Bölümler 25Şu an: 11.BÖLÜM: RUHUN ŞANTAJI
- 1 1. BÖLÜM: RADARINDAKİLER VE ARKANDAKİLER1.158 kelime
- 2 2. BÖLÜM: BİR YATIRIM RİSKİ OLARAK İLK SEANS643 kelime
- 3 3. BÖLÜM: ZIT KUTUPLARIN SORGUSU577 kelime
- 4 4. BÖLÜM: GEÇMİŞİN GÖLGELERİ VE FISILTILAR1.054 kelime
- 5 5. BÖLÜM: SATRANÇTA İLK HAMLE530 kelime
- 6 6. BÖLÜM: KAFEDEKİ HESAPLAR634 kelime
- 7 7. BÖLÜM: GEÇMİŞİN TOZLU SAYFALARI747 kelime
- 8 8. BÖLÜM: ARŞİVDEKİ İLK ŞOK1.027 kelime
- 9 9.BÖLÜM: ÇÖZÜLEN902 kelime
- 10 10.BÖLÜM: GDB1.300 kelime
- 11 11.BÖLÜM: RUHUN ŞANTAJI2.094 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 12.BÖLÜM: İKİNCİ SEANS1.059 kelime
- 13 13. BÖLÜM: DEPLASMANDA İLK RAUNT774 kelime
- 14 14.BÖLÜM: KALKANLARIN ARKASINDA607 kelime
- 15 15. BÖLÜM: EMNİYETİN GÖLGESİ547 kelime
- 16 16.BÖLÜM: LİMAN OPERASYONU1.666 kelime
- 17 17.BÖLÜM: BEKLENMEYEN532 kelime
- 18 18.BÖLÜM: KISKANÇ431 kelime
- 19 19. BÖLÜM: GECE NÖBETİ1.565 kelime
- 20 20.BÖLÜM: SESLER467 kelime
- 21 21. BÖLÜM: SABAHA KARŞI1.055 kelime
- 22 22. BÖLÜM: YARIM KALAN HESAP547 kelime
- 23 23. BÖLÜM: EV939 kelime
- 24 24.BÖLÜM: KALANLAR VE ANLATILANLAR1.170 kelime
- 25 25.BÖLÜM: ATIŞMA1.612 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Pazartesi sabahı cinayet büronun koridorları, her zamanki gibi telefon sesleri, telsiz cızırtıları ve aceleyle koşturan polislerin ayak sesleriyle yankılanıyordu. Aybike, bir haftalık zoraki izninin ardından kendi masasının başına geçtiğinde, odadaki tanıdık kahve ve eski kâğıt kokusu onu anında eski ritmine döndürdü. Tabii bir de masasının tam köşesine tünemiş, ters dönmüş gözleriyle ona bakan Barış...
