ÖLÜLERİN FISILTISI kitap kapağı

21. bölüm / 26

19. BÖLÜM: GECE NÖBETİ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: 19. BÖLÜM: GECE NÖBETİ

Aybike kapı kolunu yavaşça indirip kapıyı araladığında, havadaki o tekinsiz, ekolu fısıltılar bir anda zihnine üşüştü. Koridorun soluk, floresan ışıklarının altında, sadece kendisinin görebildiği yarı şeffaf üç siluet duvara yaslanmış, kendi aralarında fısıldaşarak yürüyordu. Biri acil serviste hayatını kaybetmiş yaşlı bir kadındı, diğeri ise üzerindeki önlüğüyle hala hastanede nöbette olduğunu sanan eski bir doktorun gölgesiydi. Ruhlar Aybike’nin onları görebildiğinden tamamen habersiz, ağır adımlarla dolanıyorlardı. Aybike, ruhların yaydığı o derin, iliklerine kadar işleyen buz gibi soğuklukla ürperirken gözlerini koridorun diğer ucuna, asansörlerin olduğu tarafa çevirdi. Koridorun başından, elinde beyaz hazır yemek paketleriyle birisi yürüyordu. Bu gelen, Erkan’dı. Erkan, sakin ama kararlı adımlarla, o loş ışıkların altından geçerek Aybike’nin odasına doğru yaklaşıyordu. İşin korkunç tarafı, Erkan’ın tam önündeki hat üzerinde, Aybike’nin az önce gördüğü o yaşlı kadının şeffaf ruhu duruyordu. Erkan hiçbir şeyden habersiz, adımlarını bozmadan yürümeye devam etti ve tam o saniyede, o yaşlı kadının gölgesinin tam içinden geçip gitti. Ruh Erkan’ın içinden geçtiği an, Erkan anlık bir ürpertiyle sarsıldı, adımları hafifçe tekledi ve omuzlarını silkti. Kendi kendine havanın soğukluğuna şaşırır gibi bir hareket yaptı ama yürümeye devam etti. Aybike nefesini tutmuş, kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi çarparken sadece Erkan’a bakıyordu. Gözlerini o ruhlara kaydırmamak, "Dur, oradan yürüme!" diye bağırmamak için kendini zor zapt ediyordu. Erkan nihayet Aybike’nin odasının önüne geldi. Kapının aralık olduğunu ve Aybike’nin orada dikildiğini görünce yüzünde o suçüstü yakalanmış çocuksu tebessüm belirdi.
"Gitmediğimi biliyor muydun, yoksa beni mi bekliyordun?" dedi Erkan, elindeki paketleri hafifçe kaldırarak. Ses tonu, koridorun o buz gibi havasına tezat, sıcacıktı. "Seni tek bırakıp eve gitmeye içim elvermedi. Hastane yemekleri de kötüdür, sana en sevdiğin şeylerden aldım. İçeri gelebilir miyim?"
Aybike yutkundu. Sol omzunun acısını çoktan unutmuştu. Arkadaki diğer iki hayalet hala kendi alemlerindeydi ama Aybike’nin en ufak bir açık vermesi, buradaki tüm ölülerin durumun farkına varmasına neden olabilirdi. Hemen o meşhur "salağa yatma" maskesini yüzüne geçirdi. "Erkan... Sen deli misin?" dedi Aybike, sesini fısıltıya dönüştürerek ama gözlerini inatla Erkan’ın yüzüne sabitlemeye çalışarak. "Sözde ben burada dinlenecektim, herkes gidecekti. Ayrıca... evet, koridor buz gibi olmuş, esiyor herhalde. Geç içeri çabuk, kapıyı kapat." Erkan’ı kolundan tutup hafifçe içeri çekti ve kapıyı arkalarından hızla kapattı. Kapının kapanmasıyla dışarıdaki o ekolu fısıltılar biraz olsun hafifledi ama Aybike’nin kalbi hala küt küt atıyordu. Erkan paketleri masanın üzerine bırakırken, Aybike’nin bu aşırı gergin, titreyen halini fark etti. Bir psikiyatrist olarak onun gözlerindeki o saklı korkuyu anında yakalamıştı. Yaklaşıp Aybike’nin sağlam olan sağ elini tuttu, avcunun içi buz gibiydi. "Aybike, sen iyi değilsin," dedi Erkan, gözlerinin içine derin bir şefkatle bakarak. "Sadece kurşun yarası değil bu. Mezarlıktan beri, hatta karakoldan beri gözlerinde sakladığın bir şey var. Sanki şu an benim göremediğim bir şeyden kaçıyor gibisin. Bana anlatmayacak mısın?"
