7. bölüm · Yaşamak İçindi Duvarları
✅④.Bölümஐ Yeni anlamlar barındırabiliyorsa bedenim, aşığım. ஐ
Kasım 30
Günler bir insanoğlunun yaşaması gereken bir şekilde acısız ilerlerken ben geçen her yeni günde farklı şeyler öğreniyordum. Hiç öğrenmek istemediğim şey insanlar birbirine bağımlı olmak zorundaydı. Ya ben? Ben de bu insanlara bağımlı olmak zorunda mıyım? İstediğim asıl şey bu hiyerarşinin içerisine kapılıp gitmek mi? Dünya ilerliyor ve yapabildiğim tek şey gerçekten bu üniversiteyi usul usul okuyup bitirmek mi? Hayalimin en azına tamah olmuş bir haldeyim ve nereden ilerleyeceğimi göremiyorum. Farklı şeyler öğrenmek bile yeterli olmuyor bana. Aynı adımlarda durduğumu görebiliyorum. İleriye gitmekten de korkuyorum. Neden her şeyden korkan bir kalbim var? Farklı anlamlar barındırmalıyım. Asıl bunu yaparken usul usul beslemeliyim ruhumu. Evden okula okuldan eve giderek hayallerime kavuşmam mümkün mü? Gerçekten dört seneye düşüncelerimi yayıp bu okulu bitirmem mi gerekiyor? Bu düş için çok uzun bir yol gerekir. Yaşamı tatmak, ruhumu doyurmak istiyorum. Suskun dilimi çözmek ve anlamlı olmak istiyorum. Öğretmenlerin peşinde koşturarak bu hayalin ne kadarını elde edeceğim? Hoşuma gitmeyecek şeyleri seziyorum. Bu yoldan vaz mı geçmeliyim? Ünlü bir piyanist olma hayalimi silmek, içimdeki yazma aşkını bastırmak çok zor. Peki, nedir önümü kesen? Geçmeyen seneler mi yoksa hayalimdeki yerin zaten başkası tarafından dolduruluyor olması mı? İnsanlar hayallerini nasıl gerçekleştiriyor acaba? Birilerine tanışma fırsatı vermek aslında kendi yaşantımızı değiştirmek için sunduğumuz bir seçenek mi? Bu yüzden insanlar ayrılmıyor mu ikiye? İyi insanlar bir de kötü insanlar. İyi insanların çevresinde olursam istediğim iyi yere ulaşır mıyım? Bu düşüncem de haksız mıyım? Eğer insanlara bağımlıysam birilerinin üstüne basarak değil de o birileriyle bağ kurarak ilerlemem doğru olmaz mı? Kafam karman çorman oldu. Seçeceğim yolları denetleyebilecek miyim yoksa o da gelişine mi yaşanacak her zamanki gibi? Peki, ne değişecek? İstanbul’a gelmemin asıl anlamı aynı Mâni’yi yaşlandırıp öldürmem mi? Yoksa bu Mâni’yi ilerletmek mi? Edindiğim yeni arkadaşlar bile bir süre sonra arkadaş grubunu değiştiriyordu. Daldan dala atlayan insanlardan da haz etmiyorum. Daha ilk dönemde hiçbir arkadaş grubuna dâhil olmamak en iyisiydi. Peki, Murat? Onunla ilerleyen konuşmalarımız beni okul dışı bir arkadaşlığa itmiyor mu? Evet, galiba biraz fazla tanıştık. Bana destek olmaya çalışıyor. Bunu çok farklı şekilde yapıyor. İnsanları analiz etmeme destek oluyor ve bana burada nasıl yaşanır bunu anlatıyor. Onu dinlememem gereken her an onun söylemlerine kulak kesildim. Tüm ters söylemlerime rağmen beni gördüğü yerde gelip bir öğretici gibi bana sözler söylüyordu. Geçtiğimiz aylar boyunca ona taviz verirken bulmuştum kendimi ve o da fırsattan istifade küçük adımlarla arkadaşlığımızı başlatıyordu. Murat’ın başlattığı muhabbet bir süre sonra beni tanımasına olanak sağlıyordu. Ezber yapmaya yatkın biri olsam da aklımdaki karışıklık yüzünden senaryoya ayak uyduramıyordum ve bu da Kerem Hoca’nın bana kızması sonucunda Murat’ın ezberime yardımcı olmasını sağlıyordu. Bu küçük yardımlaşmalar okul çevresindeki konuşmaları okul dışına taşırıyor ve utanarak gittiğim bir toplantıya dönüşüyordu. Murat, bana nasıl daha iyi rol yapabilirim bunu öğretirken ben tüm çekingenliğimle kısa sürecek işi uzatıyordum. Havalar soğuduğu için üç sefer evimin yakınında olan parktaki çardaklarda beni çalıştırmayı denemişti. Normalde kolayca başarabileceğim bir işe duygumu veremediğim için başarısız oluyordum. Murat bunu görse de umudunu yitirmiyordu.
“İstemediğim şeyleri yapmaya alışkınım ama hani artık bir şeyleri değiştirecektim? Daha başımdaki bu işten kurtulamazken neyi değiştireceğim Allah aşkına? Gizli gizli gözyaşlarımı tutup bir köşede saklandığım her an gururumun incindiğini hissediyordum. Neden bunu yapmak zorundayım? Bir çaresi yok mu bu durumdan kurtulabilmemin? Çaresizim ve bu beni küçük bir kızmışım gibi hissettiriyor. Büyüyemiyorum çünkü büyümem bu ortamda hiçte kolay değil.”
Tüm bu duygularım dışa farklı bir şekilde vuruyordu ve ben hiçbir şey başaramadığımı zannederken karaladığımı sandığım her şey aslında hayalimin bir başarısı oluyordu. Kerem’le olan her andan nedensizce kaçmak istiyordum. Beni kendine çektiği kadar iten asıl şey onun benim gururumu incitmesiydi bence. Hep benimle uğraşıyor ve bu okula duyduğum heyecanın aslında ne kadar da sahte olduğunu anlamama sebep oluyordu.
“Bu Kerem denilen adam niye bu kadar tuhaf biri? Tuhaflığı beni delirtiyor. Bana karşı söylemlerine kulak kabartmamalıyım. Bunlar bazen güzel söylemler olsa bile dinlememeliyim çünkü bu beni korkutuyor. Her gün yeni bir şey öğrenirken bir sonraki gün öğreneceğim şey kalbim olmasın. Ona karşı duyduğum bu öfke aslında tam zıttı bir duygu olmasın. Sadece basit bir gençlik ateşi Mâni. Bu kadar kolay ele geçiremez seni. Dönem bitiyor ve aklını başına alacaksın.”
Kendime son telkinlerimi gözden geçirmiş olsaydım daha farklı cümleler kurardım.
“Tanımadığın biri için ilerleme.” gibi bir cümle olurdu muhtemelen bu. Gençliğim bazı şeyleri geçiştirmemi sağlıyordu ve ben anı orada bırakmayı tercih ederek bir sonraki suikastımdan kurtulmak için çabalıyordum. Çalışmalarımı sıklaştırarak üzerimdeki başarısızlığı en aza indirgiyor ve çıkacağım ilk büyük sahne için etkileyici olmak istiyordum. Belki de Kerem’in tüm olmadı, başarısız kelimelerinden “Harikasın sen,” cümlesine geçiş yapmak istiyordum. Artık daha iyi odaklanmayı başarıyor olmalıydım ki artan başarım rol arkadaşlarımla beraber Kerem’in de dikkatini çekiyordu. Bana karşı konuşup güzel şeyler dediğini anımsıyorum fakat ne söylediğini kesinlikle üstüme fazla alınırım diye dinlemedim. Onu dinlemediğim için de bana ne söylerse söylesin hatırlamıyorum. Onu ders dışında dinlemeyeceğime dair olan sözümü kendime karşı fazlasıyla tutmuştum. İçim bu konuda ferahken kendimi onu dinlememek için çok kastığımın da farkındaydım.
☆☆☆
Nihayet o gün gelmişti. Bastırdığım bu zorbalık duygusu bugün vücudumdan uzaklaşacak ve ben ilk dönemin üzerimde bıraktığı izlerden arınacaktım. Bizi tanımayan insanlara hünerlerimizi gösterecektik ve çabamızın karşılığını alkışlar yoluyla alacaktık.
İzleyiciler hevesle çıkmamızı bekliyordu. Romeo yoktu. O evli bir Romeo'ydu. Ve Kerem'i arayıp: “Karım doğuruyor hocam. Sizi aramaya ancak vakit bulabildim. Şimdi kapatıyorum hocam beni affedin.” demiş Kerem’in anlatmasıyla.
“Romeo gerekiyordu. O olmazsa oyun olmaz. Oyun için tek hazır olan ikinci kişi Kerem.”
Onun oynayacağını etraftaki mimikler ve fısıltılar eşliğinde fark etmemle yüzümde tuhaf bir ifade beliriyordu.
“Karşımda bir başkası varmış gibi düşünürsem istediğim başarıya belki ulaşabilirim. Ya bana karşı olan o konuşmaları. Bunu düşünmemem gerekiyor ama bana karşı ilgili davranırken bir an da ilgisiz davranan bu adamın kendisi değil mi? O adama karşı bunları aklından bile geçirme!”
Kerem’in düşüncelerinin bana yansıttığı kısmının doğru olup olmadığına karar veremiyordum. Bir de bu tuhaf öğretmen sorunsalı beni rezil edecek bir durumdu. Kerem’in bana karşı davranışlarını yanlış algılayıp hedefimi tek yöne çevirmem beni yanıltırdı sadece.
Kerem: “Romeo ben olacağım. Kimse endişelenmesin. Yılların tecrübesi var bende.” dediğinde aklımdaki kurgu kesinleşmişti. Ya onu bir başkası gibi düşünecek ve gözlerine gerçek manada odaklanmayacaktım ya da kendi şansımı oluşturarak yeni bir Juliet bulacaktım. Tabi bir aksilik vardı bu durumda. Kerem Bey ne vize ne de final notunu girmişti. Yeni bir Juliet ile büte kalacağım kesinleşirdi.
Kerem ve diğer oyuncular hazırlanırken ben küçük bir ziyarette bulunuyordum. Bu ziyaret bu rolü çok isteyen Şeyda ile gerçekleşiyordu. Muhabbet arasında ona: “Bu rolü benden daha fazla sen hak ediyorsun. Juliet olmak ister misin?” derken Şeyda’nın yüzünde beklemediğim bir kararsızlık oluşuyordu. Bu tip kızlar filmlerde hemen evet, diyen kesim olurdu.
Şeyda “Emin misin? Bu çok ciddi bir konu. Kerem Hoca bizi dersten bırakır. Hocanın tavrı net. Her ne kadar istesem de bunu yapamam.”
Şeyda tanıdıklarım arasında replikleri en iyi bilen tek kişiydi. Sanırım gerçek hayatta not kaygısı tüm senaryoları mahvediyor. Şimdi mecbur o rolü oynayacağım.
Eyvah ya öpüşme sahnesi! Asla olmaz.
“Şeyda bir daha düşün istersen. Bak bahane buluruz. Sana kızmaz. Bana kızar.”
Şeyda “Sana yardım etmek istesem bile bunu göze alamam. Bence sen de rolüne odaklan, insanları yarı yolda bırakmamalısın. Hem önün açılacak ve bu bir gelir kapısı. Şansını kullansana.”
Şeyda bu cümleyi bitirdiği gibi muhabbeti de bitiriyor ve o an yalnız kalıyordum.
“Bu bir oyun Mâni. Bu gece sergilenecek ve bitecek. İçinde biriktirdiğin şeyler tamamen küçük cümleler. Bu sadece senin gözüne kocaman görünüyor. Bu gece bittiğinde her şey küçülecek ve normale dönecek. Şimdi bu makyajı bitir ve diğer öğrenciler gibi sıradan bir öğrenci ol.”
Şeyda teklifimi kabul etmeyince başka çıkar yol bulamadım. Üzerime Juliet’in kıyafetini giyip hazırlandım. Oyunun tüm sahnelerini Kerem’le oynamaktan başka bir çarem yoktu.
İlk perde açıldı.
Çok güzel bir oyun sergiliyorduk. Oyun ilerliyordu ve sıra en önemli sahneye gelmişti.
“Git, git buradan hemen. Gelmeyeceğim ben. (Rahip çıkar.)
Bu da ne? Canım sevgilimin avucunda bir şişe!
Demek ki, zehirden sevgilimin bu vakitsiz ölümü.
Cimri! Hepsini içmiş; bir damla bile
Bırakmadın demek kavuşabilmem için sana?