Söz verdiği gibi, boynu kırık hayalet hafta sonu boyunca peşini bırakmıştı ama pazartesi sabahı cinayet büronun kapısından adım attığı an yeniden bitivermişti. Aybike, sanki orada bomboş bir hava varmış gibi Barış’ın içinden geçip koltuğuna oturmuş, bilgisayarını açmıştı. Gözlerini ekrandan ayırmıyor, hayaleti görmezden gelme oyununa profesyonelce devam ediyordu. "Geldik işte, buradayız," diye fısıldadı Barış, boynu omzuna yapışmış halde masanın üzerinden Aybike'ye doğru eğilerek. "Bilgisayara bakmayı bırak Komiser. Yiğit geliyor, elinde benim dosyam var. İyi bak o dosyanın detaylarına." Aybike istifini bozmadı ama saniyeler sonra odanın kapısı açıldı ve Yiğit elinde kalın, sarı bir klasörle içeri girdi. Yüzünde heyecanlı bir ifade vardı. "Günaydın komiserim! Sonunda döndünüz, valla büro sizsiz bomboştu," dedi Yiğit, klasörü Aybike’nin masasına, tam da hayalet Barış’ın şeffaf bacaklarının olduğu yere bıraktı. Aybike gözlerini klasöre dikti. Üzerinde büyük harflerle Barış Genç - Şüpheli Ölüm (İntihar) yazıyordu. Kalbi hızla çarpmaya başlasa da sesini son derece sakin tuttu. "Nedir bu Yiğit? Sabah sabah nereden çıktı?" Yiğit, masanın kenarındaki sandalyeyi çekip oturdu. "Komiserim, siz izindeyken arşivde gözüme çarptı. Yaklaşık üç ay önce kapatılmış bir dosya. Belgrad Ormanı'nın derinliklerinde, ıssız bir ağaçta kendini astığı söyleniyor. Adli tıp raporu intihar deyip geçmiş ama annesi o günden beri her hafta emniyete gelip 'Benim oğlum intihar etmedi, onu ormana götürüp o ağaca astılar' diye ağlıyor. Kadının feryadı içimi yaktı. Dosyayı inceledim, gerçekten de havada kalan çok şey var. Ağaçtaki ipin yüksekliği, düğümler, olay yeri fotoğrafları... Bir baksanız mı acaba?" Masadaki hayalet Barış, Yiğit’in her kelimesinde haklı çıkmanın gururuyla Aybike’ye doğru sırıttı. "Gördün mü? Ben sana demedim mi?" diye hırıldadı. "Annemi dinleyin. Beni o karanlık ormanda arkamdan yakaladılar." Aybike, Yiğit'in getirdiği klasörün kapağını yavaşça açtı. İlk sayfada Barış’ın o yırtık deri ceketli, gülümseyen vesikalık fotoğrafı duruyordu. Şimdi her şey resmiyet kazanmıştı. Görmezden gelme oyunu bitmiş, cinayet büro için yeni bir av başlamıştı. Aybike kafasını kaldırıp Yiğit’e baktı. "Güzel yakalamışsın Yiğit," dedi, gözlerini bir anlığına masanın üstündeki hayalete kaydırıp hemen geri çekerek. "Dosyayı yeniden açıyoruz. Bakalım bu ormandaki 'intiharın' arkasında kimlerin parmak izi var." Aybike, Yiğit’in getirdiği dosyanın kapağını tamamen kaldırıp içindeki olay yeri fotoğraflarını masaya serdi. Fotoğraflar, Belgrad Ormanı’nın en ıssız bölgelerinden birinde, yaşlı bir meşe ağacının kalın dalına asılı kalmış bir bedeni gösteriyordu. Barış’ın cansız bedeni, o gece ormanda adeta bir gölge gibi sallanmıştı. Aybike fotoğrafları dikkatle incelerken kafasındaki polis tıkır tıkır çalışmaya başladı. Adli tıp raporundaki veriler ile olay yeri fotoğrafları arasında bariz bir uyumsuzluk vardı. "Yiğit, şuraya bak," dedi Aybike, ağacın dalını ve ipin düğümünü göstererek. "Raporda Barış’ın boyu 1.78 olarak