkularla, Murat’a güvenerek söylediklerimi daha derinlemesine hissettim.

“Getirir, işte korkum tam olarak bu...” dedim, sesim titrek bir şekilde.

“Ona karşı çıkmak, her şeyin sona ermesi demek. İstanbul’da kalabilmek için oğlu burada iş sahibi olan ahbapları evdeydi. Dedemin beni ikna etme yöntemi bu.”

Murat, ellerini hafifçe masanın üstüne koyarak, daha ciddi bir şekilde konuştu.

“Ama gel görelim ki sen ikna olmuyorsun. O ki dedenin tek ihtiyacı bir damat ben seninle evlenirim.” Gülümsüyordu.

“Nasıl oluyor da bunu bu kadar rahat söyleyebiliyorsun? Kalbini hunharca benim için mi harcayacaksın?”

Murat, sözlerim üzerine donakalmıştı. Gözleri bir anlığına yeniden sertleşti, sonra derin bir nefes aldı. Ellerini masanın üstünden kaldırıp, parmaklarını birbirine kenetledi. Gözlerini bir an için kaçırdı, sonra tekrar bana odaklandı.

“Sana bunu söylüyorum çünkü seni anlıyorum, Mâni. Sadece burada kalman için bir nedenin olduğunu düşündüm ama bana doğruyu söylemelisin. Aylin sana benimle sevgili olmanı önererek belki seni oyalıyor ama bunun gerçek anlamda seni kurtarmayacağını biliyorum.”

“Nasıl yani?”

“Bu sevgililik durumu seni gerçekten de ne kadar idare eder ki?”

“İşte bunun sonunu öngöremiyorum. Dedem bu işin sonunu görmek ister. Bu yüzden kararsızlığım beni net bir cevaba götürüyor. Belki de sohbeti bitirip eve gidip bavulumu hazırlamalıyım.”

“Dedene sevgili olduğumuzu söyleyebilirsin. Ben bundan rahatsız olmam. Kazandığın vakitten sonra burada kalmanı kolaylaştıracak bir şeyler yaparsın.”

“Ne gibi mesela? Benim dedem öyle sıradan dedelere benzemez. İşini çok iyi bilir, kurnazdır ve çok fazla çevresi vardır. Bu yalan ortaya çıkınca dedem seninle uğraşırsa bu sefer sen de benden nefret edersin.”

“Biz de çok iyi rol yaparız.”

“Bence bu bile saçma biliyor musun Murat? Ben bir kaçış aradım kendi içimde ama saatler içinde yenildim dedeme. Burada karşında oturmak bile benim için bir çırpınmaktı ama farkında mısın kanatlarım çoktan kesilmişti. Uçamam da ilerleyememem de. Dedem çok iyi biliyor Aylin’e uyup yalan söylediğimi. Kedinin fareyle oynaması gibi oynuyor benimle. Sıkıştırıyor beni. Son seçeneğimin onun ellerinde olduğunu görmemi istiyor. Vazgeçmemi istiyor.”

“Peki bundan sonra ne olacak sana?”

“Keşke dedem yalnızca ‘hadi git’ deseydi, belki daha rahat bir yol bulurdum. Ama o, bana hep ‘senin yerin burası, yapman gereken şey burada’ diyor. Kopamıyorum ondan, kopmanın vermiş olduğu bir rahatlık yok içimde. Bir türlü bitmiyor bu durum.”

“Bunu söylemek zor ama… O seni zorlayarak kontrol etmeye çalışıyor, ama kendini ondan bağımsız görmeyi öğrenmelisin. O kadar güçlü olduğunu düşünüyorsan, sen de ona güçlü bir şekilde karşı koyabilirsin. Ama senin korkuların seni yönlendiriyor ve bunları aşmadığın sürece hiçbir şey değişmeyecek.”

Gözlerimi sıkarak, Murat’a baktım. Ne demek istediğini anlıyordum, ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım, içimdeki korkuları silemiyordum.

“Aşılamaz ki. Denemediğimi mi sanıyorsun? Sadece bir tek dedem var gibi hissettiriyor bana. O olmadan hiçbir şeymişim gibi. Bir çıkış bulsam, belki de gerçek anlamda rahatlayabilirim. Ama korkuyorum, Murat. Korkuyorum, çünkü hep kaybediyorum gibi hissediyorum.”

“Mâni,” dedi, sesinin tonunda bir değişim vardı. “Bunu söylüyorum çünkü seni anlıyorum. Aylin’in oyununda bir şey var, belki de gerçekten haklı. Bu seni zor durumda bırakıyor ama bir süreliğine dedenin baskılarından uzaklaşmanı sağlayabiliriz. Aylin’in dediği gibi, bu sevgili rolünü oynamak, belki de en iyi çözüm şu an için bu. Aynı zamanda bu, dedenin seni başka seçeneklerle sıkıştırmasını engeller ve sana biraz vakit kazandırır.”