Öyleyse dudaklarından öperim,
Orada bir parça zehir kalmıştır belki;
Bir zamanlar hayat veren dudakların
Bu kez son versin hayatıma.”
Buraya kadar her şey çok güzeldi ama Kerem'in Romeo olması onun Kerem olduğunu değiştirmedi gözümde.
Onu öpemedim. Saçlarımla başımı öne eğdim. İzleyiciler görmeyecek şekilde ve onun dudaklarını yaklaştırmasına fırsat vermeden onu ittirdim elimle.
Işıklar açıldığında aydınlanmıştı her yer. Kerem’in gözleri “Niye ittirdin?” dercesine bakarken gözüm gecenin piyanisti olan Murat’ı görür oluyordu.
Kerem'i öpmediğimi görmüştü ve çok çok utanmıştım bu vaziyette görünmekten. Oyunda oynayacak bölümüm bitince kaçar bir vaziyette hızlıca uzaklaşıp hemen üzerimi değiştirmiştim. Kalabalık yüzünden izleyicilerin bulunduğu konumun en arka tarafına geçmek zorunda kalarak orada duraksamış ve Murat’ı izlemeye koyulmuştum. Gitmeliydim çünkü daha yeni baş başa kalmıştım kızaran yüzümle ama şimdi parıldayan iki yıldızla baş başa kalmış gibiyim. Kerem’le baş başa kaldığım bir sahnenin büyüleyiciliğinin ardındaki müzisyen Murat’mış. Onun piyanist olması gecenin ilginç ikinci sürprizi olmuştu bana. Bu benim için bir anı defalarca yaşamak gibiydi. Bana bakmayacağını düşünerek ve bilerek ilerlediğim anların içerisinde baştan beri göründüğümü bilmek her ikisi tarafından değerli hissettirir miydi kalbimi? Peki Kerem’in gözleri, onun olduğu yöne her bakışımda korneam ona bakmamak için aklımın içinde kaybolurken sadece onun bana baktığını görmek ve bir an olsun gözlerini kırpmadan o son öpücük anına odaklanırken her şeye ve herkese rağmen onun bana odaklanması müzisyenin eşliğindeki melodiyle kazınırken aklıma keşke Murat tek bir melodiyle değiştirebilseydi sahneyi. Belki o zaman kalbim Kerem’e daha fazla anlam yüklemek için bahane aramazdı. Kaçtım çünkü kendimi olaylardan sıyırıp var olanı dışarıdan gizlice izlemek benim için en kolayı. Şimdi seyircilerin arkasına geçip uzaktan Murat’ın o eşsiz müziğini dinleyebildiğim gibi Kerem’i uzaktan düşünebildiğim gibi... Andan uzakta ama an zihnimin içinde. Aşk böyle bir şey mi? Peki aşk silinebilir mi? Gözleri zihnimde hala bana bakan birini kalbim görmezden gelebilir mi?
Kerem, oyunların sona ermesinin ardından günlük kıyafetleriyle yanıma geldiğinde yüzündeki ifade oldukça belirgindi.
Sahnenin sonunda, izleyicilerin alkışlarla dolan coşkusu arasında, salona hâkim olan karanlıkta, yalnızca sahneyi aydınlatan sıcak sarı ışıklar vardı. Perdeler kapanmış, seyircilerin çoğu yerlerinden kalkmaya başlamıştı, ancak sahnenin bir köşesinde Murat’ın piyanosundan yükselen notalar yankılanmaya devam ediyordu. Her biri, havayı dolduran birer ruh gibiydi; hafif, melankolik ve oyunun ağırlığını taşıyan.
Arka planın derin karanlığında, sahnenin kenarına saklanmış bir köşede, Kerem’le ben duruyorduk. Biz, o an bu sahnede başrollerden çok daha fazlasıydık, çünkü o karanlık köşede Kerem’in fısıltılarının başlamasını bekleyen bendim.
Karanlığın içinde, seyircilerin alkış sesleri yavaşça sönüyordu. Parlak ışıklar, üzerimize vuran birer projektör gibi Kerem’in keskin bakışlarını daha da belirginleştiriyordu. Sanki o ışıklar, onun kızgınlığını ve benim savunmasızlığımı ortaya dökmek için seçilmişti. Gözlerimiz kısa bir an için buluştu ama ben hemen kaçırdım bakışlarımı. O an, piyano sesi dahi aramızdaki o gerilimi yumuşatmaya yetmiyordu.
Seyirciler sahneye veda ederken biz, bu parlayan ışıkların altında fark edilmeden duruyorduk. Herkes için sahne kapanmıştı belki ama bizim aramızda hâlâ perdesi açılmamış bir başka oyun vardı. Gözlerim yerdeydi, Kerem ise benim duruşumdan çok daha dikti. İçimde bir yerlerde onun öfkesiyle yankılanan notalarla karışan bir şeyler kırılıyor ama aynı zamanda o anın içinde kendine bir yer buluyordu.
Kerem’le ben bu güzel tuşların arasında sıkışan iki yabancı gibiyiz ve ben onun gözlerinin içine bakarken o kızgın gözlerle sözlerine başlıyordu.
Kerem “Bu kadar mı ciddiyetsizsin Mâni? O sahnede ben olmasaydım, bu oyunu nasıl bitirecektin merak ediyorum. Kendine bu kadar mı güvensizsin, yoksa bu sadece bir tavır mı?”
Etraftaki insanlar bu gürültüde duymuş muydular bu sözleri? Çünkü benim için aşağılanmak iyi hissettirmezdi. Bir de bunu sahnede hissettiklerimin ardından ikinci kez tatmak beceriksizliğimin eseriydi. Bir kez olsun kendi değerlerimi unutsaydım sorunsuz olabilirdim ama İstanbul bu kadar da değiştiremezdi beni.
İşte o an sanki herkes sahneye değil de yeniden bize bakıyordu. Yine onun beni öpeceği o sahne ve insanların bunu görmek istemesi ama şimdi kızgın, öfkeli bir yüz! İşte insanlar asıl bunu izlemek isterlerdi. Ya da ben herkes beni bu utanç verici haldeyken görüyor sanmıştım.
Başımı eğip yere bakmaktan başka çarem yoktu. Gözlerim hâlâ onunla karşılaşmamıştı ama içimdekileri tutmak da kolay değildi.
Kısık bir sesle “Ben elimden geleni yaptım...” demek yeterli miydi ona?
“Ben elimden geleni yaptım...”
“Elinden geleni mi yaptın? Elinden gelen buysa, bu işte bir yere varamazsın! Bu sahne ciddiyet ister, duygularınla boğuşmak değil. Juliet sahnesinde bana değil, karaktere bakmalıydın. Sen... Sen, ne yaptığının farkında bile değilsin, değil mi? Juliet’sin sen, Mâni değilsin. Nasıl senaryoya göre davranmazsın! Profesyonel olmalısın. Orada herkes Romeo ve Juliet’in öpüşmesini görmek istiyordu. Sıkıldım artık senin tavırlarından.”
Kalabalığın bir kenarında başındaki şapkayla her şeyi bir kenara itmiş ve benden sıkıldığını söylüyordu o.
Başımı daha da eğdim, sanki biraz daha küçülmek istiyordum. Ama sonra bir an geldi... Yüreğimde bir şeyler hareketlendi. Bir cevap verme isteği.
“Ben farkındayım... Ama belki de siz farkında değilsiniz. O sahnede sadece bir Juliet ya da Romeo yoktu. O sahnede benimle birlikte siz vardınız. Ve ben...”
“Ve sen? Bu iş sahnede gerçek benliğini bir kenara bırakmayı öğrenmekle ilgili, Mâni.”
Profesyonel olamazdım, sadece duygusal reflekslerden ibarettim o sahnede.
“Ben sadece müzik öğretmeni olma yolunda ilerliyorum.”
Kerem, alaycı bir gülüşle karşılık verdi.
“Burası eğitim fakültesi değil. Bilmiyorum kendini ne amaçla kandırıyorsun ama burada müzik eğitimi alıyorsun. Üniversite tercihlerini yaptığında yanında kim vardı senin? Okulun önüne geldiğinde de mi anlamadın ne okuduğunu? Hala kendini kandırmaya devam mı edeceksin yoksa bir an önce şu vahşiliğinden sıyrılıp gerçek bir konservatuar öğrencisi olma yolunda ilerleyecek misin? Çünkü bu geriliğin uğraşılacak gibi değil.”
Kerem’in sözleri sertti ama altında yatan bir hakikat vardı. İçimde, bu eleştirileri hak edip etmediğime dair bir savaş başlamıştı. Onun gözlerine bakmaya cesaret edemiyordum ama söyledikleri, içimde bir yerde yankılanıyordu.
“Gerçekten ne demek istediğini bilmiyorum,” dedim, sesimdeki titremenin farkındaydım ama susturmak için uğraşmadım.
“Bu kadar mı ezik görünüyordum, Kerem? Bu kadar mı savunmasız? Senin için sadece bir Juliet lazımdı, değil mi? Juliet değilim. Hiçbir şey değilim. Ama senin o güçlü ve haklı pozisyonunda, bir insanı görmekten çok, bir karakteri görmek istiyorsun. Ama ben, sadece senin istediğin gibi olamam! Ya da belki de sen bana nasıl olacağımı öğretmelisin, değil mi? Çünkü notlarını alıp dersini geçmek zorunda olan bir öğrenciyim sadece.”
Kerem bir adım öne atıldı, kaşlarını çatmış bir halde sesindeki sertlik bir kat daha arttı.
“Evet! Olman gereken gibi olmalısın, Mâni! Çünkü şu an bu tiyatroda, sen değil, Juliet var! Eğer bu kadar duygusal ve savunmasızsan, o zaman senin yerin burası değil. Senin buraya gelmek için daha çok çalışman, daha çok mücadele etmen gerek. Sadece o sahnede değil, her yerde. Bu tavırlarınla bir yere varamazsın, anlıyor musun?”
O an bir şey patladı içimde, suskunluğum artık beni boğuyordu. Kalbim hızla çarpmaya başladı, nefesim kesildi. Kafamda dönüp duran tüm düşünceler, sonunda dışarı çıkmaya karar vermişti.
“Bir saniye!” dedim, artık daha yüksek sesle. “Sadece bu sahnede değil, her yerde mi? Belki de sahnede, senin beklediğin kadar mükemmel değilim. Üstüme gelme çünkü bu fazla.”
Önümde doğru tek bir adımla yaklaşarak gözlerimi aradı. O kadar yakın bir mesafede duruyorduk ki, onun nefesini hissedebiliyordum. “Gerçekten ne istiyorsun, Mâni?” dedi, ama sesi, eskisi kadar sert değildi. Şimdi, içinde bir kırıklık vardı. Bu bir yumuşama mı yoksa günün bitişi mi? Kerem’i güzelleştiren duyduğum bu ses mi yoksa ona bakmama izin veren yüreğim mi? Yüreğim böyle bir duyguya dönmemeli, barındırmamalı içinde bizi.
Bütün bu öfkenin içinde, Kerem’in yüzündeki o değişimi görmek, beni bir anda savurdu. Kalbim, içimdeki boşlukla dolarken, “Bilmiyorum... Ne yapmak gerektiğini bilmiyorum,” dedim, kelimelerim birbirine karıştı. Ama bir şekilde, her şeyin içinde sadece o an vardı. Onunla, bu anı yaşamak istiyordum fakat korkuyordum da.
Kerem bir an, gözlerimi kaçırmamı izledi. Sonra yavaşça elini uzattı, parmakları, sanki bir korku, bir incitme ihtimaliyle dokundu. Gözleri, bir adım daha yakınlaştıkça, bana ait bir şey buluyordu ama aynı zamanda korkuyordu. O anda, ben de o korkuya bir adım attım. Ve gözlerimizin buluştuğu an, dünya durdu. Sadece o vardı, sadece ben.
“Sen emin değilsin. Git dinlen ve uyu. Sonra yaşadığın bu dünyaya bir göz at. Elindekinin değerini görmüyorsun. Asilik yapıyorsun ve bu benim gibi biri için çekilemez bir çile. Seni bir tiyatro gösterisiyle ehlileştiremem çünkü farkındayım ki sen daha buradaki hayatını kabullenememişsin.”
“Ben... bu ilgini anlamıyorum. Tiyatroda oynamamam için daha başında beni zorlamamalıydın. Beni çözmeye çalışmak için fazla önemli birisin. Uğraşma, çabalama.”
“Bilmiyorum, belki de seni anlamıyorum. Belki de senin ne kadar korktuğunu anlamıyorum Mâni. Bazen korktuğumuzu anlamamız lazım, Mâni. Ama bazı şeyler var ki... Kelimelerle anlatılamaz. Sadece yaşanır.”
