30. bölüm · Son Tişört/BAY
3.0
Son kez keyifli okumalar.
&
6 Yıl Sonra;
“Aslan koşma diyorum!” diye bağırdım, Arabadan inmiş evin bahçesine doğru yürüyorduk, fırıldak oğlumuz Aslan time durmuyordu yerinde tabii.
“İcardisu, bu güzellik ne böyle?” göz devirdim ve Barış’a döndüm.
“Ya aşkım, demiyor muyum sana şu çocuğa İcardisu diye hitap etme diye, Aysima onun adı!” dedim.
Barış kahkaha attı, Aysima’nın ellerini tutup dans ettiriyormuş gibi yaptı. “Ama bakışı, o bakışı gördün mü? Birebir İcardi! Sahaya çıksa, asist yapar bu yaşta.”
Eve girdiğimizde koltuğa kurulan Aslan’a baktım. “Aslan bile daha ciddi şu evde.” dedim.
Barış sırıttı, Aysima’yı ve Aysimayı bana uzattı. “Bak bak nasıl gülüyor! Resmen ‘ben İcardisu’yum’ diyor yüzüyle.”
Aysima’yı aldım ve burnuna minik bir öpücük kondurdum. “Hayır efendim, onun İcardiye benzediği falan yok!”
Tam o sırada Aysima ağzıyla bişey mırıldandı.
“Aha! Kız ‘gol’ dedi duydun mu?!”
“Sen ciddi ciddi şu çocuğu İcardi’nin klonuna çevireceksin. Bari Messi demeyi dene, en azından entelektüel kaçardı.”
“Ben onun adını İcardisu Yılmaz olarak tescillettireceğim. Mahkemeye başvuracağım.”
“O zaman ben de seni eve almam. Kulübeye başvurursun!” Barış güldü ve yanağıma bir öpücük kondurdu, Aysimayı yavaşça koltuğa bıraktım.
Aslan o sırada bağırdı: “Baba top oynayalım!”
“Geliyorum Ronaldo’m!”
Eve gireli daha 5 dakika olmamıştı, sessizce güldüm, Barış, üç yıl Napoli’de kaldıktan sonra iki sezon Arsenal’de oynamıştı. Her bir transfer dönemi yeni bir şehir, yeni bir dil, yeni bir düzen demekti. Ama biz nereye gidersek gidelim birbirimize kök saldık. Şimdi, Galatasaray’a geri dönmüştü ve nihayet Türkiye’deydik. Yeni sezon daha başlamamıştı, ama evimiz, sonunda bir yere sabitlenmişti. İstanbul’da, bir liman bulmuştuk kendimize.
Aslan beş yaşına gelmişti. Her sabah uyanır uyanmaz formasıyla koşarak odadan çıkıyor, “Antrenman kaçmaz!” diyerek Barış’ı uyandırıyordu. Aysima ise henüz bir yaşına basmamıştı ama şimdiden evin tüm ilgisini üzerine toplamayı başarmıştı. Minik çığlıklarıyla ve kahkahalarıyla Barış’ı bile susturabiliyordu bazen.
Aysimayı izlerken bahçeden gelen sesle, bahçe kapısına yöneldim.
“Zeynep! Bu çocuk ayağımın arasından top geçirdi! Vallahi geçti!”
Aslan çığlık attı: “GOOOOOLLLLLL!”
Kafamı iki yana salladım. “Şimdi başlıyoruz” diye mırıldandım, bunu günlük rutin haline getirmişlerdi, bu iki deli yüzünden uyuttuğum çocuğum sürekli uyanıyordu!
“Bakma öyle! Bu çocuk profesyonel olmuş!”
“Sen de emekliliği düşün artık Barış bey.” dedim gülerek.
“Emeklilik mi? Ben bu formayla bir beş yıl daha oynarım!” diyerek göğsünü kabarttı.
Aslan ise peşinden bağırıyordu: “Baba röveşata öğretsene!”
Ben de mutfağa yönelip kahve makinesini çalıştırırken kendi kendime mırıldandım:
“Hayatımın anlamı, futbolcu versiyon 2.0 yetiştiriyor resmen…”
O sırada Aysima’nın “da-da-da” sesleriyle tekrar odasına döndüm. Göz göze geldiğimizde gülümsedim.Senin adını hâlâ Aysima koyan annenle gurur duyabilirsin minik kızım.”