geçiyor. İpin bağlandığı dalın yerden yüksekliği ise neredeyse dört metre. Çevrede ayaklarının altına koyabileceği hiçbir nesne, tabure veya kütük bulunamamış. Bu çocuk kendi kendine o dala ulaşıp o düğümü nasıl attı? Kanatları mı vardı?" Masada oturan hayalet Barış, kafasını omzuna daha da yaslayıp acı bir tebessümle araya girdi: "Yoktu... Beni arkamdan iki kişi yakaladı. Biri kollarımı tuttu, diğeri ilmeği boynuma geçirdi. Sonra da yukarı çektiler..." Aybike, Barış’ın sesini duymamış gibi yaparak Yiğit’e odaklandı. "Düğümün şekli de sıradan bir intihar düğümü değil. Bu çok profesyonel bir denizci düğümü. Bir insan canına kıyarken neden bu kadar spesifik bir düğüm kullansın?" Yiğit heyecanla öne eğildi. "Aynen öyle komiserim! Ben de tam bunu söyleyecektim. Tam o sırada odanın kapısı hafifçe vuruldu ve içeriye üzerinde mavi tıbbi önlüğüyle Can girdi. "Hoş geldin. Gelir gelmez de tozlu dosyalara gömülmüşsün bakıyorum." Aybike, masanın üstündeki adli tıp kâğıtlarını göstererek gülümsedi. "Hoş bulduk Can. Tam da senin raporu inceliyorduk. Bu Barış Genç dosyası... Gerçekten bu kadar temiz mi?" Can derin bir nefes alıp masanın kenarına yaslandı. Yüzü ciddileşmişti. "Aybike, dosya önüme geldiğinde en ince ayrıntısına kadar baktım, biliyorsun. Vücutta tek bir defans yarası, tırnaklarda yabancı bir doku, kollarında tutulmaya bağlı morluk... Hiçbiri yoktu. Asılma açısı, boyundaki ekimoz çizgisi... Her şey kitabına uygun bir intiharı işaret ediyor. Eğer bir boğuşma olsaydı, o çocuk milim kıpırdasaydı o mikroskobun altında yakalardım. Tıbbi olarak o çocuk o ilmeği boynuna kendi elleriyle geçirmiş." Odanın köşesinde dikilen hayalet Barış, Can’ın sözleri üzerine öfkeyle duvara bir tekme savurdu, tabii ki ayağı duvarın içinden geçip gitti. "Kendi ellerimle yaptım çünkü başka çarem yoktu!" diye bağırdı Barış, sesi sadece Aybike'nin beyninde yankılanarak. "Kafama silah dayalıyken adli tıp kurallarının ne önemi var, anlatsana ona!" Aybike, Can'ın gözlerinin içine bakarak öne doğru eğildi. "Can, peki ya fiziksel bir zorlama yoksa? Yani, ya birileri ormanda bu çocuğun kafasına silah dayayıp onu bu intihara mecbur bıraktıysa? Bu ihtimali rapor dışı tutabilir miyiz?" Can duraksadı. Gözlerini kıstı, Aybike’nin ne kadar keskin bir polis sezgisine sahip olduğunu çok iyi biliyordu. "Psikolojik infaz..." diye mırıldandı Can. Yiğit arkadan söze girdi: "Yani komiserim, katiller çocuğun elini bile sürmeden onu öldürmüş olabilirler." "Aynen öyle," dedi. Can kapıya doğru yönelirken arkasına döndü "Kaçtım ben"diyerek odadan çıktı. Aybike, masanın üstündeki dosyayı sertçe kapattı. "Yiğit, şimdi o anneyi sorgu odasına alabilirsin. Barış'ın intihar süsü verilmiş infazının arkasındaki o gölgeyi bulma vakti." Yiğit, siber suçlardan gelen dijital döküm raporunu Aybike’nin masasına bırakırken, hemen ardından odanın kapısı açıldı ve Barış’ın acılı annesi Meryem Hanım içeri girdi. Kadının gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü, üstündeki siyah hırkaya sıkıca sarınmıştı. Aybike, kadını şefkatle karşılayıp