TESADÜF SEN kitap kapağı

28. bölüm / 30

BÖLÜM 28:GİT DEMENİN BEDELİ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: BÖLÜM 28:GİT DEMENİN BEDELİ

Tuğrul, Bade'nin arkasından birkaç saniye daha baktı.

Koridorun sonunda kaybolan silueti gözden tamamen kaybolduğunda bile olduğu yerden ayrılmadı. İçinde ona doğru gitmek isteyen bir taraf vardı. Birkaç adım atsa, yetişse, kolundan tutup durdursa ve bütün bunların bir yanlış anlaşılma olduğunu söylese belki her şey düzelecekti.

Ama sonra Bade'nin sesi zihninde yeniden yankılandı.

“Git.”

Tuğrul gözlerini kapattı.

Derin bir nefes aldı.

Sonra arkasını dönüp askeriyenin yolunu tuttu.

Arabaya bindiğinde ellerini direksiyona koydu fakat motoru hemen çalıştırmadı. Başını koltuğa yaslayıp birkaç saniye tavana baktı.

Bade'nin gözleri aklına geldi.

O son bakışı...

Sanki gitmesini istemiyordu.

Ama söylemişti.

Ve Tuğrul, onun kararına saygı duyacağına söz vermişti.

Motoru çalıştırdı.

Askeriyeye döndüğünde girişteki askerlerden biri onu fark edip hemen selam verdi.

“Komutanım.”

Tuğrul sadece başıyla selamını karşılık verdi.

Başka hiçbir şey söylemedi.

Biraz ilerledi.

Başka bir asker karşısına çıktı.

“Komutanım, hoş geldiniz.”

Tuğrul yine başını hafifçe eğdi.

Yüzünde öfke yoktu.

Kimseye kızgın değildi.

Kimseye bağırmak, kimseyi terslemek istemiyordu.

Sadece konuşacak hâli yoktu.

Askerler bunu fark ediyordu.

Normalde Tuğrul'un yanından geçen herkes onun sert bakışlarına, kısa emirlerine ve ağır sessizliğine alışkındı. Ama bugün başka bir şey vardı.

Bugün Tuğrul'un sessizliği öfkeye benzemiyordu.

Daha çok kırılmış bir insanın sessizliğiydi.

Koridorda ilerlerken birkaç asker birbirine baktı.

Tuğrul onları fark etse de hiçbir şey demedi.

Tam köşeyi döndüğünde karşısında babasını gördü.

Bir an durdu.

Babası da onu görünce başını kaldırdı.

“Tuğrul.”

Tuğrul hiçbir şey söylemeden yanından geçmek istedi.

“Tuğrul, bak oğlum.”

Tuğrul durdu.

Ama arkasını dönmedi.

Babası birkaç adım yaklaştı.

“İyi misin?”

Tuğrul yavaşça arkasını döndü.

Yüzündeki ifade sakindi.

Ama gözlerinde uzun zamandır biriktirdiği kırgınlık vardı.

“Baba.”

Adam onun ses tonundaki soğukluğu fark etti.

“Oğlum, ne oldu sana?”

Tuğrul kısa bir süre sustu.

Sonra başını iki yana salladı.

“Hani askeriyede baba oğul değildik?”

Babası kaşlarını çattı.

“Tuğrul…”

“Bundan sonra bence dışarıda da öyle olalım.”

Adam şaşkınlıkla oğluna baktı.

“Ne saçmalıyorsun?”

“Hayatıma karışmaya devam etmezsen çok güzel olacak.”

“Ben sadece seni düşünüyorum.”

Tuğrul acı bir şekilde gülümsedi.

“Sen hep öyle söylüyorsun.”

“Çünkü sen kendi başına doğru karar veremiyorsun.”

Tuğrul'un çenesi sıkıldı.

“Bu zamana kadar sen neyi yapamadıysan, hepsini bana zorla yaptırdın.”

Babası sustu.

Tuğrul devam etti.

“İstediğin gibi asker oldum. İstediğin gibi yaşadım. İstediğin insanlarla tanıştım, istemediğin insanlardan uzak durdum. Her kararımın arkasında sen vardın.”

Bir adım yaklaştı.

“Bir kere de benim ne istediğimi sordun mu?”

“Tuğrul, sinirlendirme beni şimdi.”

Tuğrul'un gözleri babasının gözlerine sabitlendi.

“Senin hiç sakin bir zamanın yok ki.”

Babası sertçe nefes verdi.

“Ne demek istiyorsun?”

“Al işte.”

Tuğrul başını iki yana salladı.

“Yine istediğin oldu. Mutlu musun?”

Adam cevap vermedi.

“Rahatladın mı?”

Tuğrul bir an sustu.

