ÖLÜLERİN FISILTISI kitap kapağı

10. bölüm / 25

10.BÖLÜM: GDB

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: 10.BÖLÜM: GDB

Karaköy dosyasının kapanmasının ardından emniyet müdürü, Aybike’nin yüzündeki o korkunç yorgunluğu görmüş ve ona zoraki bir haftalık izni dayatmıştı. Şimdi Aybike, evinin balkonunda, hasır koltuğuna gömülmüş bir halde elindeki kahve fincanından yükselen dumanı izliyordu. Sonunda sessizlik, sonunda huzur... ya da o öyle sanıyordu. Kahvesinden bir yudum alıp gözlerini karşıdaki sokağa çevirdiğinde, zihni aniden bir zaman tüneline girdi ve onu çocukluğuna, her şeyin başladığı o ilk karanlık yıllara fırlattı. Aybike daha yedi yaşındayken bu dünyanın sadece canlılara ait olmadığını anlamıştı. O yaşlarda kafası her yerde bir hayalet görmekten o kadar doluydu ki, delirdiğini sanıyordu. Sokakta yürürken, okul bahçesinde oyun oynarken ya da evinin koridorunda... Tenleri griye çalan, gözlerinde bitmek bilmeyen bir dünya hasreti olan bu gölgeler her yerdeydi. Ama küçük Aybike, hayatta kalmanın altın kuralını çok erken yaşta, acı bir tecrübeyle çözmüştü: Eğer onları görmezden gelirsen, sana dokunamazlardı. Çocukluğu boyunca adeta bir tiyatro oyuncusu gibi yaşamıştı. Yanından geçen, ona doğru eğilip fısıldayan ya da köşebaşında dikilip dik dik yüzüne bakan hayaletleri hiç görmemiş gibi yapardı. Gözlerini tam karşıya diker, sanki önünde bomboş bir hava varmış gibi dümdüz yürür, onların içinden geçerdi. Sıradan, normal bir insan gibi davranmak onun tek kalkanıydı. Çünkü ne zaman zayıf düşse, ne zaman bir anlık gafletle gözü birine kaysa ve karşıdaki hayalet onun kendisini gördüğünü anlasa, her şey bir kabusa dönüşüyordu. Onu fark ettikleri an, yüzlerindeki o donuk ifade vahşi bir umuda ve açlığa bırakıyordu yerini. Peşini bırakmıyorlar, pencerelerine vuruyorlar, rüyalarına giriyorlar ve kendi adaletlerini araması için onu çıldırtana kadar takip ediyorlardı. Görmediğini kanıtlamak, onun çocukluk savunma mekanizmasıydı. "Yine aynısını yapıyorsun," diyen bir ses, Aybike'yi balkonun huzurlu sessizliğinden kopardı. Aybike irkilerek elindeki kahve fincanını masaya bıraktı. Tam karşısında, balkon demirlerinin hemen arkasında, havada asılı durur gibi dikilen bir figür vardı. Üzerinde yırtık pırtık bir deri ceket olan yirmili yaşlarında bir gençti bu. Boynu tuhaf bir açıyla yana yatmıştı; belli ki yüksekten düşerek ya da asılarak ölmüştü. Aybike kalbinin hızla çarptığını hissetti ama yüzündeki tek bir kası bile oynatmadı. Gözlerini adamın tam ortasından geçirip karşıdaki apartmanın duvarına dikti. Görmüyormuş gibi yaptı. Derin bir nefes alıp fincanını kavradı, sanki balkonda yapayalnız bir sonbahar rüzgarının tadını çıkarıyormuş gibi arkasına yaslandı. "Beni gördüğünü biliyorum, Komiser," dedi boynu kırık hayalet, balkondan içeri doğru bir adım atarak. Ayakları zemine basmıyor, adeta süzülüyordu. "Gözlerini kaçırma. Gülten'i kurtardın. Beni de bulmak zorundasın." Aybike içinden bildiği tüm duaları okurken, yüzüne olabilecek en kayıtsız, en boş ifadeyi yerleştirdi. Saatine baktı, esnedi ve ayağa kalktı. Hayaletin tam yanından, sanki orada sadece boş bir hava akımı varmış gibi geçip salonun kapısına yöneldi. Ancak tam kapının eşiğindeyken, arkasındaki hava aniden buz kesti. Hayalet, Aybike'nin onu kesinlikle gördüğünü anlamıştı. "Benden kaçamazsın!" diye tısladı ses, bu sefer tam kulağının dibinde. "Görmemiş gibi yapma! Sıra bende, Aybike!" Aybike, boynu kırık hayaletin tam kulağının dibinde yankılanan o buz gibi tehdidine rağmen adımlarını milim bile yavaşlatmadı. Göz kapakları titremedi, omuzları