“Bunu anlamıyorum. Yani...” Bir an, bir öpücüğün sahnede gerçekleşmemesiyle ilgili hissettiğim her şeyi bir kenara bırakmaya karar verdim ve susmak istedim. “Bunu anlatamayacağım.”
Kerem derin bir iç çekti. Söylediklerimle afallamıştı ama Kerem sözlerimin bir yere varamayacağını fark etmiş olmalıydı. “Sanırım haklısın,” dedi ve yüzünde kısa bir gülümseme belirdi. “Ama bazen söylediklerimiz, o anı yaşamak kadar önemli değildir.”
Ve tam o sırada, Kerem’in gözleri aniden sertleşti. “Sahnede öpüşemeyeceğiz,” dedi ve bir adım geri çekildi. Daha ben ne söyleyeceğimi bilemeden, Kerem’in giderek uzaklaşan siluetini izledim. Ben orada, Kerem’in ardından bakakaldım. O öpücüğün kaybolan anı, aramızdaki o kelimelerin ortasında her şeyin yerini bulmasını engellemişti. Gözlerimin dolmasıyla bu gidiş bitirişti. Bitmişti artık günlerdir derdim olan o koca telaş senaryosu.
Bir sürü ayak sesinin ardından bana yönelen adımlar... Farkında değildim benim için olduğunu, o an öylece kalıyordu insan suçluluk duygusuyla. Fakat Kerem anlamıyordu beni, ben bunu yapamazdım. Birini kolaylıkla öpemezdim.
“Onun kızgınlığı geçecek fakat karnınınki gurultu geçmeyecek gibi.” diyordu adımların sahibi. İçten bir gülümsemeyle bakmıştım arkamdaki sözlerin gözlerine.
“Murat,”
“Beraber dışarıya doğru yürümeye ne dersin?”
“Yok, Murat.”
Elim ayağım boşlukta kalmış gibiydi. Sendelemek istiyordu vücudum tabi Kerem’in gidişiyle Murat yanımda belirmeseydi kontrolü bedenime rahatça bırakabilirdim. Ellerimi yumruk yapmış tırnaklarımı batırırken elime tek dileğim oracıkta bayılmamaktı. Karnımın gurultusu ve geçmişten beni takip eden hastalığımın korkusu bir an da beni oracıkta dışarıya atmıştı. Murat’ın beni takip eden adımları ve kendimi dışarıya attığımda kolumu çardağa dayayıp derin nefesler çekmem de cabasıydı.
“İyi misin?”
“Dur,” dedim, bir an önce sesimi toparlamaya çalışarak. Murat’ın yaklaşan adımlarını fark ettim ama ben hâlâ kendimi toplamak için her şeyin dondurulmasını istiyordum. Her şeyin sessizleşmesini, geçmişin beni geriye çekmesine engel olabilmeyi… Ama ne yazık ki, hayat öyle bir şey değildi.
Nefesim hızlanmıştı. Hastalık, geçmişin izleri ve Kerem’in gidişi, beni o kadar etkisi altına almıştı ki, başımı biraz daha eğdim. “Bunu kontrol etmeliyim,” diye geçirdim içimden, “Bunu başarabilmeliyim...”
Ama bedenim öyle bir noktaya gelmişti ki, sanki artık hiçbir şeyin kontrolü elimde değildi. Her şey bozuluyordu. Yavaşça ellerimi göğsüme koydum, derin nefesler almaya çalışarak. Ama bir türlü sakinleşemedim. Kalbim deli gibi atıyordu, adeta bedenimi ele geçiriyordu.
Murat yanımda durma konusunda kararlıydı ki nefesim sakinleşene dek etrafımdaydı. Nefesimi sakinleştirmeye uğraştığım süre boyunca ben onun varlığını bir süreliğine yok saydım. Kendimi toparlamaya çalışırken, bir yandan da ona yük olmamak için sessiz kalıyordum. Derin nefes çekişlerle sıklaşan nefesimi azaltmaya uğraşmak ne de zordu. Kontrol etmeliydim bu hüznü çünkü Kerem’in gitmesini bir an için hiç istemedim ama o gitti. Şimdi kontrol edemediğim bir baygınlık geçirirsem kimsenin başımda toplanmasını istemiyordum.
Nefesimi sakinleştirmeyi başardığım an Murat “Sana bunun olduğunu ilk kez görüyorum. O kadar mı önemliydi o an?”
“Ne?”
“Bu gece, bu gösteri bunun için istemiyordun değil mi?”
“Ne için?”
“Nefesin yeni düzelmişken bana verdiğin bir sözü hatırlatmak isterim. Hava çiselerken gitmemiz gerekli. Büyük bir yağmur bekleniyor ve sen bana seni bir dahaki sefer evine bırakacağıma dair önceden bir söz vermiştin. Bunun vakti gelmedi mi?”
“Ah,” dedim, sonunda başımı kaldırıp ona bakarak. “Evet, aslında sana söz vermiştim, değil mi?” Sesim hâlâ titrek ama kararlıydı. O anda Murat’ın bana nasıl bakacağını fark ettim; endişeli ama aynı zamanda içten.
“Evet, o zaman,” dedim. “Beni eve bırakacak mısın?”
Murat hafifçe gülümsedi, “Tabii ki,” dedi ve elini uzatarak, “Ama önce o yağmurdan kaçalım.”
“Hala guruldayan karnının doyacağına emin olabilirsin. “
Murat’ın esprisi, ortamı bir an için hafifletmişti. Gözlerimi ona çevirdim, bir an için gülümsemeden edemedim. “Hala guruldayan karnım mı? Hadi ama, sen de ne komiksin.” dedim, sesimdeki gerginlik biraz olsun kaybolmuştu.
İnce yağan damlalar, aniden büyük damlalar halinde yere düşmeye başladı. Caddede yürürken, zemin hızla ıslanmaya başladı. Murat ile birlikte hızla yürüyorduk ama yağmur bir türlü dinmek bilmiyordu.
Murat, hızla adımlarını hızlandırırken bana bakıp, “Hadi, biraz daha hızlı olmalıyız,” dedi. Sözleri, yağmurun sesiyle karışmıştı ama sesindeki tedirginlik hala net bir şekilde duyuluyordu.
Bir anda, Murat önümdeki adımda durdu ve ceketini hızla çıkararak başıma doğru tuttu. “Kenarlardan ilerleyerek yağmurdan daha fazla korunamayız. Bunu al,” dedi, hafifçe gülümseyerek ama gözlerinde kararlı bir ifade vardı. “Beni istemesen de, seni ıslatmak yok.”
Mâni, bir an şaşkınlıkla ona baktı. “Ne... ne yapıyorsun?” diye sordu, başını biraz yana eğerek. “Bunu istemiyorum, Murat.”
Murat, ceketini ısrarla başıma doğru tutmaya devam etti, “Hiçbir şey sormuyorum, sadece kabul et,” dedi, gözleri ısrarla bakarak. “Beni tanıyorsun, senin iyiliğin için yapıyorum.”
Bunu yapmak, bir anlamda kendimi bir başkasına teslim etmek gibi hissediyordu.
“Ama...” dedim, ne diyeceğini bilemeden. “Bunu istemiyorum, sadece... belki bir başka zaman.”
Ama Murat, hiç duraksamadan ceketini başıma yerleştirdi. “Hayır, şimdi,” dedi kararlı bir şekilde. “Şimdi ihtiyacın var çünkü yağmur şiddetleniyor.”
Bir süre suskun bir şekilde ilerledik, yağmurun hızla arttığı o anlarda, Murat sürekli olarak başımdaki ceketi tutuyordu.
“Buna gerek yok Murat. O kadar da hassas değilim. Erimem. “
“Bana yaklaş. Seni kaybedeceğim yoksa. “
Gözümle etrafı kolaçan edip Kerem’in varlığını aramıştım. Çünkü az önce onu öpmemiş kız şu an bir başkasıyla bir ceketin altındaydı.
Bu nezaketli tavrı kendisinin ıslanmasına neden olsa da bir şey diyemiyordum. Çünkü böyle durumda denilecek her söz insanları birbirine daha çok yaklaştırırdı. Yağmur sesinin arasına karışan sessiz adımlarını gözümle takip ederek okulun otoparkındaki aracına varıyorduk. Biz arabaya bindikten sonra yağmurun hızla şiddet kazanmasıyla birlikte, araba motoru çalıştığında içeriye rahatlık veren bir sıcaklık geldi. Şarıl şarıl yağan yağmur sağanağa döneceğe benziyordu.
“Ceketin ve sen çok ıslandınız.”
“Yine de seni kuru tutamadım.”
“Bir an da şiddetini arttırdı yağmur. Bir de ben alışığım aslında yağmura. Rize, Artvin bizim oralar.”
“Olsun, sırf yağmura alışkınsın diye seni korumamalı mıyım? Ben zevkle ıslandım.”
“Bari elindeki ceketini bir şeye soksaydık. Araban bu ıslaklıkla sonradan kokar.”
“Bir şey olmaz.” diyerek arka koltukların önündeki zemine bırakmıştı ceketini.
Isıtıcıyı daha da açıyordu.
“Artar birazdan sıcaklık ısıtırsın buz gibi olmuş ellerini.”
“Ne? Elim buz gibi değil.”
“Sahi mi? Benimkiler fazla soğumuş olmalı.”
“Belki oturup piyano çaldığın içindir. Sahnede tam piyanonun arkasında klima vardı.”
“Olabilir.”
“Bir de hemen arabayı ısıtıcıya alman yerine beklemen gerekmez miydi? Biraz gaza falan bassaydın.”
“Senin ehliyetin mi var?”
“Hayır.”
“Ara gaz verelim o zaman.” deyip ara ara gaz veriyordu arabaya.
“Kemerini takınız küçük hanım.”
“Takıyorum, epey bir ıslandın ya. Bir yerden havlu falan mı alsak saçın için? Sinüzit olacaksın.”
“Sen sinüzit oluyorsun demek ki.”
“Alerji ve ıslak saç. Maalesef oluyorum.”
“Ben olmam çünkü her zaman saçımı kuruturum.”
“İşte şu an kurutamıyorsun.”
“Kuruyacak bir şekilde.”
Kendi kemerini takışı ardından saçından dökülen damlalarla gitmeye hazırdık.
Tabi Kerem de ayrı bir dert olmuştu bana. Şimdi burada böyle olmaya içim el veriyor mu? Belki de yalnız kalmak istemediğim için şu arabaya binme konusunda inatçı olmamıştım. Kerem günlerdir hatta aylardır aklıma kendisini sokup duruyor. Sanırım ben nerede olursam olayım aklıma onu getirip duracaktım.
Murat arabayı sürdükçe sağanak yağmur başlıyordu.
“Endişelenme,”
“Yola bakmak yerine bana mı bakıyorsun?”
“Vücut dilinden belli oluyor. Bir şey olmaz.”
“Sileceklerin yağmur yüzünden çıkardığı şu ses sonrasında bile bir şey olmaz mı diyorsun? Çok şey olur. Önüne dikkat et.”
“Yok ya keser birazdan.”
“Arabanın arka koltuğuna baktığımda orada bir pike görüyor ve kemerimi çıkarıp onu elime alıyordum.
“Al şunun bir kenarıyla kurut saçını.”
“Sandığım kadar acımasız bir kadın değilsin galiba.” Deyip pikenin birkaç yeriyle saçındaki fazla ıslaklığı alıyordu.
Murat’ın saçındaki damlalar neredeyse kurumuşken yüzünde “Ben buradayım.” diyen damlalar sanki süzülüp gitmeyecek gibilerdi.
“Yüzünü de sil istersen.”
Genelde güç almak için avcumun içinde sıktığım peçetelerden biriyle belki onun yüzünü silebilirdim ama pike iyiliği yeterdi ona.
Peçeteyi öyle ya da böyle elime almışken elim ne ara onun yüzüne gidecekti bu iyiliği yapacaktım? Babaannemin havluyu yüzüme bastırması gibi peçeteyi onun yüzüne bastırıvermiştim.
“Mâni, ne yapıyorsun?”
“Seni kuruluyorum.”
“Hah, saçımı kuruttum zaten.”
“Gözlerim bozuk o zaman, yüzündeki damlalar da neyin nesi?”
“İçim sıcak, bir şey olmaz. Endişelenme.”
“Endişelendiğimden değil de neyse.”
Neredeyse ıpıslak olan peçete öylece kalmıştı elimde. Onu elimden alıp torpidosundaki poşete bırakmıştı.
Murat: “Bu gidişle eve gidemeyeceğiz. Bir yerde yolculuğa ara vermemiz gerek.”
“Ya öyle mi? Bence ilerleyebiliriz. Olmadı ben dolmuşa binerim sen de evine gidersin.”