“Dedeme bile bile lades mi diyeceğim? Bunun ne anlamı var ki? Sonunda, dedem buna daha da sert yaklaşacak. Biraz daha süre kazansam ne olur ki? Sonunda ne değişecek?”

“Evet ama bu küçük yalan, senin bir süre daha burada kalmanı sağlayabilir. Bu süre, kendini toparlaman ve doğru kararı verebilmen için çok kıymetli ve seni sıkan şeyleri geçici olarak uzaklaştırmak için kullanılabilir. Sonra, ne yapacağına kendin karar verirsin. Ama şu an, bu kadar baskı altındayken başka bir yol bulmak zor.”

“Bitti İstanbul belki de Murat. Vedalaşabiliriz.”

“İlk kez bu kadar net açtın bana hayatını ve ben sana yardım edemeden sen çekip gidecek misin? Buna göz yumamam. İstanbul’u bırakamazsın. Peki ya okulun?”

“Üç aylıktı ömrü.”

“Kolay vazgeçiyorsun. Hani sen İstanbul’dan vazgeçmezdin.”

“O zaman kendimden vazgeçeceğim. Dedem İstanbul’da yaşayan tüm arkadaşlarını o evde niye topladı akşam akşam sanıyorsun? İstanbul’da kalmak için evlilik şartı sunuyor.”

“Ya evli bir kadın olarak burada yaşayacaksın ya da dedenle beraber gideceksin. Deden kendini ne sanıyor?”

“Dedem o.”

“Ne tuhaf. Herkes senin üstüne geliyor.”

“Farazi şeyler hep benim başıma gelir zaten. Endişelenme. Vedalaşacağım bir tek sen varsın.”

“Deden bunu başaramaz. Seni götüremez. Koca kızsın.”

“Sen onu tanımıyorsun.”

“Sen de beni tanımıyorsun.”

“Şimdi o ikinci yüzün ortaya çıkacak değil mi? Zengin ve kötü işler peşinde olan o kara yönün. Yakalandın.”

“Geceleri yatarken benim hakkımda mafya babası hayalleri mi kuruyorsun sen?”

“Beni tanımıyorsun diyerek ürkütücü olduğunu fark et o halde.”

“Mâni sana çalışman ve hayatını devam ettirmen için yardımcı olabilirim.”

“Bu dedemi tamamen kestirip atmam anlamına gelir ama bunu yapamam. Üstelik sana güvenemem.”

“Dedene sevgilin olduğumu söylersem, benim ağzımdan duyarsa belki ikna olur.”

“Ben evlenmekten bahsediyorum Murat. İstanbul’u evlilik hediyesi olarak sunuyor dedem.”

“Evlenelim işte. Neden çözümü varken zoru seçiyorsun?”

“Tanımadığın biriyle mi?”

“Sen zaten tanımadığın biriyle evleneceksin. O ben olsam bir sorun olur mu?”

“Sana aşık değilim.”

“Kerem’e aşıksın ve bu geçecek.”

“Sen neden etrafımda olan insansın? Özgürlüğümün üç ayında beni hiç rahat bırakmadın.”

“Dinle, ben seninle bu işin sonunu görmeye hazırım. Sen gel dedeni kaybetmemişken inan bana.”

“İstanbul’um olacağını söylerken ne dilek dilemişsin öyle.”

“En olmadı evlilik cüzdanımızı atarız dedenin önüne.”

“Uf şu an dalgaya alıyorsun ama. Nerede hani o az önceki ciddiyetin?”

“Hala ciddiyim.”

“Evlenmek zorunda olan benim. Sen niye başını yakıyorsun ki?”

“Sana duygularımı açıklarken ne sandın? Gönül eğlendireceğimi mi?”

“Ne duygusu Murat? Bu gerçek bile değil.”

“Hadi kalk evlenelim.”

“Uğraşma benle. Macera bitti. En azından son bir kez seni, okulumu gördüm.”

“Ben dedene sevdiririm kendimi. Gör bak onu sevgili olduğumuza inandıracağım.”

“Elimde patlar. Ben rol yapamam.”

“Dans etmeyi bilmiyorsan bedenini dans edenin kollarına bırakacaksın.”

“Murat,”

“Senin karnın aç bence. O ki konuşacağımız şeyler derin ilk yiyelim güzel bir et döner.” diyerek eliyle kalkmamı işaret ediyordu.

“Murat ya, ne et döneri?”

“Et döner sevmez misin?”

“Şu an tek derdim oydu çünkü.”

“Sever misin?”

“Severim ama şu an olmasa daha iyi.”

“Beni geri çevirmeyi bırakırsan karnın doyacak.”

“Murat,”

“Lütfen Mâni,”

“Peki, ama bu sefer ben ödemezsem içim rahat etmez.”

“Küçük Hanım ödeyin ama beni bir tam ekmek kesmez iki tane yerim.”