Sonra çok daha düşük bir sesle konuştu.

“Benden ne istiyorsan aldın zaten.”

Arkasını döndü.

“Tuğrul!”

Tuğrul durmadı.

“Tuğrul, oğlum!”

Bu kez de dönmedi.

Koridorda bulunan askerlerin bakışları üzerlerindeydi.

Ama hiçbiri konuşmaya cesaret edemedi.

Tuğrul birkaç adım daha attı.

Arkasından babasının sesi bir kez daha duyuldu.

“Tuğrul!”

Yine cevap yoktu.

Askerlerden biri diğerine baktı.

Diğeri hemen gözlerini kaçırdı.

Tuğrul'un geçtiği koridor bir anda sessizleşti.

Normalde birkaç askerin bulunduğu yerde herkes hareket hâlindeydi ama Tuğrul'un yüzünü görenler yavaş yavaş kendi odalarına çekilmeye başladı.

Kimse ondan korktuğu için değil.

Sadece bugün onun yanında durup ne diyeceklerini bilemedikleri için.

Tuğrul odasına girdi.

Kapıyı kapattı.

Masasına oturdu.

Ellerini birleştirip başını öne eğdi.

Bir süre öylece kaldı.

Kapı çaldı.

Cevap vermedi.

Kapı tekrar çaldı.

“Komutanım?”

Tuğrul gözlerini kapattı.

“Gir.”

Kapı açıldı.

Cenk içeri girdi.

Elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı.

“Tuğrul komutanım, rütbeden çıkıyorum, haberiniz olsun.”

Tuğrul hiçbir cevap vermedi.

Cenk birkaç saniye bekledi.

“Komutanım?”

Yine cevap yoktu.

Cenk kaşlarını kaldırdı.

“Tamam, ben yine de girdim.”

Tuğrul başını kaldırmadı.

Cenk sandalye çekip karşısına oturdu.

“Ne oldu?”

Sessizlik.

“İyi misin?”

Sessizlik.

“Bak, herkes sizi konuşuyor.”

Tuğrul yavaşça başını kaldırdı.

Cenk devam etti.

“Bir şey mi oldu? Son zamanlarda çok iyiydiniz.”

Tuğrul'un bakışları masaya indi.

Cenk onun konuşmak istemediğini anlamıştı.

Bu yüzden daha fazla soru sormadı.

Sadece sandalyesinde arkasına yaslandı.

“O zaman ben sadece yanında duracağım.”

Tuğrul cevap vermedi.

“Konuşmak zorunda değilsin.”

Cenk birkaç saniye sustu.

“Kendini çok yorma, olur mu?”

Tuğrul yine sustu.

Odadaki sessizlik uzadı.

Cenk bir süre sonra hafifçe başını eğdi.

“Nasıl dayanıyorsun?”

Tuğrul ilk kez ona baktı.

“Neye?”

Cenk omuz silkti.

“Deniz seni o kadar tersliyor, yok diyor, olmaz diyor ya…”

Tuğrul'un yüzünde çok hafif bir ifade değişikliği oldu.

Cenk devam etti.

“Nasıl dayanıyorsun?”

Cenk hafifçe güldü.

“Haa, o mu?”

Başını salladı.

“Çok basit.”

Tuğrul bekledi.

Cenk'in sesi bu kez daha sakindi.

“Seviyorum.”

Tuğrul gözlerini ona çevirdi.

“Ve benim sevgimin ikimize de yeteceğini biliyorum.”

Tuğrul birkaç saniye sustu.

“Ya yetmezse?”

Cenk hiç düşünmeden cevap verdi.

“Hiç yetmeyeceğini düşünmedim.”

Sonra hafifçe gülümsedi.

“Ben de yetecek kadar severim o zaman.”

Tuğrul cevap vermedi.

Cenk de daha fazla konuşmadı.

O an ikisi de farklı şeyler yaşıyor olsa da aynı şeyi anlamışlardı.

Bazen insan sevdiği kişiden karşılık almak için değil, yanında kalabilmek için sabretmek zorundaydı.

---

Bade hastaneye döndüğünde doğrudan odasına çıktı.

Kapıyı kapattı.

Çantasını masanın yanına bıraktı.

Birkaç saniye öylece durdu.

Sonra gözlerini kapattı.

Tuğrul'un yüzü yine karşısına geldi.

İki gün önce söyledikleri…

“Git.”

Keşke o kelimeyi söylemeseydi.

Ama artık geri dönüşü yoktu.

Kapı çaldı.

Bade hemen kendini toparladı.

“Gir.”

Hemşire içeri girdi.

“Bade Hanım, çıkmıyor musunuz?”

“Hayır. Nöbete kalacağım.”