“Hava kötü, trafik yoğun. Göz gözü göremezken hangi otobüs seni eve bırakacak?”
“Kestirme bir yol bilmiyor musun?”
“Hava şiddetini sürdürürken uğrayabileceğimiz harika bir mekân biliyorum.”
“Tamam beni durakta indir. Sana afiyet olsun.”
“Etrafta durak görebiliyor musun?”
Camın buharlı yüzeyinden dışarıya bakma şansını denesem bile yere çökmüş beyaz bir bulutun içindeki fren ışıklarının parıltısıyla karşılaşmıştım.
“Sis çökmüş.”
“Harika o halde artık itiraz edemeyeceksin.”
“Bu siste restoranın yolunu nasıl bulacaksın?”
“Şu önümüz biraz açılsın sola sapacağım.”
“Pahalı bir yer mi?”
“Neden bunu soruyorsun ki?”
“Ona göre az yerim.”
“Ben varken çok yemelisin.”
“Benim bütçem belli.”
“Canım ne çekerse sipariş edeceğim. Ayrıca seni bıraksam saatlerce otobüs bekleyeceksin ve sinüzitin azacak. Şu an sen sadece bana eşlik etmeyi dene.”
“Yani öylece faydalanayım senden. Bu pek bana göre değil.”
“Hani kültürümüzde komşusu açken tok yatan bizden değil ya. Öyle düşün.”
“Kolaylıkla ikna edeceksin yani beni.”
“Evet,”
“İyi de ne yiyeceğiz?”
“Ne yemek istersin?”
“Karnımdaki gurultuyu giderebilecek şeyler olsa yeter. Herhangi bir market bile olur.”
“Umarım o sesi dindiririm.”
Saptığı yolda biraz daha ilerledikten sonra restorana varmıştık. Ne kadar ıslanmaktan kaçsak da yine damlalarla bütünleşivermiştik.
“Sen in. Ben gelirim birazdan.”
“Olmaz,”
“Arabayı park edip geleceğim. Islanma sen, hadi in.”
“Beni burada bırakıp gitmeyeceğin ne malum?”
“Seni ne zaman bırakıp gittim ki? Islanmanı istemiyorum sadece.”
“Olsun tanıdığım bir yer değil burası. Biraz daha ıslanmaktan zarar gelmez.”
“Mâni, niye bu kadar korkuyorsun?”
“Neyden?”
“Olurda bir nedenden dolayı yalnız kalırsan korkma olur mu? Çünkü Türk insanı yardım etmeyi sever.”
“Bu da ne şimdi? Kültürden falan girip duruyorsun. Senin içinde dede falan mı var?”
“Genç bir adamım. Biraz daha iyi bak ve gör beni. Korkma sadece çünkü korku denilen şey bu hayatı yaşamanı kısıtlar.”
“Öyle korkma, denildiğinde azaltılabilen bir şey olsa keşke.”
“Tamam istediğin gibi olacaksa eğer bir şey sorabilir miyim?”
“Sormayın yani sorma, gerçekten yorgun ve acım.”
Arkadan çalan korna sesiyle Murat arabayı park edebileceği bir yere doğru sürüyordu.
“Üzüldüğün asıl şeyin ne olduğunun farkındayım ve sen bil ki bu bir öğretmenin umursayacağı kadar önemli bir şey değil.”
“Dersten beni bırakacak ve evet bunu yaparken beni hiç umursamayacak.”
“Öyle kolay değil o iş. Dersten seni diyelim ki bıraktı itiraz edip haklı çıkarsın. Oyunda görev aldın ve derslerine katıldın. Gerisi seni ilgilendirmez.”
“Bırakamaz mı yani beni istediği gibi?”
“Hayır o kadar kolay değil.”
“Ya biraz rahatladım.”
“Bu düşük not vermeyeceği anlamına gelmez. Dersten geçirse de süründürebilir.”
“Bir şey olmaz öyleyse. Dedem de beni süründürür. Alıştığım şeyler.”
“Dedenle mi yaşıyorsun?”
Bu soruya net bir cevap vermek istemediğimden başka bir yanımdan açık veriyordum.
“Dedem… O da yaşlı olduğu için bazı konularda katıdır. Okul meselesinde de oldukça katı biri.”
“Yani asıl korkun dedenin sana kızması mı?”
“Bilmiyorum. Kafamın içinde her biri.”
“Peki, o halde kafanı toparlayacak bir şeyler yiyelim.”
“Yiyelim.”
Murat aslında arabayı çoktan park etmişti ama birkaç cümle ile arabada durma vaktini uzatıvermiştik. Lokantaya girecekken etrafta kovadan boşalırcasına yağan yağmurun arasından gökyüzüne gider olmuştu gözlerim. Akşam saatleri havanın verdiği rahatsızlıkla, sessizliğini derin bir örtü gibi sarmalarken, ay, bulutların arkasında kayboladurmuş, gökyüzü derin bir maviye bürünmüş ve yıldızlardan arınık olmuştu. Rüzgâr hafifçe esiyor; yaprakların arasında fısıldayan sesler, gecenin huzurunu bozmadan dans ederken mekânın kapıları açılıyordu. Kapılar açıldığında, soğuk hava içeri süzülüyor ama içerideki sıcaklık hemen onu sarıp sarmalıyor ve bizi de içerisine buyur ediyordu.
“Keşke daha salaş bir mekâna gitseydik, Murat,” dedim, gözlerim restoranın şatafatından kaçarken.
“Mekân burası olduğu için minnettarım. Bu havada burayı hatırlamak zaten mucize gibi,” diye yanıtladı, gülümseyerek.
“Doğru ama burası pek senlik değil. Sen de az yersin şimdi. Her neyse, burası hoş görünüyor,” dedim, etrafa bakarak.
“Ben mi?” dedi, gözlerini kısarak gülümsemeye devam etti.
“Çalışmaya geldiğinde getirdiğim poğaçaları ve simitleri tek yiyen ben olurdum. Oradan tahmin ediyorum,” dedim, alaycı bir tonla.
“Tahmininde kararlıysan, iddiaya girebiliriz, küçük hanım,” dedi, gözlerinde bir kıvılcım belirdi.
“Ne iddiası bu?” dedim, merakla.
“Az yemediğimi sana kanıtlayabileceğim bir iddia,” diye gülerek söyledi.
“Yok, bu saatte hastanelik olmanla uğraşamam,” dedim, hafifçe gülümseyerek.
“Biraz bu hayatı yaşamaya ne dersin, Mâni? Neden keyfini çıkarmıyorsun?” diye sordu, sesindeki samimiyetle.
“Hastanelik olacak olan sensin. Benim bir şey yaşamaya niyetim yok,” dedim, iç çekerek.
“O zaman kolayca iddialaşabiliriz,” dedi, kararlı bir sesle.
“Ben ikna olana kadar yiyeceksen, evet, varım,” dedim, biraz eğlenerek.
“Evet, gül. Hayatta mutsuz olmana değmez,” dedi, gözleri parlayarak.
“Ben Mâni Soylu,”
“Biliyorum.”
“Ama ilk karşılaştığımızda kendimi sana doğru dürüst tanıtmadım,” dedim, kafamı eğerek.
“Evet, ters bir günde denk gelmiş olmalıyım,”
“Hayır, bu benim klasik halim. Tanımak istediğin kız bu işte,” dedim, hafifçe gülümseyerek.
“Tanışalı üç ay oldu ve bu kızı tanıma fırsatı yakaladığım için mutluyum,”
“Neye mutlu oldun, keşke ben de anlasam,” dedim, gülümsemeyi zorlayarak.
“Beni güldürmesen mi acaba?” dedi, yüzünde bir tebessüm belirdi.
“Özel bir uğraş vermiyorum,”
“Ama sen ne dersen de ben seninle ilgili daha çok bilgiye vakıf oluyorum ve seni tanıdıkça ne kaybetmek üzere olduğumu görebiliyorum,” dedi, ciddileşerek.
“Ne kaybetmek üzereymişsin, Murat?”
“Hiç, sadece şunu bil Mâni; iyi ki senin ismini duydum,”
“Engel anlamına gelen bir ismi duyduğuna sevinen ilk insan sen misin?”
“Sadece adın bile güçlü, buna emin ol,”
“Sen konuştukça kendimi güçlü bir aileden gibi hissediyorum ama öyle değil. Biraz daha sert olmayı denersen, belki benim gibi zıt biri olma yeteneğine erişirsin.”
“Yetenek dedin de aklıma geldi. Sen beni hamur işine alıştırmadan, ben seni deniz ürünlerine alıştıracağım,”
“Zor sanki. Ben balık yemem, hamsi yerim,”
“Hamsi de balık değil mi?” dedi, gülerek.
“Hamsi balık olsaydı adı hamsi olmazdı. Hamsi hamsidir,” dedim, eğlenerek.
“Karadenizliydin değil mi sen?” dedi, merakla.
“Evet, bunu bileydin,” dedim, gülümseyerek.
“Şimdi anladım derdini. Bir gün en sevdiğin şey sushi yemek olacak,”
“Hamsiye ihanet edemem,”
Mekânın girişinde, resepsiyondaki genç kadın yanımıza yaklaştı. “Hoş geldiniz! Rezervasyonunuz var mı?” diye sordu.
“Rezervasyonumuz yok ama Murat Soylu burada. Belki bana bir şans tanırsınız?” dedi Murat, kendinden emin bir ifadeyle.
Kadın, Murat’ı tanıdığını belli eden bir gülümsemeyle başını salladı. “Tabii ki! Lütfen beni takip edin,” dedi ve içeri doğru ilerledi.
“Burası gerçekten etkileyici,” dedim, mekânın ambiyansını inceledim.
“Evet, çok güzel görünüyor. Yemekleri de harika,” diye ekledi Murat.
“Umarım suşiler de beni mutlu eder,” dedim, iç geçirerek.
“Zaman gösterecek. Odaya kadar sana eşlik etsinler, ben geliyorum,” dedi, bir adım atarak.
“Oda mı? Murat, sen beni nereye getiriyorsun? Ne odası bu?” dedim, şaşkınlıkla.
“Şş, telaşlanma. Ne düşünüyorsan o fikri değiştir,” dedi, gülerek.
“İyi de karşımda Çin elbisesi giymiş, bana bakan bu kadın fazla ürpertici gelmiyor mu?” dedim, endişeli bir sesle.
“Daha önce görmediğindendir. Bırak, sana yolu göstersin,” dedi, ciddiyetle.
“Ya sen?” dedim, merakla.
“Evet, çok güzel görünüyor. Yemekleri de harika,” diye ekledi Murat, heyecanla. “Ama ben biraz telefonla görüşeceğim, sen odaya geç, ben hemen geliyorum.”
“Tamam,” dedim, biraz heyecanla.
Garson, yavaşça yanımıza yaklaştı. “Hoş geldiniz! Odaya geçelim mi?” diye sordu, gülümseyerek.
“Evet, tabii ki,” dedim, Murat’ın arkasından ilerlerken.
Garson, yavaş adımlarla öne geçip kapıyı açtı. İçeri girdiğimizde, sıcak bir hava karşıladı bizi. “Burası, en özel misafirlerimiz için ayrılmış bir oda. Umarım beğenirsiniz,” dedi, kendinden emin bir tonla.
“Gerçekten harika görünüyor,” dedim, etrafı inceleyerek. Camdan yağmur damlalarının süzülüşü beni büyülemişti.
Odanın merkezinde büyük bir masa yer alıyor. Zarif bir beyaz örtüyle kaplanmış bu masanın üzerinde ince porselen tabaklar ve parıldayan çatal-bıçaklar yer alıyordu. Masanın ortasında, Japon mutfağının zarif sunumuyla hazırlanmış Sushi tabakları dikkat çekiyor.
Şamdanlardan yükselen ince alevler, ortama sıcak bir ışık yayıyor ve bu sıcak ışık, duvarlarda dans eden gölgelerle büyüleyici bir atmosfer yaratıyor. Havada, taze yemeklerin ve çiçeklerin hafif bir kokusu var; doğanın taptaze aromasını taşıyan bu kokular, ruhunu okşuyor.
“Bu odaya ilk kez mi geliyorsunuz?” diye sordu garson, dikkatlice gözlerimi takip ederek.
“Evet, bu benim için bir ilk,” dedim, biraz heyecanla. “Murat burada daha önce bulunmuş mu?”
“Evet, birkaç kez geldi. Kendisi burada çok sevilen bir misafir,” dedi garson, gülümseyerek. “Onunla tanışmak şans. Sizinle birlikte olmanın da keyfi farklı olacaktır.”
“Murat’ı tanımak şans dedin ama beni tanımak o kadar da kolay değil,” dedim, gülümseyerek.