masanın önündeki koltuğa oturttu. Yiğit de hemen siberden gelen raporu açtı. "Komiserim," dedi Yiğit sessizce. "Barış’ın telefon kayıtlarında son iki hafta boyunca hep aynı numarayla yoğun bir trafik var. Açık hat, patates numara. Ama son arama, ölüm gecesi saat 22:30’da Belgrad Ormanı yakınlarındaki bir baz istasyonundan sinyal vermiş." Meryem Hanım, masadaki dosyayı görünce hıçkırıklarını tutamadı. "Komiserim..." dedi titreyen bir sesle. "Benim oğlum karıncayı bile incitmezdi. Üniversitede bilgisayar mühendisliği okuyordu, bir taraftan da gece gündüz motorla kuryelik yapıyordu. Bu evin direğiydi, bana o bakıyordu. Ama son zamanlarda okul taksitleri ve benim ilaç masraflarım yüzünden çok sıkışmıştı. Birilerinden borç para istediğini biliyordum." Masanın köşesinde, annesinin tam arkasında dikilen hayalet Barış, gözlerinden şeffaf yaşlar süzülerek başını öne eğdi. Bu kez öfkeyle değil, derin bir çaresizlikle konuşmaya başladı. Sesi, Aybike’nin zihninde yankılandı: "Yüzlerini görmedim Aybike... İnan kim olduklarını bilmiyorum. Çok sıkışmıştım, internetten acil borç ilanlarına baktım. Birileri bana ulaştı, parayı verdiler. Karşılığında sadece bazı kolileri, lüks eşyaları motorumla taşımamı istediler. Ben de normal bir kurye işi sandım, hiç şüphelenmedim, tamam dedim. Ama son sevkiyatta kolilerden birinin ağzı açıldı... İçindekilerin yasadışı, çok tehlikeli şeyler olduğunu anladım. Korkudan bacaklarım titredi. Onları arayıp 'Ben bu işi bırakıyorum, ne paranızı istiyorum ne pulunuzu' dedim." Aybike, Barış’ın anlattıklarını dinlerken Meryem Hanım da ağlayarak oğlunun son günlerini anlatmaya devam ediyordu: "O son gün eve çok korkmuş geldi komiserim. Telefonu çaldı, odasına kapandı. Ertesi gün de o kara haberi aldım..." Barış, annesinin omzuna dokunmak istedi ama eli kadının içinden geçip gitti. Hıçkırarak Aybike’ye döndü: "Telefonda bana 'Tamam aslanım, madem bırakacaksın bırak ama içeride kalan paranı al. Kimsenin görmemesi lazım, gözlerden uzak bir yer olsun' dediler. Beni gece vakti Belgrad Ormanı’nın derinliklerine çağırdılar. Parayı alıp kaçacaktım..." Barış’ın görüntüsü o an acıyla parazitlendi, boynu daha da büküldü. "Gittiğimde hava kapkaraydı. Ağacın altında beklerken arkamdan aniden üstüme çöktüler. Gözlerimi siyah bir bezle bağladılar, yüzlerini hiç görmedim. Çırpındım ama beni altına aldılar. Kafama buz gibi bir namlu dayandı. İçlerinden biri, 'Eğer bu ipi kendi boynuna geçirmezsen, yarın sabah o hasta annenin cesedini ormanda bulursun' dedi. Sadece iki kişinin sesini duydum Aybike. İki erkek sesi... Başka hiçbir şey göremeden, annem yaşasın diye o ilmeği kendi ellerimle boynuma geçirmek zorunda kaldım." Sorgu odasındaki ağır sessizliği Meryem Hanım’ın hıçkırıkları böldü. Aybike’nin yumrukları sıkılmaktan bembeyaz olmuştu. Ortada kusursuz bir intihar yoktu; çaresiz bir üniversite öğrencisinin, annesini korumak için girdiği bir ölüm tuzağı vardı. Aybike ayağa kalktı, Meryem Hanım’ın ellerini sıkıca tuttu. "Meryem Hanım, müsterih olun. Barış’ın kanı yerde kalmayacak. O namluyu