10. bölüm · Son Tişört/BAY
1.0
Keyifli okumalarr
&
“Öyle işte, kahvaltı yapıp biraz yürüdük, sonra dediğim gibi yanınıza geldim.” dedim, Sude’nin çalıştığı okulun kenarında bir kafede oturup kahve içiyorduk.
“Şaka maka gerçekten Barışla flörtsün, garip bir his olmalı.” deyip güldü Sude.
“Tabii garip olacak kızım.” dedi İrem, kahvemi elime alıp arkama yaslandım.
“Eve erken geçelim bugün, okumam gereken sınavlar daha” dedi Sude bakışlarını bize döndürürken, kafamı olumlu anlamda salladım.
“Ben de buradan restoranta geçeyim, bakalım neler yapmışlar aşçıları olmadan”
Kısa bir süre daha sohbet ettikten sonra kalktık, İrem çalıştığı yere giderken, Sude ile eve geçmiştim ben de.
Sude geldiği gibi odasına kapanmıştı, ben de mutfağa geçip kendime soğuk bir içecek hazırladıktan sonra üzerimi değiştirdim.
Saçımı üstten bağlayıp içeceğimi alıp kendimi koltuğa attım ve bir film açıp izlemeye başladım.
&
Gözlerimi yavaşça açtım, film izlerken uyuyakalmıştım, etrafıma baktığımda Sude ve İrem’in yan yana oturduğunu görmüştüm, bişey hakkında konuşuyorlardı.
“Günaydın,” dedi İrem. “Bütün gününü uyuyarak geçirmişsin.”
Güldüm. “Uykum vardı.”
İkiside gülümsedi, bir süre etrafa öylece bakınıp kendime geldikten sonra odama gittim.
&
Sabah uyanmam biraz zaman aldı. Gözlerimi ovuşturup doğrulmaya çalışırken kapı zili çaldı. Hâlâ pijamalarımla, bir elimle saçımı toparlamaya çalışarak kapıya yöneldim.
Kapının önünde kimse yoktu. Ama yerde, özenle bırakılmış bir çiçek buketi vardı. Beyaz papatyalar ve lavantalar. Aralarına sıkıştırılmış bir zarfta sadece adım yazıyordu: Zeynep.
Zarfı usulca açtım. İçinden sade bir not çıktı.
“Günün, senin gibi güzel geçsin.
Gülümsemeni düşünmeden başlıyorum her sabaha.
— B”
Bir an elimdeki çiçeklere, sonra nota baktım. Kalbim hafifçe hızlandı. Barış yapmıştı.
Çiçeği bir kenara bırakıp kapıyı kapattıktan sonra hızlıca elime telefonumu aldım ve Barış’ı aradım, Üçüncü çalmada açtı. Sesi biraz uykulu ama içten geldi.
“Alo?” dedi, sesi biraz kısıktı.
“Uyandırmadım, değil mi?” dedim hafif utangaç bir sesle.
“Yok yok… şey, zaten uyanacaktım,” dedi ama sesindeki hafif boğukluk onu ele veriyordu. Gülümsedim.
“Çiçekler…” diye başladım, sonra sustum. Ne diyeceğimi bilmiyordum.
“Umarım rahatsız etmemiştir. Biraz içimden geldi.” dedi, sesi daha netti bu sefer. “Notu okudun mu?”
“Okudum.” dedim. Sonra birkaç saniye sessizlik oldu, ama o sessizlik bile güzeldi.
“Teşekkür ederim,” dedim sonunda, içten ve yavaşça. “Günüme çok güzel başladım.”
“Ben de senin sesinle başladım, sanırım beraberiz bu konuda.” Aynadaki yansımama baktım, aptal gibi gülümsüyordum.
“Senin şu ani cümlelerin yüzünden bir gün kalpten gideceğim Barış Alper Yılmaz, bir toprakta sen atarsın artık mezarıma.” deyip güldüm.
Barış da güldü, içten, biraz da utanarak. “Toprak atmayı bilmem ama çiçek bırakırım. En sevdiğinden.”
O kadar saçma bir şey konuşuyorduk ki, ama o kadar güzeldi ki her kelimesi, çıldırıyordum resmen. “Çok kötü flört ediyorsun biliyor musun?”
“Dün kahvaltıya gittiğimizde 2 lafı bir araya getiremeyen öğretmenin söylediği şeylere bak.” deyip alaylı bir tavırla güldü.
“Ben utandım, normalde böyle değilim.” dedim göz devirmeyle karışık bir gülümsemeyle. “Hem düşün, karşımda ünlü bir futbolcu var. Kim gerilmez ki?”
“Demek hala etki bırakıyorum.” dedi, sesi alaycı ama içten.
“Yok be, gözlerin çok kısılıyor güneşte de, ondan dalmışım. Ondan tutulmuşumdur belki.” dedim gülerek sonrasında sustum.
“İşimiz zor seninle.” demesiyle tekrar güldüm.
“Zamana bırakmak lazım demek ki. açılırım ben, sen rahat ol.”
“Beklemedeyim o zaman komutanım.”
