4. bölüm · Son Tişört/BAY
0.4
Maç bitmişti, biletlerimizi en önden aldığımız için rahatlıkla maçı izlemiştik, kazanmıştıkta.
Barışla sürekli göz göze gelmem haricinde ise pek bir değişiklik olmamıştı, kalabalık stadyumdan çıkmaya çalışırken telefonumun titremesiyle mesaj geldiğini anlamıştım, bir yandan kaybolmamak için Sude’nin koluna girmişken, diğer yandan ise telefona bakmaya çalışıyordum
Barış
Zeynep
Barış ben, kaydettin ama söylemek istedim
Çıkışta beni bekler misin?
Hemen geleceğim.
Zeynep Bekliyorum.
Dışarı çıktığımızda Barışı beklemeye başlamıştım, Sude ve İrem yanımdaydı, Dışarı çıktığımızda, Sude’yle İrem bana bakıp sırıtıyordu. Üçümüz kalabalığın uzağında, stadın hemen önündeki duvar kenarına yanaştık.
Birkaç dakika sonra Barış geldiğinde dikkatimi ona verdim, tabii bu sürede İrem ve Sude ağzı açık bir şekilde Barış’a bakıyordu
Gözleri önce bana, sonra arkadaşlarıma kaydı. “Merhaba,” dedi yumuşak bir sesle, “Sizi biraz beklettim galiba.”
“Sıkıntı yok, çok beklemedik.” dedi Sude, gülümsedim
“Çok fazla kalamayacağım, arkadaşım Portekiz’den geldi, onu bekletmek istemem,” dedi, bakışları artık tamamen bendeydi. “Yarın Cumartesi biliyorsun, Mete de yarın senin onu ziyaret etmeni söyledi.”
“Bunu arayarakta söyleyebilirdin Barış?” dediğimde İrem’in gülme sesini işitmemle kaşlarımı çattım, Barış ona bakmadı.
“Yüz yüze görmek istedim, olamaz mı?”
“Olur, tabii”
Barış bir an durdu, sonra doğrudan bana döndü. “Aslında fazla vaktim yok ama… seni görmeden gitmek istemedim.”
Cümleyi öyle net, öyle sade söyledi ki kalbim bir saniyeliğine durdu sandım.
Arkadaşlarım nefes almayı unutmuş gibiydi, ben de pek farklı sayılmazdım.
“Ben de mesajını görünce… açıkçası şaşırdım,” dedim. “Hani, maçtan sonra…”
“Biliyorum,” diye araya girdi. “Hiç mantıklı değil gibi geliyor, değil mi?”
Başımı eğip hafif güldüm. “Evet. Ama mantıksız şeyler genelde daha güzel oluyor.”
O da güldü. “Sen hep böyle düz mü konuşursun?”
“Yoruma açık konuşsam tişörtü alamazdım hatırlatırım,” dedim, sırıtıp.
Kahkaha attı bu sefer. Gerçekten içten bir kahkahaydı.
“Tamam,” dedi. “Haklısın. O tişörtü kaybetmiştim zaten, ama başka şeyler kazanıyor gibiyim.”
Gözlerimi kaçırdım. Çok da belli etmek istemedim içimde kıyamet koptuğunu. Ama sustuğumda bile her şey fazlasıyla açıktı.
“O zaman,” dedi, “görüşeceğiz yine, değil mi?”
Başımı salladım. “Bence artık bu kadar tesadüf fazla olur.”
“Tesadüfse güzel. Değilse daha da güzel,” dedi.
Bir adım geri çekildi, elleri ceplerindeydi.
“Ben kaçayım artık. Arkadaşım bekliyor. Ama… seni gördüğüme sevindim.”
“Ben de,” dedim. O dönerken bile gülümsüyordu, İrem aniden koluma yapıştı.
“Az önce Barış Alper Yılmaz seninle flört etti, bilmem farkında mısın?” dedi gözlerini kocaman açıp bana bakarken, Sude ise sadece gülüyordu.
“Ya abartmayın,” dedim. “Normal bir konuşmaydı, selam verip gitti işte.”