tutan elleri de, o iki sesi de bulacağım," dedi. Gözleri, annesinin arkasında duran Barış’a kaydı. Bu kez ona kararlı bir şekilde baktı: Söz veriyorum, seni o ormana gömenleri bulacağım. Barış'ın kuryelik hikayesini, yasadışı işi fark edip bırakmak istemesini, iki kişi tarafından ormanda pusuya düşürülüp sadece seslerini duyarak intihara zorlanmasını hem annenin ifadesiyle hem de siber dökümlerle harika bir şekilde birleştirdik. Aybike ve Yiğit, acılı anneyi emniyetten uğurladıktan sonra bir saniye bile vakit kaybetmedi. Barış’ın o gece duyduğu iki sesin ve kafasına dayanan namlunun sahiplerini bulmak, siber suçlardan gelen o açık hattın izini sürmekten geçiyordu. "Yiğit," dedi Aybike, gözlerini siberin raporundaki baz istasyonu verilerine dikerek. "Bu patates numara son bir ayda sadece üç farklı konumda sinyal vermiş. Biri cinayet gecesi Belgrad Ormanı, diğeri kurye şirketinin yakınları... Üçüncüsü ise hep aynı yer: Karaköy’de eski bir tersane binası." "Yasadışı sevkiyatın yapıldığı depo orası olmalı komiserim," diye atıldı Yiğit. Masadan havaya süzülen hayalet Barış da heyecanla öne atıldı, görüntüsü heyecandan titriyordu. "Evet! Oraya iki kere koli götürdüm. İçeriden hep o adamların sesi geliyordu!" Aybike ve Yiğit, çelik yeleklerini geçirip hemen yola çıktılar. Karaköy’ün limana yakın, terk edilmiş o köhne tersane binasının önüne geldiklerinde hava kararmak üzereydi. İçeriden gelen loş ışık ve boğuk konuşma sesleri, binada birilerinin olduğunu gösteriyordu. Aybike silahını çekti, Yiğit’e arkadan dolanmasını işaret etti. Kapıyı sessizce esneterek içeri sızdıklarında, geniş deponun ortasındaki masada oturan iki adam gördüler. Masanın üstünde açık koliler, yasadışı maddeler ve Barış'ın bahsettiği o altı patlar silah duruyordu. "O kurye veledin işini temiz hallettik ama anası hala emniyete gidip geliyor," dedi adamlardan biri, kalın ve gaddar bir sesle. "Polis adli tıp raporuna baktı, intihar deyip dosyayı kapattı zaten. Kadın istediği kadar yırtsın kendini, o iş bitti." Diğeri, daha boğuk ve tiz bir sesle güldü. "Gözlerini bağladığımızda nasıl da titriyordu ama... Kafasına emaneti dayayınca tıpış tıpış çıktı ağaca." Odanın köşesinde beliren hayalet Barış, bu sesleri duyduğu an dehşet içinde çığlık attı. "Aybike! Bu sesler! O gece ormandaki sesler bunlar! Beni asan adamlar bunlar!" diye bağırdı. Aybike, Barış’ın teşhisiyle birlikte daha fazla beklemedi. Deponun ortasına doğru fırlayarak silahını adamlara doğrulttu. "Emniyet! Kımıldamayın!" diye gürledi. İki katil neye uğradığını şaşırarak masadaki silaha yeltendi ama Yiğit arkalarındaki pencerelerin birinden içeri atlayarak tetiğe basmalarına izin vermeden ilkini yere serdi. Aybike de diğerinin üzerine çullanıp tek hamlede adamı masaya yapıştırdı ve kelepçeyi bileklerine geçirdi. "Barış Genç’i taammüden cinayete zorlamak ve yasadışı ticaretten tutuklusunuz," dedi Aybike adamın kulağına fısıldayarak. Adamların yüzü korkudan bembeyaz olmuştu. "Adli tıp raporunun arkasına saklanamayacağınızı öğreteceğim size." Deponun köşesinde