“Üç tane yesen dahi sorun yok çünkü son görüşmemiz.”

“İlk randevumuz diyelim mi?”

“Abartma, yine de seni güzel hatırlayacağım.”

Murat üzgün anımda beni gülümsetiyordu. Belki de gözlerim bile dolmuştu kısa sürede sahip çıktıklarımla.

“Üzülme,” diyerek yanağımı okşadığında geri çekilmemişti bedenim. Çenemi tutup başımı kendisine daha da döndürüyordu.

“Niye şunu yaptın?”

“Son günümüz ya da ilk başlangıcımız. Sana karşı adım atmam gerekmez mi?”

Gözlerimi kaçırıp etrafı süzmemle görmüştüm Murat’ın asıl gizlemek istediği şeyi. Oradaydı Kerem. Çardağın birkaç adım ötesinde, elleri cebinde, bana bakıyordu. O kadar uzak ama o kadar yakındı ki bakışı, içimdeki bütün dengeleri yerle bir ediverdi.

Murat bana baktığında gördüğünü içinde tutamıyordu.

“Gözlerin ışıl ışıl parıldıyor ve ben bu şekilde parıldamasını hiç sevmedim.”

Murat’ın elinin yanağımda kaldığını fark ettim. Ama kalbim o elde değil, o bakıştaydı. Bir an için her şey dondu, rüzgâr bile sanki susmuştu. Yutkunmaya çalıştım ama boğazıma oturan o şey, kelimeleri geçirmiyordu. İçimdeki his Murat’ın söylediklerinden, dedemin baskılarından ya da İstanbul’dan daha fazlasıydı.

“Mâni, bana bakmalısın.”

Çenemi tekrardan elleriyle kendisine doğru çevirmişti.

“Sana mı bakmalıyım?”

Eli yanağımdan yavaşça çekildi. Bir süre sessizlik oldu. Ne Murat bir şey dedi ne Kerem adım attı. Ve sonra Murat beni yeniden kaybolmuş buldu.

Bakışlarım, önümdeki bu adama kilitlenmişti ve ben “Karşında böyle zayıf görünmem gerekiyor muydu?” diyordum.

“Demek gelmiş…” dedi, sesi ne kıskanç ne kırgın; sadece kabullenişti.

Çardağın kıyısında, Kerem’in hâlâ bana baktığını biliyordum. Adım atmıyordu ama gitmiyordu da. Sanki tüm kızgınlığıyla orada duruyordu.

Aramızda hiçbir şey yaşanmamıştı. Sadece bakışlar, sadece ihtimaller... Ama yine de yine de kendimi aldatılmış gibi hissediyordum.

Çünkü ona inanmak üzereydim. Ve bu, benden çalınan en büyük şeydi: inanç.

Adımlarını fark ettiğimde, içimde susturduğum bütün ihtimaller birer birer yere düştü. Ve o, hiçbir şey olmamış gibi yanıma geldi; bense her şey olmuş gibi susuyordum.

“Yine harika bir iş çıkardın Murat. Tebrikler.” Dedi.

Murat, gözlerini bir an Kerem’in üzerinde gezdirdi. Bakışları soğuk, mesafeli… Ama bir şey vardı, sanki o bakışla bir dengeyi bozmaya çalışıyordu. Geri çekildi ve gözleri bana döndü. Yüzümü inceledi, bir şeyler arar gibi. Yüzümde ne vardı, neyi görüyordu bilmiyorum; ama bir an için, bir kapalı kapı gibi hissettim. Kerem ve ben arasında, daha henüz yaşanmamış, bir an bile dokunulmamış bir şey…

Murat, bir adım geri atarak omuzlarını hafifçe gevşetti. Gözleri bana tekrar kaydı. Sadece birkaç saniye ama bir ömür gibi. İçinde bir şeyler kıpırdandı, ama ne?

“Bunu anlamalısın, Mâni,” dedi, sesi düşük ve dikkatlice seçilmiş bir tonlamada. “Bunları yaşamanın zamanı değil.”

Sanırım ben kendimi çok fazla suçlu hissediyordum. Kerem ‘in varlığı beni endişelendiriyordu.

Murat, Kerem’in üzerine birkaç saniye gözlerini kaydırdı. Soğuk, mesafeli, uzak… Sonra, gözlerini benden çekmedi. Gitmek istiyordum ama peki ya sonra?

Kerem, bir an, Murat’ın sözlerinin içindeki anlamı sindirmeye çalışırken Murat konuşmayı seçti.

“Tebrikler. Sen benden daha iyi bir iş çıkardın. Yine gecenin anılan ismi oldun. Bunu her defasında başarmak ayrı bir meziyet. Asıl sana tebrikler.”

“Evet, kıskanılan yerde olmayı her zaman başarıyorum fakat bu küçük bir okul gösterisiydi.”

Kerem’in sözlerini tamamladığını sanırken o cümlelerini bana imayı Murat’a yöneltmişti.