“Her misafirimiz, kendine özgü bir hikâye taşır,” dedi garson, anlayışla. “Sizin hikayeniz de burada başlayabilir.” diye eklerken “İnşallah,” diyerek cevap verdim, biraz umutla. Çünkü aklım hikayemi Kerem’in sözlerinde sona erdirmiş gibiydi. Burada geçecek her vakit duyduğum sözleri esirgeyebilir miydi kalbimden?
“Bu arada, ben Ayşe,” dedi garson, gülümseyerek. “Siz neyi tercih edersiniz? Sushi mi yoksa başka bir şey mi?”
“Sushi denemek istiyorum,” dedim, hafifçe gülümseyerek. “Ama daha önce hiç yemedim, ne önerirsiniz?”
“Başlangıç olarak, bizim özel Nigiri ve Maki suşilerimizi deneyebilirsiniz. Gerçekten muhteşemdir,” dedi Ayşe, hevesle. “İlk deneyiminiz için en iyisini seçmek isterim.”
“Harika, çok merak ettim,” dedim. İçerideki sıcak atmosfer ve Ayşe’nin samimi tavrı beni bir nebze olsun rahatlatıyordu.
“Özel bir misafir olduğunuz için, tatlı olarak da bir sürprizimiz var,” dedi Ayşe, gözlerinde bir parıltı belirdi “Umarım beğenirsiniz.” diye eklerken.
“Merak ediyorum! Çok teşekkür ederim,” dedim, gülümseyerek.
Murat’ın dışarıda telefon görüşmesi yaptığını düşünürken, bu anın tadını çıkarmaya karar verdim. “Akşam yemeğimin nasıl geçeceği konusunda merak içindeyim ama bu gece bir şeylerin değişeceğini hissediyorum,” dedim, içimden.
“Merak ediyorum! Çok teşekkür ederim,” deyişimin ardından, gülümseyerek ekliyordum.
“Tatlılarınızı çok merak ettim.”
“Tatlımız, misafirlerimizden gelen en iyi yorumları alan ‘Matcha Cheesecake’” diye açıkladı Ayşe. “Hafif bir dokusu var ve Matcha, tam olarak Japon kültürüne uygun bir lezzet.”
“Japon kültürü hakkında internetten çok şey duydum ama denemem için bir fırsat bulamamıştım,” dedim, içimden biraz heyecanla. “Bir yandan Sushi denemek bir yandan da böyle bir tatlı ile günü taçlandırmak harika olacak.”
Ayşe, masanın üzerindeki menüyü gösterdi. “Özel suşilerimizi burada bulacaksınız. Taze malzemelerle hazırlanıyorlar. Ama önce, ben de bir şey alayım. Bu akşamın sizin için özel geçmesini istiyoruz.”
İçimde bir sıcaklık hissettim. Kendi dünyamdan çıkıp bu yeni ortamda kendimi bulmaya çalışıyordum. “Gerçekten her şey harika görünüyor,” dedim. “Bu akşamın tadını çıkaracağım.”
Ayşe, gülümseyerek geri dönmeden önce, “Görüşürüz, Mâni Hanım.” diyerek ayrıldı.
O an yalnız kalınca, camdan dışarıya bakarak yağmurun ritmine eşlik eden düşünceler içinde kayboldum. İçimde bir huzur vardı.
Murat, hâlâ telefon görüşmesi yapıyor olmalıydı. İçeri girip gitmeyeceği konusunda kafamda soru işaretleri varken, bu anı değerlendirmek istedim. “Burası gerçekten hoş,” diye düşündüm, içimde bir sevinçle. “Belki de burada yeni arkadaşlıklar kurabilirim.”
Tam o sırada, Ayşe geri döndü. “Hazır mısınız? Sushi ve tatlılarınızı getirdim,” dedi, beraberinde getirdiği servis arabasıyla.
Masa, göz alıcı bir şekilde düzenlenmiş suşi tabakları ve yeşil matcha cheesecake ile dolmuştu. “Vay canına!” dedim, heyecanla. “Bu çok güzel görünüyor!”
Ayşe, “Afiyet olsun! Deneyimlerinizi merakla bekliyorum,” diyerek gülümsedi elindeki son ürünü de masanın bir köşesine eklerken.
Tabaklardaki suşileri incelerken, renklerinin ve sunumlarının göz alıcılığı beni büyülemişti. “Hadi başlayalım,” dedim, içimdeki heyecanı paylaşarak.
“Bu harika!” dedim, gözlerim parlayarak ama başlamak içim Murat’ı beklemeliydim.
Ayşe, “Ben mutfağa geçiyorum, keyfini çıkarın!” diyerek odadan çıktı. Çantamı kucağımda bırakmış ve seyre dalmıştım yağmuru. Ne hoştu içimin dalgalandığında bu görüntüyü görebilmesi. Dingin ve sakinliği buldururmuşçasına bir aura barındıran bir yemek odası. Japon çiçekleri ve tablolar… Sanki hüznün verdiği bir boşlukta mırıldanan bir melodi.
Telefonumdaki titreşimler bir yana şu huzur bir yana. Yine de insan hayatına dönüyordu. Açıp baktığımda mesajlar güzellemeler üzerineydi. En çokta gün boyu tiyatroda emeği geçenler birbirini tebrik ediyordu. Tiyatro ve sınıf grubunda en çok övülen kişi Kerem’di ama benim soluğum duyulmuyordu gruplarda. Bencil gibi duruyordum herhalde görüldü yapıp tek bir mesajın altına bile yorum yapmazken. Tam o sırada kapı açıldı ve Murat içeri girdi. Üzerindeki hafif yorgunluk, yüzündeki sıcak gülümsemeyle dağılıyordu. “Biraz geç kaldım ama sonunda buradayım,” dedi, rahat bir tonla. Masadaki Sushi tabaklarına bakarken gözleri parladı. “Bu muhteşem görünüyor!”
Murat’ın gelişiyle ortam bir nebze daha ısınmıştı, ama içimdeki tedirginlik hâlâ devam ediyordu.
“Üşüyor musun?” diye sordu, sesindeki ince kaygıyla.
Fark etmemiştim ama buradaki hava bile biraz serinlemişti. Tam bir şey demek üzereydim ki, Murat yerinden kalkıp arkasında bıraktığı kırmızı bir şalı aldı ve omuzlarıma dikkatle yerleştirdi. Bu küçük hareket beni hem şaşırtmış hem de hafifçe rahatsız etmişti. Birinin bu kadar yakın davranmasına alışık değildim. İçimde bir huzursuzluk yükseldi.
“Teşekkür ederim ama gerek yoktu,” diye mırıldandım, şalı omuzlarımdan hafifçe çekerek.
Murat ise sakin bir tavırla, “Bir şey değil. Sadece rahat olmanı istiyorum,” diyerek gülümsedi.
Onun sıcak gülümsemesi samimi görünse de içimdeki gerginliği bastıramıyordum. Şalın yumuşaklığı bile ağır geliyordu sanki; üzerimdeki bu ağırlığı hissetmek, beni daha da huysuz yapıyordu. Hızla geri veremeyeceğim bir iyilik, beklenmedik bir yakınlıktı.
Ona bakarak, “Rahatım,” dedim, kendimi inandırmaya çalışarak. Ancak sesimdeki tedirginlik masanın üzerinde yankılanıyordu. Sushi’nin tadına varmaya çalışırken, Murat’ın rahatlığı beni düşündürüyordu. O bu atmosferin içinde kendini kaybetmişken, ben dışarıda kalmış gibiydim. Tam o anda, Murat’ın gözleri üzerimde gezindi.
“Hoş geldin,” dedim, hafif bir gülümsemeyle. İçimde sıkışan heyecanla etrafı daha dikkatle gözlemeye başladım. Bu lüks restoranın atmosferinde bulunmak benim için oldukça yeniydi. “Ayşe’nin getirdiği sushi ve cheesecake’i deniyoruz.”
Murat masaya otururken yemeklere dikkatle baktı. “Japon mutfağını çok seviyorum,” dedi. “Hadi başlayalım, birlikte yemek her zaman daha keyifli.”
Küçük bir parça sushi alıp tadına baktı. “Bu gerçekten nefis! Güzel seçimler yapmışsın, teşekkür ederim,” dedi. Onun rahat tavırlarıyla benim içimdeki gerginlik birbirine zıt düşüyordu. Böyle bir ortamda ne söylemem gerektiğini ya da nasıl davranmam gerektiğini tam olarak bilmiyordum. Daha önce hiç böyle bir yerde bulunmamıştım, her şey çok yabancı hissettiriyordu.
İçimdeki tedirginlik, masanın etrafındaki şıklık ve yemeklerin sunumuna karşı duyduğum hayranlıkla karışıyordu. Sushi’ye uzanırken tereddüt ettim; daha önce hiç tatmadığım bir yiyecekti ve nasıl tepki vereceğimi bilmiyordum. “Bu harika,” dedim, ama aklımda Murat'ın beğenip beğenmeyeceği ya da bu deneyimi onun kadar rahat yaşayabilecek miyim soruları dönüp duruyordu.
Bu masadaki her şey bana yeniydi; yalnızca yemekler değil, ortamın kendisi de. Murat, her zamanki rahatlığıyla yemeklere dalmışken, ben kendimi biraz daha dışarıda hissediyordum. Masanın üzerindeki çatal bıçaklar, dikkatle yerleştirilmiş peçeteler ve loş ışıklar, bana ait olmayan bir dünyanın parçaları gibi geliyordu. Ama aynı zamanda, buradaydım. Her ne kadar alışık olmadığım bir yer olsa da artık bu anın bir parçasıydım.
Murat’ın gelişi, ortamı biraz daha sıcak hale getirse de içimdeki bu yabancılık hissi hâlâ hafifçe varlığını sürdürüyor gibiydi. Her lokma, sadece yeni bir tat değil, aynı zamanda alışmaya çalıştığım bu yeni dünyaya bir adım daha atmak gibiydi.
Bir tarafta elimde sınıf grubu mesajları dururken diğer tarafta omzumdan hafifçe alınan parmaklar vardı.
“Yoğun bir mesaj kutun var anlaşılan.”
“Aa hayır, okulla ilgili.”
“Gösteriyi mi konuşuyorlar?”
“Son gösteri durumları işte. Sen de o kadar piyano çaldın. Kimse seni aramadı mı?”
“Önceliğim şu an telefon değil.”
“Sen de acıktın.”
“Senin yanına otursam sorun olur mu?”
“Bir sürü sandalye var, karşıma geçte ne yediğini düzgün göreyim. Benimle iddiaya girmiştin.”
Yine de yanımda oturmuştu. Benim yanıma oturmasa iyiydi.
“Sushiyi ilk kez yiyen biri için güzel bir mekândır diye düşünüyorum. Beğendin mi burayı?”
“Gel hamsiye ihanet et diyorsun.”
“Hamsi hamsidir. Diğerleri balıktır. İhanet etmiyorsun.”
“Yani bu doğru oldu. Sanki oda ısınmaya başladı.”
“Üşümüştük.”
“Buranın sahibi sen misin yoksa?”
“Hayır, aile işimizden dolayı böyle mekanlara sık sık gidiyoruz. Bu vesileyle mekân sahipleriyle ahbaplıklarda kuruyorum.”
“Zenginsin. Dışarıdan zaten anlaşılıyor bu. Sadece yeşil görünüyorsun derdi eğer arkadaşım burada olsaydı.”
“Beni dolar olarak görmüyorsun değil mi?”
“Elimdeki telefonun ekranını kapatarak onu masanın üzerine koyuyordum.
“Buraya girdiğimde üzerime yapışan bakışlar vardı. Neyin ima edildiğini anlamayacak kadar saf değilim.”
“Emin ol paradan daha değerli şeyler var.”
“Yok, içimde ben de bu dediğine inanıyorum ama parayla daha kolay elde edilebiliyor güzel şeyler. Mesela uçak bileti. Buraya gelmemi o sağladı. Mesela senin kolaylıkla çaldığın o piyano. Benim hayalimken senin gibi maddi geliri iyi olan insanların gerçeği. Seni suçlamıyorum ama hayat adaletsiz.”
“Doğru, emin ol Allah bir yerden alıp başka bir yerden veriyor.”
“Bilmiyorum, benim ulaştıklarım hep ellerimden kayıp gidiyor.”
“Çok umutsuzsun. Ondan mı bu kadar uzak tavırlısın?”
“Umudu bir hayale bağlayıp geldim. Yoksa asla burada bir sushi restoranında bir adamla oturamazdım.”
“Bir adam, beni hala yabancı olarak nitelendiriyorsun.”