alındım Erkan! Hangi ara dosyaya bakacağım?" Aybike’nin sesi titriyordu. "İnanmıyorsan git sistemden bak. Eğer öyle biri yoksa, beni kendi ellerinle tımarhaneye kapat." Erkan’ın içine ilk defa bilimle açıklayamayacağı bir şüphe düştü. Aybike’nin gözlerindeki o saf gerçeği görmüştü. Yavaşça ayağa kalktı, cebinden telefonunu çıkardı. Hastanede çalışan nöbetçi hekim arkadaşını aradı. Sesini alçaltarak, "Cüneyt, rahatsız ettim kusura bakma... 302 numaralı odada bu hafta vefat eden, kalp ameliyatı geçirmiş Kemal Yılmaz adında bir hasta var mıydı? Protokol numarasına bakabilir misin?" diye sordu.
Telefonda kısa bir sessizlik oldu. Karşı taraftan gelen klavye seslerinin ardından arkadaşının sesi duyuldu: "Evet Erkan, nereden bildin? Üç gün önce tam o odada bypass ameliyatı sonrası kalp krizinden kaybettik adamı. Protokolü de 4421. Bir sorun mu var?"
Erkan’ın elindeki telefon neredeyse yere düşecekti. Kulakları uğuldamaya başladı. "Yok... Yok bir şey, teşekkürler," diyerek telefonu kapattı. Yavaşça arkasını döndü. Önce odanın o boş, sessiz köşesine baktı; sonra yatakta nefes nefese, gözlerindeki o kırgın meydan okumayla kendisine bakan Aybike’ye.
Beyni, aldığı tüm o tıp eğitimini, makaleleri ve rasyonel dünyayı bir saniyede silip atmayı reddediyordu. Evet, isim tutuyordu. Protokol numarası bile birebir aynıydı. Ama bu nasıl mümkün olabilirdi? Bir insan, bilimin sınırları dışında kalan bir şeyi nasıl deneyimleyebilirdi? Erkan içten içe büyük bir tereddüt yaşıyordu. Bir yanı Aybike’nin gözlerindeki o saf gerçeğe inanmak istiyor, diğer yanı ise hala tıbbi bir açık arıyordu. 'Belki de narkozdan önce hemşireler konuşurken duydu,' diye düşündü içindeki doktor. 'Belki de odaya getirilirken panodaki eski bir evraka gözü çarptı. Zihni o travmayla bu bilgiyi birleştirip bir sanrı yarattı.'
Erkan’ın yüzündeki o git-gelleri, gözlerindeki o derin tereddütü ve inançsızlığın son kırıntılarını Aybike hemen fark etti. Genç kadının omuzları çöktü, acı bir tebessüm belirdi dudaklarında. Gözünden bir damla yaş daha süzüldü. "Hala inanmıyorsun," dedi Aybike, sesi kırgın bir fısıltı gibi çıktı. "Hala zihninin arkasında bana bir teşhis koymaya çalışıyorsun, değil mi Doktor? 'Tesadüftür' diyorsun. 'Hemşirelerden duymuştur' diyorsun." Erkan yatağa doğru birkaç adım attı ama adımları ağır ve kararsızdı. "Aybike... Ben bir bilim insanıyım," dedi, sesindeki o çaresiz tereddütü gizleyemeyerek. "Söylediğin şey dünyadaki tüm doğrularımı, bildiğim her şeyi yerle bir ediyor. Sana inanmak istemediğimden değil, anlayamıyorum. Bu... bu çok mantıksız."