“Zeynep,” dedi İrem, bir adım önüme geçip dramatik şekilde durdu. “Bu ülkede adam bir kıza ‘seni görmeden gitmek istemedim’ diyorsa, o artık normal bir konuşma sayılmaz. Resmen fragman verdi çocuk.”
Sude gülmeye devam etti. “Bu gidişle senin ‘tişört’ hikâyen magazin sayfalarına ‘ilk bakışta aşk’ diye düşecek.”
“Tamam susun,” dedim, yanaklarım yanıyordu. “Yemin ederim tişörtü iade ederim bak.”
İkiside aynı anda güldüğünde sadece sustum.
***
Dolabımın başında en az yirmi dakika durdum.
İlk olarak klasik beyaz tişört ve mom jean kombinini denedim. “Rahat olayım” kafası. Ama aynaya baktım, fazla rahat. Sanki markete gidiyormuş gibi.
Sonra siyah body ve uzun bol pantolon. Şık ama fazla “ben buradayım” gibi geldi. Üzerine hırka attım, bu sefer de “ben buradayım ama utanıyorum” moduna geçti.
En son gri oversize bir sweatshirt buldum. Altına açık mavi bol paça kot, düz beyaz spor ayakkabı.
Saçımı toplamadım, ama fön fırçasıyla üzerinden geçtim. güneş kremimi sürdükten sonra makyaja başladım, aslında sadece kapatıcı, allık ve rimel.
Her zaman doğallıktan yanaydım.
Evden çıkıp arabama bindiğimde Barış’ın attığı konumu açtım, yol neredeyse 40 dakika gösteriyordu.
40 dakika sonra sitelerin olduğu bir yere geldiğimde arabadan inip Barış’ı aradım, telefonu hemen açmıştı.
“Barış…aşağıdayım ben, geldim.”
“Açıyorum.” dedi ve herhangi bir şey söylememi beklemeden telefonu yüzüme kapattı. evet, yüzüme kapatmıştı
Aşağıdaki kapı açılınca içeri girdim, içeri girdiğim anda telefonuma bildirim gelmişti, çıkarıp baktığımda Mesaj Barıştandı, Kaçıncı katta oldukları yazıyordu.
Asansöre binip 12.kata çıktım, indiğimde kapı açıktı, önde Mete, arkasında ise Barış vardı, Mete koşarak bana sarıldığında güldüm ve onu kucağıma aldım.
“Paşamın ayağı artık acımıyor sanırım?” dedim gülerek
“Ayağım geçti ama çenem acıyor öğretmenim” dediğinde saçlarına bir öpücük kondurdum, ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim, kucağımda hâlâ Meteyi tutuyordum.
“Sen Mete’ye ‘paşam’ diye mi hitap ediyorsun?” Bir yandan gülümseyip bir yandan Mete’yi kanepeye usulca yerleştirirken başımı Barış’a doğru çevirdim.
“Evet, Çünkü öyle davranıyor. Küçük ama her şeyi yönetmek istiyor.” dedim, göz kırparak.
Mete kıkırdayarak ellerini havaya kaldırdı, “Ben sınıfın kralıyım!” deyince hepimiz istemsizce güldük.
Barış kapıyı kapatıp bize doğru yürürken hâlâ kaşları hafif kalkık, o sorgulayan bakışıyla devam etti ”Demek sınıfın kralı, bu hitaplar herkese mi, yoksa sadece Mete’ye mi özel?”
Sesindeki hafif alayla karışık merak, gülümsememi biraz daha derinleştirdi.
“O kadar kolay değil,” dedim, kollarımı göğsümde kavuşturarak. “Bu unvanı hak etmek lazım.”
Barış gülümsedi, ama gözlerini benden ayırmadan, içten gelen bir ciddiyetle sordu,
“Peki ya ben? Sence hak ediyor muyum böyle bir unvanı?”
Soru, o anı hiç beklemediğim bir yere çekti. Neşeli sohbetin ortasında, bu kadar direkt bir şey duymak beni hafif afallattı ama yüzümdeki gülümsemeyi bozmadım.
“Siz hâlâ alışverişte tişört bakarken yakalanmış birisiniz benim gözümde,” dedim. “Henüz unvanlar konusunda bir gelişme yok.”
Barış güldü, ben de güldüm.