dikliğini bozmadı. Hayatının en büyük rolünü oynayan profesyonel bir tiyatrocu gibi, salon kapısından içeri süzülüp ahşap parkenin üzerinde sessizce ilerledi. Arkasındaki soğuk hava dalgası, evinin sıcak salonuna bir gölge gibi sızıyordu. Hayalet, Aybike'nin hemen arkasından geliyordu; ayak sesleri yoktu ama havada bıraktığı o histen biliyordu. Aybike salondaki orta masaya ulaştı, kahve fincanını yavaşça bıraktı. Televizyonun kumandasını aldı ve rastgele bir kanalı açtı. Ekranda neşeli bir sabah programı dönüyordu ama Aybike’nin kulakları arkasındaki o hırıltılı nefese kilitlenmişti. "Beni duyuyorsun," diye fısıldadı hayalet yeniden. Bu kez tam televizyon ünitesinin önünde, ekranın ışığı gövdesinin içinden geçecek şekilde belirdi. Boynu o kadar kötü bükülmüştü ki, kafası neredeyse omzuna yapışmış vaziyetteydi. Ters dönmüş gözleriyle Aybike’nin gözbebeklerine bakıyordu. "Gözlerin beni takip etmiyor ama ruhun titriyor Komiser. Gülten’e yardım ettiğin gibi bana da edeceksin." Aybike, gözlerini televizyon ekranındaki sunucuya dikti. Hayaletin şeffaf bedeninin tam ortasına bakıyordu aslında ama odağını arkadaki duvara sabitlemişti. İçinden kendine telkinler veriyordu: Orada hiçbir şey yok. Sadece yorgunsun. İzinlisin. O sadece rüzgar. Çocukken, yedi yaşındayken tavan arasında sıkışıp kalan o yaşlı kadının hayaletini gördüğünde de böyle yapmıştı. Günlerce yatağının kenarında dikilip ona sökük hırkasını göstermeye çalışan kadına bakmamak için gözlerini tavana diker, duvarları incelerdi. Bir keresinde anlık bir gafletle kadının gözlerinin içine bakmış ve kadın çığlık atarak üzerine doğru uçmuştu. O günden beri Aybike, bakışlarını sabitlemeyi, odağını kaydırmayı bir sanat haline getirmişti. Şimdi de aynısını yapıyordu. Kumandayla ses seviyesini biraz daha artırdı. Hayalet, Aybike’nin bu aşılmaz duvarı karşısında öfkelenmeye başladı. Görüntüsü hafifçe dalgalandı, salondaki avizenin lambaları göz kırpar gibi sönüp yandı. "Bana bak!" diye kükredi hayalet. Sesi bir rüzgar uğultusu gibi salonda yankılandı, masadaki boş kahve fincanı hafifçe titredi. "Beni asanları bulmak zorundasın! Bana intihar süsü verdiler!" Aybike yutkundu. Boğazındaki düğüm canını yakıyordu ama yüzündeki o umursamaz, boş ifadeyi bozmadı. Yavaşça ayağa kalktı, mutfağa doğru yöneldi. Hayaletin içinden geçip giderken, gövdesinden yayılan o ölümcül soğukluk Aybike’nin tüm vücudunu ürpertti; tüyleri diken diken oldu. Mutfak tezgahına ulaştığında elleri titriyordu ama yine de kendine bir bardak su doldurmayı başardı. O, hayaleti görmediğini kanıtlamak için bu savaşı sürdürürken, hayalet de onun bu sırrını patlatmak için mutfak tezgahının üzerinde, Aybike’nin tam yüzünün hizasında belirdi. İki santim ötesinde duruyor, çürümeye yüz tutmuş teniyle Aybike’nin sabrını zorlaya bildiği kadar zorluyordu. Aybike, mutfaktaki o buz gibi havaya ve burnunun dibine kadar giren hayalete daha fazla dayanamayacağını anladı. Evde kaldığı her saniye bu psikolojik savaşı kaybetmeye biraz daha yaklaşıyordu. En iyisi kalabalığa karışmak, normal bir insan gibi dışarı çıkmaktı. Hiç istifini bozmadan odasına geçti, üzerini değiştirdi. Ceketini alıp evden çıkarken, boynu kırık hayalet de bir gölge gibi arkasından süzülüyordu. ara sokaklardan birindeki markete doğru yürürken, hayalet tam solunda, havada asılı kalmış gibi onunla birlikte ilerliyordu. "Beni duymak zorundasın Komiser," diye vırıldanıyordu durmadan. "O gün o depoda arkamdan geldiler. İpi boğazıma geçirdiler. Düğüme baktın mı? Bir insan kendi boynunu o açıyla kıramaz, anlıyor musun? Dosyamı aç, ismim Barış..."
