13. bölüm · Son Tişört/BAY

1.3

Sude Askm

Keyifli okumalar(keyifli olursa tabii)

&

Pazar sabahı, evin içinde kahve kokusu yayılmıştı. Üçümüz de mutfaktaydık, İrem kahveyi dökmeden koymaya çalışıyor, Sude ise tost makinesine fazla yaklaşmadan ekmekleri koymaya çalışıyordu.

Ben de battaniyeye sarılmış, mutfak masasının başında oturuyordum. “Kendimi hâlâ tam toparlamadım,” dedim burnumu çekerek, “Ama en azından ayaktayım.”

İkisi de bir şey demedi. Sude, ekmekleri yerleştirmeye devam etti. İrem ise kahveyi fincanlara dökerken gözü sürekli bana kayıyordu. Sessizlik fazlaydı. Bu evde sessizlik varsa, kesin bir şeyler olmuş demekti.

“Ne var? Bişey söylemek istiyor gibisiniz,” dedim kaşlarımı kaldırarak, İrem bir an Sude’ye baktı. Sude de gözlerini kaçırdı.

İrem ciddileşti ve karşıma oturdu. “Zeyno Şey Dünden beri konuşup konuşmamak arasında kaldık ama… görmen gerek.”

Elindeki telefonu bana uzattı. Ekranda bir magazin sayfası vardı. Barış’ın bir kafeden çıkarken çekilmiş fotoğrafları… Yanında tanımadığım biri. Gülüşüyorlar. Birlikte yürüyorlardı, başlığı okudum; Barış Alper Yılmaz, gizemli güzelle görüntülendi!

Sırtımı sandalyeye yasladım, telefon hâlâ elimdeydi ama görüntüye bakamıyordum. Gözlerim yavaşça dolmuştu, içimden tarif edemeyeceğim bir sızı yükseldi.

“Ne zaman çekilmiş bu?” diye sordum, ama sesim çıkmadı gibi.

Sude yanıtladı. “Dün. Haberi bu sabah koymuşlar.”

Bir süre konuşmadım. Ne düşüneceğimi bilmiyordum. “Belki arkadaş ortamıdır, belki denk geldiler…” dedim ama kelimelerin bana bile inandırıcılığı yoktu.

İrem elini omzuma koydu. “Zeyno, biz sadece bil istedik. Ne yaparsan yap, biz senin yanındayız.”

Derin bir nefes aldım. “Teşekkür ederim.” dedim usulca. Sonra yavaşça ayağa kalktım.

“Ne yapacaksın?” diye sordu Sude, dolu olan gözlerimi ona çevirdim.

“Bilmem, sanırım hiçbir şey, konuşmayı keseceğim büyük ihtimalle.” dedim ve onlara son kez bakıp odama yöneldim.

Odamın kapısını kapattığımda gözlerimdeki yaşlar tamamen aktı. Battaniyemi alıp yatağın köşesine kıvrıldım, elimde hâlâ İrem’in bana uzattığı telefon vardı. Habere bir kez daha baktım. Aynı kareler, aynı gülüşmeler… Ve hiçbir açıklama yoktu.

Mesajlarımıza girdim, son attığım “iyi geceler” mesajı hâlâ okunmamıştı. Gözlerimi kapattım, içimden bir parça daha eksildi sanki.

Barış beni aramadı.

Ertesi gün de aramadı.

Ben de sessiz kaldım, elim telefona gidip durdu ama hiçbir şey yazmadım. Sude ve İrem sessizliğime saygı duydu, ara ara yanıma gelip iyi misin diye sormak dışında bir şey demediler. Sadece beklediler.

Onunla konuşmayalı neredeyse 2 gün olmuştu, Meteyi okula o getirmiyordu artık, beni görmek için sürekli okula gelen Barış, artık gelmiyordu.

Eve yeni gelmiştim ve kendimi salondaki koltuğa bırakmıştım, birkaç dakika sonra zil çalmıştı, evde kızlar olmadığı için zoraki bir şekilde ayağa kalktım ve kapıya ilerledim.

Kapıyı açtım…karşımdaki kişi Barıştı, Kapıyı açtığımda karşımda onu görünce içimde bir şeylerin sıkıştığını hissettim ama belli etmedim. Yorgun bakışlarımı ona diktim.

“Zeynep-“

“Ne işin var burada Barış?” dedim hemen, ne ses tonumda yumuşaklık vardı, ne de gözlerimde o eski bakış.

Barış derin bir nefes aldı. “Sadece konuşmak istiyorum. Beş dakika.”

“Konuşacak bir şeyimiz yok.” dedim net bir şekilde.

“Elimde olmayan bir şeydi, ben-“

“Sakın! Sakın bir de ‘anlatabilirim’ falan deme. Gördüm Barış, açıklanacak bir şey yok.” dedim, gözlerim dolmak üzereydi ama yutkundum.

“Fotoğrafı görmüşsün ama sadece o kadar. Ne olduğunu bilmiyorsun.” dedi, yalvarır gibi bakıyordu.

“Elini onun beline koyarken mi yanlışlıkla oldu her şey?” dedim, alayla.

Barış gözlerini kapattı, bir an başını eğdi.
“Lütfen, dinle”

“Barış, gerçekten yapma. Şu an sesini bile duymak istemiyorum. Gidip gidebileceğin her yere git. Ama burası değil.”