"Dünya sadece senin mantığından ibaret değil Erkan," dedi Aybike, sağlam elini yatağın örtüsüne vurarak. "Ben bu mantıksızlığın içinde doğdum. Bu kabusla büyüdüm. Kimseye anlatamadım çünkü senin gibi baktılar bana. Şimdi... şimdi o köşedeki adam bana bakıp gülümsüyor çünkü senin beni deli sandığını biliyor."
Erkan, Aybike'nin bu çaresiz çırpınışını, gözlerindeki o korkunç yalnızlığı gördüğünde içindeki tüm o bilimsel teoriler anlamsızlaşmaya başladı. Doğru ya da yanlış, gerçek ya da sanrı... Karşısındaki bu 24 yaşındaki sarışın, mavi gözlü kız, bu acıyı ve bu ağır yükü tüm hücreleriyle gerçek olarak yaşıyordu. Tıp ne derse desin, Aybike bu odada yapayalnızdı.
Erkan’ın zihnindeki o duvarlar, yerini derin bir vicdan azabına ve şefkate bıraktı. Tereddütünü bir kenara itti, en azından şu an için bilimi susturdu. Adımlarını hızlandırıp yatağın kenarına oturdu. Hiç düşünmeden eğildi ve Aybike’nin sağlam olan omzuna dikkat ederek onu kolları arasına aldı. Onu göğsüne öyle bir bastırdı ki, Aybike onun kalbinin nasıl şok içinde ve delicesine çarptığını duyabiliyordu.
"Özür dilerim..." diye fısıldadı Erkan, dudakları Aybike’nin sarı saçlarına değerken. Sesindeki o korumacı ton, hala içten içe yaşadığı o şokun izlerini taşıyordu. "Çok özür dilerim. Bunca yıl bu yükle tek başına, yapayalnız baş ettiğin için... Seni hemen bir kalıba sokmaya çalıştığım için çok üzgünüm. Ne olduğunu, nasıl olduğunu çözemiyorum Aybike ama bildiğim tek bir şey var: Artık yalnız değilsin. Ben buradayım."
Aybike, Erkan’ın o güvenli kolları arasında daha fazla direnemedi. Yıllardır içine attığı, kimseye dökemediği o gözyaşları bir sel gibi boşaldı. İlk defa biri ona, tüm tereddütlerine rağmen sarılmış ve yalnız olmadığını söylemişti. Ağlaması hıçkırıklara dönüşürken Erkan onu sakinleştirmek için sırtını yavaşça sıvazlıyor, saçlarını okşuyordu.
Tam odadaki bu ağır, duygusal kırılma anı yaşanırken komidinin üzerindeki telefon titreyerek çalmaya başladı. Aybike gözyaşlarını silip ekrana baktı. Arayan Avukat Ozan'dı. Tam odadaki o ağır, duygusal kırılma anı yatışmaya başlarken komidinin üzerindeki telefon titreyerek çalmaya başladı. Aybike gözyaşlarını alelacele silip ekrana baktı. Arayan, her şeyden habersiz olan yakın arkadaşı Avukat Ozan'dı. Aybike burnunu çekip telefonu açtı. "Efendim Ozan?" dedi, sesini normal tutmaya çalışarak.
"Selam Aybike, ne yapıyorsun?" dedi Ozan, neşeli ve rahat bir ses tonuyla. "İşin bittiyse akşam bizim çocuklarla şu her zamanki kafede oturalım diyoruz. Geliyor musun?"
Aybike burukça gülümsedi, bakışları sargılı sol omzuna kaydı. "Ozan... Ben gelebilecek durumda değilim ya. Vuruldum ben. Ameliyattan yeni çıktım."
"Ne? Nasıl yani vuruldum? Aybike şaka mı yapıyorsun kızım, ne vurulması?!" Ozan’ın sesindeki o neşeli hava bir anda dağıldı, yerini dehşet dolu bir paniğe bıraktı.