Aybike cebinden kablolu kulaklığını çıkardı ve aceleyle telefonuna taktı. Kulaklıkları kulağına yerleştirirken gözlerini dükkanların vitrinlerine dikmişti. Markete girdi, sıraya girdi ve en sertinden bir bira almalıydı. Hayalet ise tezgahın üzerine tünemiş market sahibi birayı verirken bile Aybike'nin kulağının dibinde konuşmaya devam ediyordu: "Adaleti sadece o kadın için mi getireceksin? Benim günahım ne? Annem arkamdan hala ağlıyor, intihar etmediğimi biliyor..." Aybike siparişini alıp dükkandan çıktı. Kaldırımda yürürken kahvesinden büyük bir yudum aldı ama Barış isimli hayaletin dırdırı bir an bile kesilmiyordu. Sesi artık bir rüzgar uğultusu değil, kafasının içinde matkapla delik açan bir gürültüye dönüşmüştü. O kadar çok, o kadar hızlı ve durmaksızın konuşuyordu ki Aybike’nin sabır taşları tek tek çatlamaya başladı. Tatilinin ilk gününde, sabahın erken saatinde bu bitmek bilmeyen fısıltılar beynini uyuşturmuştu. Başının içindeki zonklamaya daha fazla dayanamadı. Yolun tam ortasında aniden durdu. Etrafındaki arabalar, yürüyen insanlar, İstanbul'un o sabah kargaşası bir anlığına silindi. Aybike, gözlerini nihayet solundaki o sinir bozucu hayalete dikti. Yüzündeki o aylardır biriken yorgunluk ve öfke patladı. "Ya yeter be! Tatil bugün, tatil! Hafta içi gel!" diye bağırdı yolun ortasında. "İzin günümde de rahat yok mu ulan bana? Pazartesi sabahı gel emniyete, ne anlatacaksan o zaman anlat! Bırak peşimi!" Sesi sokakta öyle bir yankılandı ki, kaldırımdaki yayalar aniden durup ona bakakaldı. Karşıdan gelen yaşlı bir teyze elindeki poşetlerle duraksadı, iki genç şaşkınlıkla gözlerini açtı. Herkes yolun ortasında kendi kendine çılgınlar gibi bağıran bu kadına delilermiş gibi bakıyordu. Aybike, insanların ona dik dik baktığını fark ettiği an kafasında şimşekler çaktı. Rezil olmuştu. Yıllardır koruduğu o "normal insan" imajı tek bir saniyede yerle bir olmak üzereydi. Durumu kurtarmak için refleks olarak sağ elini kulağındaki kulaklığın mikrofonuna götürdü. Yüzüne ani, yapmacık bir gülümseme yerleştirip sanki telefondaki birine sinirlenmiş gibi rol yapmaya başladı. "Evet anne! Evet, sana diyorum!" diye devam etti mikrofona doğru, sesini biraz daha normal bir tona çekerek. "Hafta içi gel diyorum işte o misafirliğe! Tatil günümde sabah sabah temizlikle mi uğraşacağım? Her kafadan bir ses çıkıyor zaten, başım şişti vallahi! Pazartesi gelin!" Etraftakiler "Ha, telefonda kavga ediyormuş" der gibi rahat nefes alıp yollarına devam ettiler. Aybike hızlı adımlarla yürümeye başlarken, yanındaki hayalet Barış şaşkınlıkla boynunu daha da eğdi. Aybike’nin onu nihayet gördüğünü ve doğrudan ona bağırdığını anlamıştı ama bu komik kulaklık tiyatrosu hayaleti bile afallatmıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…