“Huyum öyle. Söylemlerim can sıkıcı olabilir.”
“Yine de sen insanların bakışlarını umursama. Senin kızacağın şekilde biri bakışlarıyla sana imada bulunuyorsa görme çünkü ait olduğum her şeye sahipsin.”
Bu da neydi ya?
“Beni tavlamaya mı çalışıyorsun?”
“Ah şey bunun için söylemedim.”
“Murat, bir erkeğin ne niyetle bir kızın yanında olduğu bellidir. Senin yanındaki benim varlığım sana küçük de olsa bir umut veriyorsa ben keskinim, sınırlarım sabit. Senin yolunsa hep uzağa…”
“Dünya senin sandığından daha merhametli bence. Bir sonraki düşünceni bilebilir misin? Bu da öyle bir şey. Bu hayat binlerce defa yaşandı, Mâni. Belki bu sefer farklıdır.”
“Ama ben bu hayatı bir kere yaşıyorum. İyi birisin şu an ama nereye kadar iyisin? Yüzüm gülmeye başladıktan sonra ağlatırsın. Adı ne olursa olsun arkadaş olmak bile olsa bunun adı tehlikeli.”
“Mâni…” cümleyi kuramadan odaya yiyecekleri getirmişlerdi. Onlar odadan çıkana kadar gıkımızı çıkarmamıştık.
“Mâni, iyi ki tavırların sert ve net. Neye kapılacağından korkman belki de en doğrusu. Kendini korumaya çalışma şeklin ilgimi çekiyor. Benim için yorucu olsa da kendini kolladığın için mutluyum.”
Bir yandan yiyecekleri yiyip diğer yandan sohbete devam ediyorduk. Yemeği yemeye başlayacaktım ama önümde çubuklar duruyordu. Uzağıma konulmuş çatalları alarak yavaş yavaş yemeye başlamıştım.
“Bir an da fikrini değiştirdin, ne oldu Murat? Konuşman sanki başka bir düşünceye evrildi.”
“Kerem’in saçmalıkları gibi tuhaf şeylerden kaçabiliyorsun. Hak etmediğin ortamda izleyici olmak yerine kontrolü eline alıp ortalığı yakıp yıkabiliyorsun. Üzülsen bile bu karakterinin önüne geçmiyor. Söylenmelerin bile günbegün seni doğuruyor. Çok hoş bir karakterin var. Senin büyüdüğünü izlemek güzel olacak.”
“O kadar uzun vadeli hayatımda olacaksın yani?”
“Tanıştık, ismini unutmayacağım kadar çok hem de.”
“Daha önce bir kadının adını unuttun mu hiç?”
“Daha önce bir kadına karşı bu kadar korumacı olmak istemedi içim.”
“Fark ne peki?”
“Çok tanıdıksın, aklımdaki fısıltıların acımasızlığını sana bakmak durduruyor. Biliyor musun?”
“Biraz yemek yemelisin.”
“Saçların, sanki parmağım tek bir lülenden geçse özlemim giderilecek.”
“Böyle şeyler diyeceğine bismillah çekmelisin.”
Gülüyordu.
“Bismillahirrahmannirrahim.” diyerek yemek yemeye devam ediyordu. Daha önce onu böyle iştahlı gördüğüm olmamıştı. Belki de dediklerinin üstünü bu şekilde örtecekti. Çok ama çok derinden girmişti duygulara ve ne ara oluşmuştu onun içinde bu duygular anlayamamıştım. Masadaki yiyecekleri bitirene kadar yemiş yemiş ve çoğu şeyi bitirmişti.
“Öhü Öhü,”
“İyi misin Murat. Al su iç.”
Suyu içememiş ve öksürüp göğsüne vurmaya devam etmişti. Boğazında onu sıkan birkaç düğmeyi açmış ve sırtına vurmuştum. Gerim gerim gerilmiştim orada ona bir şey olacak diye. Bir elim Murat’ın iki göğsünün arasında yemek borusuna hamleler yaparken diğeri de sırtını sıvazlıyordu.
Kollarımın arasındayken “Su,” demesiyle masanın üstünde ne ara bıraktığımı bilmediğim bardağı alıp içmesine yardımcı oluyordum.
“İyi ol, iyi ol lütfen.”
“İyiyim.”
Ya pul biber yanlışlıkla boğazına kaçmıştı ya da yediği onca şeyden biriydi. Çok kötü olmuştu. Murat öksürerek: “İddiayı kazandım değil mi?” dediğinde derin ve anlamsız bir nefes vermiştim.
“Ölüyorsun sandım.”
“Bir şey olmadı.”
“Sağlığın Murat. Ayağa kalk, kalk ayağa biraz.”
Gözlerimi ondan almaya çalışırken aklım da fikrim de karman çorman oluyordu. Çünkü aklımda olan kişi aslında Kerem’di. Kendimi kötü hissettiğim için yardımımı yapar yapmaz geri çekilmiştim. Murat benim ne düşündüğümü biliyor gibi gülümsedi ve bana “Kendini sakın kötü hissetme ve endişelenme. Gitmeyeceğim.” derken derin bir nefes çekerek ekledi: “'Seni izlediğim için ilk başta yavaş yedim.”
“Artık ısındık ve doyduk. Gitsek mi?”
“Gidelim mi?”
Solumda kalan camın dışına bakıyordum. Şansıma her yeri yıkacak düzeyde yağan bu güçlü yağmur şimdi küçük bir çiseden ibaretti. Yolların açıldığını öğrendiğim gibi Murat'a kalkmak istediğimi belli eden bakışlarıma cümlelerimde dahil oluyordu. Yollar su dolu olmasına rağmen gitmekte ısrarcıydım. Murat hesabı ödemek için önden gidecekti fakat onu kolundan durdurmuştum.
“Alman hesabı ödeyelim mi?”
“Düşünmem lazım. Hayır.”
“Neden?”
“Hem iddiayı kazandım hem de buraya gelmek konusunda ısrarcı olan bendim.”
“Öyle bir şeyi hatırlamıyorum.”
“Zıtlığına hayran bıraktırıyorsun.”
“Hiçte bile. Yemekler güzelmiş.”
Tabağımda kalan son kaşığımı yedikten sonra Murat eliyle yanağımı sıkmıştı.
“Yanaklarının tombişleşmesinden belli.”
“Kimin yanakları tombiş!” derken ağzımdaki yiyecekler Murat'ın suratına fışkırmıştı.
“Murat,”
Gözlerini kapatan Murat'ın yüzünü peçeteyle silmeye çalışıyordum.
“Normalde böyle şeyler yapmam.”
“En iyisi lavaboya gideyim.”
Masadan kalkmıştı. Onun lavaboya gittiği sırada kendimle dertleşiyordum.
“Ah her şeyi elime yüzüme daha doğrusu Murat'ın yüzüne bulaştırdım. Benim burada ne işim var ya! Çabucak evime gitmek istiyorum. Dinlenmek istiyorum. Ah Kerem. Sinir adam!”
Murat gittikten bir süre sonra ben de yemek odasından çıkmıştım. Geldiğimiz girişe doğru yürüdüm ve onu beklemeye başladıktan yaklaşık on dakika sonra Murat yanımda oluvermişti.
“Hala yakışıklılığından bir şey kaybetmemişsin.”
Ne dedim şimdi böyle. Dilini ısır Mâni.
“Ağzımı fışkırtmış... Aao neyse. Bu iğrençliği konuşmamıza gerek yok. Daha ağzımı açmayacağım.”
“Zıt biri olarak beni yakışıklı bulacağını düşünemezdim.”
Kurduğu cümlenin altında yatan sevinç gülücükleri her yerinde güller açtırmıştı sanki. Sevineceğini bilseydim. Hiç demezdim.
“Benim ölen kedimde yakışıklıydı.”
Garson “Atkınızı düşürmüşsünüz hanım...”
Murat “Zıt. Hanım efendinin adı zıt.”
“Sağ olun da şöyle nitelendirmesen mi?”
Atkım o kadar inceydi ki getirmesine bile gerek yoktu. Dondurmuştu beni. Neden daha düzgün şeyler giymezsin ki Mâni!
Murat “Öyle gözünü bir yere dikip oraya çakılı bakmamalısın. Kimse öğretmedi mi?”
Başımı döndürmüş ona bakıyordum.
“Nedense tekrar ölen kedimi hatırladım. Dikkat çekmeye bayılırdı o da.”
Yanımda duran saksıdaki çiçekle ilgileniyordum.
“İkimizin de amacı aynı yani?”
“Duyamadım. Tekrarlar mısın?”
“Hadi zıt kız gidiyoruz.”
Onun yürüyüşünün peşinden ben de yürümeye başlamıştım.
Arabaya bindiğimizde Murat soruyordu “Evinin adresini verir misin?”
“Veremem. Niye veriyim ki? Ne yapacaksın?”
“Evime tablo yapıp asmayı düşünüyorum ya da izin verirsen seni evine götüreceğim.”
“Buraya kadar adres vermemiştim nasıl gelebildin ki?”
“Ezber yaptığın zamanlarda buradaki bir parka üç kere gelmiştik. Unutma.”
“Aa doğru” deyip evimin adresini ekrandaki haritaya giriyordum. Murat arabayı kullanırken Kerem’in sesi kulaklarımda çınlıyordu.
“O kadar uzun zamandır tüm ters tepkilerime laf dememişti ve bugün artık bu huyumdan bıkmıştı. Acaba yarın benimle konuşacak mı?”
Birden beliren sesin telefonumdan geldiğini görünce gelen mesaja bakmıştım. Hem beni sevindiren hem de üzen bir mesajdı bu. Aylin birkaç günlüğüne İstanbul’a gelmiş ve kapımın önünde beni bekliyormuş. Bana geldiğini telefonda söylemeyip sürpriz yapmış. Ondan beklenen bir hareket olduğundan dolayı en sevdiğim hem de en sinir bozucu arkadaşımı evimde ağırlamak benim vazifemdi. Sinir bozucu dediğim yanıysa Aylin çok fazla dalavereci bir kızdı. Hangi neden için buraya geldi bilinmez.
Mesaja karşılık veriyordum.
“Geliyorum. Üst kat evim unutma. Saksının altında yedek anahtar var. İçeriye gir ki üşütme.”
Eve yaklaşırken Murat’ın sorusuyla karşılaşıyordum.
“Misafirin mi var?”
“Arkadaşım gelmiş. Yemek ve yol için teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Evin burası mı?”
“Evet,” derken ben Murat arabayı park etmişti. İşte o an bir de baktım ki Aylin arabanın önünde.
Her zaman ki klasik Aylin. Ondan böyle bir hareket beklememek hata olurdu. Hayatımızın çoğunu Aylin’le birlikte geçirdik. O hayatımda olduğu sürece başıma beklenmedik her şey gelebilir. Demek istediğim Aylin’le birlikte girmemen gereken hayatlara dâhil olabilirsin. Her iki yakın arkadaş gibi bizim de hayalimiz büyüyünce birlikte yaşamaktı. Ama Aylin’in bundan daha büyük bir hayali vardı. Kocasıyla birlikte yaşamak. Benden dört yaş büyük olan Aylin bu yıl okulunu yeni bitirip KPSS sınavına girmişti. Puanı yüksek olsa da istediği yer tutmuyordu. Çok istekli olduğu için tekrar sınava hazırlanıyordu. Ayrıca Aylin inanılmaz başına buyruktur. Ne isterse onu yapar, onu yaşar. Benim tam tersim yani.
“Hadi dışarı çık Mâni. Bu yanındaki de kim böyle?”
Onun ağzını okurken yüz ifadesinden de şunu seziyordum. Yakışıklı bir adamı tavlayan kız gibi! Aylin’in bana yıllardır yaptırmak istediği şey buydu. Muhteşem üçlüyü buldun mu hayatın kurtulur derdi. Aylin bunun doğru olmadığını bilse de beni Murat’a yakıştırıp duracaktı. Kesinlikle bu arabadan inmemeliydik.
“Murat onu ezip geçsen kaç sene hapishanede yatarız?”
“Ne?”
“Başka bir şeyler yapsak mı acaba? Yağmurda dondurma yiyip üşütsek ve konuşamaz hale gelsek. Nasıl fikir sence?”
“Arkadaşını görür görmez dilin iyice çözüldü.”
Aylin eliyle camı aç işareti yaparken “Efsane, bu adam o adam.” söylemlerinde bulunuyordu.
“Basıp gitsene sen. Hiç buraya gelmemişiz gibi.”
“Arkadaşın bir şeyler söylüyor. Camı açıp onu mu dinlesek?”
“Sen hiç onu dinleme. Hatta ben arabadan ineyim. Sen bas gaza git.”
“Beni görmemesi mi gerekiyordu arkadaşının?”