“Gece doğan yıldızı fark etmişsin. Amacın ne Murat?”

“Gecenin yıldızı kimin gökyüzünde parladığıyla değil, kimlerin onu izlediğiyle ölçülür,” dedi Murat, gözlerini Kerem’den ayırmadan.

“Lafı dolandırma,” dedi Kerem, sesini alçaltarak. “Ne yapmak istediğini biliyorum. Ama bu kez yanlış kişiyi seçtin.”

Murat, başını hafifçe yana eğdi. “Ben kimseyi seçmedim. Kalbinin sesini takip eden birine ne yapabilirim ki? Sen yıllarca sahnede alkışlandın Kerem ama bazen perde kapanınca herkes kendi gerçek rolünü oynamaya başlar.”

Bu sözler Kerem’in sinirine dokunmuştu. Bir adım attı ama sesini yükseltmedi.

“Benim için perde hiçbir zaman kapanmaz,” dedi Kerem. “Ama sen... O perdenin arkasında kalacaksın.”

Sözler ağırdı ama asıl ağır olan, bu sözlerin arkasında saklı olan gerçekti. Onun yüzünden mi bu gerilim, yoksa sadece kendi egolarının savaşı mıydı bu?

Araya girmemek için kendimi zorluyordum ama artık dayanamamıştım.

“Yeter!” dedim, sesim net ve titrek bir kararlılıkla yankılandı.

“Ben kimsenin oyunu değilim. Siz birbirinize güç savaşları açarken ben sadece hayallerimi gerçekleştirmeye çalışan biriyim. Lütfen... Eğer bu, gerçekten bir sahne olacaksa, artık rol almıyorum.”

Bir sessizlik çöktü.

Murat, bana bakarak başını saygıyla eğdi. Kerem ise bir şey söylemeden arkasını döndü. Ama biliyor gibiydim; bu daha başlangıçtı.

“İyi misin?” diye sordu Murat, sesi neredeyse fısıltı kadar hafifti.

Gözlerim Kerem’in gittiği yöne takılmıştı ama sonra başımı çevirip Murat’a baktım. Dudaklarımda hafif, buruk bir gülümseme belirdi.

“İyi değilim ama ayaktayım. Bu da bir şeydir, değil mi?”

Murat gülümsedi.

“Bilmeni isterim, senin adına konuşmak gibi bir niyetim yok. Ama eğer bir savaş başlattıysam... Sadece seni korumaktı amacım.”

“Bunu bir daha yapmayalım.”

“Neyi?”

“Beni sadece dedem korudu çünkü. Bu beni en çok yoran şeydi.”

Sözlerimle birlikte gözlerimi yere indirdim. İçimdeki bu yükü sürekli bu adamın gözleri önüne sermek beni üzüyordu.

Murat, “Yemeğe ne dersin?” diye sorduğunda, midem sesini benden önce vermişti bile. Utangaç bir tebessümle başımı salladım.

“Ama... Öyle pahalı bir yere gitmeyelim. Yanımda çok da fazla para yok,” dedim çekinerek.

Gözlerinde kısa bir ışık çaktı, sanki bunu zaten biliyordu.

“Biliyorum. Döner yer miyiz?”

Yeniden döner teklifi gelmişti.

Cevabımı beklemeden yürümeye başladı. Ona yetişirken, içimden bir rahatlama geçti. Bu kadar kolay anlaşılmak... Tuhaftı.

Üniversiteye yakın bir ara sokakta, mütevazı bir dönercinin önünde durduk. Plastik masalar, sokağa taşmıştı; içeride futbol konuşan iki genç, kahkahalarını saklamaya gerek bile duymuyordu.

Murat, sanki buraya defalarca gelmiş gibi, kapıyı bana açtı.

“Buyur,” dedi sade bir gülümsemeyle.

İçeri adım atarken, istemsizce arkamı kontrol ettim. Az önce okulun önünde gördüğüm adamları yine fark ettim: biri telefonla konuşuyor, biri çevreyi kolaçan ediyordu. Duruşları, tavırları, fazla kontrollüydü.

O an üstünde durmadım. Belki de büyük şehir böyleydi. Belki de... Henüz bilmediğim şeyler vardı. Meğerse, Murat’ın etrafında görünmez korumalar varmış. Ama bunu henüz bilmiyordum.

Kapıdan içeriye girdiğimizde yoğun bir et ve baharat kokusu karşılamıştı bizi. Küçük mekânın duvarlarında eski futbol takvimi, bir iki gazete kupürü asılıydı. Masaların üstü yağlıydı ama samimi bir havası vardı. O an, Murat’ın suratı biraz daha gerilmişti ama bunu kimseye hissettirmedi. Sonra da kendinden emin adımlarla en köşedeki boş masaya geçti. Ben de karşısına oturdum. Verdiğimiz siparişlerimiz gelirken, dönercinin çalışanı Murat'a göz ucuyla bakıp sonra başını çevirdi. Oysa Murat, sanki sıradan biriymiş gibi rahat davranıyordu.