Barış uzaktan bağırdı: “İcardisu mu dedin?!”
“Barış. Sus.” dedim sadece.
Telefonumun çalmasıyla hızlıca cebimdeki telefonu çıkardım, İrem görüntülü arıyordu.
“Geldiniz mi eve?!”
“Geldik canım geldik, siz ne yapıyorsunuz?” İrem kamerayı Kerem’e çevirdi, arabadaydılar.
“Size geliyoruz!” diye bağırdı, kısa bir sohbetin ardından telefonu kapattım.
Bu arada İrem’le Kerem evlenmişti ve 4 yaşında bir kızları vardı, ismi Selendi.
Az sonra zil çaldı. Aysima uykudaydı, ama Aslan zaten çoktan kapıya koşmuştu. Kapıyı açtığında Selendi, pembe elbisesiyle hızla içeri daldı.
Aslan, Seleni gördüğünde kocaman gülümsedi, küçük olmalarına rağmen birbirlerine yaptıkları cilve bambaşkaydı.
Barış, Kerem’e sarılıp içeri girerken, İrem kulağıma eğildi. “Selenin saçını senin o ilk nişan günündeki topuz gibi yaptım, bak dikkat et.”
Güldüm, içeri girdik biz de. Barış koltuğa yaslanmış, televizyondaki maç tekrarına göz ucuyla bakıyordu. Kerem de onun yanına kurulmuştu.
Barış göz göze geldi benimle, dudaklarıyla sessizce “seni seviyorum” dedi.
Ben de gülümsedim.
Herkesin apayrı hayatları vardı artık, Sude de evlenmişti, 2 yaşında bir kızı vardı, evlendiği adamla mutluydu, bir insan başka ne isterdi ki?
O sırada içeriye hafif bir esinti doldu, perdeler dans eder gibi hareket etti. Çocukların gülüşleri, fincanların birbirine çarpan sesi, mutfaktan gelen kek kokusu… Her şey tam olması gerektiği gibiydi.
Sude mesaj atmıştı bu sabah, “Kız sana iyice alıştı, her sabah ‘Zeyno teyze ne zaman gelecek?’ diyor,” diye yazmıştı. Mesajı okurken gözlerim dolmuştu ama şimdi, her şey sadece huzur veriyordu.
Ben, Zeynep.
Bir zamanlar sadece bir futbol maçında tanıştığım adama hayatımı verdim.
Ve bugün o adam, çocuklarımın babası, en yakın arkadaşım, en büyük sırdaşım.
Evet, belki şampiyonluklar geçti, kupalar kaldırıldı, şehirler değişti… ama bir şey hep aynı kaldı:
Biz.
İrem, Kerem’in koluna yaslanmış Selendi’yi izliyordu, Sude uzaktan görüntülü arayıp kızının saç tokasını gösteriyordu, “Bak Zeyno, senin doğum gününde aldığın tokayı hâlâ takıyor,” diyordu.
O kadar alışmıştım ki bu kalabalık sevgiye, artık eksik hissetmek mümkün değildi.
Barış ayağa kalktı, bahçeye çıktı, ardından ben de. Yanıma geldiğinde sessizce elimi tuttu.
“Bugün hiçbir şey yapmasak bile olur,” dedi. “Çünkü her şeyimiz var.”
“Her şeyimiz,” diye tekrarladım. “Sadece sahip olduklarımız değil, yaşadıklarımız da.”
Sonra uzaklara baktık birlikte.
Hayat devam ediyordu.
Ama bizim hikâyemiz burada tamamlandı.
&
Final özel bölüm gibi oldu ama başardım, yazarken bir ara gözlerim doldu, aynısını düşündüm bir an, yaşasaydı nasıl olurdu falan diye, duygulandım.
Yıllar sonra onları böyle görür müyüz?🥲🥲
Bu arada yeni kurguya geçiyorum, Erenle ilgili yazmayı düşünüyorum, haberiniz olsunnnn
Erene aşığımdır bu arada❤️💛🖤💜💚🧡💙🩷🩶🤎🤍🩵
Barış’ın doğum gününde paylaştım bu arada, iyi ki doğdun Barışşşş🫶🏻🫶🏻