Aylin’in ağzı hiç durmuyordu. Üstelik Murat’ın araba camını rahat bırakmıyordu.
Murat “Yalnız arkadaşın zor da olsa camımı kırabilir.”
Yutkunarak “Benimle tanıştığına bugün pişman olacaksın. Camın kırılması emin ol ikimiz için en alt sınır.”
Aylin bu sefer Murat’ın tarafındaki cama geçerek cama yapışıyor ve Murat’ı daha net görmeye çalışıyordu. Arkadaşımın pati izleri camda çoktan çıkmaya başlamıştı. Gerçekten de utanıyordum.
“Mâni, insek mi arabadan?”
“İnelim. İnelim ama Aylin’in yapacağı ve yapmak istediği hiçbir şeyin sorumluluğunu almam. Ona göre in.”
“Bu kadar korkutucu olan ne bilmiyorum.”
Senelerdir birlikte yaşam sürdüğüm Aylin’in karşısına henüz yeni adapte olmaya başladığım bu adamla birlikte çıkıyordum. Onun bir şeyleri yanlış anlamasından çekindiğim için alel acele arabadan iniyordum ki hemen ardımdan selamlaşmak için Murat arabadan inmesin mi! Ben inmez diye beklemiştim.
Murat: “Tanıştığımıza memnun oldum ben Murat.” diye elini uzatırken Aylin adamı yıllardır tanıyormuş gibi Murat’ın uzattığı eli önemsemeyerek ona sımsıkı sarılmıştı. Aylin’in bir erkeğe dokunması benim tersime bu kadar kolaydı işte.
Aylin “Mâni’nin erkek arkadaşı mı var? Bu oldukça ilginç.” derken Murat’ın kalçasını dahi incelemişti. Aylin! Onun bu ince detay bakışlarını gördükçe yerin dibine giriyordum.
Tek çare Aylin’i eve iteklemekti.
“Aylin hadi eve üşüteceksin.” deyip onu itekledim. Bir yandan Aylin’i itekleyip bir yandan Murat’a “Gerçekten teşekkür ederim. Şimdi git.” derken tek amacım Murat’ı bu saçmalıktan uzaklaştırmaktı.
“Sorun değil. İstediğin her zaman bana teşekkür edeceğin yerlerde olacağım.” demesiyle güçlü bir bedeni iteklemeye çalışan kollarım ve Aylin’in dili bir anlığına durdu. Aylin’in hareketlenmesiyle onu merdivenlerden yukarıya doğru itekleyip ikimizi de eve soktum.
“Bu da neydi böyle? Bu çocuk sana sırılsıklam âşık kızım. Sana dünya klasiklerinden en güzel sözü söyledi. Elini çabuk tut ve onu avla.”
“Saçmalama Aylin bana yardım etmeye çalışıyor sadece. Hem benim...”
“Senin... Ne? Desene yoksa birini mi düşünüyorsun! Hadi anlat. Bunca yıldır seni hiç bu kadar çevresi dolu görmemiştim.”
“Sus artık Aylin, çevrem doluymuş, ben değilim. Olsa bile, her şeyi mahvettim zaten, bildiğin gibi.” dedim, boğuk bir sesle Kerem’i anlatmaya çalışırken. Belki de o an biraz fazla kaçırmışım Kerem’i gerçekliğe. Aylin’se duygusal söylemlerim karşısında şok olmuştu.
Aylin şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı, ellerini havaya kaldırdı. “Ne yaptın sen şimdi? Ciddi misin? Oğlan sana bayağı bir ilgi göstermiş, bunu görmemek için kör olmak lazım. Sen de ona karşı ne yaptın, pat diye soğuk mu davrandın?” diye sordu, sanki inanmak istemiyordu.
“Yani... Aferin sana, ilk kez biri hoşuna gidiyor, sen de hemen mahvediyorsun. Tebrikler!” dediğinde, elleri bana alaycı bir alkış yapar gibi hareket etti. İçim burkuldu, anladım ki gerçekten rezil olmuştum.
“Nasıl düzelteceğimi bilmiyorum, Aylin. Artık olmuyor sanki…” dedim, sesim kısık ve çaresizdi.
“Anlat Mâni, o dudaklar sana doğru yaklaşırken ne hissettin? Kalbin nasıl attı, ya da aslında ne hissetmedin?”
“Ne hissetmedim mi? Niye bunu soruyorsun?”
“Mâni, bu senin standart durumun, sana ne desem az kalır. Sana ne hissetmedin, diye sorarsam belki de senin ne hissettiğine dair gerçek bir ipucu bulurum.”
“Aylin, zaten ben bu işlere alışık değilim. Hep uzak durdum, şimdi ne yapacağımı bilemiyorum,” dedim, sesim biraz çatallıydı.
Aylin gülümseyerek göz kırptı: “Biliyorum, senin için bu çok yeni. Ama bence dudaklar sana yaklaşırken kalbin en azından biraz çarpmıştır, değil mi? Yoksa neden o anı unutmuyorsun?”
“Unutmamamın sebebi kalbimin çarpması değil, ne yapacağımı bilemediğim içindi,” diye cevap verdim. “O an kafamın içi sadece kaçmak istedi anlıyor musun? Birden o gelip Romeo oldu falan hepsi benim için ancak bir rüya olabilirdi ama orada bu durum bir kâbus gibi gerçekleşti. O kadar insanın içinde benim için imkânı olmayan bir hayal ve son derece korkunç bir kalp çarpıntısı... Sadece bir sonraki andan kendimi kurtarmak istedim ama o an aklımdan hiç gitmiyor. Diğer insanlar tarafından eleştirilecektim Aylin. Bu etik bile değildi. Kerem niye bu kadar ileriye gitmek için ikimizi zorladı anlayamıyorum. O bir öğretmen.”
“Yani ne diyeyim Mâni, sen resmen bu işlerin Picasso’susun! Adam dudaklarını sana yaklaştırıyor, sen kaçmaya çalışıyorsun. Böyle roman olur mu? Sanki kafanda üç katmanda film çekiliyor: ‘Kaç, don, mahvet!’” dedi ve hafifçe güldü.
“Ne diyorsun ya sen? Korktum ben Aylin. Burada yaşamayı başarmak zaten yeterince zorken bir de sen alay etme.”
Aylin başını yana eğip takıldı: “Korktun ha? Vay vay vay! Demek o meşhur Mâni, aşk karşısında buz kesiyormuş.”
Yüzüm iyice asıldığında o sözlerini yumuşatarak devam etmek istemişti. Yine de sözlerini yumuşatamamıştı.
“Ama bak, bu hayat derslerinden biri işte. Belki de böyle rezil olmak lazım ki ne yapacağını öğrenesin.”
Gözlerimi kaçırdım, “Evet, ben hep uzaktan izledim böyle şeyleri. Şimdi içine düştüm, bilmiyorum nasıl çıkacağım.”
Aylin omuz silkti, “Ooo, çıkarsın, sen biraz korkak ama inatçısın. Hem de çok. Bu Kerem neyse artık, konuş istersen onunla?
“Nasıl konuşayım ki? Zaten her şey berbat oldu,” dedim, içimi kaplayan o kararsızlıkla.
Aylin aldırmaz bir tavırla omuz silkerek, “Berbat olduysa da bırakmaz mıyız öyle kolay! Hem, bu Kerem de meraklıysa seni bırakmaz. Bak, ben olsam hemen peşinden giderdim. Ama sen o kadar cesur değilsin, değil mi?”
Gözlerini kocaman açarak bana baktı, sanki meydan okuyormuş gibi.
“Sen peşinden git, ben de senin maceranı izleyeyim,” dedi, kıkırdayarak.
“Bırak Aylin, ben pek o kafada değilim,” dedim, yüzümü ellerimle kapatırken.
Aylin alaycı bir şekilde gülmeye başladı, “Kafanda olmaması sorun değil, o kafaya gelmen lazım. Gel de gör bakalım, belki o buz da erir.”
Bir an sustuk, aramızdaki hava hafif hafif ısındı.
“Sen en iyisi biraz rahatla, belki Kerem’i unuturuz,” dedim.
Aylin alaycı bir ifadeyle, “Unutur muyuz hiç! Ama belki sen ona bir şans verirsin. Bak, hayat kısa, aşkı yakala!” dedi ve sonra kafamı hafifçe okşadı.
Ben ise gözlerimi kısarak, “Aylin, senin bu macera kafan beni yoruyor,” dedim.
O ise güldü, “İşte bu yüzden seni seviyorum Mâni.”
Aylin’in o uçarı, “hayatı yakala” tavrı benim içine düştüğüm karamsarlığa pek uymuyordu. Ama yavaş yavaş onun enerjisi bulaşıyordu bana da.
“Peki ya yaşıyor muyuz gerçekten, yoksa biz sadece korkularımızın gölgesinde mi geziniyoruz?” diye düşündüm. Kerem’le yaşadığım o anı tekrar tekrar zihnimde oynattım. O dudaklar bana doğru yaklaştığında kalbim korkudan değil de belki de o anı yaşamak istemekten dolayı hızla çarpabilirdi… Ama ben o hissi fark edecek kadar kendime izin vermemiştim.
Aylin gülümseyerek dedi ki:
“Hayat, mucizelere inanmayanların önüne kapı açmaz, Mâni. Kerem senin dünyandan, sen de onunkinden farklı bir alemde olsan da bazen iki dünya çarpışır, birleşir ve hiç beklemediğin kapılar aralanır. Mucize, tam da o an gelir.”
“Birçok aşkı olan Aylin Hanım’dan engin tavsiyeler,” diye gülümsedim, içim biraz hafifleyerek.
Aylin esprili bir tonla, “Şimdi kafanı biraz dağıtalım da bu Kerem meselesini nasıl çözeceğiz, ona bakalım.” dedi.
“Olur.”
“Peki, bu Kerem okul dışında nerelerde olur, neler yapar, hiç fikrin var mı?” diye sordu.
“Hiç bilmiyorum,” dedim, ellerimi ovuşturarak. “Okulda bile fazla göremiyorum onu.”
“Bak, seni anlıyorum Mâni ama o adamı okulda görüyor olman yetmez ki. Onun hayatının dışı da var. Nerede oturuyor, nerelerde takılıyor, onu bileceğin bir yol olmalı.” diye devam etti.
“İşte asıl mesele de bu,” dedim. “Ev adresini bilmiyorum, sosyal medyası çok dolu dolu ama kendisiyle ilgili bilgiler çok az. Her ünlü gibi gizli gizli yaşıyor. İnternette de aradım, bulamadım.”
Aylin’in kaşları bir anda kalktı, gözleri kocaman oldu. “Dur bir dakika… Sen ne dedin? Ünlü mü dedin?”
Başımı hafifçe salladım. “Evet. Kerem Atasoy. Hani… müzisyen. Üniversiteye ders vermeye gelenlerden.”
Aylin’in ağzı açık kaldı, sonra bir anda yastığa abanıp yüksek sesle bağırdı: “SEN BANA BU ZAMANA KADAR KEREM ATASOY’U NORMAL BİR ADAM DİYE ANLATTIN!”
Kıkırdadım. “Çok da normal değilmiş, haklısın.”
Kendini koltuğa atarken dramatik bir iç çekişle devam etti: “Ben de burada ha bire ‘neden kaçtın’ diye sana ayar çekeyim… Meğer adam ulusal hazineymiş!”
Ben başımı iki elimin arasına aldım. “Yani… öyle çok da…”
“ÇOK DA NE KIZIM! Adam yakışıklı, karizmatik, ünlü, müzikle uğraşıyor, üstelik öğretim görevlisi. Bu… Bu tam bir Netflix dizisi. Ve sen bu diziyi iptal etmeye kalktın!”
“Nereden aklına geliyor senin bu tip benzetmeler?”
Aylin hızla doğrulup karşıma geçti. “Mâni, sen gerçekten bu konuda evrene çok fazla ciddiyet borçlusun. Yani hem üniversitede hoca hem ünlü hem yakışıklı… Hem de seni öpmeye yaklaşmış?”
Yastığı kaptı, suratına bastırdı ve içli içli bağırdı: “Ben bunu hak etmiyorum! Kerem Atasoy senin hayatına giriyor ve ben dış ses olarak bu kadar geç dahil oluyorum? REZALET!”
Gülmemi zor tuttum. “Aylin…”
Aylin yastığın arkasından, sesini incelterek konuştu: “Söyle Mâni… O seni öpmeye yaklaşırken arkada slow motion müzik çaldı mı? Dünya durdu mu? Yoksa sen direkt kaçıp zamanın akışını bozdun mu?”
“Zamanı ben bozdum evet… kendimi de.”