“Lütfen utanma. Dönerin güzelliği aç karnına fark edilir.”

Gülümsedim.

“Bunu yaz bir yere.”

Kahkahamızın arasında dışarıya gözüm takıldı. O az önce gördüğüm adamlardan biri telefonla konuşuyordu hâlâ. Diğeri sanki yoldan geçen biri gibi davranıyordu ama üçüncü kez aynı yerden geçmişti. İçimden bir şey kıpırdadı. Bir endişe değil tam olarak, ama... Tanımlayamadığım bir “fazlalık”.

“Murat... Seni tanıyan çok insan var mı?” dedim, sorarken bile garip hissettim. Bu cümle, içimden değil, içgüdümden çıkmış gibiydi. O gözlerini benden kaçırmadan yemeğine devam etti. Gülümsemesi biraz daha ölçülüydü bu kez.

“Hatırı sayılır var elbette.”

Yemeğimizin arasında, sohbetlerimizin de arasında kısa ama yoğun sessizlikler oldu. Ama bu sessizlikler, garip şekilde huzurluydu.

Murat, bardağındaki ayrandan bir yudum aldıktan sonra bana döndü.

“Bir gün... Kendimi sana tam olarak anlatacağım. Söz.”

Sadece gülümsedim. O an için bu kadarı yeterdi. Bir an için daha fazlasını sorgulamak istemedim. Gün zaten yorgun başlamış, Kerem’le geçen sahne içimi yeterince tüketmişti. Murat, kolunu masaya yaslayarak bana doğru hafifçe eğildi.

“Bir gün... Belki daha fazlasını da anlatırım. Ama bugün değil çünkü bugün sen anlatacaksın.”

“Ama önce sen ne iş yapıyorsun diye sorsam Murat? Mafya falan değilsindir inşallah.”

Gülümsetmiştim onu bir kere daha.

“Ben oyuncuyum ve aynı zamanda aileme ait bir şirket, otel var.”

“Oyuncu mu? Televizyonda mı yoksa tiyatro alanında mı?”

“Önceden televizyonda bir dizim vardı hiç görmedin mi? Yeni final verdi.”

“Çok ilginç. Hangi dizide oynuyordun?”

Bu sırada siparişlerimiz gelmişti.

“Düşlerim Çoğalıyor Aşk’a.”

“Aa o dizinin ilk bölümlerini izlemiştim tabi sonradan taşındım üniversite sınavı, okul, ev, İstanbul derken hiç fırsatım olmadı. Nasıl bitti sahi?”

Murat bir ısırık daha alıyordu yemeğinden. Dizi tutmamış olmalı ki bana cevap vermedi.

“Seni bir yerlerden tanıyor gibiydim ben de. Demek ki seni orada görmüşüm.”

“Ya demek ki tanıdık geldim.”

“Bu çok komik. Televizyonda gördüğüm adamla arkadaş olmuşum ve bundan haberim yok.”

“Kendini nasıl hissettin bugün? Seni izledim ve böyle olmamalıydın.”

“O konu… Vedalaşır gibi.”

“Vedalaşmayalım o halde. Çıkalım dedenin karşısına. Söyleyeyim seni sevdiğimi.”

“Yapma, yine başa dönmeyelim.”

“Kendini rahat hissedeceksen bana karşı bir sorumluluğun olmak zorunda değil. Sadece bana bırak. Sana o istediğin İstanbul’u sunayım.”

“Sun o zaman.”

“Kalıyor musun?”

“En fazla ne kadar rol yapabilirsin merak ediyorum. Oyuncusun, dizin bile çekilmiş. Şirketin var ve durumun iyi. Dedem oyunculuk kısmını bilmese iyi olur. Ünlüleri pek sevmez.”

“Bence deden şirketim olduğunu da bilmesin.”

“O zaman ne bilecek bu adam?”

“Bana bırak.”

“Senin hayatını sekteye uğratacağım. Bu konuda pişman olmamalıyız.”

“Nefes aldığımızı hissedebilmemiz için yaşamamız gerek Mâni. Hayat beni seninle karşılaştırdı ve ben senin yanında iyiyim. Diğer dünyevi sorunları yaşamaktansa senin hayatına yardım edebilmek bana nefes aldırıyor. Aramızdaki bu bağı ben de çözemiyorum.”

“Bu yanlışlığa bile isteye dâhil olacaksın yani. İstemediğinde çekip gidebilirsin.”

“Sence ben çekip gidecek birine benziyor muyum? Kolay kolay gitmem.”

“Ben de insanlara fazla güvenmem. Teklifimi kabul etmiş olsan da sana bel bağlamayacağım. Bir iş bulacağım ve düzenim oturduğunda dedeme bağlı kalmadan bu yalanı açıklayacağım. Umarım o zamana kadar evlenmiş olmayız.”