Hemşire şaşırdı.

“Nöbetiniz yeni bitti zaten.”

“Önemli değil.”

Bade masasındaki dosyalara baktı.

“Sen çıkabilirsin.”

“Ama Bade Hanım…”

“Gerçekten. Sen çık.”

Hemşire bir süre ona baktı.

Sonra başını sallayıp odadan çıktı.

Bade yalnız kaldığında sandalyesine oturdu.

Aslında çalışmak istemiyordu.

Ama boş kalırsa düşüneceğini biliyordu.

Düşünürse Tuğrul'u düşünecekti.

Tuğrul'u düşünürse ağlayacaktı.

Bu yüzden çalışacaktı.

Ne kadar çok çalışırsa o kadar az düşüneceğini sanıyordu.

Bir süre sonra ilk hasta geldi.

Bade hemen ayağa kalktı.

“Buyurun.”

Hastasıyla ilgilendi.

Sorularını sordu.

Kontrollerini yaptı.

Notlarını aldı.

Sonra başka bir hasta geldi.

Ardından bir başkası.

Koridor giderek kalabalıklaştı.

Bade her hastaya yetişmeye çalışıyordu.

Bir ara hemşire yanına gelip:

“Bade Hanım, biraz dinlenseniz?”

“Sonra.”

“Çok yoruldunuz.”

“İyiyim.”

“Bir şey yediniz mi?”

Bade durdu.

“Yedim.”

Hemşire şüpheyle baktı.

“Ne zaman?”

Bade cevap veremedi.

“Bir ara.”

Hemşire iç çekti.

“Tamam.”

Bade tekrar hastasına döndü.

Aradan saatler geçti.

Bir hastayı kontrol etti.

Sonra aynı hastanın yanına tekrar gitti.

Hemşire uzaktan onu izliyordu.

Bir süre sonra Bade üçüncü kez aynı hastanın odasına girdi.

Hasta şaşkınlıkla ona baktı.

“Doktor hanım, siz az önce gelmediniz mi?”

Bade bir an durdu.

“Ben…”

Dosyaya baktı.

“Evet.”

Kendi kendine şaşırdı.

“Dalınca unutmuşum.”

Hasta gülümsedi.

“Önemli değil doktor hanım.”

Bade odadan çıktı.

Koridorda birkaç hemşire birbirine baktı.

“Hiç iyi gözükmüyor.”

“Ben de fark ettim.”

“Sabah geldiğinden beri sürekli ‘hasta var mı?’ diye soruyor.”

“Bir işi bitiyor, diğerine koşuyor.”

“Az önce aynı hastayı iki kere kontrol etti.”

“Üç kere.”

“Gerçekten mi?”

“Evet.”

Diğer hemşire başını Bade'nin odasına doğru çevirdi.

“Ne zamandır bir şey yediğini de görmedim.”

“Ben de.”

“Çöp kutusunda bir sürü kahve bardağı gördüm.”

“Acaba bir sıkıntısı mı var?”

“Bilmiyorum.”

İkisi de bir süre sustu.

Sonra biri alçak sesle:

“Bade Hanım normalde böyle değildi.”

Diğeri başını salladı.

“Bence de.”

---

Gece yarısına doğru Bade'nin telefonu titredi.

Deniz'den mesaj gelmişti.

Deniz: Eve gelmiyor musun?

Bade birkaç saniye ekrana baktı.

Sonra yazdı.

Bade: Nöbetteyim.

Mesaj hemen geldi.

Deniz: Yeni bitmedi mi bu?

Ardından:

Deniz: Bu ne seni çalıştırıp duruyorlar?

Bade kısa bir cevap yazdı.

Bade: Kendim istedim.

Deniz birkaç saniye sonra:

Deniz: Yemek yemeyi unutma. Bayılıp gidersin, doktorun ben olurum.

Bade istemsizce gülümsedi.

Bade: Unutmam.

Deniz:

Deniz: Umarım.

Bade telefonu masaya bıraktı.

Bir süre sonra midesinin boş olduğunu fark etti.

Gerçekten uzun zamandır hiçbir şey yememişti.

Ama canı hiçbir şey istemiyordu.

Masasının üzerindeki yiyeceklere baktı.

Elini uzatmadı.

Bir kahve daha aldı.

Bardağı eline aldığında bir an durdu.

Tuğrul kahveyi çok sevmezdi.

Bade bunu düşündüğü için kendine kızdı.

“Yeter.”

Bardağı masaya bıraktı.

Ama aklı yine ona gitmişti.

Şu an ne yapıyordur?

Uyudu mu?

Beni düşünüyor mudur?

Sonra hemen kendini durdurdu.

“Gitmesini ben söyledim.”

Gözleri doldu.