“Zeynep, beni dinlemiyorsun.” dedi kaşlarını çatarken.

“Hadi ya, öyle mi olmuş? 2 gün boyunca beni aramazken de düşündün mü bunları sen?” sinirle güldüm ve devam ettin. “Gerçekten o kadar inanmıştım ki sana, ne zaman sevgili oluruz diye düşünüyordum, hatta bir sürü hayal kuruyordum bizimle ilgili!”

Sinirle Barış’ın yüzüne kapıyı kapattım ve ağlamaya başladım, kendimi yere bıraktım.

Dışarıdan hiçbir ses gelmiyordu. Gitmiş miydi bilmiyorum, umursamıyordum da artık. Telefonuma uzanıp baktım, hâlâ bir mesaj yoktu ondan. Kapıya gelmesinden başka hiçbir şey yapmamıştı. Yaptığı hatayı sahiplenmek yerine, beni ikna etmeye çalışmıştı.

Bir süre yerde öylece oturdum. Sonra bir ses duydum, anahtar sesi. Sude ve İrem gelmişti. Sude içeri girerken beni yerde görünce hemen yanıma geldi.

“Ne oldu? İyi misin?!” dedi yanıma çökerken, İrem kapıyı kapatıp ayakta öylece dikildi.

“Barış mı geldi?” diye sordu, anlamıştı.

“Evet” diye mırıldandım, ağlamamı durdurmaya çalışıyordum fakat hiçbir türlü durmuyordu. Sude yanıma oturmuş beni izlerken, İrem içeri gitti ve kısa bir süre sonra elindeki peçeteyle geri döndü.

“Al şunu” dediğinde elindeki peçeteyi aldım.

“Ne dedi?” diye sordu Sude.

Gözlerimi peçeteyle silerken bir süre sessiz kaldım. Boğazımdaki düğüm konuşmama engel oluyordu. Derin bir nefes aldım, zor da olsa kelimeleri sıraladım.

“Anlatmaya çalıştı bişeyler. Açıklama yaptı ya da yapmaya çalıştı diyelim.” Sesim kısılmış gibiydi. “Ama hiçbirini duymak istemedim. İnanmak istemedim. Ne dese artık bir şey değişmeyecekmiş gibi geliyor.”

Sude elini omzuma koydu. “Sadece bir fotoğraf Zeynep, belki gerçekten bir şey yoktu.”

“Bir şey olmak zorunda değil,” dedim gözlerimi yere sabitleyerek. “Ama bana tek kelime etmeden, iki gün ortadan kaybolarak, sanki bir anda yabancılaştı. Güven bir anda böyle yok oluyor işte.”

İrem de yanımıza oturdu. “Peki şimdi ne yapacaksın?”

Omuzlarımı silktim. “Bilmiyorum. Belki biraz zaman. Belki sonsuz bir mesafe.”

O an hepimiz sustuk. Sessizliğin içinde sadece televizyonun düşük sesi vardı. Sude dizime başını koyarken mırıldandı:

“Ne olursa olsun, biz buradayız tamam mı? Senin tarafındayız.”

Gülümsedim, İrem de beni güldürmek adına Sude’yi itti ve dizime kafasını koydu.

Sude hemen yerinden doğrulup kaşlarını çattı. “Sen ne yapıyorsun ya, orası benim moral köşe alanım!”

“Artık ikiniz de moralime muhtaçsınız, sırayla dizim kullanılabilir.” dedim gülerek, o an içimdeki karanlık biraz olsun dağılmıştı.

İrem ellerini kaldırıp pes etti. “Tamam tamam, senin dizin daha konforlu olabilir Sude Hanım.”

“Zaten şu hâlinle kaç kilo verdin, dizin sünger gibi olmuş,” dedi Sude, ve hepimiz birden gülmeye başladık. Bir süre öylece yerde oturduk.

Sonra birden İrem, sessizliği bozdu. “Bak bir şey diyeceğim ama taşlama hemen”

Başımı ona çevirdim. “Ne?”

“Barış tekrar gelse konuşur musun?”

Derin bir nefes verdim. “Bilmiyorum. Ama şu an kapımı tekrar çalmaya cesareti varsa ben yokum.”

&

Sabah uyandığım gibi yüzümü yıkadım, bugün salıydı, okula giderken bile moralsiz gidiyordum ve neredeyse haftanın hemen bitmesini istiyordum.

İrem kahveleri sehpanın üzerine bıraktıktan sonra yanındaki koltuğa oturdu. Ayaklarını altına alıp bana döndü, elindeki kupadan küçük bir yudum aldıktan sonra sessizce bir süre beni izledi.

“Zey,” dedi yumuşak bir sesle, “her şeyden kaçma hâline dönüyorsun gibi… yani biliyorum, haklısın. Ama sadece susarak atlatamazsın bunu.”

Gözlerimi kapattım, derin bir nefes alıp tekrar açtım. “Ne diyeyim ki? Anlatacak şeyim yok. Sadece kırgınım, hem de çok.”

İrem başını salladı, sessizce dinledi beni.

“Barış’ı görünce bile mideme ağrı giriyor artık. Sinirimden mi özlemden mi bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey var, şu an ona gerçekten güvenmediğim.”

&

Bu bölüm üzdüm biraz ama olsunnn, düzeliriz.