“Ya işler değişirse Mâni?”

“Ne konuda? Ah telefonum.”

AYLİN ARIYOR…

“Açmam lazım Murat.” diyerek telefonumu açıyordum. Duyduklarım dedemin inadından ibaretti. Artık üzerimdeki kontrolden bıkmıştım ve zor dayanıyordum.

“Deden çağırıyor.”

“Biraz daha oyalar mısın onu Aylin?”

“O dediğin zor. Otogardan bilet bakmış bugün.”

“Almış mı biletleri?”

“Almadı ama telefondan sana yer baktıracağını söyledi.”

“Ne? Gerçekten kafasına koyduğunu yapacak.”

“Sen benim kafama uyanı yapsaydın eğer şimdiye kadar ne biletten bahsedilirdi ne de başka bir şeyden hanımefendi.”

“Aylin, lütfen şimdi senin ‘ben demiştim’lerini kaldıramayacağım.”

“Tamam sustum. Ama eğer işler sarpa sararsa ben hâlâ ‘sahte sevgili’ planının geçerliliğini hatırlatırım.”

“Tamam.”

“Murat orada yanında mı?”

“Evet,”

“Harika, Murat orada zaten senin yanındayken bunu role çevirebilirsin. Adam zaten senin yanında durmayı seviyor. Bunu kullan artık, anlamıyor musun? Madem onu sevdiğini söylemiyorsun, o zaman dedeni susturacak tek çözüm yolu olarak kullan onu.”

“Bu susmuş halin mi arkadaşım? O burada. Duyuyor hepsini.”

“Duyuyorsa daha iyi. Belki böylece senin dilinde dönmeyen şeyi o anlar. Kendine bir çıkış kapısı aç. O kapı Murat’sa, öyle olsun. Ama artık bir karar ver. Çünkü deden kararını çoktan verdi.”

Derin bir nefes aldım. Kulağımdaki telefonu yavaşça indirdim. Aylin hâlâ konuşuyordu ama sesini duymamayı tercih ettim. O an için Murat’la konuşmak gerekliydi.

“Birkaç gün… Sadece birkaç günlüğüne… Belki de ben kararımı verene dek bana yardımcı olabilir misin Murat?”

“Sahte bile olsa şimdilik benim için sorun olmaz. Sana bunu yapalım gitsin diyorum işte.”

Hafif bir tebessümle telefonumu tekrar yukarıya doğru kaldırarak Aylin’e söyleyivermiştim.

“Aylin, biz hallediyoruz,” dedim kısık bir sesle, sonra telefonun ekranına dokunup görüşmeyi sonlandırdım. Parmaklarım hâlâ titrekti. Ekrana bakarken içimde, geri dönüşü olmayacak bir oyunun eşiğine geldiğimi hissediyordum.

Başımı kaldırdım. Murat, gözlerini gözlerime dikmiş, sessizce beni izliyordu. Ne dalga geçiyordu ne de yargılıyordu.

“Yani… Dedeme karşı sevgili gibi davranacağız. Ama sadece onun yanında. Dışarıda, normaliz. Sen, sen olarak kalırsın. Ben de…”

Başını salladı konuşmayı bitiremeyeceğimi anlayıp. “Anlaştık. Ne gerekiyorsa yaparız. Ama tek şartım var.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Yarım bırakma. Kararsızlıkla değil, ne istediğini bilerek devam et. Çünkü sahte de olsa, bu benim gerçek sabrımı zorlayabilir.”

“Tamam,” dedim. “Net olacağım.”

“Hadi artık kalkalım.” diyordu. Oyunculuğu çok mu seviyordu? Neredeyse benden önce gidecekti evime.

“Şimdi mi?”

“Ne zaman gidecektik?”

Gözlerim bu belirsiz yalandan kaçırıyordu kendini. Oturduğum sandalyeden hiç istemeyerek kalkıyordum. Yalandan uzaklaşmak istiyordum fakat bu yalanın başrolüydüm.

Murat tarafından bana gösterilen nazik tavırla sandalyeden kalkmıştım. Hesabı kasiyere verip çıkmıştık dönerciden.

Murat beklemediğim bir şekilde kapıyı açıp beni bir hanım efendi gibi hissettirerek koltuğa oturtmuştu. Zor zamanlar yaşasam bile bir o kadar garipçe hoşuma giden şeyler yaşıyordum. Ve ardından beni esiri yapacak yalana doğru sürülen bu direksiyonu onaylıyordum.

Yolda giderken konuşuyorduk.

“Deden ilişkinin süresini sorarsa ne diyeceğim?”

“Ah sorular. Tanımıyoruz ki birbirimizi. Bir ay diyelim.”

“Peki, doğum günün ne zaman?”

“O kadar ayrıntı sormaz.”

“Ya sorarsa? O zaman memleketine uçak biletine şimdiden bakalım.”