Aylin hemen doğrulup ciddileşti. “Tamam. Şimdi ‘Gurur ve Önyargı’ kısmını atlattık. Sıra ‘Kerem’in Evi Nerede?’ bölümünde. Detay ver.”
“Hiçbir şey bilmiyorum ki… Evini bilmiyorum. Sosyal medya dolu ama özel hayat sıfır. Aradım, taradım, bulamadım.”
Aylin’in gözlerinde bir parıltı belirdi. Telefonunu kaptı, parmakları klavyeye yağmur gibi bastı. “O zaman devreye Aylin Sherlock giriyor. Gizli hesaplar, check-in’ler, hayranlar, tag’ler… GEREKİRSE HAYRAN FORUMLARINA BİLE GİRERİM!”
“Abartıyorsun.”
“Hayır Mâni, tam kararında yanıyorum şu an. Çünkü bu fırsat bir daha gelmez. Ünlü biriyle göz göze gelmişsin, sonra o gözlerden kaçmışsın. Şimdi o bakışların peşine düşeceğiz!”
Gözlerimi devirdim ama içten içe Aylin’in enerjisine kapılmaya başlamıştım bile.
“Gerçekten hiç mi ipucu yok? Bir kafe, bir lokasyon, bir kahve bardağı markası?” diye sordu, sanki az sonra CIA veri tabanına sızacak gibi bakarak.
“Bir keresinde Nejla bir kafeden bahsetmişti. Oraya Kerem’i görmek için gitmek istiyordu ama öyle herkesi içeriye kolay kolay almayan bir yerdi. Tam adını hatırlamıyorum ama içinde ‘Martı’ vardı sanki.”
Aylin bir anda ayağa fırladı, koltuğun üstünde zafer kazanmış gibi durdu. “MARTI! İşte bu! Operasyon Martı başlıyor. Artık o kafe, bizim yeni karargâhımız. Turşuları unut. Bize sıcak kahve, soğuk planlar lazım!”
Ben, olan bitene hâlâ adapte olmaya çalışırken, Aylin çoktan arka cebinden rujunu çıkarıp “Gideceksek, güzel gidelim” diye mırıldanmaya başlamıştı bile.
“Operasyon Martı başlıyor,” dedi Aylin, hâlâ koltuğun üstünde kahramanlık pozundayken. Ben ise usulca ayağından tutup onu aşağı çektim.
“Aşağı in de önce hangi Martı olduğunu bulalım. İstanbul’da beş yüz tane vardır kesin,” dedim gözlerimi devirdim ama dudaklarımda hafif bir gülümseme vardı.
Aylin ciddileşir gibi yaptı, ama yapamadı tabii: “Doğru diyorsun. Ama ben boşuna dört yıl boyunca eski sevgililerimin profillerini FBI gibi didik didik etmedim. Şimdi sıra Kerem’de.”
Telefonunu çıkarıp hızlıca arama çubuğuna yazmaya başladı:
“Martı Cafe Kerem Atasoy… Martı Coffee Müzik… Martı Art Cafe...”
Her yazışında dudaklarını büzüyor, sanki şifre çözüyordu.
Sonra gözleri parladı. “Bak bak! Geçen yıl bir hayran sayfasında çekilmiş bir fotoğraf. Arka planda ‘Martı Kültür Sanat’ yazıyor. Beyoğlu!”
“Emin misin?” dedim, heyecanım sesime yansımıştı istemeden.
Aylin bana baktı, gözlerini kısmıştı: “Emin değilim, ama umut fakirin ekmeği değil miydi? Sen de o ekmekten yedin biraz önce.”
Ben başımı iki yana salladım, içimdeki kıpırtı daha da büyümüştü. “Ama bu çok saçma. Ya orada olmazsa?”
“Olmazsa olmaz. Ama olursa...?” dedi ve bir kaşını kaldırarak elini omzuma koydu.
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra ekledi: “Hem düşün. Oraya gidip onunla karşılaşmazsan bile, en azından kahveni yudumlarken ‘ben bir şey yaptım’ dersin. Kendi dizinin başrolü oldun. Ne güzel işte.”
Bir an düşündüm. Bu düşünce, kaçmaktan daha az yorucuydu. Daha az acıtıcı.
“Peki… Ne zaman gidiyoruz?”
Aylin gözlerini kocaman açtı, ağzı açık kaldı. “Sen… sen ‘gidiyoruz’ mu dedin?”
Gülümsedim. “Beni sen bozdun Aylin. Artık geri dönüş yok.”
Aylin zıplayarak sevinç çığlığı attı. “Yarın okuldan sonra gidiyoruz! En havalı halini giyiyorsun, makyajını ben yapacağım. Biraz da göz kontağı çalışacağız. Gerekirse prova bile yaparız. Tatbikat gibi düşün.”
“Tatbikat mı?” dedim kahkaha atarak.
“Evet. Bu aşk tatbikatı Mâni. Biraz kalp çarpıntısı, biraz kahve, belki biraz müzik... ama kesinlikle kaçmak yok. Anlaştık mı?”
“Otur oturduğun yerde Aylin. Bu kadar eğlence yeter.”
“Mâni, sabahtan beri anlattığın her şey şaka falan mıydı? Niye birden söndü enerjin?”
“Mantıklı olalım. Üzüldük, güldük, eğendik ama bu benim iç abartım olabilir. Biliyorsun öyle bir adam beni ne yapsın? Sen de üzme beni. Ünlü şarkıcı ve öğretim görevlisi adamın kendileri. Hem adı üstünde üniversite bak ünü ver site oluyor. Bu sayede okul ünlü öğrenciler çıkartıyor. Belki ben de bir gün ünlü olursam o ‘Martı’ isimli yere gidip Kerem’i görürüm ama şimdilik bu iş yaş.”
“Güzel espri. Doğrusu üniversite ama. Paralı okul böyle oluyormuş demek. Kapıda şu yakışıklı adamla seni gördükten sonra belki de Kerem Atasoy’la senin aranda bir şeyler olabilir. Dedeni bu okula para vermeye ikna etmemizin üstüne bir de bu muhteşem üçlünün orada olması… Vay be. Keşke benimkiler de senin ailen gibi zengin olsaydı. Para parayı çekiyormuş.”
“Ne zenginliği ya.”
“Bizimkiler dedeni hep zengin anlatır valla. Kirli çıkı kızım senin deden.”
“Yani, dedem kolay kolay para harcamaz. Dedemi ikna etmeye çalışırken sen de oradaydın.”
“Deden komik adam ve sana iyi fakir edebiyatı yapıyor. Neyse Kerem Atasoy’un ev adresini bulacağım ben sana.”
“Zor o iş Aylin.”
“Umut fakirin ekmeğidir.”
Aylin’in Kerem’i araştırması sanki hiç bitmeyecek gibiydi.
“Yok, maalesef. Bu ünlülerin ev adresi niye internette yazmaz ki! Hemen gidip adamın bir şekilde gönlünü almalısın. Yoksa çoktan başkası kapar. Ünlü, yakışıklı ve zengin. Muhteşem üçlüyü herkes ister.”
“Yarın ola hayr ola.”
“O zaman bugün yatıp uyuyalım ve yarın sen de okuluna git ben de sana enfes yemekler hazırlayacağım.”
“Nefis yemekler mi? Zehirlenmeyelim bence hiç, ben yaparım yemeği.”
“Dalga geçme benimle Mâni.”
“Hep sen mi laf sokup duracaksın Aylin Hanım?”
Aylin gözlerini devirdi, sonra dramatik bir şekilde kendini koltuğa attı.
“Bak şuna ya! Hem Kerem Atasoy’u elinin tersiyle it, hem de benim gurme hünerlerimi aşağıla. Sen tam olarak hangi dünyada yaşıyorsun Mâni?”
“Seninkinden daha az parlak bir dünyada sanırım,” dedim gülerek. “Orada ne ünlü adamlar beni öpmeye kalkıyor, ne de mutfakta harikalar yaratılıyor.”
Aylin koltuğun kenarından doğruldu, gözlerini hafif kısıp ciddi bir ses tonuyla konuştu:
“O zaman yarın bu dünyaları biraz karıştıralım. Sen okuluna git, ben de burayı karargâh gibi kurayım. Kahvaltıdan sonra tekrar plan yaparız. Kafeye gitme konusu net. Ama gitmeden önce... o kalp var ya o kalp, biraz hazırlanmalı. O yüzden sabah seni bol bol gaza getireceğim, haberin olsun.”
“Lütfen sabahın yedisinde zil gibi sesle uyanıp ‘Operasyon Martı başlasın!’ falan diye bağırma, ne olur,” dedim ellerimi kaldırarak.
Aylin sinsice sırıttı. “O zaman alarmları sessize al, çünkü ben çığlıkla uyandıracağım.”
İkimiz de bir süre gülmekten konuşamadık. Sessizce aramızdaki o tuhaf ama tatlı dengeyi içimizde hissettik.
Sonra Aylin hafifçe omzuma yaslandı.
“Biliyor musun?” dedi yumuşak bir sesle.
“Ne?”
“Bazen seni böyle kararsız, panik, umutsuz gördüğümde, sana dair en sevdiğim şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü senin içindeki o dağınık kız… hâlâ en saf şeylere inanıyor. Ama sadece inanmak yetmiyor. Bazen peşinden gitmen lazım. Hadi bu kez git.”
Başımı onun omzuna yasladım.
“Yarın…” dedim usulca.
“Yarın,” diye tekrar etti Aylin. “Ama sabah sekiz buçukta evden çıkıyoruz, haberin olsun.
“Yarın okula gittiğimde zaten görürüm Kerem’i. Öyle deli gibi kapı kapı dolaşıp arama perilerini unut.”
“Ben senin yanında değilken sana gelen o sus perileri ne olacak peki? Yine adamı görüp sinersin olduğun yerde. Ben de Kerem Atasoy’la tanışamadan göçer giderim artık.”
“Saçmalama,” dedim ama içimden bir tebessüm geçti.
Bazen insanı hayata bağlayan şey, sadece bir dostun saçmalarken içtenlikle gülümsemesidir.
“Turşu yiyelim mi?”
“Ya Mâni! Konuyu turşuya mı bağladık?”
“Dedem benim turşumu kurmuş kızım. Bana bir kala kala o kaldı. Hadi yiyelim. Ekşi ekşi…”
Aylin gözlerini kıstı, ardından dudaklarını büzerek homurdandı:
“Bak ya... sen bu ‘ekşi ekşi’yle kendini kandırıyorsun ama ben yemem o turşuyu, ben drama severim!”
Kavanozu açarken içeri yayılan sirke kokusuna hafif burun kıvırsa da, kaşığı kaptı.
“Yalnız kabul edelim, bu dedenin turşusu da Kerem kadar gizemli. Yani adam hem görünmüyor hem ekşi etkisi yaratıyor. Ama olsun, biz bu ekşiliği seviyoruz galiba.”
“Yok ben korkuyorum bu ekşilerden. Yani Kerem gibilerden,” dedim, turşuya baktım ama çatala dokunmadım.
Aylin ise kaşığı ağzına götürmeden önce eğilerek fısıldadı:
“Sen sadece sevilmeye alışık değilsin. O yüzden biri sana gerçekten yaklaşınca bunu ya şaka sanıyorsun ya da kaçıyorsun. Ama kimse kaçana turşu vermez. Öyle bir gelenek yok.”
Ben kahkaha attım. “Cümleye böyle başlıyorsun, sonra turşuyla bitiriyorsun. Duygularımın bağırsakları şaşırdı şu an.”
Aylin ciddiyetini bozmadı:
“Şaka bir yana… Bir gün biri seni çok sevecek Mâni. Ama önce sen, biri tarafından sevilmeyi kabul edeceksin. O kişi belki Kerem olur, belki olmaz ama bu defa kaçmazsın. Kaçmamalısın.”
O an, ağzımdaki gülümsemeyle gözlerimde bir buğu arasında sıkıştım.
“Tamam,” dedim fısıltıyla.
Aylin battaniyeye gömülürken bana bir şey demedi ama onun yüzünde o kendine has, bilmiş gülümsemenin var olduğundan emindim.
Ben ise koltuğa doğru uzandım, gözlerimi tavana diktiğimde bir süre sadece Kerem’in yüzü belirdi. Her nereye baksam oradaydı, gözlerimi kapattığımda hafızamın her yerini işgal etmişti. Hiçbir şey düşünmemek sanki artık mümkün değil gibiydi. En çok oydu... Sessizliği dinlemekte mümkün değildi şimdi, o salonun tün uğultusu haka kulaklarımda yankılanıyordu. Peki bunca gürültü içerisinde sevilmeye çalışmak… Belki de her şey orada başlıyordu.