"Şaka değil valla, limanda ufak bir çatışma çıktı işte. Sol omzumdan aldım kurşunu ama iyiyim şimdi, korkma."
"Hangi hastanedesin? Hemen söyle, geliyorum!" diye bağırdı Ozan, telefondan arkadan gelen araba anahtarı ve kapı çarpma sesleri duyuluyordu bile. Aybike hastanenin adını söyler söylemez Ozan telefonu kapattı.
Aradan yirmi dakika bile geçmemişti ki, hastane koridorunda hızlı ve telaşlı adım sesleri yankılandı. 302 numaralı odanın kapısı aniden açıldı ve Ozan, nefes nefese içeri daldı. Ceketini yamuk yumuk giymiş, saçları birbirine girmişti. Doğrudan yatağa doğru koştu.
"Aybike! İyi misin kızım?" diyerek yatağın kenarına gelecekti ki, tam o sırada Aybike’nin baş ucunda oturan, elindeki kaşıkla ona yemek yediren şık ve karizmatik adamı fark edip duraksadı. Ozan şaşkınlıkla bir Aybike’ye, bir de Erkan’a baktı. Kaşları şüpheyle çatıldı. "Pardon... Bölmedim umarım. Kim bu beyefendi Aybike?"
Aybike, Erkan’ın ona inanmasının getirdiği o hafiflikle hafifçe gülümsedi. Erkan’la aralarındaki o derin sırı ve yakınlaşmayı Ozan’a şu an anlatamazdı. "Arkadaşım," dedi Aybike, kelimeyi bilerek biraz düz tutmaya çalışarak. "Erkan... Erkan, bu da en yakın arkadaşlarımdan Ozan."
Erkan, elindeki kaşığı kibarca kaseye bırakıp ayağa kalktı ve Ozan’a elini uzattı. Yüzünde o profesyonel ama mesafeli nezaket vardı. "Memnun oldum Ozan Bey. Erkan ben."
Ozan, Erkan'ın elini sıkarken gözleriyle adamı tepeden tırnağa süzüyordu. Aybike'nin etrafında daha önce hiç görmediği bu adamın, arkadaşına bu kadar evcil ve şefkatli bir şekilde yemek yedirmesi kafasını karıştırmıştı. "Ben de memnun oldum," dedi Ozan, ardından hemen yatağın kenarına, Erkan'ın boşalttığı yere ilişti.
Erkan ise Ozan’ın gelişini hiç umursamadan, odağı tamamen Aybike’de kalacak şekilde tekrar sandalyeye oturdu. Elindeki kaseyi aldı, sanki odada üçüncü bir kişi yokmuş gibi, inanılmaz bir özen ve şefkatle Aybike’yle bebek gibi ilgilenmeye devam etti.
Yemekten bir kaşık daha alıp hafifçe üfledi ve Aybike'nin dudaklarına doğru uzattı. "Hadi bakalım, araya laf girdi ama soğumadan bitirelim şunu. Doktor amcan kızmasın sonra," dedi, sesindeki o tatlı, korumacı tınıyla. Aybike’nin saçlarından önüne düşen bir tutamı da eliyle nazikçe kulağının arkasına itti. Ozan, karşısındaki bu aşırı sevecen ve bebek bakıcısı modundaki manzaraya bakarken gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Aybike gibi cinayet büronun en sert, en dikbaşlı komiserinin, bir adamın karşısında bu kadar uysalca yemeğini yemesine inanamıyordu. İçinden 'Neler dönüyor burada?' diye düşünerek bıyık altından gülmeye başladı.
O sırada aşağıda, otoparktaki arabasında yeni uyanan Yiğit ise, Ozan’ın arabasının hastane girişinde yamuk yumuk park edildiğini görerek gözlerini ovuşturuyordu. Durumu çakıp, "Ozan da gelmiş," diyerek hızla araçtan indi ve yukarıdaki odaya doğru koşmaya başladı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…