“28.04.1998’liyim. Beyaz rengi severim. Güncel bilgi olarak geçen yıl atmış sekiz kiloydum. Bu yıl elli dört kilodayım. Hayalim piyanist olmak. Annemin adı Fahriye. Babamın Adı Ali. Dedeme ailemden bahsetme çünkü ben onlarla iyi değilim. Dedemin adı da Osman. Şimdilik bunlar yeterli mi?”

“Hmm… Piyanist mi? Bu yüzden ilgilendin demek piyano çalmamla.”

“Bende piyano çalmayı hayal ediyordum ama yakında kendi sessiz koromu oluşturacağım ödüm her an kopabilir de.”

Kahkaha atıyordu Murat tabi ben anlaşılmaz bir heyecanla savrulur gibi olmuştum. Sahiden bu oyun tutar mıydı? Dedem gibi kurnaz bir adam böyle bir numarayla oyalanabilir miydi? Bunu denemeye değer miydi?

“Mâni, rahatla.”

O, direksiyonu çevirirken bir yandan benim içsel telaşımı görebiliyordu.

“Sen Piyanist olmandan da pek söz etme dedeme. Söylediğim gibi benim dedem sanatla kavgalıdır. Sen paradan, mülkten bahset. O hoşlanır öyle şeylerden.”

“Dedeni sürekli kötü anlatıyorsun ama ondan kopamıyorsun da.”

“Biriyle beraber büyüdüğünde ona ithaf olan her şeyi kötü de olsa ilk sen savunursun, ben kendim için savaşıyorum dedemin kurallarıyla. Başka biri dedeme benim söylediklerimin yarısını söylese işte o zaman asiliğim tutar ve bir an da dedeci olurum.”

“Peki o zaman bende senin için savaşırım dedenin kurallarıyla.”

Yüzümde beliren tebessümle Murat’a gülümsemek içimi açmıştı nihayet.

Daha önce bir arada olup kendimizi tanıtmayan biz şimdi birbirimizi kısa sürede tanımaya çalışıyorduk. Sorular içinde birbirimiz hakkında ezber yapmaya çalışırken evin önüne geldiğimde zamanın ne kadar hızlı geçtiğini anlamıyordum.

“Bu arada iyi araba kullanıyorsun.”

“Sen araba kullanmayı biliyor musun? Ehliyetin yoktu gerçi.”

“Maalesef bilmiyorum. Dedem fevridir. Başka öğretenimde olmadı.”

“Sana öğretebilirim.”

“Bana öğret diye söylemedim. Bir bu kalmıştı zaten senden istemediğim. Bunu da istemem.”

“Bu sevgili oyunu sürecinde bence bu iş için vaktimiz olur.”

“O kadar uzun süreceği ne malum?”

“Bana uzak durmaya devam edersen bence de hemen yakayı ele vereceğiz.”

“Dedem ağır biridir. Sevmez öyle yakınlığı.”

“Deden eminim ki bir iki bakışla yalanı gerçeğinden ayırt edecek kadar ustadır. Bana biraz aşkla bakmayı dene.”

“Sen oyuncu olabilirsin ama ben değilim.”

“Öğreteyim o halde sana.”

“Bu öğretilen bir şey mi?”

“Sadece bana bak.”

“Arabanın içinde mi?”

“Evet,”

“Camdan dedem görebilir yalnız.”

“Bir dakikanı almaz. Bak bana.”

“Peki,”

Kemerini çıkarmıştı.

“Kemerini çözersen bana daha net bakabilirsin.”

“Tamam.”

Kemerimi çözerek ona doğru dönmüş ve onun yüzüne bakmıştım.

“Mâni gözlerime bakmıyorsun.”

“Bakıyorum.”

“Yüzüme odaklanıyorsun. Gözlerime bak.”

“Bu zor. Bakamam, ima ettiğin tarzda.”

“Odaklan, dene.”

“Şimdiye kadar gözlerimi öyle dikmedim birine. Bu yanlış.”

“Öyleyse beni piyano çalarken hayal et.”

“Piyano çalarken mi?”

“Bana hayran olduğun o anları düşün.”

“Onlar bana özel dakikalar.”

“Benim görmeme izin verir misin?”

“Kolay mı sanıyorsun?” dememle bana telefonundan etkileyici bir piyano müziği dinlettirmeye başlıyordu.

“B, bu…”

Müziği dinledikçe hoşuma gidiyordu.

“Güzel mi?”

Başımı sallıyordum.

“Çok mu seviyorsun?”

“Kalbimi canlı hissettiğim yegâne yer müzik.”

“Bu nasıl bir his sence Mâni?”

Kerem’i tam düşünmeyi bıraktım sanırken yeniden ortaya çıkması…

“Savrulmak gibi. Ayda, gökkuşağında belki de ruhumun güftelerinde. Zihnimde yükseldiğini hissettiğim her kademede doruğa uzanmak ve hiç dönmemek.”