duran hayalet Barış, katillerinin kelepçelendiğini gördüğünde boynundaki o korkunç eğrilik yavaşça düzelmeye başladı. Ters dönmüş gözleri normalleşti, yüzüne huzurlu bir tebessüm yerleşti. Üzerindeki o yırtık deri ceket, yerini saf, bembeyaz bir ışığa bıraktı. Aybike’ye doğru elini kalbinin üstüne götürerek başıyla selam verdi. "Annemi onlara bırakmadın... Teşekkür ederim Komiser ona yardım et lütfen," diye fısıldadı Barış. Sesi artık bir uğultu değil, rüzgarda uçuşan hafif bir melodi gibiydi. Gülten gibi Barış da odadaki ışıkların arasında eriyerek sonsuz huzura doğru yok oldu. Aybike, derin bir nefes alarak kelepçelediği katili ayağa kaldırdı. Bir ruh daha huzura ermiş, adalet yerini bulmuştu. Barış'ın katillerini seslerinden yakalayıp adalete teslim ettik ve Barış’ın ruhunu da huzurla uğurladık. Aybike ve Yiğit, katilleri emniyete teslim ettikten sonra akılları hala Meryem Hanım’daydı. Barış’ın gidişiyle bir taraftan evladını kaybeden, diğer taraftan evin tek geçim kaynağından mahrum kalan bu acılı kadını yalnız bırakamazlardı. Adalet yerini bulmuştu ama hayatın acımasız gerçekleri Meryem Hanım için devam ediyordu. Ertesi gün, Aybike ve Yiğit ellerinde birkaç büyük erzak kolisiyle Meryem Hanım’ın Kadıköy’deki küçük, mütevazı evinin kapısını çaldılar. Kapıyı açan yaşlı kadının gözlerindeki o bitkinlik, katillerin yakalandığı haberini almasına rağmen tamamen silinmemişti. "Meryem Teyze," dedi Aybike, yüzünde şefkatli bir gülümsemeyle. "Katiller hak ettikleri cezayı aldılar, Barış’ın kanı yerde kalmadı. Ama biz seni öylece bırakıp gidecek değiliz. Bundan sonra bizim de bir annen sayılırırsın." Yiğit kolileri mutfağa taşırken, Aybike de salonda Meryem Hanım’ın yanına oturdu ve cebinden bir zarf çıkardı. Cinayet bürodaki tüm memurların ve adli tıpçı Can'ın aralarında topladığı, kadının bir yıllık ilaç masraflarını ve kirasını karşılayacak olan nakit parayı Meryem Hanım’ın titreyen ellerinin arasına bıraktı. "Bu ne kızım, kabul edemem..." diye mahcupça fısıldadı Meryem Hanım, gözleri dolarak. "Kabul edeceksin Meryem Teyze," diye araya girdi Yiğit mutfaktan çıkarken. "Ayrıca emniyet müdürümüzle de konuştuk. Emniyetin yemekhanesinde ve idari işlerinde hafif bir iş var. Sağlığın elverdiğince, canın ne zaman isterse oraya gidip çalışabileceksin. Hem yalnız kalmazsın, hem de düzenli bir maaşın, sigortan olur. Biz de her gün seni kontrol ederiz." Meryem Hanım duydukları karşısında hıçkırıklara boğuldu ama bu seferki acıdan değil, yalnız olmadığını bilmenin verdiği o derin hafifliktendi. Aybike ve Yiğit’e sarılırken, "Allah sizden razı olsun... Barış’ım yattığı yerde rahat uyuyacak şimdi," diye dua etti. Aybike tam evden çıkarken, gözü salonun köşesindeki o eski ahşap vitrine kaydı. Vitrinin üzerinde Barış’ın kurye montuyla çekilmiş neşeli bir fotoğrafı duruyordu. Fotoğrafın hemen yanında, sadece bir anlığına, Barış’ın bembeyaz ve tamamen huzurlu silueti belirdi. Aybike’ye bakıp minnetle gülümsedi ve el salladı. Aybike de belli belirsiz başını sallayarak ona veda etti.
Bölüm etkileşimi