“Ben söyledim.”

Bunu tekrarlamak, kararının doğru olduğuna kendisini inandırmanın tek yoluydu.

---

Ertesi gün askeriyede Tuğrul'un hâli herkesin dikkatini çekmeye başlamıştı.

Yıldırım Timi bir araya geldiğinde Tuğrul her zamanki yerindeydi.

Ama eski Tuğrul yoktu.

Kimseye kızmıyordu.

Kimseyi azarlamıyordu.

Sesini yükseltmiyordu.

Hatta sabah Yiğit yanlış bir evrak getirdiğinde bile sadece:

“Düzelt.”

demekle yetinmişti.

Yiğit odadan çıktıktan sonra diğerlerine baktı.

“Komutan değişmiş.”

Mert kaşlarını kaldırdı.

“Ben de fark ettim.”

Baran kollarını bağladı.

“Dua etmiştim siniri azalsın diye de…”

Bir an durdu.

“Yanlış mı yaptım acaba?”

Mert güldü.

“Sen dua etmeye devam etme.”

Baran hemen cevap verdi.

“Yapacağın duayı…”

Yiğit araya girdi.

“Bence komutanın siniri değil, morali gitmiş.”

Cenk sessizce oturduğu yerden onları dinliyordu.

Deniz de birkaç saniyedir Tuğrul'a bakıyordu.

Onun ne olduğunu biliyordu.

Bade'yi.

İkisini de.

Deniz'in içi burkuldu.

Tuğrul'un uzaklara dalıp kaldığını görünce içinden:

Bade sen ne yaptın?

diye geçirdi.

---

Hastanede ise Bade daha da çok çalışıyordu.

Bir hemşire yanına geldi.

“Bade Hanım”

Bade hemen başını kaldırdı.

“Hasta var mı?”

“Yok.”

“Emin misin?”

“Evet.”

Bade birkaç saniye durdu.

“Tamam.”

Hemşire gitmek üzereyken Bade tekrar seslendi.

“Bir şey olursa bana haber ver.”

“Tabii.”

Hemşire uzaklaştı.

Bir diğeri yanına geldi.

“Bade Hanım, biraz oturun.”

“Sonra.”

“Ne zaman?”

Bade cevap vermedi.

Çünkü ne zaman otursa aklına Tuğrul geleceğini biliyordu.

Bir süre sonra odasına döndü.

Sandalyeye oturdu.

Ellerini masanın üzerinde birleştirdi.

Bir an için her şey sessizleşti.

Ve o sessizlikte Tuğrul'un sesi zihninde yankılandı.

Bade'nin gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

Hemen sildi.

“Ben senden gitmeni istemedim.”

Sesi titredi.

“Ben sadece korktum.”

Başını ellerinin arasına aldı.

Ama birkaç saniye sonra kapı çaldı.

Bade hemen gözyaşlarını sildi.

“Gir.”

Yeni bir hasta gelmişti.

Bade ayağa kalktı.

Yine işine döndü.

Yine kendini hastalara verdi.

Yine bir şey düşünmemeye çalıştı.

Tuğrul da askeriyede işine döndü.

İkisi de hayatlarına devam ediyormuş gibi görünüyordu.

Ama aslında ikisi de aynı yerde takılı kalmıştı.

Birbirlerinden uzak duruyorlardı.

Birbirlerini aramıyorlardı.

Birbirlerine yazmıyorlardı.

Ama ikisinin de aklında aynı insan vardı.

İki insan birbirini severken ayrılabilir miydi?

Belliydi ki oluyordu.

Çünkü bazen insanlar sevgileri bittiği için değil, korkuları sevgilerinden daha yüksek sesle konuştuğu için birbirlerinden uzaklaşabiliyordu.

Bade kendini ne kadar işe verirse versin, ne kadar kahve içerse içsin, ne kadar hastanın başında durursa dursun gözlerindeki hüznü saklayamıyordu.

Tuğrul ne kadar sessiz kalırsa kalsın, timi onun değiştiğini görüyordu.

İkisi de kendilerini ne kadar meşgul ederlerse etsinler, içlerindeki boşluk kapanmıyordu.

Ve belki de en acı olanı buydu.

İnsan kendini kandırabilir sanıyordu.

Ama dışarıdan bakıldığında her şey çok açıktı.

Bade'nin gözleri Tuğrul'u arıyordu.

Tuğrul'un gözleri ise Bade'yi.

İkisi de birbirinden vazgeçmemişti.

Sadece biri “Git” demişti.

Diğeri de o tek kelimeye inanmak zorunda kalmıştı.

Ve ikisinin arasında artık kilometreler değil, söylenmiş tek bir kelime duruyordu.

Git.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

34okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…