“Sence bu doğru mu? O hissettirdiği duygular nihayetinde acıdan oluşan katmanlar değil mi? Kendini sığdırdığın tek yer hazine gibi.”

“Hayır, acılı değil. Sen bu hissi çözemiyor musun?”

“Benim için o notaların barındırdığı tek bir anlam var.”

“Nedir?”

“Acı aşk bunun adı Mâni.”

Şaşkınlığımla Murat’ın gözlerine bakmıştım.

“Bu kadar güzel çalan bir adamın hikayesinde aşk olmayacaktı da ne olacaktı değil mi?”

“Ben değil. Seninle benzer hisleri hisseden başka biri.”

İşe bu daha da şaşkınlaştırmıştı beni.

“Kim ki?”

“Ruhun eğer kayıp giderse kendini o müziğe sakın kaptırma. Gerçek olamayacak kadar etkileyici görünse de aklında hep bir soru işareti olsun tamam mı?”

“Niye böyle şeyler diyorsun bana? Ben anlamıyorum.”

“Haklısın, haklısın fazla ileri gittim.”

“Ben dediklerinden bir şey anlamazken sen nasıl ileri gitmiş oluyorsun?”

“Bu sefer de beni saçmaladı olarak gör. Olur mu?”

“Olur, olsun bari.”

“Hadi inelim.”

“Öğretecektin,”

“Neyi?”

“Aşkla bakmayı.”

Bunu derken biraz tecrübesiz gibi görünmüştüm.

“Hala öğrenmedin mi?

“Öğretmedin ki.”

“Piyano müziği dinleyen ruhun bana baktığında aşıktı Mâni.”

“Sallıyorsun.”

“Az önce, şimdi gözlerimdesin Mâni.”

Yutkunmuş ve irkilmiştim. Hakikaten de gözlerim hala onun gözlerinin derinindeydi. Bu irkilmeyle kaçırmıştım gözlerimi.

“Tekrar denemek ister misin?”

“Öyle bir şey olmadı.”

“Oldu.”

“Sana aşık değilim ki.”

“Melodiyi duymaya başladığında olacaksın.”

“Nasıl yani?”

“İhtiyacın olursa melodiyi düşün.”

“Karmakarışıksın Murat.”

“Arabadan inmeye ne dersin?”

“Şu an senin dediklerinden anladığım en net cümle bu oldu. İnelim.”

Arabadan inip Murat’ın gelmesini bekliyordum.

Murat arabayı kontrol edip yanıma geldiğinde eli boş geldiği için biraz üzülmüştü.

“Mâni, kuru kuru geldik. Keşke bir tatlı alıp gelseydik. Gidip alayım mı?”

“Evde fazlaca tatlı var merak etme.”

“Sağlıksız mı besleniyorsun sen?”

“Sahte sevgilisin sen, diyetisyen değilsin.”

“Şu anlık dediğin gibi olsun.”

“Hamsiyle arama bozukluk soktun şimdi de tatlılarımla arama mı gireceksin? Biraz fazla olmuyor musun sen?”

“Bunu sevgilim olan sen mi diyorsun?”

“Çokta zor değil sanki bu durum senin için. Daha önce bu durumdan lisans almış gibi bir havan var. Doğruyu söyle zevkine mi yapıyorsun bu sahte sevgili işini?” diyerek alaya almıştım durumu.

“Hayal gücün geniş ama beni tanıdıkça ön yargılarının yeri tamamen gerçek benle dolacak.”

“Hayatımdan hiç çıkmayacak gibi konuşuyorsun.”

“Bu tamamen sana bağlı.”

“Yürümeye ne dersin ama kapıya doğru.”

“Sana değil de kapıya doğru ve seninle.”

“Zekana diyecek lafım yok.”

Yürüyor ve merdivenlerden çıkıyorduk.

“Hazır mısın Murat?”

“Nefesini kontrol altında tut Mâni. Gergin durma ve elini kaskatı sıkma. Gevşe.”

“Tamam.”

Vücudum titretmeye devam ederken, kapı zilini çalıyordum.

“Gelirler şimdi. Eve ayakkabıyla girme olur mu?”

“Ben zaten eve ayakkabıyla girmiyorum.”

“Zenginsin diye değil, dedemin takıntısı.”

“Film izlemeye ara vermelisin.”

Ayak sesleri hızla yaklaşırken, Murat’ın yüzüyle kapı tokmağı arasında gelip gidiyordu gerginliğim. Nefesimi derinleştirip kapının açılmasını bekledim beklemesine ama... Kapı aralandığında, içeriden gelen hafif bir esinti yüzüme çarptı. Göz göze geldiğimiz o an, kelimelerin anlamsız kaldığı, sadece bakışların konuştuğu bir sessizlik vardı. O an, hayatımın geri dönülmez bir dönüm noktasına girdiğini iliklerimde hissettim.